<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>MERHABA... &#187; Eğitim</title>
	<atom:link href="https://www.nesettoku.com.tr/?cat=19&#038;feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.nesettoku.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Dec 2025 09:36:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
		<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
		<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=3.9.25</generator>
	<item>
		<title>“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1979</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1979#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 May 2024 20:22:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1979</guid>
		<description><![CDATA[Milli Eğitim Bakanlığı; Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın yetiştirilmesini istediği “dindar nesil” hedefine dair eğitim modelini, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli başlığı altında nihayet görücüye çıkardı… Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’nın beyanına bakılırsa yeni model, on yıllık uzun soluklu bir çalışmanın ürünüdür. Hazırlık sürecinde; akademisyen, öğretmen ve diğer eğitim paydaşlarının katılımıyla yirmi çalıştay düzenlenmiş, &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1979">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Milli Eğitim Bakanlığı; <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın yetiştirilmesini istediği <strong>“dindar nesil”</strong> hedefine dair eğitim modelini, <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong> başlığı altında nihayet görücüye çıkardı… Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’nın beyanına bakılırsa <strong>yeni model</strong>, on yıllık uzun soluklu bir çalışmanın ürünüdür. Hazırlık sürecinde; akademisyen, öğretmen ve diğer eğitim paydaşlarının katılımıyla <strong>yirmi</strong> <strong>çalıştay</strong> düzenlenmiş, hayli uzun görüş alış-verişlerinde bulunulmuş, <strong>bin küsur</strong> <strong>akademisyen</strong> ve öğretmenle toplantılar yapılmış, merkez teşkilatındaki bütün birimlerle çok yoğun çalışılmış ve nihaî şekli verilmek üzere eleştiri, görüş, öneri ve paylaşımlar için de askıya çıkarılmıştır.[1] <span id="more-1979"></span>Yeni modelin  iddialı bir model olduğu başlığından belli: <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli… </strong>Buna göre; <em>“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, <strong>bütün ideolojilerin üstünde</strong> millî bir şahsiyetin oluşumuna katkı sağlamak ve millî bilince sahip şahsiyetlerden oluşan bir toplum oluşturabilmek adına ahlaklı, milleti ve insanlık için iyi, doğru, faydalı ve güzel olanı yapmayı ideal edinmiş, eleştirel düşünebilen, sorgulayan, araştıran, mesuliyet ve ülkü sahibi millî ve manevi değerler manzumesi ile maddi gelişmenin zirvesini hedefleyen, bir ayağı geçmişte duran, diğer ayağı insanlığın geleceğine ufuklar açan, yalnızca medeniyete uyum sağlayan değil, etkin olarak medeniyet kurucusu ve geliştiricisi, milleti ve insanlık için iyi, doğru, faydalı ve güzel olanı yapmayı ideal edinmiş, öğrenci profili <strong>erdem-değer-eylem</strong> bileşenlerinden oluşan, bilge nesilleri, erdemli insanı hedefleyen bütüncül bir eğitim modelidir…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">İddialı olmak güzel de sormazlar mı <strong>AKP</strong> yönetimindeki <strong>Türkiye</strong>, <strong>yüzyıla</strong> <strong>damgasını hangi başarısıyla vurdu?</strong> <strong>Fatih Sultan Mehmet</strong> gibi <strong>Bizans</strong>’ı mı fethetti de yeni bir çağ başlasın? <strong>Yavuz Sultan Selim</strong> gibi <strong>Sina</strong> <strong>Çölü</strong>’nü mü aştı da <strong>Hilafet</strong> kapıları Türk devletine açılsın? <strong>Kanunî Sultan Süleyman</strong> gibi <strong>Akdeniz</strong>’i Türk gölüne mi çevirdi de deryalar mavi vatan olsun? <strong>Sanayi Devrimi</strong>’ni mi gerçekleştirdi de yeni bir medeniyet kurulsun? <strong>Atom Bombası</strong>nı mı icat etti de cihan harbinin galibi ilan edilsin? Acaba <strong>ampul,</strong> <strong>parti logosu</strong> oldu diye <strong>elektrik</strong> AKP’liler tarafından keşfedildi sanılmasın?! Kim bilir?! Peki <strong>dindar</strong> nesil hangisi? <strong>“Yolsuzluk, hırsızlık değildir.”</strong> içtihadıyla meşhur, AKP’nin fetva emini Hayrettin KARAMAN’ın yetiştirdiği imam-hatipli/ilahiyatlı nesil mi? <strong>AKP</strong> iktidarına her hâlükârda <strong>meşruiyet </strong>kazandırmaya çalışan <strong>İsmail Ağa</strong> <strong>Cemaati’</strong>nin <strong>“İslam, akıl dini değildir.”</strong> diyen (Fransisken benzeri) nesli mi ya da <strong>Meşveret Nurcuları’</strong>nın <strong>“İslam, akıl dinidir.”</strong> diyen (Dominiken benzeri) nesli mi yahut da <strong>Menzil Tarikatı</strong>’nın,<strong> servet paylaşımı</strong> kavgalarından ötürü menzilini bir türlü tayin edemeyen miras-zedelerinin irşadına muhatap nesli mi? Yoksa <strong>AKP</strong> iktidarına on-on beş yıl boyunca, Kemalci Oligarşiye karşı stratejik ortaklık yapan, <strong>“Umumun selameti için fertlerin hakları gasp edilebilir.”</strong> sapkın akidesiyle bürokratik hiyerarşide  <strong>paralel yapı</strong> kurmakta beis görmeyen, paralel yapı tatmin etmeyince de <strong>DARBE</strong> kalkışmasında bulunan, <strong>Başbakan ERDOĞAN</strong>’ın o flört günlerinde <strong>“Garipliğe tahammül edemiyoruz, sıla hasreti bitsin, gel artık.”<strong>[2]</strong> </strong>diyerek Amerika’dan dönmesini istediği <strong>GÜLEN Cemaati</strong>’nin (Kalvinist benzeri) nesli mi? Yoksa, iktidar yanlısı dindar çevrelerin amelleriyle aksini temsil ettikleri, <strong>Yunus Emre</strong>’nin <strong>“Sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san. / Dört kitabın manası budur eğer var ise.”</strong> dizelerine riayet eden <strong>kayıp nesil</strong> mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz eğitim teorileri, bireyin ve toplumun nasıl şekillenmesi gerektiği hususundaki bütüncül teorik perspektifin en önemli yönünü oluşturur. Teorilerin anlamlı olup olmadığına ilişkin yapılacak değerlendirmeler; teklif ettikleri örgütlenmelerin biçimini, eğitim için koydukları amaçları, tekniklerin kullanımına ait imkânları ve varlık temelini teşkil eden <strong>bireysel</strong> veya <strong>toplumsal</strong> şartları dikkate almalıdır. Modern dünyadaki mevcut eğitim teorilerinin esas olarak iki farklı model <strong>(milli-kitlesel-resmi model ve bireyci-özgürlükçü model)</strong> ileri sürdükleri söylenebilir. <strong>Totaliter</strong> bütün <strong>devletler</strong> tarafından aynı amaçlarla benimsenen modellerden ilki, düzenli bir planlama ve yüksek verimlilik aracılığı ile toplumsal istikrar hedefleyen <strong>kollektivist</strong> bir yönelime sahiptir. Bu model, öncelikle sosyal düzenle ve ekonomik verimliliğin artmasıyla ilgilenir. Eğitilecek çocuklara, üzerinde tasarrufta bulunulacak ve toplumun iyiliği için şekillendirilecek obje nazarıyla bakar. Eğitim vasıtasıyla <strong>ham insan kaynakları</strong> çocuklar ayıklanacak, sınıflandırılacak, biçimlendirilecek ve işlendikleri okullardan toplumda kendilerine uygun düşen mevkilere tayin edileceklerdir. Eğitim işte bu ham insan kaynaklarını belli bir amaca götürecek olan hem bir araç hem de yeni bir dünyanın anahtarıdır.<sup><sup>[3]</sup></sup> Devlet denetimindeki okullar vasıtasıyla yürütülen <strong>&#8220;milli-kitlesel-resmi&#8221;</strong> eğitim anlayışının kökeni burada bulunmaktadır. Bu eksendeki eğitimin temel hedefi; bir taraftan <strong>makbul yurttaş</strong> yetiştirmek, bir taraftan da ekonomik verimliliği sağlayacak <strong>kalifiye eleman</strong> yetiştirmektir. <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong>&#8216;nin temel yaklaşımı tam da budur. Modeldeki ifadelerle: <em>“Eğitim; herkesin hayat boyu erişiminin teminat altına alındığı temel bir hak olarak görülür. Eğitim alma ve öğrenme; hayatın toplumsal açıdan herkes için daha güvenli, müreffeh ve iyi kılınması, birlikteliğimizin pekiştirilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin dinamik vizyonuyla güçlü bir şekilde var olması bağlamında bir ödevdir. Tüm politika ve uygulamalar, eğitim hakkının kullanımını ve fırsat eşitliğini sağlamak amacıyla uygulamaya geçirilir… Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, sahip olduğu mefkûre ile toplumu ve ülkesini imar eden şahsiyetler yetiştirmeyi ahlaki bir sorumluluk olarak görür… Fertlerin bütün yönleriyle gelişimini amaçlar ve bu çerçevede bütüncül bir eğitim yaklaşımını esas alır. Bu bağlamda eğitim süreçlerini zenginleştirmek üzere disiplinler arası niteliğinin yanında disiplinler üstü ve disiplinler ötesi yaklaşımlardan da yararlanır. Medeniyetimizin üzerine inşa edildiği temel kavramlar olan aklı selim, kalbi selim<strong> </strong>ve<strong> </strong>zevki selim sahibi nesiller yetiştirmek için madde-mana, akıl-duygu, nefis-vicdan, insan-toplum ve zaman-mekân dengesini gözetir…</em> <em>Programlarda bilgi, beceri, tutum ve davranışlar; yetenek, ilgi, ihtiyaç ve bireysel farklılıklarla güçlendirilerek ele alınır. Programların teknik açıdan gerektiğinde yenilenen, güncellenen, sadeleşen bir esnekliğe sahip olması ve aynı zamanda <strong>millî, manevi ve insani değerlerimiz </strong>istikametinde hayata geçirilmesi amaçlanır…</em><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli; <strong>“fırsat eşitliği”</strong> iddialarına rağmen, önceliği <strong>özgürlük </strong>olan bir eğitim modeli değildir. Çünkü etnik-kültürel farklılıkları ve dil farklılıklarını dikkate almamaktadır&#8230; <strong>Milli-kitlesel-resmi</strong> <strong>eğitim</strong> modeline karşıt olarak ileri sürülen <strong>özgürlükçü</strong> <strong>model</strong> açısından eğitimde temel öncelik <strong>toplumsal istikrar</strong> ve <strong>ekonomik verimlilik </strong>değil, <strong>bireysel özerklik</strong> alanının genişletilmesidir. Toplumsal istikrar ve ekonomik verimlilik, bireysel özerkliğin arttırılması sayesinde gerçekleşir. Sosyo-politik örgütlenmenin istikrarı da ekonomik verimlilik de bireylerin maksimum özgürlüğüyle ilişkilidir. Eşitliği reddeden <strong>monarşiler</strong>, insanları cehalet durumunda tutarak köleleştiriyorduysalar, toplumsal istikrarı ve ekonomik verimliliği hedefleyen, güya eşitlikçi <strong>totaliter ulus-devletler</strong> de onları <strong>milli-kitlesel-resmi</strong> eğitimden geçirerek köleleştirmektedir. Modern insanın kölelikten kurtulmasının yolu, <strong>totaliter ulus-devlet </strong>yapısını destekleyen kurumları radikal bir biçimde değiştirmek ve onların yerine özgürlüğü gerçekleştirecek kurumları tesis etmektir.[4] <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong>; <strong>totaliter</strong> <strong>ulus-devlet</strong> uygulamalarının <strong>&#8220;milli-kitlesel-resmi&#8221;</strong> eğitim anlayışını baz aldığı için eğitim sisteminde yalnızca <strong>Türkçe eğitim-öğretim</strong> yapılmasına izin vermektedir: <em>“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli&#8217;nde Türkçe bütün zenginliğiyle toplumun birbiriyle iletişimine, bu iletişimi anlamlandırma çabalarına ve kültür unsurlarımızı nesilden nesile aktarılmasına öncülük ve eşlik eder. Bu nedenle Türkçemizin öğretimi ve geliştirilmesi, eğitim sistemimizde temel bir politika olarak yer alır. Eğitimin her aşamasında Türkçenin öğretimine, doğru kullanımına titizlikle dikkat edilir. Türkçenin zenginliği, derinliği, estetiği ve inceliğinden faydalanılarak oluşturulan eğitim programları ile bu programlar doğrultusunda hazırlanan kitaplar, uygulanan etkinlikler; dilin birleştirici ve bütünleştirici bir ana unsur olarak ön plana çıkmasını sağlar. Türk eğitim sisteminde Türkçe, eğitim süreçlerinde hem istifade edilen büyük bir kültür ve hazine hem de bilginin ve sanatın aktarımında kullanılan temel araçtır. Bu nedenle Türkçemizin etkili kullanılmasına yönelik becerilerin kazandırılması tüm derslerin ortak hedefidir.” </em>Metinde, <strong>Türkçe</strong> kelimesinin bu kadar çok kullanılması maalesef Türk diline gösterilen hassasiyetten kaynaklanmamakta zira hassasiyet gösterilse Modelin hemen ilk sayfasında <strong>“İnfografik: Beceri Örgüsü Temelli Öğretim Programı” </strong>tablosunda büyük harflerle <strong>DÖNÜT </strong>diye bir ifadeye yer verilir miydi? <strong>“Dön baba dönelim, hacılara gidelim.”</strong> Türkçe ile alakalı hassasiyet, anadili Türkçe olanlar için elbette normaldir. Ancak durumun anadili Türkçe olmayanlar açısından <strong>“fırsat eşitliği”</strong> anlamına geldiğini iddia etmek ne yazık ki mümkün değildir. Şayet <strong>dil</strong>; <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong>&#8216;nde söylendiği gibi <em>“insanın varlık dünyasına erişiminin, düşünceyi oluşturmasının ve değer üretmesinin, dolayısıyla kendini ve başkalarını anlamlandırmasının temel aracı” </em>ise anadili Türkçe olmayanlar anadille eğitimden mahrum edildikleri taktirde <strong>“fırsat eşitliği” </strong>gözetilmiş olabilir mi? Öte yandan <strong>tek-dil</strong> dayatması; <strong>totaliter</strong> <strong>ulus-devlet </strong>pratiği açısından siyasal iktidarın tek-eline itaatin daha kolay temini ve <strong>monopolist</strong> istihsalin tek-tip mallarının herkes tarafından daha rahat tüketiminin sağlanması bakımından önemli bir payanda gibi görünüyor ise de başka birçok açıdan da oldukça büyük bir handikaptır. Binaenaleyh ulus-devletin resmi tekil dili haricinde kalan diğer dillerin yasaklanması, çok da başarılı sonuçlar getirmemekte hatta zaman zaman ulus-devletin istikrarsızlaşmasına yol açmaktadır. Mesela; ulus-devleti yaratan <strong>Fransız Devrimi</strong> sonrası başlatılan <strong>“tekil dil” </strong>uygulaması <strong>Breton</strong> dilini yok edip, Fransızcayı dominant kılmış ise de çok-kültürlü yapıyı tahrip edip, istikrarsızlığa yol açmıştır. İspanya’daki uygulama ise hem <strong>Bask</strong> dilini yok edememiş hem de toplumu istikrarsızlaştırarak, ayrılıkçı hareketlerin ve terör olaylarının zuhuruna neden olmuştur. Türkiye’deki Kürt sorununun da aynı sebepten kaynaklandığı inkâr edilebilir mi? Ulus-devletin resmi diliyle muayyen bir etnisitenin aynileştirilmesi behemehal bir istikrarsızlık sebebidir. Şöyle ki madem, tekilleştirilen muayyen bir dilin ve muayyen bir etnisitenin <strong>ulus-devlet</strong> olmaya hakkı vardır, diğerlerinin niçin kendi ulus-devletleri olmasın, sualinin ikna edici bir cevabını bulmak kolay değildir. Bu türden problemlerin çözümü kolay olmadığı gibi, meselenin ahlakî açıdan haklılaştırılması da oldukça zordur… Tekil dil uygulaması, <strong>utiliteryan etik </strong>anlayışıyla<strong> </strong>telif edilmeye çalışılıyor ise de aslında o bile bir manipülasyondur. Zira ahlakın; <strong>“olabildiğince çok insanın olabildiğince çok faydası”</strong> şeklinde tanımlanması, realize edilmesi imkânsız bir paradokstur. Çünkü <strong>individüalist</strong> insanlardan, <strong>solidarist</strong> olmalarını beklemek eşyanın doğasına aykırıdır. Çıkarlarını ön planda tutan bir insan, başkalarını ya da bir bütün olarak toplumun çıkarlarını gözetebilir mi? Böyle bir beklentinin <strong>absürt</strong> olduğunu, modern hayat, kendi tarihi boyunca daima gözler önüne sermiştir. <strong>Avrupa</strong> ülkeleri yaşamış oldukları tarihî tecrübeden şöyle ya da böyle ders çıkarıp, <strong>tekil dil</strong> uygulamasından bu nedenle vazgeçmiştir. Netice itibarıyla <strong>Avrupa Konseyi</strong>; <strong>Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı’</strong>nı <strong>1998</strong>’de yürürlüğe koyarak çok dilliliği ve anadilde eğitim hakkını güvenceye almıştır.<strong><strong>[5]</strong></strong><strong> </strong>Türkiye; <strong>Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı’</strong>nı henüz imzalamamış ise de <strong>Avrupa Birliği’</strong>ne katılım müzakereleri çerçevesinde bugün ya da yarın imzalamak zorunda kalacaktır. Ancak mesele yalnızca AB’ye katılımla sınırlı da değildir. Meselenin Türkiye’nin tarihî, dinî, ahlakî değerleriyle ilgili boyutları da vardır. İslam dünyasının yüz akı simalarından<strong> İbni Haldun (1332-1406) Mukaddime </strong>adlı eserinde anadil mevzusuna şu şekilde temas etmektedir: <em>“Hangi ilmî sahada olursa olsun, eğitim ve öğretim için en uygun dil şüphesiz <strong>anadil</strong>dir. Çünkü ister aklî ilimler söz konusu edilsin isterse naklî ilimler, hepsi soyut düşünceye dayalı yürütülen disiplinler olduklarından, talimi çok zor yapılan uğraş alanıdırlar. İlmî faaliyetlerin tabiatında var olan bu zorluğa bir de lisan zorluğu eklenirse eğitim ve öğretim son derece çetinleşecektir. İşte bundan ötürüdür ki bir toplumda ilim ve fikir hayatının var olabilmesi için <strong>anadil</strong>e bağlı kalınması elzemdir.”</em><strong><strong>[6]</strong></strong><em> </em>Binaenaleyh yapılması gereken; Türkiye’de de mevzuya ahlakî açıdan bakıp, yaşayan etnisitelere ait (Kürtçe, Lazca, Çerkezce, Rumca, Ermenice, vd.) tüm dillerin eğitim-öğretim dili olarak var olmasına zemin hazırlamaktır…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong>&#8216;nin <strong>ideolojiler üstü</strong> olma iddiası da hayli ilginç?! Acaba nasıl bir <strong>eğitim modeli </strong>ideolojiler üstü diye nitelenebilir? Bilenlerin malumudur; ideoloji demek, hayata ve varlığa şu ya da bu perspektiften bakmak demektir. <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli,</strong> hayata ve varlığa muayyen bir perspektiften bakmıyor mu? <strong>İdeoloji </strong>kavramından <strong>bihaber</strong> eğitim teorisyeni olabilir mi? Millî şahsiyet, millî bilinç tabirlerinin Batılı <strong>nasyonalist </strong>ideolojilerden tercüme edildiğini bilmemek cehaletten başka bir şey midir? İdealize edilen her toplum modelinin ideolojik bir tasarım olduğunu düşünememek eğitimle kabil midir? Madem; <em>“<strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong>&#8216;nde öğretim programları <strong>1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu</strong>’nun 2. Maddesinde ifade edilen “Türk Millî Eğitiminin Genel Amaçları” ile “Türk Millî Eğitiminin Temel İlkeleri” esas alınarak hazırlanmıştır.”</em> o taktirde <strong>ideolojiler üstü </strong>iddiası <strong>yalan</strong> olmaz mı? <strong>1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu</strong>’na <strong>atıf</strong> yapıp, metinde içeriğe yer vermeyerek insanları <strong>aldatmak</strong> mümkün müdür?! <strong>İstiklal Şairi Mehmed Akif</strong> ne de güzel söylemiş: <strong>“Alemi aldatmaksa maksat aldanan yok nafile.”</strong> Bahis mevzuu madde, zeka özürlülerin <strong>(Dummies)</strong> dahi anlayabileceği açıklıkta oysa ki: <strong><em>“Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini ATATÜRK inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.” </em></strong>Temel ilkeler de aynı açıklıkta: <strong><em>“Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde ATATÜRK inkılap ve ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulmuş olan ATATÜRK milliyetçiliği temel olarak alınır.”</em><strong>[7]</strong></strong> <strong>1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu</strong>’nun <strong>ideolojik</strong> bir duruşu yansıttığını anlamamak yalnızca ve yalnızca <strong>“Education for Dummies” </strong>sistemine maruz kalmakla mümkündür elbette…</p>
<p style="text-align: justify;">Modelde sözü edilen <strong>ülkü</strong> hangi ülküdür? 1933 yılından 2013 yılına kadar ilköğretim okullarında okutulan; <strong>AKP</strong>’nin, Türkiye’deki <strong>Kürt</strong> sorunuyla alakalı, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine dair <strong>“çözüm süreci”</strong> uygulamaları çerçevesinde <strong>güya</strong> yürürlükten kaldırdığı (Aslında kaldırılan bir şey yok. Metin ilköğretim kitaplarında halâ duruyor. İcraatlarındaki şiarı <strong>“…mış gibi görünmek”</strong>; “dindar-mış, demokrat-mış, milli-imiş, yerli-imiş gibi, vs.” olan<strong> AKP</strong> bu hususta da <strong>“kaldır-mış”</strong> gibi görünüyor.) tek-parti diktatörlüğüne mahsus <strong>“öğrenci andı” </strong>metninde bahsedilen <strong>ülkü</strong> mü? <strong>Kollektivite</strong> adına seslendirilen iyi, doğru, faydalı ve güzel olanı yapma çağrıları, <strong>ferdî hukuku</strong> yok edecekse makbul müdür? Böyle bir kabul, hakkaniyet olarak <strong>adalete</strong> uygun mudur? Mesuliyet, hukuka karşı mı otoriteye karşı mı olmalıdır? Eleştirel düşünebilen, sorgulayan, araştıran insan <strong>totaliter</strong> bir kollektiviteye evet der mi? Aynı şekilde; modelde atıfta bulunulan <strong>millî ve manevi değerler</strong> manzumesi nelerden ibarettir? Türkiye vatandaşı Müslümanlara ait olan değerler mi, Hıristiyanlara ait olan değerler mi, Yahudilere ait olan değerler mi, Atatürkçülere ait olan değerler mi? Aynı şekilde; bahsi geçen medeniyet, hangi medeniyettir? <strong>ATATÜRK</strong>’ün muasır medeniyet diye güya hedef gösterdiği Batı medeniyeti mi?! Saltanat rejimlerinden ibaret Osmanlı ya da Selçuklu medeniyeti mi?! Aynı şekilde; <strong>yetiştirilecek öğrenci profili</strong> için temel nitelik olarak kastedilen erdemin tarifi nedir? <strong>Erdem; taksimi meçhul, herkese hakkını vermek midir, muktedir (ulü&#8217;l-emre) itaat midir, kollektif ya da bireysel faydayı gözetmek midir, kaynağı muamma-muhayyel bir ödeve riayet midir, altın kurala uymak mıdır? </strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin hangi <strong>erdem</strong> tanımını benimsediği hususunda <strong>sarahat</strong> yoktur. Mesela; Antik Yunan filozofu <strong>Platon</strong>’dan <strong>(427-347)</strong> beri yazılı metinlerde geçen dört temel<strong> </strong>erdeme <strong>(adalet, basiret, şecaat, itidal) </strong>ilave gibi görünen ve <strong>öğrenci profil özellikleri </strong>diye model metninde sıralanan nitelikler şayet<strong> </strong>temel erdemlerse birçoğu tarife muhtaçtır. Bilhassa <strong>erdem</strong> olduğu “rivayet edenlerden mervî” <strong>vatanseverlik</strong> kavramı hakkında tavzihe ve tasrihe alelıtlak ihtiyaç vardır&#8230; Ravilere göre <strong>vatansever</strong>: “<em>Bayrağına ve millî sembollerine saygı gösteren, Türkçeye sahip çıkan, vatanını-milletini seven ve savunan, toplumsal sorumluluklarını yerine getiren,<strong> </strong>gelişmiş bir devlet bilicine sahip, devletin millet için anlamını bilen, ülke çıkarlarını üstün tutan, millî kültürüne ve manevi değerlerine bağlı olan insandır.”</em> Açıktır ki bu yaklaşım; Antik Yunan ve Roma döneminin “patria”ya (vatana) sadakati, siyasi rejime sadakat olarak algılayan yaklaşımından mülhemdir. Patria’ya (vatana) duyulan bu sevgi, tipik olarak askeri güç ve kültürel üstünlüğe duyulan gururla karışsa da ayırt edici odak noktası, kişinin kendi iyiliğini (hayatı da dahil) devlete feda etmeye istekli olmasıdır. Modern ulus-devletin kuruluşuyla birlikte bu anlayış, ulus-devlet ve ona birlik ve bütünlük sağlayan resmi dil ve homojen kültürle eş anlamlı hale gelmiştir. Bu nedenle de kozmopolitliğe ve üniversal kültüre asimilasyona karşıdır. Dolayısıyla da fertler için <strong>özgürlük</strong>, siyasi baskılara karşı mücadele, kollektivite adına savunulan keyfi isteklerden bağımsızlık değil, mütecanis halkın korunması ve ulus-devletin bekasının güvence altına alınması arzusuyla donatılmış fedakârlıkla emsal değerdedir. Bu soyut, spekülatif anlayışı benimsemek; tüm fertlerin eşit ahlaki değere sahip olduğunun tanınmasıyla, evrensel değerlerle, insan haklarına saygıyla ve etnik-ulusal farklılıklara hoşgörü ile<strong> </strong>bağdaşmayan, faşizme ve ırkçılığa yol açması kuvvetle muhtemel hayli tehlikeli bir anlayıştır. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin <strong>vatanseverlik </strong>yaklaşımı, modelin satır aralarında gizlenmeye çalışılan İslamî değerlerin  evrensellik iddiasına da uygun değildir. Mamafih çağdaş toplumları karakterize eden Avrupa standartlarındaki <strong>çok-kültürlü</strong> yapılar da elbette dayanışma duygusuna ihtiyaç duymaktadır. Ancak bu dayanışma, <strong>homojen topluluk</strong> fikrine değil, <strong>evrensel, sosyal-liberal</strong> <strong>anayasal </strong>ilkelere bağlılığa istinat etmektedir. Bahse konu sosyal-liberal hukuk devletinin <strong>anayasa</strong> prensipleri; plüral kültürün farklı etnik ve dini hayat tarzlarına mensup vatandaşlarını, aralarında herhangi bir ayrımcılığa yol açmayacak, kendi ülkelerinde bir arada yaşayabilmelerini ve kendi ülkelerinde eşit şartlarda var olabilmelerini sağlayacak, <strong>altın kural</strong> ilkesinden mülhem evrensel prensiplerdir. Netice itibarıyla vurgulamak gerekirse; Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin bir <strong>erdem</strong> olarak tasarladığı <strong>vatanseverlik; </strong>evrensel değerlere bağlılık, insan haklarına saygı ve etnik-dilsel-etik farklılıklara hoşgörüyle bağdaştırılabilir nitelikte görünmemektedir.  Eğitimle alakalı temel değerler hususunda genel-geçer tanımlamalara yer vermemek muhtelif manipülasyonlara sebep olacağı için elbette tasvip edilemez… <strong>Kemalci Oligarşi;</strong> on yıllarca tanımı belirsiz <strong>laiklik</strong>, <strong>irtica</strong> manipülasyonlarıyla insanlara zulmetmedi mi? Yoksa zulmetme sırası AKP’ye mi geçti?!</p>
<p style="text-align: justify;">Hülasa; Milli Eğitim Bakanlığı’nca büyük iddialarla görücüye çıkarılan “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”, maalesef <strong>Avrupa Birliği</strong> standartlarındaki bir eğitim modeliyle yarışabilecek nitelikte değildir… Erdemli insan yetiştirme hedefi isabetli de olsa <strong>“erdem”</strong> hususundaki tanım belirsizliği muhayyel hedefe ulaşmayı elbette sağlayamaz… Erdem; <strong>Yunus Emre</strong>’nin <strong>“Sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san. / Dört kitabın manası budur eğer var ise.” </strong>mısralarında da ifade edilen <strong>“altın kural”</strong>dır. Milli Eğitim Bakanlığı becerebilecekse şayet tüm çocuklara temel erdem <strong>“altın kural”</strong> ilkesi çerçevesinde, Türkiye’nin <strong>çok-kültürlü</strong> yapısına uygun düşecek tarzda müşterek dil <strong>Türkçe </strong>öğretiminin yanı sıra bütün yerel anadillerle nüfusa orantılı sürdürülebilecek, <strong>Avrupa Birliği</strong> müktesebatına uygun, mesela İngiltere’deki ya da Almanya’daki ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim programlarında öğretilen disiplinleri (kültürel dersleri Türkiye’deki kültürel karşılığıyla tarih, edebiyat, vd.; felsefe, matematik, fen bilimleri, vs. aynıyla) esas alan ve <strong>anadilde</strong> yapılan bir eğitim-öğretim sistemini hayata geçirsin… Ötesi gereksiz çaba…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://ttkb.meb.gov.tr/www/turkiye-yuzyili-maarif-modeli%2026.04.2024">https://ttkb.meb.gov.tr/www/turkiye-yuzyili-maarif-modeli 26.04.2024</a></p>
<p>[2] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=ZioVJ65g4J0">https://www.youtube.com/watch?v=ZioVJ65g4J0</a></p>
<p>[3]Bertrand Russell, Eğitim Üzerine, Çev., Nail Bezel, Say Yay., İstanbul, 1993.</p>
<p>[4] Joel Spring, Özgür Eğitim, Çev., Ayşen Ekmekçi, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1991.</p>
<p>[5] <a href="https://hukukbook.com/avrupa-bolgesel-ve-azinlik-dilleri-sarti/">https://hukukbook.com/avrupa-bolgesel-ve-azinlik-dilleri-sarti/</a></p>
<p>[6] İbni Haldun, Mukaddime, C. I., II., Çev., S. Uludağ, Dergah Yay., İstanbul, 1983.</p>
<p>[7] <a href="https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.1739.pdf">https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.1739.pdf</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1979&amp;linkname=%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%20Y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1%20Maarif%20Modeli%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1979&amp;linkname=%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%20Y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1%20Maarif%20Modeli%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1979&amp;linkname=%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%20Y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1%20Maarif%20Modeli%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1979&amp;linkname=%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%20Y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1%20Maarif%20Modeli%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1979&amp;title=%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%20Y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1%20Maarif%20Modeli%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_2"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1979</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aklın Formel-Tarihî Serüveni Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1964</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1964#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2024 16:40:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1964</guid>
		<description><![CDATA[Tarihî perspektiften bakıldığında görülecektir ki “hayata ve eşyaya dair doğru bilgi” iddiasının hangi zeminde temellendirileceği suali, daima aklın şu ya da bu formel kullanımıyla ilgili olmuştur. Bahse konu bu formel kullanımların insan var olalı beri, farklı türevleri görülse de esasta iki tarzda; inanç (faithfulness/mythos) ve akıl &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1964">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Tarihî perspektiften bakıldığında görülecektir ki <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”</strong> iddiasının hangi zeminde temellendirileceği suali, daima aklın şu ya da bu formel kullanımıyla ilgili olmuştur. Bahse konu bu formel kullanımların insan var olalı beri, farklı türevleri görülse de esasta iki tarzda; <strong>inanç</strong> <strong>(faithfulness/mythos) </strong>ve <strong>akıl yürütme </strong><strong>(reasoning/logos) </strong>ekseninde cereyan ettiğini söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. <strong>İnanç;</strong> aklı ve tecrübeyi <strong>kriter </strong>almayan, <strong>politeizmin</strong> ya da <strong>monoteizmin</strong> hayata ve eşyaya yönelik anlatılarından ibaretken; akıl yürütme, tecrübeyi ve rasyonaliteyi kriter alan, hayata ve eşyaya yönelik insan kaynaklı <strong>rasyonel-empirik</strong> açıklama ve anlamlandırmalardan ibarettir. <span id="more-1964"></span><strong>İnanç; </strong>anlatıya <strong>(narrate/fabulate)</strong> ve geleneksel kabullere dayanırken, akıl yürütme; eşya ve olayların <strong>empirik</strong> tetkikine ve <strong>rasyonel</strong> analizine dayanır. Şüphesiz <strong>inanç </strong>ve <strong>akıl yürütme</strong> eksenli düşünce tarzlarının doğruluk ve tutarlılık anlayışları da farklı patikalardan geçmektedir. Karakteristik farklılıklarına işaret etmek gerekirse: İnanca dayalı düşünce, antropomorfiktir. Tabiî ve beşerî hadiseleri tayin eden Tanrı veya tanrılar ya da tanrıçalar gibi aktif figürler, insan formundaki tiplemelerdir. Akıl yürütmeye dayalı düşünce ise eşyaya ait olayların ve insanî faaliyetlerin açıklanmasında doğal nedenleri <strong>(natural causes) </strong>araştırır. <strong>İnanç</strong>, <strong>“kutsal-keyfî”</strong> iradeyi yansıtır. Buna mukabil <strong>akıl yürütme</strong>, hayatı ve varlığı makul sebeplerle <strong>(rational causes)</strong> açıklayan tutarlı teoriler vasıtasıyla determine bağlantıları aradığı için keyfiliklere yer vermez. <strong>İnanç,</strong> gelenekseldir ve ebeveynlerden çocuklara intikal eder. <strong>Akıl yürütme</strong> ise inovatif ve eleştireldir ve geleneksel inanç ve kanaatlerden şüphe ederek, doğal nedenleri <strong>(natural causes) </strong>ve<strong> </strong>determine bağlantıları keşfetmeye çalışır. <strong>İnanç,</strong> kollektiftir ve anonim topluluklar tarafından paylaşılır. <strong>Akıl yürütme</strong> ise filozoflar ve bilim insanları tarafından gerçekleştirilip, temellendirildiğinden anonim değil, tekildir. İnanç <strong>(faithfulness/mythos), </strong>muhayyileye bağlıdır ve herhangi bir kurala dayanmaz. Akıl yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>ise <strong>mantık ilkeleri</strong> çerçevesinde realize edildiğinden metodiktir. Kullanılan başlıca yöntemler de <strong>indüksiyon</strong>, <strong>dedüksiyon</strong> ve <strong>analoji</strong> yöntemleridir. <strong>İndüksiyon</strong>; tekil nesnel gözlemlerden genele yönelik yapılan “tüme-varımsal” <strong>(synthetic)</strong> çıkarımdır. <strong>Dedüksiyon</strong>; genel bir yasa veya ilkeye atıfta bulunarak belirli-özel şeyler hakkında “tümden-gelimsel” <strong>(analytic)</strong> çıkarımdır. <strong>Analoji</strong>; iki obje ya da yapı hakkında, <strong>benzer</strong> oldukları düşünülen yönleri vurgulayan karşılaştırma tarzındaki <strong>(comparative)</strong> çıkarımdır. Akıl yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenli bilginin yani felsefe ve bilimin ortaya çıkışı, şüphe yok ki inanç <strong>(faithfulness/mythos) </strong>temelli anlatıların <strong>rasyonel-empirik </strong>zeminde yapılan sorgusu ve eleştirisiyle mümkün olmuştur. Yani, hayata ve eşyaya dair fenomenlerin gözleme ve mantıksal çıkarımlara dayalı, doğal nedenlerle <strong>(natural causes)</strong> yapılan alternatif açıklamaları felsefe ve biliminin zuhurunu sağlamıştır. Haddizatında bilimin, felsefenin yan ürünü olduğunu söylemek bile mümkündür. Her iki bilginin de kaynağı ve kriteri aynıdır. Felsefe ile bilim arasındaki bu içsel bağ, onların <strong>ontik</strong> temelinde  bulunur. Epistemolojik pozitivizmin on dokuzuncu yüzyıldaki tezahürüyle gündeme gelen <strong>felsefe</strong>, <strong>bilim</strong> <strong>(science)</strong> ayrımı, esasen mahiyet farkından ziyade, her iki düşüncenin de kurucu babalarından olan <strong>Aristoteles</strong>’in <strong>(384-322)</strong> <strong>“tabiat felsefesi”</strong> dediği alanın gelişiminin ve birikiminin spesifik branşlara dönüşümünden kaynaklanır. Felsefe ve bilim arasında mahiyet farkı varmış gibi yapılan değerlendirmeleri doğrulamanın imkânı yoktur. Bu çerçeveden bakıldığında; <strong>bilim</strong> <strong>(science)</strong>, kendisini <strong>fizikî</strong> <strong>alan</strong>, <strong>nesnel dünya</strong> ile sınırlandıran bilgi, <strong>felsefe</strong> ise <strong>epistemoloji,</strong> <strong>metafizik</strong> ve <strong>normativite</strong> alanını kapsayan bilgidir. Yani aralarındaki fark, bilimsel bilgi ile felsefî bilginin yoğunlaştığı alanla ilgilidir. <strong>“Felsefe sübjektiftir.”, “Bilim objektiftir.” </strong>söylemi; felsefî bilginin bilimsel bilgiden karakteristik farklılığından ötürü değil, <strong>pejoratif-vulgarize</strong> tanımlamalar sebebiyledir. Felsefeye atfedilen sübjektiflik; münhasıran uğraşılan alanın, nesnel dünya ile fizikle alakalı olmaması anlamında olup, <strong>teknik</strong> <strong>terim</strong> dilinin <strong>nesnel tanım</strong>dan ziyade  <strong>adsal tanım </strong>ekseninde teşekkül etmesi ve ileri sürülen doktrinlerin de rasyonel bir çeşitliliği sergilemesi nedeniyledir. Rasyonalite zemininde olsun ya da olmasın her türlü düşüncenin <strong>“felsefe”</strong> diye nitelendirilebileceği manasında değildir… İnanç <strong>(faithfulness/mythos) </strong>eksenli düşünce de akıl yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenli düşünce de hem evreni ve hayatı izah etmeyi hem de onlara dair sorulabilecek sualleri cevaplandırmayı hedefler. Bu benzerlikten ötürü, zaman zaman <strong>inanç</strong> ve <strong>akıl yürütme</strong> arasında çok keskin ayrımlar olmadığını ileri süren düşünürlere de rastlanmaktadır. Bu nevi değerlendirmelerde şöyle ya da böyle haklılık payı vardır. Ancak dikkat edilmesi gereken temel nokta, <strong>inanç</strong> ve <strong>akıl yürütme</strong> kategorilerinin kendilerine mahsus değerlendirmelerinde göz önünde tuttukları kriterlerin tamamen farklı olduğudur. Temel farklılığı yaratan unsur; rasyonalitenin <strong>(akıl/tecrübe)</strong> yegâne <strong>kriter</strong> olup, olmamasıdır. İnanç için <strong>rasyonalite</strong>, “kutsal” anlatıların <strong>(narrate/fabulate) </strong>doğrulanmasında ya da meşrulaştırılmasında araçsal bir değeri ifade ederken; <strong>akıl yürütme </strong>için aslî kriteri ifade eder…</p>
<p style="text-align: justify;">Aklın, <strong>inanç (faithfulness/mythos) </strong>formundaki kullanımının ilk yazılı örnekleri; <strong>Antik Yunan</strong> dünyasında görülen <strong>Hesiodos’</strong>a ait <strong>İşler ve Günler,</strong> <strong>Theogonia </strong>ve <strong>Homeros</strong>’a ait <strong>İlyada</strong> ve <strong>Odysseia </strong>başlıklı destanlardır. Bu destanlar; evrendeki tabiî ve insanî olayların, iradeleri bir diğeriyle çatışan çok sayıdaki tanrı ve tanrıçaların eseri olduğu inancını yansıtırlar. Bu anlatılara bakıldığında; hem gökyüzünde ve yeryüzünde cereyan eden tabiî olayları belirleyen farklı tanrılar ve tanrıçalar hem de  savaş, barış, iaşe, ibate, aşk, şarap, şenlik gibi insanî faaliyetleri belirleyen farklı tanrılar ve tanrıçalar vardır.<strong> </strong>Mesela, Antik Yunanlıların <strong>antropomorfik din</strong> anlayışlarına göre: <em>“<strong>Gaia</strong>; tüm hayatın varoluşunun partenojenik (kendiliğinden üreyen) anne tanrıçası. <strong>Uranüs; </strong>gökyüzünün tanrısı.<strong> Kronos; </strong>Gaia ve<strong> </strong>Uranüs’ün ilk çocukları, zamanın tanrısı. Babasını devirdi ve mitolojik altın çağ boyunca, oğlu <strong>Zeus</strong> tarafından devrilip hapsedilinceye kadar evrene hükmetti.<strong> Afrodit; </strong>Uranüs ve<strong> </strong>Gaia’nın kızları, aşk tanrıçası. <strong>Zeus; </strong>ikinci kuşak tanrıların kralı, düzenin ve adaletin tanrısı.<strong> Hera</strong>; Zeus’un karısı, evlilik ve aile tanrıçası. <strong>Apollon</strong>; ateşin, ışığın, şifanın, kehanet bilgisinin tanrısı. <strong>Dionysus</strong>; şarabın, şenliğin, üretkenliğin tanrısı. <strong>Athena</strong> bilgelik tanrıçası.”</em> Bu antropomorfik tanrısal kişiliklerin varlığına dair belki rasyonel bir kanıt yoktur ama temsil ettikleri değerlere karşı insanların saygı ve tapınma eğilimi devrin Yunan kültürünün temel bir parçasıdır. Toplumsal hayat, tamamen bu değerler etrafında şekillenmektedir. Tüm bu sembolik şahsiyetlere  tapınmanın <strong>irrasyonel</strong> olduğu söylense de <strong>empirik-rasyonel</strong> bilginin gelişimiyle şöyle ya da böyle alakası yok da değildir. Örneğin; hekimlik sanatı, <strong>Apollon</strong>&#8216;un oğlu ve tababet tanrısı olan<strong>Asklepios</strong>&#8216;a adanan şifa tapınaklarında ortaya çıkmıştır. Antik hekimlerin büyüklerinden <strong>Hipokrat</strong> ve <strong>Galen</strong>&#8216;in, kariyerlerine ilk hastaneler kabul edilen <strong>Asklepios</strong>&#8216;un tapınaklarında hekim olarak başladıkları bildirilmektedir. Şifaya saygının, tıbbın gelişimi için katkısı inkâr edilemez. Binaenaleyh, mitlerin aktardığı hikayeler empirik anlamda yanlış olsa bile bu hikayeler mevcut toplumun değerlerini teşkil etmektedir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İşte böylesi bir atmosferde, bazı Yunan düşünürleri daha doğrusu <strong>filozoflar,</strong> inanç <strong>(faithfulness/mythos) </strong>eksenli anlatıları eleştirmeye ve sorgulamaya başlayınca, hayata ve eşyaya dair fenomenlerin yeni açıklamaları olarak gözleme ve mantıksal çıkarımlara dayalı, doğal nedenlerle <strong>(natural causes)</strong> yapılan alternatif açıklamalar ortaya çıkmıştır. Bu yeni form; akıl yürütme <strong>(reasoning/logos)</strong> eksenli düşünceyi ifade eden, <strong>felsefî-bilimsel </strong>değerlendirmedir. <strong>Pre-Sokratik</strong> filozoflar diye adlandırılan ilk filozof grubu, bu minval üzere rasyonel teoriler geliştirerek, hayata ve eşyaya dair yapılan açıklamaların doğal karşılığının bulunması gerektiğini savundular.  Felsefe ve bilimi niteleyen tutumun öncüleri bu insanlardır. <strong>Pre-Sokratik</strong> düşünürlerden <strong>Ksenophanes (560-478), </strong>şiir formunda kaleme aldığı yazılarında; tanrıların mahiyeti, doğal fenomenler, eşyanın kökeni, hakikat,  sahte otorite gibi meseleleri sorgulayan ilk filozoflardan biridir. Hemen hemen tüm şiirleri, eleştirinin ötesinde <strong>hiciv</strong> <strong>(irony)</strong> karakteri taşımaktadır. <strong>Ksenophanes; </strong>entelektüel bir devrimciydi ve devirmek istediği şey de devrin egemen <strong>mitolojik </strong>anlatılarının baş mimarı <strong>Homeros</strong>’un düşünceleriydi. <strong>Ksenophanes</strong>’le birlikte felsefî düşünce ile <strong>Yunan</strong> ruhuna hâkim olan <strong>mitler</strong> arasında açık bir kavga baş göstermiştir. Hedefe konulan <strong>antropoformik politeist</strong> inancın <strong>Ksenophanes </strong>açısından merkezi öneme sahip oluşu, <strong>İonya</strong> felsefesinin en açık fikirli zihinler üzerindeki etkisinin tipik örneğidir. Bu, evrenin kökeniyle ilgili yeni öğretilerin, dinin alanına ne dereceye kadar sokulduğunu gösteren en iyi kanıttır. <strong>Ksenophanes</strong>’in; <strong><em>“Tek bir tanrı, tanrılar ve insanlar arasında en yüksektedir… Onun ne biçimi ne de düşüncesi ölümlülere benzer…”</em></strong> dizeleri, <strong>pagan tanrıları</strong> ile savaş ilan eden ilk sözlerdir. <strong>Ksenophanes; </strong>mesajını, dönemin yaygın anlatım tarzı olan şiirle dile getirmeyi tercih edip, felsefî düşüncelerini şuurlu olarak <strong>Homeros</strong> ve <strong>Hesiodos</strong>’un bütün bir <strong>antropoformik</strong> tanrılar alemine uygulamış ve daha önce yalın tarihsel gerçek sayılan kültürel dünyayı şüpheli hale getirerek yıkmaya çalışmıştır. Zira <strong>Ksenophanes</strong>’e göre, hakikat, şüphe vesilesiyle akıl yürütülerek ortaya çıkarılacaktır. Bu tarz bir söylemle Tanrı’nın insan formuna sahip olduğu şüpheli hale getirilip reddedilince felsefî anlayışın da yolu açılmış olacaktır. <strong>Ksenophanes; </strong>daha da ileri giderek, <strong>Tek-tanrı</strong> anlayışını antropoformizmin tortularından kurtarmak için şöyle yazar: <strong><em>“Tanrı; bir bütün olarak görür, bir bütün olarak düşünür, bir bütün olarak duyar. Dolayısıyla Tanrı’nın bilinci, duyu organlarına veya buna benzer herhangi bir şeye dayanmadığı gibi, Tanrı’ya cisimsellik de atfedilemez…</em></strong> <strong><em>Tanrı hep baki kalır… Aynı yerde hiç kıpırdamadan durur… Yakışmaz ona yer değiştirmek… Bir yerden başka bir yere gitmek… Hiç çaba harcamadan tutar her şeyi hareket halinde… Sadece ve sadece zihninin gücüyle…”</em></strong> <strong>Ksenophanes</strong>; <strong>antropoformizm</strong> eleştirilerini, <strong>Fragmanlar</strong>’da dozunu daha da yükselterek sürdürür. Ona göre, mitolojik kültürün yanlışlığının ispat edilebileceği en uygun alan, <strong>ahlak</strong> alanıdır. Zira <strong><em>“Homeros ve Hesiodos; insanların utanç verici bulacakları ne varsa tanrılara yakıştırdılar: Zina, hırsızlık ve birbirlerini aldatma…”</em></strong> oysa ki Tanrı, insanların bile utanç verici saydıkları <strong>ahlakî </strong>zaaflardan arınmış bir varlık olmalıdır. İnsana mahsus bütün bu zaaflar Tanrı’nın gerçek doğasıyla bağdaşmaz. Onların anlattıkları tanrıların işlediği günahlar, ilahi olanın yapısıyla çelişir. Keza giyimleri, konuşmaları, insan biçiminde oluşları ve doğmaları ve doğurmaları da kutsallığa uygun değildir. <strong><em>“Şayet öküzlerin ve atların olsaydı elleri… Ve elleriyle insanlar gibi resim çizebilselerdi… Atlar kendi tanrılarını at gibi, öküzler de öküz gibi çizer… Tanrılarına kendi şekillerini verirlerdi…”</em></strong> Bu durumda insan biçimli tanrılar gibi hayvan biçimli tanrılar da olurdu. Bu da gösteriyor ki <strong>mitolojik kültürler</strong> sadece kendi tanrılarını kendilerine uygun olarak hayal etmektedir ve rasyonel gerçeklikle alakaları yoktur.<sup><sup>[1]</sup></sup> Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere; <strong>Ksenophanes,</strong> <strong>mitolojik bilgi</strong>türlerine karşı, <strong>rasyonel bilgi</strong>yi savunmaktadır. Bunun doğal sonucu da elbette gelecek için ahlaktan başlamak üzere tüm kültürel alanın <strong>“mythos”</strong>tan arınması ve <strong>“logos”</strong>a doğru evrilmesidir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Evrimin yapı taşları Antikçağda, öncelikle <strong>Platon</strong> <strong>(427–347) </strong>tarafından döşenmiştir. <strong>Platon</strong>’a ait <strong>Politeia/Republica, Devlet Adamı, Yasalar</strong> vb. başlıklı eserler <strong>akıl yürütme</strong> <strong>(reasoning/logos)</strong> formunun ilk önemli örnekleridir… Felsefe tarihinin <strong>Platon</strong>’un çabalarıyla başladığı pekâlâ ileri sürülebilir. Geliştirdiği doktrinin, hem <strong>İlkçağ</strong> boyunca hem de Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın yaşandığı <strong>Ortaçağ</strong> boyunca, felsefe üzerine kafa yoran düşünürler için en önemli yol gösterici olduğunu söylemek kolay kolay reddedilemez. <strong>Platon</strong>’un idealist felsefe sistemi, <strong>evrensel</strong> bir <strong>ethik</strong> öğreti kurmak isteyen <strong>Sokrates</strong>’in <strong>(469-399),</strong> hakikat doktrininin uzantısıdır. Buna göre doğru bilgi anlamında <strong>hakikat</strong>, algılanan şeylerin ötesinde ve ona temel olan <strong>ideal</strong> şeylerin içerisindedir. <strong>İdea<em>;</em></strong> mükemmel, ebedi, değişmez ve bizatihi var olandır. İdealar; akılla kavranır, duyularla algılanmaz. Algının insana sağladığı sanıyken <strong>(doksa)</strong>, düşünmenin insana sağladığı bilgidir <strong>(episteme)</strong>. Düşünme, algıdan daha üstün ve daha doğrudur. Episteme, duyularla değil ancak onlar hakkında düşünmeyle öğrenilir. İnsanı insan yapan, duyan-algılayan yönü değil, düşünen yönüdür. Duyan-algılayan yön, doğa vergisidir ve insanla hayvan arasında müşterektir. Bu yönün hakikati kavraması imkânsızdır. Bilgi <strong>(episteme)</strong> ancak düşünen yönün, uzun süreli bir <strong>diyalektik</strong> <strong>eğitim</strong> sonucu erişebileceği bir şeydir. Diyalektik, epistemeye ulaşmanın yoludur. Diyalektik; şeylerde iyi ideasını seçmek, bunu da algılara dayanarak değil, öze dayanarak yapmak yani var olanı bir bütün olarak kavramaktır. <strong>Platon</strong>; bilginin <strong>(episteme)</strong> nasıl gerçekleştiğini <strong>mağara istiaresi</strong> ile anlatır: <em>İnsanların çoğu doğuştan karanlık bir mağaraya zincirlenmişlerdir ve başlarını sağa-sola çeviremez, sadece karşılarındaki şeyleri görebilirler. Mağarada yaşayan bu insanlar mağaranın girişinden yansıyan nesnelerin gölgelerini görür ve bunları gerçeklik olarak algılarlar. Bir gün bunlardan birisi zincirlerinden kurtulur ve mağarayı terk eder. Mağaranın dışında asıl gerçeklik ile tanışır ve duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin gerçek olmadığının farkına varır. Gördüklerini mağaradaki insanlarla paylaşmak üzere mağaraya geri döndüğünde, mağaradakiler, mağaranın dışında farklı bir gerçeklik olduğuna inanmazlar. Maalesef bu insanlara mağaranın dışındaki gerçekliği anlatabilmek imkânsızdır.</em> <strong>Platon</strong>&#8216;un felsefesi işte bu <strong>mağara istiaresi </strong>üzerine şekillenir. İnsan; algılanan dünya, <strong>duyular alemi</strong> ve düşünülen dünya, <strong>idealar alemi</strong> mensubu bir varlıktır. Hayatın ve eşyanın hakikati duyusal dünyada değil, akılla kavranan idealar dünyasındadır. Hakikati kavramak, insan formundaki herkesin başarabileceği bir iş değildir. Hakikati kavramak, yalnızca düşünebilen insanlara mahsustur. Mamafih hakikatin bilgisi <strong>(episteme)</strong> ile erdem <strong>(virtue)</strong> de aynı şeydir. Düşünme yeteneği, insan ruhunun ayırt edici niteliğini oluşturur ve insan için iyi ya da doğal olan hayat, akla dayanan eylemde yatar. Erdemli insan, ancak erdemli sitede, erdemli rejim altında var olabilir, aksi mümkün değildir. İdeal şartlarda insan için <strong>iyi hayatın bilgisi</strong>, bütün felsefî araştırmaların karakteristik hedefidir. Ancak böyle bir hayatın bilgisi sayesinde insanlar arasında doğal ilişkiler ve bir sivil-toplumsal hayat geliştirilebilir. Bu noktadan hareket eden <strong>Platon</strong>, eserlerinin çoğunda, şu ya da bu sorunun tesadüfi müzakeresini yaparken, esasta meselenin politik karakterini ortaya koymaya çalışır. Ona göre her şeyin doğal bir fonksiyonu vardır ve doğallığın dışına çıkmak asla doğru olarak nitelendirilemez. Mesela; insan bedeni göz önünde tutulursa aklın, ellerin ve ayakların fonksiyonları aynileştirilebilir mi? Ayakların ya da ellerin aklın fonksiyonunu icra etmesi mümkün müdür? Bilgisiz-erdemsiz insanların, bilgili ve erdemli insanları yönettiği siyasal bir yapı  iyi bir yapı olarak kabul edilebilir mi? Nitelikleri doğuştan farklı olan insanlardan, kötü bir kafanın toplumu yönetmesi kötü; iyinin ki de iyi olmayacak mıdır? Çobanın, köpeğin ve koyunların doğası ve fonksiyonları dikkate alındığında, bunlardan birinin, diğerinin yerini alması doğru olabilir mi? Koyundan köpek, köpekten çoban olması istenebilir mi? Hepsinin niteliğinin farklı olduğu apaçık değil midir? Elbette herkes her türlü fonksiyonu gerçekleştiremez. Farklı doğal niteliklerinden ötürü doğaldır ki insanların ellerinden de farklı işler gelsin. Zira insanlar yaratılıştan farklıdır. Kimi şu işe kimi bu işe daha yatkındır. Doğal yetenek; iş bölümünde, sosyal statüde nerede yer alınacağını belirleyen temel faktördür. Nasıl ki insanın üç temel niteliği vardır ve o, bunların fonksiyonlarına bağlı olarak var olmaktadır; toplum da öyledir. İnsandaki üç nitelik; <strong>düşünmek</strong>, <strong>öfkelenmek</strong> ve <strong>iştaha</strong>dır. Bunlardan her birinin, denk düştüğü erdemler ise <strong>bilgelik</strong>, <strong>cesaret </strong>ve <strong>ölçülülük</strong>tür. Bir insanın doğru insan olması bu üç yönün dengesiyle mümkündür. Doğru insan, iştaha ve öfkesini aklın kontrolüne sokabilen insandır. Ancak doğru insanın mevcudiyeti, doğru sitenin ve doğru rejimin varlığına bağlıdır. İnsanın bahsedilen üç yönü; bir arada yaşamayı mümkün kılan doğru, adil, erdemli sitenin üç fonksiyonunun ferde yansımasıdır. Toplumun üç unsuru; <strong>yöneticiler, koruyucular</strong> ve <strong>üreticiler</strong> sınıfıdır. Bu sınıfların icra ettikleri fonksiyonlarsa <strong>yönetim, güvenlik </strong>ve<strong> üretim</strong>dir. Yöneticiler bilge; koruyucular cesur ve üreticiler de ölçülü-itaatkâr olmak zorundadır. Doğru, adil ve erdemli bir toplum böyle bir toplumdur. Kimin hangi sınıfa mensup olacağının kriteri de insanların <strong>doğal</strong> nitelikleridir. Zira, Tanrı, insanları üç farklı doğada yaratmıştır: <em>“Toplumun baş tacı etmesi gereken insanlardan, önder olarak yarattıklarının mayasına <strong>altın</strong>; önderlere yardımcı olarak yarattıklarının mayasına <strong>gümüş</strong>; üretici olarak yarattığı çiftçiler ve öbür işçilerin mayasına da <strong>demir ve tunç</strong> katmıştır. <strong>Arada bir altından gümüş, gümüşten tunç-demir ya da tunç-demirden altın doğduğu vaki ise de daha çok ‘benzer benzerini doğurur’. </strong>Tanrı, önderlere, çocuklara iyi hamilik etmelerini, onların mayalarında ne olduğunu dikkatle araştırmalarını ve herkesi hamuruna göre işe koşmalarını buyurmuştur. Mayası karışık olanların önderlik etmeye başladıkları gün şüphesiz devlet yıkılacak, site yok olacaktır.” </em><strong>Platon</strong>, fonksiyonelliği sağlama ve toplumsal-politik sistemin mevcudiyetini devam ettirme işinin de <strong>eğitim</strong> sayesinde gerçekleşebileceğini söyler. Eğitim, aynı zamanda bir <strong>hak</strong> elde etme ve <strong>hak </strong>paylaşımı vasıtasıdır. <strong><em>Eğitim; esas itibarıyla, devleti dışarıdan düşmanlara, içeriden de dostlara karşı koruyacak ve önderlerin koyduğu kuralları kendilerine vazife edinecek insanları yetiştirmekten ibarettir.</em></strong> Çocuklara öğretilecek olan her türlü hikayenin, masalın, şiirin, müziğin, sporun, trajedinin, komedinin ve bütün sanatların fonksiyonu budur. Bu hedefe ters düşen hiçbir şey öğretilmeyecektir. <strong>Platon</strong>; eğitim sayesinde, toplumu oluşturan farklı sınıflara yönelik şöyle bir <strong>“kollektif hak”</strong> şeması çizer: Çocukluğundan itibaren devlet tarafından gözetilerek yetiştirilen, hayatı boyunca yalnızca toplumun yararına çalışan <strong>altın nitelikli</strong> yöneticilerle onların yardımcıları olan <strong>gümüş nitelikli</strong> koruyucu <strong>(asker-polis)</strong> sınıfın özel hayatları olmayacağı gibi, <strong>özel-kişisel</strong> hakları da olmayacak. Çünkü onların her türlü ihtiyacına karşılık gelecek olan <strong>“komünal hak”</strong>ları olacak. Özellikle <strong>koruyucu sınıf arasında her şey ortak</strong> kullanılacak; iaşe, ibate, kadınlar, vs. Koruyuculardan kimin kiminle evleneceği, kimlerin çok, kimlerin az sevişeceği, vs. hep kanunlarla tespit edilecek. Kanunlar, koruyucu olan kız kardeşlerle erkek kardeşlerin evlenmelerine de izin verecek. Devlet; toplumun haddinden fazla azalmasını da önleyecek, çoğalmasını da. Üretici sınıfa gelince ( çiftçi, işçi, tüccar, vs.), onların formel anlamda özel hayatları ve özel-kişisel hakları var gibi görünse de esasen onlar da komünal hayata dahildir. Çünkü her şeyin aslî sahibi ve mutasarrıfı, doğal olarak sadece yönetici-devlettir. <strong>Platon</strong>; iyi ve doğru devlet derken de <strong>kollektivist</strong> bir anlayışı kasteder. Ona göre bu devlete iki ad verilebilir. Yöneticilerden biri ötekilerden üstünse <strong>monarşi</strong>; yöneticiler birbirlerine eşitse <strong>aristokrasi</strong>. Kollektif iyiliği hedefleyen bu iki form da aynı anlamı taşır. Çünkü baştakiler tek de olsa çok da belirlenen eğitim çerçevesinde yetiştikleri için devletin anayasasına, <strong>niteliksel eşitsiz doğal hukuk</strong>a sadık kalırlar. <strong>Platon</strong>’un monarşi ve aristokrasi olarak adlandırdığı bu siyasal formlar, şüphe yok ki nesilden nesile <strong>tevarüs</strong> edilen hanedanlıklardan öte, eğitim bağlı olarak oluşan siyasal formlardır. Dolayısıyla onları <strong>bilginin aristokrasisi </strong>anlamında <strong>meşrutî monarşi</strong> veya <strong>aristokratik cumhuriyet</strong> şeklinde tanımlamak mümkündür. <strong>Platon</strong>, yalnızca <strong>meşrutî monarşi</strong> ya da <strong>aristokratik cumhuriyet</strong>in bir bütün olarak toplumu mutlu edeceği kanaatindedir. Çünkü bu tip  yönetimlerde kanunların hedefi, bir takım yurttaşlara ötekilerden  üstün bir mutluluk sağlamak değil, aksine, yurttaşları ya inandırarak ya zorlayarak birleştirmek ve her birine toplum içerisinde görebileceği iş payını aldırarak, bütün toplumu birlikte mutluluğa götürmek olmaktadır. Ancak, bir toplumda filozoflar yönetici ya da yöneticiler filozof olmadıkça, aynı insan yahut insanlarda devlet gücüyle akıl gücü birleşmedikçe ve kesin kanunlarla herkese yalnızca ehil olduğu iş verilmedikçe ne herkesin iyiliğine olan meşrutî monarşi ya da aristokratik cumhuriyet kurulabilir ne de kurulmuşsa yaşatılabilir. Böylesi toplumların başı hiçbir zaman dertten de kurtulamaz.<sup><sup>[2]</sup></sup> Açıktır ki <strong>Platon</strong>’un hem hayata hem de eşyaya yönelik doğru bilgiyi dayandırdığı akıl, <strong>aristokratik-klasik rasyonalite</strong> formundadır. Bu nedenle de üç farklı tabiatta yaratılan insanlardan yalnızca <strong>altın</strong>tabiatında olanlar doğru bilgiyi ve doğru etik-siyasal pratiği temsil edebilirler; <strong>gümüş</strong> ve <strong>tunç-bronz</strong> tabiatındakiler ise zorunlu olarak itaatle mükelleftirler…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”</strong> iddiasının; <strong>inanç</strong> zemininde mi yoksa <strong>rasyonalite</strong> zemininde mi temellendirileceğiyle ilgili asıl <strong>rekabet</strong>, Hıristiyanlığın doğuşuyla başlamıştır. <strong>Antik Yunan</strong> <strong>Felsefesi</strong> ile <strong>Hıristiyanlık </strong>inancının karşılaştığı gün başlayan bu rekabetin halâ devam ettiğini söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. <strong>Hıristiyan</strong> kaynaklarındaki anlatımıyla; <strong>Pagan Roma</strong>’nın dünyaya egemen olduğu dönemde, <strong><em>“hakikate tanıklık etmek”</em></strong> maksadıyla dünyaya geldiğini söyleyen <strong>İsa</strong>’nın, <strong>Mesih</strong> olduğunu reddeden <strong>Yahudiler</strong>, onun krallık iddiasında bulunduğunu ihbar ederek, <strong>Yahuda Bölgesi</strong>’nin <strong>Romalı</strong> valisi <strong>Pontius Pilatus</strong>’un askerlerince tutuklanmasını sağlamış ve cezalandırılmasını istemişlerdi. Paganlığı ve dönemin akıl yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenindeki düşünce formunu temsil eden <strong>Roma Devleti</strong>’nin valisinin, <strong><em>“Onu niçin kendi dinî yasalarınıza göre cezalandırmıyorsunuz?”</em></strong> sualini, Yahudiler, <strong><em>“Bizim kimseyi öldürmeye yetkimiz yok.”</em></strong> şeklinde cevaplandırınca, <strong>Pilatus</strong>, <strong>İsa</strong>’ya <strong><em>“Sen Yahudilerin kralı mısın?”</em></strong> diye sorar. İsa da <strong><em>“Bunu sen mi soruyorsun yoksa başkaları mı (Yahudiler mi) sana benden öyle söz etti?”</em></strong> der. <strong>Pilatus</strong> ona, <strong><em>“Ben Yahudi miyim? Kendi halkın seni tutuklayıp bana teslim etti, ne yaptıysan onu söyle.”</em></strong> karşılığını verir. Bunu üzerine <strong>İsa</strong>, <strong><em>“Benim krallığım bu dünyada değildir, …benim krallığımın bu dünyayla ilgisi yoktur, …ben, hakikate tanıklık edeyim diye dünyaya geldim, hakikatten yana olan herkes beni dinlemelidir.”</em></strong> der&#8230; <strong>İsa</strong>’nın bu cevabına karşılık <strong>Pilatus</strong>, <strong><em>“Hakikat nedir?” </em></strong>sualini yöneltir. Bu şekilde devam eden sorgulama neticesinde <strong>Pilatus</strong>, her ne kadar <strong>İsa</strong>’nın suçsuzluğuna karar vermiş ise de <strong>Yahudiler</strong>, <strong><em>“Bizim, Kayzer’den başka (Roma İmparatoru) kralımız yoktur, …onu çarmıha germelisin.”</em></strong> diye, ısrar edince, <strong>İsa’</strong>yı onlara teslim etmiş ve onun <strong>Yahudiler</strong> tarafından çarmıha gerilmesine göz yummuştur.<sup><sup>[3]</sup></sup> İşte; nakledilen bu tarihî rivayetteki <strong>Pilatus</strong>’a ait <strong><em>“Hakikat nedir?”</em></strong> suali, o günden itibaren <strong>felsefe</strong> ile <strong>din</strong> arasındaki rekabetin bir nevi sembolik anlatımı olarak algılanagelmiştir… <strong>Kronolojik</strong> sıralama itibarıyla <strong>Hıristiyanlık</strong>; <strong>Yunan</strong> filozoflarının hayatın ve eşyanın hakikati dediği felsefeyi yani Yunan hikmetini reddederken onun karşısına yeni bir hakikati, Hıristiyan hikmetini çıkarmıştır. Bu yeni hikmetin özü, <strong>İsa</strong>’ya iman etmektir. İlk Hıristiyanlara göre, <strong>Yunan</strong> hikmetinin doğru olmadığını ilan etmek, aslında aklın reddedilmesi anlamına gelmemektedir. Çünkü Hıristiyanlıkta, inanca bağlı kılınan <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”, </strong>aklın<strong> teolojik form</strong>daki kullanımını ifade eder. Hıristiyanlığa göre; Tanrı’nın öfkesi, küfre ve adaletsizliklerinden ötürü hakikati tutsak eden insanlar arasındaki adaletsizliğe karşı, göklerde patlar ise de bilgisi yine eşyada ve insanlar arasında tezahür eder. Tanrı’nın görünmez yetkinlikleri, ebedi gücü ve ilahî sıfatları, dünyanın yaratılışından beri, onun eserleri aracılığıyla daima akla görünür kılınmıştır. Akıl; Tanrı’nın eserlerini temaşa ederek Tanrı’ya yükselebilir. Ancak yegâne hikmet, inancın telkin ettiği doğrulardan ibarettir ve <strong>realite</strong> ve <strong>rasyonalite</strong> ile kayıtlı değildir.<sup><sup>[4]</sup></sup> Öte yandan, Hristiyan teologlar için her ne kadar <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”</strong> iddiasının temellendirileceği zemin <strong>din</strong> idiyse de Hıristiyanlığı ilk kabul edenler çoğunlukla <strong>aristokrat</strong> olmayan alt sınıflardan, köylülerden geldiğinden ve yaşadıkları toplumun egemen, üst sınıfı <strong>aristokratlar</strong> tarafından da horlandıklarından, dini üst tabakalara da kabul ettirebilmek için rasyonalizasyona ihtiyaç vardır. Aklın temel fonksiyonu da zaten  Hıristiyanlığı rasyonalize etmek, rasyonel çerçevede meşrulaştırmaktır… İşte bu çerçevede Yunan hikmetine karşılık Hristiyan hikmetini yani teolojiyi savunan ilk meşhur Hıristiyan düşünür de Ortaçağda <strong>İskenderiyeli</strong> <strong>Clemens</strong> <strong>(Ölümü, M. 215) </strong>olmuştur<strong>. Clemens</strong>’in birbiriyle bağlantılı üç eseri vardır: <strong>1-</strong><strong>Exhortations aux Gentiles </strong>(Paganları Hıristiyanlığa Teşvik İçin Hitabeler). Bu kitapta <strong>Clemens</strong>, apolojistlerin bilinen yöntemiyle paganlığın ve politeizmin akla aykırılığını ispatlamaya çalışmaktadır. <strong>2-</strong> <strong>Pedagogus</strong> (Eğitimci). Bu kitapta da Hıristiyan etiğini rasyonel çerçevede temellendirmeye çalışmaktadır. <strong>3-</strong> <strong>Satromateis </strong>(Dokumalar). Bu kitapta da Hıristiyanlığın <strong>âlem</strong> anlayışını bir tür kilise irfanı <strong>-gnosis-</strong> olarak rasyonalize etmeye çalışmaktadır. <strong>Clemens</strong>, Hıristiyanlığın rasyonel izahını yapmanın dinî bir görev olduğunu belirtir. Ona göre; Tanrı, esasta İsa’nın aracılığıyla bilinir. Tanrı’nın hikmet gücü olan <strong>Söz (Logos)</strong> onun gibi ebedidir ve onunla aynı öze sahiptir. <strong>İsa</strong> ya da ondan ayrılmadan Tanrı’nın yaydığı <strong>Söz (Logos)</strong>, hem evrenin yoktan var edilmesinde araç, hem onun inayeti hem de içinde bulunan akıllar için ışığın kaynağıdır. Tanrı tarafından kendi suretinde yaratılan insan, hayvanlarınkine nispetle daha saf bir özü bulunan ruha sahiptir. Tanrı’nın sözü insanlar için gerçek bir rehberdir fakat sırf taklidî imandan <strong>(pistis) </strong>daha yüksek olan irfan <strong>(gnosis)</strong> aşamasına ilerleyebilmek için rasyonaliteye ihtiyaç vardır.<sup><sup>[5]</sup></sup> <strong>Clemens</strong>’in söz konusu doktrini bilahare şu <strong>motto</strong> ile ifade edilmiştir: <strong><em>“Anlamak için inanıyorum.”</em></strong> Bundan kasıt; dinin öncelikle bir inanç meselesi olduğu, ancak inandıktan sonra akla uygunluğunun da fark edileceğidir.<sup><sup>[6]</sup></sup> Şüphesiz; Hristiyanlıkla başlayan <strong>“teolojik rasyonalite”</strong> sadece epistemolojik anlamda teorik bilgiyle sınırlı değildir. Teolojik rasyonalite pratik hayata, siyasete de şamildir. Zaten ortaya çıktığı andan itibaren <strong>Hıristiyanlık</strong>, kendini siyasetle sıkı bağlar içerisinde bulmuştur. İlk yüzyıllarda <strong>Roma</strong> yönetimi Hıristiyanları toplumsal düzen için tehlike görüp zulme uğratınca <strong>Hıristiyanlık</strong>, bilinçli olarak siyasetten uzak durmuş ise de <strong>İmparator Constantin’</strong>in ihtidasıyla <strong>380’</strong>lerde <strong>Roma’</strong>nın resmi dini haline gelmeyi de başarmıştır. Ne var ki bu başarı uzun sürmemiş, <strong>Roma’</strong>nın beşinci yüzyıldaki çöküşü, yine Hıristiyanlığın suçlanmasına yol açmıştır. Gerçekten de Hıristiyanlığın devlet dini olmasının hemen akabinde <strong>Roma</strong>’nın yıkılışını izah etmek hayli zor olmuş ve birçok Hıristiyan, kilisenin devletle resmi ittifakının faydalı bir şey olup olmadığını tartışmaya başlamıştır. Şayet <strong>Hıristiyan Roma</strong> varlığını dinsiz kabilelere karşı koruyamıyorsa nasıl olur da Hıristiyanlığın yayılmasında kilisenin ihtiyaç duyduğu dünyevî gücün kaynağı, din-devlet birliği sayılabilirdi? Bu tartışmaların yaşandığı sıralarda, Hıristiyan idealizminin en kuvvetli tasdiki ve savunusu <strong>Saint Augustinus</strong> <strong>(354-430) </strong>tarafından <strong>“Tanrı Devleti” (De Civitate Dei)</strong> adlı eserinde yapılır. <strong>“Tanrı Devleti”</strong> siyasi teolojinin ilk örneğidir. Eserin ana teması, Tanrı’nın hizmetine adanmış bir hayat tarzının tasviridir. Hayat, Tanrı devletinden ve <strong>Yeryüzü Devleti</strong>nden <strong>(Civitas Terrena)</strong> yana olanların, bir başka ifadeyle Tanrı’nın krallığından ya da şeytanın krallığından yana olanların mücadele alanıdır. Ancak ilahi krallığın ebedi mekanı cennette olduğu için, Tanrı devletinden yana olanların mutlaka yeryüzünde galip gelmeleri gerekmez. Çünkü hayatın maksadı dünyevi egemenlik değil, Tanrı’ya adanmışlıktır. Aslına bakılırsa <strong>Saint Augustinus’</strong>un ifadeleri oldukça sembolik ve mistikçedir ve Tanrı devleti ya da yeryüzü devleti, herhangi bir empirik-nesnel politik teşkilata karşılık da değildir. Dolayısıyla dünyada kurulacak olan devlet, hangi devlet olursa olsun, o bizatihi bir amaç değil, yalnızca Tanrı’ya hizmeti mümkün kılan bir araçtır ve bundan öte bir değer de taşımamaktadır. Maalesef, <strong>Saint Augustinus,</strong> Hıristiyanlığı putperestlik ve nifak karşısında savunmaya kendini kaptırdığından siyasî ve dinî iktidar arasındaki sınırları açıkça tanımlayan bir siyasî teori geliştirememiştir… Beşinci yüzyılın sonlarına doğru, <strong>Papa Gelasius,</strong> iki otorite arasındaki ilişkileri daha net tanımlar. Buna göre; <strong>Mesih</strong>, hem rahip hem de kraldı ama insan doğasının kötülüğünü ve zayıflığını bildiği için iki görevi ayırdı. Dinî otoriteye, insanların dinî ve ruhanî selametini; siyasî otoriteye de dünyevi ve maddî idaresini bıraktı. Dinî iktidarın da siyasî iktidarın da meşruiyet kaynağı Tanrı’dır. Ne var ki <strong>Papa Gelasius,</strong> belli bir olayın dinî mi siyasî mi ağırlık taşıdığına kimin karar vereceği sualini ne sormuş ne de cevaplandırmıştır. Oysaki konuyu hangi mantıkî sonuçlara gidecekse oraya kadar götürseydi, ikili teorinin bütünüyle tatminkâr olmadığını görebilirdi. <strong>Kilise</strong> ve <strong>İmparatorluk</strong> (Krallık) arasındaki rekabet, onuncu yüzyıldan on ikinci yüzyıla kadar iyice keskinleşince, her iki tarafın mensupları da otoriteyi dengede bırakan <strong>Gelasiusçu</strong> doktrini terk etmiştir. Kiliseyi savunanlar, <strong>Papistler</strong> tek bir otoritenin var olduğunu, bunun da kilise olduğunu; <strong>Anti-Papistler</strong> de yine tek bir otorite olduğunu ancak bunun <strong>kral</strong> ya da <strong>imparator</strong> olduğunu ileri sürmüşlerdir. Modern dünyanın kuruluşuna kadar sürecek olan bu tartışmada, çoğunlukla galip gelen <strong>Papist </strong>öğreti olmuştur.<strong><sup><strong><sup>[7]</sup></strong></sup></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hakikati <strong>teolojik rasyonalite</strong> ekseninde savunan <strong>Papist </strong>öğreti iktidar sürecinde yozlaşınca, bir takım eleştiriler baş göstermiş, ancak bu eleştiriler ilk etapta <strong>inanç</strong> <strong>(faithfulness/mythos)</strong> karşıtı insanlardan ziyade kilise mensubu insanlar tarafından seslendirilmiştir. <strong>Fransisken</strong> rahip <strong>Guillaume d&#8217; Occam<em> </em>(1287-1347) </strong>bu kabil eleştirilerle rasyonel teolojiye karşı çıkarak, saf imanı savunup, <strong>“bilgi ve inanç”</strong> ayrımının gerekliliğini ileri sürmüştür. Ona göre; <strong>metafizik</strong>, bilginin değil, inancın alanıdır. Tabii olarak bilinebilen realite/hakikat sadece fizikî alanda mevcuttur.  Zihnin, <strong>duyusal </strong>ve <strong>soyut</strong> olmak üzere iki tür bilgisi vardır. Duyusal bilgi; zorunsuz doğruluğu, özellikle de nesneleri bilmeyi sağlayan bilgi türüdür. Soyutlayıcı bilgi ise varlıktan, var olandan ve diğer bütün şartlardan soyutlama yoluyla elde edilen bilgidir. Bu tür bir bilgi, duyusal bilgiyi şart koşar ve temelde o da var olana yani <strong>tekil</strong> şeylere  aittir. Sadece <strong>tekil</strong> şeylerin yani nesnelerin gerçek varlığını kabul eden ve bilgiyi deneyle başlatan <strong>Guillaume d&#8217; Occam,</strong> felsefe ile teolojinin dolayısıyla da bilgiyle imanın sahalarını ayırmıştır. Felsefe-bilim aklın alanı, teolojiyse inancın alanıdır. Bu ayrım aynı zamanda kiliseyle dünyevi hayatın  ayrımı anlamını da taşımaktadır. Bu düşünceleriyle <strong>Guillaume d&#8217; Occam,</strong> bir bakıma <strong>Rönesans’</strong>la birlikte  başlayacak olan modern bilimsel bilgi <strong>(science)</strong> ve sekülarizmin temellerini de atmış görünmektedir.<sup><sup>[8]</sup></sup> Bu yaklaşım, sadece <strong>bilgi ile inanç</strong> arasındaki birliği tehlikeye düşürmekle kalmayacak, aynı zamanda kiliseyi dünyaya bağlayan on asırlık bağı da koparacaktır. Bilgi ve inanç ayrımını  savunan <strong>Guillaume d&#8217; Occam</strong>; bu tavrıyla kilisenin iyiliğini istediğinden çok emin idiyse de kiliseye derin bir bağlılık ve bilgiyi küçük görecek kadar tekelci bir dindarlık görüntüsü altında, farkında olmadan kiliseye düşman bir sürü temayülü de savunmuş oluyordu. Bu noktadan hareket eden <strong>akıl</strong>; artık yavaş yavaş realitenin müşahedesine dönecek ve tabiatta, kilise öğretilerinden daha az ehemmiyetli olmayan bir inceleme ve araştırma konusu görmeye başlayacaktır. Bu, bir anlamda Antik felsefenin <strong>akıl yürütme</strong> <strong>(reasoning/logos) </strong>denilen anlayışına yeniden dönmekti ve Ortaçağın teolojik düşüncesinden farkını tefrik için verilen isimle <strong>“Rönesans”</strong>tı… Antik felsefeyi kendisine kılavuz edinen <strong>Rönesans</strong>’ın temel yansıması <strong>hümanizm</strong> akımıdır. Hümanizm, Antik kültürün <strong>varlık</strong>, <strong>bilgi</strong> ve <strong>değer</strong> anlayışlarından esinlenerek, kilise öğretilerine karşı yeni bir öğreti oluşturmayı hedefliyordu. Bu çerçevede hümanizmin, insanda merkezini bulan bir <strong>varlık, bilgi </strong>ve<strong> değer</strong> anlayışı oluşturduğunu söyleyebiliriz. Teolojik rasyonalite Tanrı eksenliydi. Tanrı, alemi yoktan var etmişti ve her şeyi o yönetiyordu. Alemin merkezinde ise  yeryüzü (Dünya) bulunuyordu çünkü yeryüzü, <strong>eşref-i mahlukat</strong> olan insanın yaşadığı mekândı ve Tanrı&#8217;nın ihtişamını anlatan bir kitaptı. Bu anlayışı radikal bir biçimde değiştiren ve <strong>akıl yürütme</strong> <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenli düşüncenin temellerini yeniden atan <strong>Nicolaus </strong><strong>Copernicus</strong> <strong>(1473-1543) </strong>olmuştur. <strong>Copernicus </strong>da bir din adamı idi ama gözlemlerine dayanarak ileri sürdüğü Güneş merkezli alem anlayışı, Hıristiyanlığın teolojik rasyonalitesinin sarsılmasına yol açmıştır. Güneş, eğer alemin merkezi ise demektir ki teolojik rasyonalitenin, alemin merkezinin Dünya olduğu görüşü yanlıştı. Eğer dünya bir gezegense ve Güneşin etrafında hareket ediyorsa Kilisenin evren tasavvuru, <strong>ay üstü ve ay altı alem</strong> zıtlığı da ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla da <strong>alem</strong>, sonsuz ve bölünmez bir tekliği ifade etmektedir. Alemin sonsuz ve bölünmez birliğinden söz etmekse Kilisenin iddia ettiği <strong>tabiat üstü</strong> nizamın yokluğuna işaret edebilirdi. Bütün bunlar elbette Hıristiyanlığın rasyonel teolojisinin <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”</strong> iddiasını her alanda şüpheli hale getirecektir.<sup><sup>[9]</sup></sup> Durumun vahametini fark eden Kilise, <strong>Copernicus</strong> ve taraftarlarını mülhit ilan etmişse de <strong>Copernicus</strong> vari düşüncelerin önü bir daha alınamamıştır. <strong>Copernicus</strong>&#8216;un halefleri konumunda olan <strong>Johannes</strong> <strong>Kepler (1571-1630)</strong>, <strong>Galileo</strong> <strong>Galilei</strong> <strong>(1564-1642)</strong> gibi <strong>on yedinci yüzyıl</strong> düşünürleri Güneş merkezli anlayışın doğruluğunu göstermekle kalmayacak, <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi” </strong>hususunda <strong>akıl yürütme</strong> <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenli bilginin  geri dönülmez bir biçimde sistemleştirilmesine yol açacaklardır. Onların çalışmalarının tamamlanmasıyla da <strong>Yeniçağ</strong> ve yeni evren öğretisi dolayısıyla da modern bilimsel düşünce tesis edilmiş olacaktır.<sup><sup>[10]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Rönesans</strong> düşünürlerinin yolunda ilerleyen <strong>Yeniçağ</strong> düşünürlerinden <strong>Descartes (1596-1650)</strong>; <strong>teolojik rasyonalite </strong>eksenli düşüncenin <strong>ereksellik</strong> alanı olan evren tasarımını, <strong>makine evren</strong> tasarımına dönüştürerek <strong>modern felsefe</strong> ve bilimin dolayısıyla da <strong>modern egaliteryen rasyonalite</strong> anlayışının temellerini, yıkılması mümkün olmayan bir tarzda tahkim etmiştir. <strong>Descartes</strong>’e göre; akıl, insanlar arasında, dünyada en iyi şekilde paylaştırılmış olan şeydir. Her insan, akıldan en iyi biçimde pay almış olduğunu düşünür. Konuyla ilgili herkesin yanılması mümkün değildir. Bu durum, doğruyla yanlışı ayırt edebilme gücünün doğal olarak tüm insanlarda <strong>eşit</strong> olduğuna şahitlik eder. Ancak akla sahip olmak yetmez, önemli olan onu iyi kullanmaktır. Hayata ve eşyaya dair <strong>doğru bilgi</strong> hususundaki yanlışlık, aklın yetersizliğinden değil, aklı yeterince kullanamamaktan kaynaklanır. Aklın doğru kullanımı, önce takip edilmesi gereken yöntemin bilinmesine bağlıdır. <strong>Descartes; </strong>kendisinin takip ettiği yöntemin basamaklarını şöyle sıralar: 1- Açık-seçik olmadığı taktirde hiçbir şeyin doğruluğunu kabul etmemek. 2- Çözülmesi gereken problemi nihaî unsurlarına kadar analiz etmek. 3- Analiz edilen problemin unsurlarını en yalınından en karmaşığına doğru sıralamak. 4- Nihayet, probleme dair hiçbir unsurun dışarıda bırakılmadığında emin olmak için çözümlemeyi tekrar tekrar gözden geçirip denetlemek.[11] <strong>Descartes</strong>; takip ettiği <strong>yöntem</strong> neticesinde, geliştirdiği felsefeyi de şöyle izah etmektedir: Felsefe; varlığa ve hayata dair bilgeliğin incelenmesidir. Bilgelikten kasıt; sadece işlerimizdeki ölçülülük değil, aynı zamanda hayatımızı yönetmek için olduğu kadar sağlığımızı koruma ve tüm sanatların yaratılması için de insanın bilebildiği tüm şeylerin tam bir bilgisi anlaşılmalıdır. Böyle bir bilginin elde edilişi, ona <strong>ilk nedenler</strong> vasıtasıyla ulaşılmasını gerektirir. Öncelikle işe, bu ilkeleri aramakla başlanmalıdır. Bu ilkeleri idrakin iki şartı vardır. Birincisi; <strong>ilkeler</strong> öylesine <strong>açık-seçik </strong>olmalıdır ki onları anlamaya çalışan insan, doğrulukları hakkında herhangi bir <strong>şüphe</strong> duymasın. İkincisi; ilkelerin dışında hiçbir şey olmasa dahi <strong>ilkeler</strong> bilinebilmeli ancak <strong>ilkeler</strong> olmadığı taktirde başka şeyler bilinememelidir. <strong>Descartes;</strong> işte bu sözü edilen <strong>temel ilkeler</strong> aracılığıyla varlığa ve hayata dair elde edilen bilgiye <strong>felsefe</strong> demektedir. Ona göre; doğru bilgiye ulaştıracak ilkeleri arayan insan, önce her şeyde gücü yettiğince <strong>şüphe</strong> etmelidir. Bu şekilde her şeyden şüphelenen insan, şüphe ederken ilkin şüphe etmenin <strong>düşünmek</strong> olduğunu sonra da kendisinin <strong>var </strong>olduğunu kavrayacaktır <strong>(Düşünüyorum o halde varım.)</strong>. Kendi varlığından şüphelenmeyip, geri kalan her şeyden şüphelenen insan, ikinci etapta şüphe edenin bedeni değil, ruhu olduğunu ve ruhunda da <strong>apriori</strong> olarak <strong>Tanrı</strong>’nın varlığını fark edecektir. <strong>Tanrı</strong> ve düşünen <strong>ruh</strong> ilkelerinden <strong>madde</strong> denilen cisimsel  şeylerin ilkeleri; şekil, hareket, en, boy, derinlik gibi nesneler dünyasının ilkeleri çıkar.[12] Tanrı isminden anlaşılması gereken;  onun ebedi ve ezeli, değişmez, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, yegâne <strong>mükemmel varlık,  mutlak</strong> cevher olduğudur. Temel hasseleri <strong>düşünmek</strong> ve <strong>yer kaplamak</strong> olan <strong>ruh</strong> ve <strong>madde</strong> ise izafî cevherlerdir ve Tanrı tarafından yaratılmışlardır. İnsan için yaratılmış olmaksa onun hayatıyla ilgili her şeyin Tanrı tarafından determine edildiği anlamına gelmez. İnsanda mevcut olan <strong>cüzi irade</strong>, onun melekelerinin en mükemmel olanıdır. Cüzi irade sahibi olan insan; dünyada başka insanlar arasında yaşamak ve var olmak için yaratılmıştır. İnsan, kendisi için neyin iyi neyin kötü ya da neyin faydalı neyin zararlı olduğuna cüzi iradesiyle karar verir. İnsan; iyi ve kötünün ne olduğunu idrak etmek, kendisine faydalı olanla zararlı olanı tefrik etmek niteliğine sahip olmasaydı, kendisini koruyamaz, diğer insanlarla birlikte yaşayamaz ve tutunamazdı. İyiyle kötüyü, faydalıyla zararlıyı insana öğreten onun rasyonel tabiatıdır. Tabiattan kasıt, <em>“Tanrı’nın eşya üzerinde kurmuş olduğu tertip ve düzendir”.</em> Bu tertip ve düzene <strong>ruh</strong> ve <strong>beden</strong> münasebetleri dâhil olduğu gibi, insanın dünyayla münasebeti de dâhildir.<sup><sup>[13]</sup></sup> Tanrı’nın varlığı ve baki ruhun mahiyeti, insanların eylemlerinin hedefi ve ereği olan <strong>“üstün iyi”</strong>nin belirlenmesini ve hayvanlardan farklılaşmasını sağlar. Üstün iyi tek başına <strong>“mutluluk” </strong>değildir ama zihin ona sahip olmaktan kaynaklanan ruh hoşnutluğunu da varsayar. Üstün iyinin gerçekleştirilmesi kararlı bir irade sahibi olmayı ve aklı doğru kullanmayı gerektirir. Ruhun bir fonksiyonu olarak akıl; insanın hayatını erdemli bir biçimde düzenlemesinin teminatıdır. Tanrı’nın varlığının ve insan ruhunun bedenle birlikte <strong>fena-zeval </strong>bulmadığının idraki de bu iki şeyin tabii delillerle ispatı da erdemin gerekliliği de akıl sayesinde kabildir. Zira insanlar, Tanrı ve ahiret korkusuyla menedilmedikçe içlerinden pek azı erdemi, menfaate tercih edecektir. Ne yazık ki dünya hayatında faziletlerden ziyade reziletlere daha büyük mükâfat verilmektedir. Aklın gerçek görevi; çalışarak elde edilebilecek ruh ve beden olgunluklarının değerini tutkusuz olarak incelemek, onları akla bağlı kılmak ve elde edilmesinde kusur etmemektir. Öte yandan, insanın iyi karar vermede hazır bir durumda bulunması iki şeye bağlıdır. Biri hakikatin bilgisi, diğeri de bu bilgiyi doğrulama melekesinin edinilmesidir. Bu açıdan bakıldığında; bilinmesi elzem olan ilk şey Tanrı’nın varlığıdır. Tanrı’nın bilgisi insana, başına gelen her şeyin onun tarafından gönderildiğini ve onların iyi karşılanması gerektiğini öğretir. Bunun anlamı insanın cüzi iradesinin, özgürlüğünün olmadığı değildir elbette. Tanrı, insanı bu dünyaya göndermeden önce onun iradi eğilimlerinin neler olacağını şüphesiz bilir ancak determine etmez. Cüzi irade üzerinde tanrısal bir zorlama yoktur. İkinci bilinmesi elzem olan şeyse ruhun doğasıdır. Bu da insana; ruhun bedensiz de varlığını sürdürebileceğini ve ondan çok daha asil olduğunu, dünyada bulunmayan pek çok zevki duyup, tadabileceğini dolayısıyla da ölümden korkulmaması lazım geldiğini öğretir. Tanrı’nın iyiliğinin ve ruhların ölümsüzlüğünün idrakiyle birlikte bilinmesi elzem olan bir diğer hakikat de insanın yalnız yaşayamayacağı; evrenin, devletin, toplumun ve ailenin muayyen bir parçası olduğudur. İnsan; kendi varlığını yok saymadan, mensubiyetlerinden hareketle kişisel çıkarlarını değil, bütünün çıkarlarını birlikte savunmalıdır. Zira bedensel hazların ötesindeki ruh hoşnutluğu ancak böyle kazanılabilir. Fert olarak insan yalnızca kendisini düşünürse sadece sahip olduğu nimetlerden yararlanabilir, hâlbuki insanlığın bir parçası olduğunu düşünürse kendisine ait nimetlerden yoksun kalmayacağı gibi, müşterek nimetlerden de istifade edecektir. Kendinden ziyade başkalarını düşünen insanlar erdemli, yüce ruhlu, bencillerse zayıf ve alçak ruhludur. Bu nedenledir ki genel itibarıyla insanların iyisi hem bedenin hem ruhun hem de talihin bir toplamı olsa da her insanın iyisi birbirinden tamamıyla farklıdır. Beden ile talihten gelen iyilikler mutlak anlamda insanın elinde değil ise de ruh iyilikleri olan “iyiyi bilmek” ve onu “istemek” insanın kendi elindedir. Erdemliliğin kaynağı da zaten  <strong>“iyiyi bilmek”</strong> ve <strong>“iyiyi istemek”</strong>tir. Övülmeye değer <strong>“üstün iyi”</strong> de bu olsa gerektir.<sup><sup>[14]</sup></sup> <strong>Descartes</strong>’in insan tasavvurunun geçmiştekilerden farkı; insanın eşyadan ayrı bir özden mürekkep görülmesiyle birlikte, ona, eşyanın dışında ve üstünde zaman ötesi bir hayata hazırlık olarak, dünyevi bir hayat tasarlamamasıdır. <strong>Descartes</strong> için insan ferdinin bu dünyada bir hayatı vardır ve eşya arasında ve zaman içerisinde yaşarken, bu dünyada kendi kendine yeten bir hayatı gerçekleştirmek sadece kendisine aittir. <strong>Kartezyenizm</strong>’in bir perspektif merkezi olarak orijinalliğinin ana teması tam da bu noktadadır. <strong>Descartes’</strong>in felsefesi, insanın, tabiat üzerine hâkimiyetini kurmak ve bunu meşru kılmak maksadıyla hazırlanmış bir felsefedir. Bu felsefeyle bir <strong>yeryüzü cenneti</strong>, bireyin hayatıyla ahenkli, kendi malıymış gibi tasarruf edeceği bir dünya fikri canlanacaktır. Her ne kadar kendisi <strong>seküler</strong> taşkınlıklardan kaçınmış ise de modern çağı karakterize eden bu görülmemiş ve işitilmemiş dünyeviliğe elbette <strong>Descartes</strong> öncülük etmiştir.<sup><sup>[15]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Akıl yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenindeki düşüncenin de inanç <strong>(faithfulness/mythos) </strong>eksenindeki<strong> </strong>düşüncenin de sınırlarını çizen ve <strong>doğru bilgi</strong> hususunda aklın <strong>eleştirel-kritik</strong> formunu savunan ilk filozof <strong>Yakınçağ</strong>da <strong>Immanuel Kant (1724-1804)</strong> olmuştur. Kant; <strong>“Salt Aklın Kritiği”</strong> adlı eserinde, kendisine bilginin ne olduğunu ve sınırlarını göstermeyi ödev edinmekte, bilgi iddialarının kritiğini yaparak, onların haklı olup olmadığını ayırt etmeye çalışmaktadır. <strong>Kritik</strong> tabirinden anlaşılan da bu <strong>ayırt etme</strong> işlemi ve eleştiridir. Bu çerçevede önce matematiği ve fiziği gözden geçirmekte sonra da metafiziğin imkânını sorgulamaktadır. <strong>Kant</strong>’ın ana düşüncesi; kesin bilginin <strong>“sentetik a priori”</strong> olması yani hem akıl yürütmeye hem de empirik verilere dayanması gerektiği yönündedir. Ona göre; bu açıdan bakıldığında <strong>matematik</strong> ve <strong>fizik</strong>, <strong>“sentetik a priori” </strong>yargıları içermekte fakat <strong>metafizik</strong> içermemektedir. Bilgide <strong>akıl </strong>etken olan yeti, <strong>duylar</strong> ise edilgen olan yetidir. Kavramlar <strong>akıl</strong> kaynaklı, algılarsa <strong>duyu</strong> kaynaklıdır. Ancak bu iki yeti bir araya gelip, birlikte çalışırlarsa <strong>doğru bilgi</strong> oluşur. <strong>Kant</strong>’ın meşhur ifadesiyle <strong>“Kavramsız algı kör, algısız kavram boştur.”</strong>. Bu formülle <strong>Kant,</strong> kendisinden önceki doğru bilginin safahatı tasavvurunu tersine çevirmiştir. Önceki tasavvur, zihnin kendisini objelere göre ayarladığı yani nasıl düşünmesi gerektiğini zihne fenomenlerin dikte ettiğini ileri sürerken; <strong>Kant,</strong> bu süreci tersine çevirerek, <strong>“Zihin, fenomenlere yasalarını (formlarını) dikte eder.” </strong>demektedir. <strong>Kant,</strong> bu formülasyonu <strong>“Kopernik devrimi”</strong>ne  benzetir. Mümkün ve doğru bilgiye bu perspektiften bakan <strong>Kant</strong>; kesin bilgiyi sadece <strong>empirik veriler </strong>ile <strong>a priori formlar</strong> karşılaştıklarında, birbirleriyle kaynaştıklarında mümkün görmekte, bu nedenle de metafiziği inanç <strong>(faithfulness/mythos) </strong>ekseninde değerlendirmekte ve ona ait kesin bilgiyi mümkün görmemektedir. Zira metafiziğe ait doğru bilgiyi elde etmeye çalışan zihin, <strong>fenomen</strong> aleminden kopup, <strong>numen</strong> alemine yükselmeye kalkıştığından, kaçınılmaz olarak çelişkilere düşmekte ve bir takım <strong>antinomiler </strong>ile karşılaşmaktadır. Yani zihin, yalnızca <strong>fenomen</strong> alemindeki şeyleri bilebilmekte, <strong>fenomen</strong> aleminin ötesindeki <strong>numen</strong> alemini tasavvur etse bile oraya ait şeyleri <strong>epistemolojik</strong> çerçevede bilememektedir. <strong>Kant</strong>; <strong>“Salt Aklın Kritiği”</strong>nde her ne kadar <strong>epistemolojik</strong> çerçevede bilinmesi imkânsız bir <strong>metafizik</strong> neticesine varmış ise de <strong>fenomen</strong> aleminin ötesinde bir <strong>numen</strong> aleminin varlığından bahsetmesi onun metafiziği bütün bütün inkâr etmediğini göstermektedir. <strong>Kant</strong>’ın mümkün gördüğü metafizik, <strong>pratik akıl</strong> alanında, <strong>normatif</strong> hayatın temellendirileceği <strong>ahlak </strong>platformunda fonksiyonel olacaktır.[16] <strong>Kant</strong>’ın kastettiği şey şudur: Varlığa dair <strong>epistemolojik</strong> bilginin alanı <strong>fenomen</strong>alemidir. Ancak <strong>fenomen</strong> aleminin varlığının bilinebiliyor olması, onun ötesindeki <strong>numen</strong> aleminin varlığına da <strong>delalet </strong>etmektedir. Pratik akıl için <strong>postüla</strong> hükmünde olan <strong>numen</strong> aleminin bu varlığı şüphe yok ki <strong>normativite alanı</strong> ile ilgilidir. Yani <strong>salt-teorik akıl</strong> varlıkla alakalı olup,  onu bilmeye çalışırken; <strong>pratik akıl</strong> hayatla alakalı olup, insan ilişkilerinde olması gerekeni temellendirmeye çalışır. Gerçek anlamda felsefe denilen şey de zaten bir taraftan kendi kanatlarıyla uçmaya çalışan aklın eleştirisi, diğer taraftan da hem varlığın hem de ahlakın yasalarının tespitidir. Bunun yolu da <em>“Neyi bilebiliriz, ne yapmalıyız, ne umabiliriz ve insan nedir?”</em> sualini cevaplandırmaktır. Şüphesiz bilmek de yapmak da ummak da insana ait bir faaliyettir. Bu açıdan bakıldığında felsefeyi insanı bilmeye indirgemek de pekâlâ mümkündür. Filozofa gelince; <strong>“Filozof, bir akıl sanatçısı değil, bir akıl yasamacısıdır.”</strong> Mesela; matematikçiler, doğa bilimciler ve mantıkçılar ne denli başarılı olurlarsa olsunlar, sadece akıl sanatçısıdırlar. İdealde, onlar için tüm bu bilgilerin prensiplerini tespit eden ve bu bilgilerden birer araç olarak yararlanılmasını sağlayan bilge kişiler vardır ki bütün bunları yapmakla sadece o bilgeler, insan aklının ereğini geliştirmektedirler. Dolayısıyla, filozof diye yalnızca böylelerini adlandırmak gerekir. Şurası da vurgulanmalıdır ki filozoflar, her şeyi bilgelikle ilişkilendirirler ama bunu bilimin yolu içerisinden geçerek yaparlar.<sup><sup>[17]</sup></sup> <strong>Kant</strong> için insan, <strong>dual</strong> bir varlıktır: Bir yönüyle <strong>“duyular dünyası”</strong>na <strong>(fenomenal alem)</strong> ait ve <strong>doğal; </strong>diğer yönüyle de<strong>  “anlama yetisi dünyası”</strong>na <strong>(numenal alem)</strong> ait <strong>rasyonel</strong> bir varlık. Doğallıktan kasıt şüphesiz <strong>mekanik</strong> <strong>(machine)</strong> olmak değil; sadece ve sadece <strong>motive</strong> edilebilir olmaktır. Motive edilebilen doğal varlık olarak insan <strong>zaman </strong>ve<strong> mekân</strong> içinde bulunan bütün eşya gibi doğa yasalarına bağlı ve <strong>heteronom;</strong> rasyonel varlık olaraksa <strong>salt akıl</strong> yasalarına bağlı, kendi kendisine yasa koyan, <strong>otonom </strong>bir varlıktır. Bir başka ifadeyle: Akıl sahibi varlıkların duyusal doğası bunların tecrübe tarafından belirlenen yasalara bağlı varoluşlarıdır ki bu saf <strong>pratik akıl</strong> için <strong>yaderklik</strong>tir. Öte yandan, aynı varlıkların duyular üstü doğası onların bütün tecrübî şartlardan bağımsız olan varoluşlarıdır ki bu da saf pratik akıl için <strong>özerklik</strong>tir. Özerkliğin temel yasası ise <strong>“ahlak yasası”</strong>dır ve bu da duyular üstü bir doğanın ve saf düşünülür bir dünyanın temel <strong>apriori</strong> yasasıdır. Bu dünyalardan ilkine, saf akılla bildiğimiz asıl dünya <strong>(natura archetypa)</strong>, ikincisine ise birincisinin idesinin mümkün tesirini, iradeyi belirleyen neden olarak içerdiği için görüntü olan dünya <strong>(natura ectypa)</strong> adı verilebilir.<sup><sup>[18]</sup></sup> İnsanın bu dualitesi <strong>ontolojik</strong> değil, <strong>gnoseolojik</strong> bir dualitedir. Gnoseolojik dualite, çok defa yanlış yorumlanan varlık dünyasının kendi başına <strong>(numenal) </strong>ve görünüş <strong>(fenomenal) </strong>diye ikiye ayrılmasının şartıdır. İnsanın özgürlüğünü, otonomisini kurtarmak için varlık dünyasını gnoseolojik bakımdan ikiye bölmek zorunludur. Görünüşün arkasında kendi başına bir varlık alanı kabul edilmezse o zaman görünüş, boş bir görüntüden ibaret kalır ve bundan da görünüşün, var olan bir şey olmadan da var olabileceği gibi yanlış bir sonuç çıkar. <strong>Kant</strong>’ın; insanın varoluşunu bu iki şekilde tasarlaması, ilki söz konusu olduğunda duyular aracılığıyla uyarılan nesne şeklinde kendi bilincine sahip olmasına; ikincisi söz konusu olduğunda ise aklını kullanırken duyusal izlenimlerinden bağımsız kendisinin düşünce varlığı şeklinde bilince sahip olmasına atıftır. <strong>Kant</strong>; insanı akıl sahibi varlık olarak, daha ziyade anlama yetisi dünyasına mensup sayar ve ondan kaynaklanan nedenselliğine de <strong>“irade”</strong> der. Ona göre; insanın eylemlerini yasalardan türetebilmesi için akıl gerekli olduğundan, <strong>irade</strong>, pratik akıldan başka bir şey değildir. Yani <strong>irade</strong>; eğilimlerinden bağımsız olarak, aklın pratik bakımdan zorunlu ve iyi olduğunu bildiği şeyi seçme yetisidir. İnsan; bu zorunluluğun yansıdığı eylemlerinin gerçekleşme alanı duyular dünyasının bir parçası olduğunun elbette bilincindedir ancak anlama yetisinin dünyası duyular dünyasının temelini akıl yasalarıyla belirlediğinden, böylelikle kendisini düşünce varlığı, yani iradesinden hareketle yasa koyucu ve <strong>“özgür”</strong> bilir. <strong>Kant</strong>’ın özgürlüğe dair tanımlaması da şöyledir: Özgürlük; arzulama yetisinden çok farklı bir yetinin, anlama yetisinin yasalarına göre eylemde bulunmaya kurulu varlığın bilincine matuf aklın zorunlu bir varsayımıdır. Bunun neticesidir ki anlama yetisi dünyasının yasaları insan için bir <strong>“emir”</strong>, bu ilkeye uygun eylemlerde bulunmak da bir <strong>“ödev”</strong>dir. <strong>Ödev</strong>, salt pratik aklın düzenlemiş olduğu yasaya saygıdan ötürü gerçekleştirilen eylemin <strong>kategorik</strong> <strong>(şartsız)</strong> zorunluluğudur.<sup><sup>[19]</sup></sup> Yeryüzünde yaşayan tek rasyonel varlık insandır. Fakat akledebilme kabiliyeti; bir otomasyon ya da icbar değildir. Dolayısıyla akledebilme kabiliyetiyle donatılmış olan <strong>insan, akledebildiği takdirde hayvandan farklılaşır</strong>, aksi durumda bir farklılıktan söz edilemez. İnsanlar doğuştan rasyonel değildir, ancak rasyonel hale gelme kapasitesine sahiptirler. Şüphesiz insandaki bu <strong>rasyonalite</strong>; hayvanın ihtiyaçlarını giderirken <strong>refleks</strong> olarak gösterdiği kabiliyete benzer şekilde araçsal değil aslî bir nitelik taşımaktadır. Yani insan; hayvan gibi, güdüsel olarak arzu ettiği hedefleri <strong>(ends)</strong> takip etmekten ziyade kendi gayelerini <strong>(goals)</strong> özgürce seçebilen, hayat tarzı radikal olarak sabitlenmiş <strong>(fixed)</strong> değil, alternatiflere açık endetermine <strong>(indeterminate) </strong>varlıktır. Akıl; özgürlüğün bir sembolü olarak dikkate alındığında, hayatın endetermine modu ve kendi kendinin tasarımı için açık bir gerekliliktir. Zira insan, <strong>rasyonel</strong> olmasından ötürü <strong>“sorumlu”</strong> bir varlıktır. Sorumlu olduğu için de özgürdür. Sonuç itibarıyla <strong>Kant</strong>’a göre; yeknesak-evrensel bir insan doğası vardır. Onun özü olan özgür seçimin anlamı da radikal endeterminasyondur. İnsan türünü farklı kılan şeyi de <strong>Kant</strong>; onun <strong>rasyonel</strong> kapasitesiyle hem kendi kendini yaratmasında hem de bu vasıtayla kendi türünü korumasında görür: İnsan bunu öncelikle <strong>eğitim</strong> vasıtasıyla yapar. Hemcinsleriyle birlikte toplum halinde yaşayıp, akıl prensiplerine göre düzenlenmiş sistematik bir bütün olan <strong>sivil yönetim</strong> ile de kendini idare eder. İnsan; aklı sayesinde diğerleriyle birlikte yaşamaya, gelişmeye, medenileşmeye, bilimler ve sanatlar vasıtasıyla <strong>ahlak varlığı</strong> olmaya yazgılıdır. Sivil toplumun üyesi olmak bu nedenle insan için bir gerekliliktir. Sivil toplumun yasaları <strong>(legislation)</strong>  içinse özgürlük ve hukuk <strong>(freedom and law)</strong> iki temel eksendir. Özgürlük ve hukuk ekseninde tanzim edilmeyen otoriter ve totaliter siyasal formlarda <strong>ahlakî varoluş </strong>gerçekleştirilemez.<sup><sup>[20]</sup></sup> Kant’ın insan doğasına yönelik bu sivil, <strong>kozmopolitan</strong>, kombinasyonu; köklerini, Batı entelektüel geleneğinin ulaştığı zirve noktada bulunan <strong>“aydınlanma”</strong> düşüncesinden almaktadır.<sup><sup>[21]</sup></sup> <strong>Kant&#8217;</strong>ın ifadeleriyle <strong>aydınlanma</strong>; <em>&#8220;İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır… Ergin olmama; insanın, aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır&#8230; İnsan bu duruma kendi suçu sebebiyle düşmüştür… Suç; aklın kendisinde değil, aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanma kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insandadır… Tanrı, insanları dışardan yönlendirmelere ihtiyaç duymayacak bir tabiatta yaratmış ise de <strong>tembellik</strong> ve <strong>korkaklık</strong> nedeniyle  çoğu bütün hayatları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenledir ki bu durumdaki insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek de kurnaz demagoglar için çok kolay olmaktadır… Tembeller ve korkaklar için ergin olmama durumu çok rahattır… Onlara göre; ‘Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizimle ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık… Bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü…’… Tembellerin ve korkakların denetim ve yönetim işlerini, lütfedip üzerlerine almış bulunan gözeticiler (kurnaz, demagog, otokrat yöneticiler) onların ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gereken her şeyi yapmaktan da geri kalmazlar&#8230; Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip, aptallaştırır, sonra da bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını engellerler… Onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini sık sık anlatırlar&#8230; Tembeller ve korkaklar için bu handikaptan kurtulmak çok zordur… Oysaki aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez&#8230; Aklı her yönüyle ve her bakımdan, çekinmeden kitlelerin önünde apaçık olarak kullanma özgürlüğü…&#8221;</em>.<sup><sup>[22]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Özetlemek gerekirse; tarih boyunca, <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”</strong> iddiasında bulunan ve birbiriyle <strong>rekabet</strong> eden esas itibarıyla iki temel düşünce biçimi var olmuştur… Bunlardan birincisi aklı; inanç <strong>(faithfulness/mythos)</strong> formunda kullanan düşünce, diğeri de akıl-yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>formunda kullanan düşünce biçimidir… Hemen hemen hiçbir mesele yoktur ki hem inanç <strong>(faithfulness/mythos)</strong> formunun hem de akıl-yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>formunun konusu olmasın&#8230; Birinci form <strong>politeist</strong> ya da <strong>monoteist</strong> eksendeki <strong>inançlar </strong>için, diğer form da <strong>felsefî-bilimsel bilgi</strong> için geçerlidir… <strong>Felsefî-bilimsel bilgi </strong>gibi<strong> inançlar</strong> da şüphesiz hem pratik hayata  dair <strong>ahlak</strong>, <strong>hukuk</strong>, <strong>siyaset</strong> eksenli konularla hem de varlığa dair  <strong>fizik</strong>, <strong>metafizik, epistemoloji </strong>eksenli  konularla ilgilenmişlerdir. Ancak <strong>felsefî-bilimsel bilgi, </strong>akıl-yürütmeye <strong>(reasoning/logos) </strong>ve <strong>mantık ilkeleri </strong>çerçevesinde izlenen <strong>indüksiyon</strong>, <strong>dedüksiyon</strong> ve <strong>analoji </strong>tarzındaki yöntemlere dayanırken; <strong>inançlar,</strong> anlatıya <strong>(narrate/fabulate)</strong> yani geleneksel kabullere bağlıdır ve herhangi bir yönteme dayanmazlar… Bir başka ifadeyle <strong>felsefî-bilimsel bilgi </strong>akıl<strong> (rasyonalite)</strong> ve tecrübe<strong> (experiment) </strong>mihengine dayanmak zorunda olan insanî düşünce iken; <strong>inançlar, </strong>akıl<strong> (rasyonalite)</strong> ve tecrübe<strong> (experiment) </strong>mihengine dayanmak zorunda olmayan,  kutsal ya da kutsal olduğu varsayılan düşüncelerdir. <span style="color: #000000;">Tarihî perspektiften bakıldığında görülecektir ki klasik çağlar daha ziyade <b>inanç</b> <b>(faithfulness/mythos) </b>egemenliğindeki çağlar; modern çağlarsa daha ziyade <b>akıl-yürütme</b> <b>(reasoning/logos) </b>egemenliğindeki çağlar olmuşlardır…</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Werner Jaeger, İlk Yunan Filozoflarında Tanrı Düşüncesi, Çev., G. Ayas, İthaki Yay., İstanbul, 2011.</p>
<p>[2] Platon, Devlet (Republic / Politeia), Çev., S. Eyüboğlu – M. A. Cimcoz, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985.</p>
<p>[3] İncil, “Yuhanna 18-19”, Çağdaş Türkçe Çeviri, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1990.</p>
<p>[4] Etienne Gilson, Ortaçağda Felsefe, Çev., A. Meral, Kabalcı Yay., İstanbul, 2003.</p>
<p>[5] Karl Vorlander, Felsefe Tarihi, Çev., M. İzzet, O. Saadettin, İz Yay., İstanbul, 2004.</p>
<p>[6] Ernst von Aster, İlk ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, Çev., V. Okur, İm Yay., İstanbul, 1999.</p>
<p>[7]William Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, Çev., İ. Özel, Şule Yay., İstanbul, 1996.</p>
<p>[8] Betül Çotuksöken &#8211; Saffet Babür, Ortaçağda Felsefe, Ara Yay., İstanbul, 1989.</p>
<p>[9] Alfred Weber, Felsefe Tarihi, Çev., H.V. Eralp, Devlet Basımevi, İstanbul, 1938.</p>
<p>[10] Richard S. Westfall, Modern Bilimin Oluşumu, Çev., İ.H. Duru, V Yay., Ankara, 1987.</p>
<p>[11] Rene Descartes, Metot Üzerine Konuşma, Çev., S. Sel, Sosyal Yay., İstanbul, 1984.</p>
<p>[12] Rene Descartes, Felsefenin İlkeleri, Çev., M. Akın, Say Yay., İstanbul, 1983.</p>
<p>[13] Descartes, Metafizik Düşünceler, Çev., M. Karasan, MEB. Yay., İstanbul, 1967.</p>
<p>[14] Descartes, Ahlak Üzerine Mektuplar, Çev., S. Sollers, Say Yay., İstanbul, 2015.</p>
<p>[15] Laberthonniere, Descartes Üzerine Tetkikler, Çev., M. Karasan, Maarif Basımevi, Ankara, 1959.</p>
<p>[16] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1980.</p>
<p>[17] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Çev., A. Yardımlı, İdea Yay., İstanbul, 1993.</p>
<p>[18] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Çev., İ. Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 1999.</p>
<p>[19] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev., İ. Kuçuradi, Hacettepe Üni, Yay., Ankara, 1982.</p>
<p>[20] Immanuel Kant, Anthropology, History, and Education, Trans. by M. Gregor – P. Guyer, Cambridge University Press, Cambridge, 2007.</p>
<p>[21] Ed., B. Jacobs &#8211; P. Kain, Essay On Kant’s Anthropology, Cambridge University Press, Cambridge, 2003.</p>
<p>[22] Immanuel Kant, Seçilmiş Yazılar, Çev., Nejat Bozkurt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1980.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1964&amp;linkname=Akl%C4%B1n%20Formel-Tarih%C3%AE%20Ser%C3%BCveni%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1964&amp;linkname=Akl%C4%B1n%20Formel-Tarih%C3%AE%20Ser%C3%BCveni%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1964&amp;linkname=Akl%C4%B1n%20Formel-Tarih%C3%AE%20Ser%C3%BCveni%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1964&amp;linkname=Akl%C4%B1n%20Formel-Tarih%C3%AE%20Ser%C3%BCveni%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1964&amp;title=Akl%C4%B1n%20Formel-Tarih%C3%AE%20Ser%C3%BCveni%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_4"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1964</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dil Devrimi Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1894</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1894#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 Nov 2022 19:16:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1894</guid>
		<description><![CDATA[AKP’nin sabık grup başkan vekili Mahir ÜNAL’ın; Maraş’ta düzenlenen Uluslararası Kitap ve Kültür Fuarı’nda katıldığı bir programda, “kültür” üzerine nutuk atarken, “Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye’de yaşanmıştır. Mesela, Fransız Devrimi her şeyi yıkmıştır ama lügate dokunmamıştır. Yine en sert devrimlerden bir tanesi, Mao’nun Çin’deki &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1894">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>AKP</strong>’nin sabık grup başkan vekili <strong>Mahir ÜNAL</strong>’ın; Maraş’ta düzenlenen Uluslararası Kitap ve Kültür Fuarı’nda katıldığı bir programda, <strong>“kültür”</strong> üzerine nutuk atarken, <em>“Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye’de yaşanmıştır. Mesela, Fransız Devrimi her şeyi yıkmıştır ama lügate dokunmamıştır. Yine en sert devrimlerden bir tanesi, <strong>Mao</strong>’nun Çin’deki kültür devrimdir, o da lügate dokunmamıştır. Ama maalesef bir kültür devrimi olarak cumhuriyet (Türkiye Cumhuriyeti); bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir. Bugün konuştuğumuz Türkçe’nin düşünce üretebilmesi mümkün değildir, onunla sadece ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz.”</em>[1] mealinde cümlelerle kendisinin kullandığı dilin fonksiyonunun <strong>“hacet gidermek”</strong> olduğunu belirtmesi üzerine başlayan tartışmalar; <strong>tekparti diktatörlüğü</strong> döneminde, <strong>ATATÜRK</strong> tarafından gerçekleştirilen <strong>“dil devrimi”</strong> uygulamalarını bir kez daha gündeme getirdi. <span id="more-1894"></span>Dil devriminden kasıt; Türklerin, din olarak <strong>İslam’</strong>ı kabul ettikleri tarihten itibaren dahil oldukları ve bizzat kendilerinin yarattığı medeniyetin <strong>“yazı dili”</strong> sembolleri <strong>Arap</strong> harfleri yerine <strong>3 Kasım 1928’</strong>de yürürlüğe giren <strong>“Türk Harflerinin Kabulü ve Tatbiki Hakkındaki Kanun” </strong>mucibince <strong>Latin</strong> harfleri sembollerinin ikame edilmesi ve müteakip yıllarda <strong>“özleştirme”</strong> (sadeleştirme) adı altında sürdürülen, <strong>Osmanlı Devleti (1299-1923)</strong> ve hatta <strong>Karahanlı</strong> <strong>Devleti (928-1040)</strong> yıllarından beri Türkçeleşmiş, <strong>Arapça</strong> ve <strong>Farsça</strong> kökenli <strong>on asırlık</strong> kelimeleri tedavülden kaldırma, mukabilinde de <strong>“uydurma” </strong>sözcüklerden ibaret “yeni” bir dil yaratma girişimidir… <strong>Mahir ÜNAL </strong>sayesinde başlayan tartışmalar sadece <strong>“dil devrimi”</strong> ile sınırlı kalmadı; bu vesileyle <strong>“tekparti diktatörlüğü”</strong> rejimini cebren ve hileyle halka <strong>“cumhuriyet”</strong> diye kabul ettirmek isteyen <strong>“oligarşi”</strong> meftunlarına ve <strong>AKP</strong>’ye güya muhalefet ettiğini zanneden sözde aydın takımına da gün doğdu?! Apaçık bir <strong>kültür katliamı</strong> olan bu uygulamaları savunanlara göre; <strong>Mahir ÜNAL </strong>gibilerinin <em>“Durup, durup dil devrimine saldırmalarının temel nedeni, <strong>ATATÜRK </strong>devrimlerinde bir gedik açmak, en azından <strong>ATATÜRK </strong>devrimlerine saldırılabileceğini kanıtlamaktır. Aslında bunlar, bölünmez bir bütün oluşturan <strong>ATATÜRK</strong> ilkelerini bir türlü benimseyemedikleri, benimsemek istemedikleri için dil devrimini eleştirmektedirler. Esas hedeflerinin, <strong>laiklik</strong> karşıtlığı olduğuna da şüphe yoktur. Ne var ki bunlar; uslarından çok, tutkularına kulak verdiklerinden, bir kısır döngüyü aşamıyor, <strong>ATATÜRK</strong> ilkelerinin kıymetini idrak edemiyorlar.”</em>[2]</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mahir ÜNAL</strong>’a<strong> </strong>ilk darbe beklenmedik bir yerden, <strong>AKP</strong>’nin ve <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın ittifak ortağı, <strong>MHP</strong> genel başkanı <strong>Devlet BAHÇELİ</strong>’den geldi. <strong>BAHÇELİ; </strong>grup toplantısında, <em>“Cumhuriyet&#8217;in Türk kültürüne, Türk diline, düşünme setlerimize zarar verdiğini iddia edenler talihsiz, tarifsiz ve temelsiz bir yanlışın pençesindedir. Önyargıların hükmüyle, ideolojik katılıklarla cumhuriyetin anlaşılması ve anlatılması mümkün değildir. Bugünkü Türkçe&#8217;mizle düşünce oluşturamayacağımızı söylemek gerçekleri çarpıtmaktır, nesnel gelişmelere aykırıdır, dilimizi karalamaktır, nihayetinde özgüven eksikliğidir.&#8221;</em> diyerek, isim vermeden <strong>Mahir ÜNAL’</strong>ı azarlayınca, grup başkanlığının sonlandırılması hususunda da direktifi vermiş oldu… Düşünme setleri yıkılmış <strong>“zavallı”</strong> insanlara, müttefikleri böyle yaparsa muhalifleri ne yapmaz?! Lisanıyla düşünce üretemediğini belirtmesine rağmen, iktidar partisinin grup başkan vekilliği makamını işgalinden kaynaklanan <strong>sevk-i tabii</strong> saikiyle <strong>“dil devrimi”</strong> eleştirisi vazifesini deruhte eden <strong>Mahir ÜNAL</strong>’a ve <strong>AKP</strong>’lilere, <strong>CHP</strong> genel başkanı <strong>Kemal KILIÇDAROĞLU</strong> grup toplantısındaki konuşmasında şöyle cevap veriyor: <em>“Bunlar tarih nedir bilmiyorlar… Hurafelerden tarih öğreniyorlar&#8230; Halkın ne konuştuğunu dahi bilmiyorlar… Yahu sen hiç <strong>KARACAOĞLAN</strong>’ı dinlemedin mi? Bu insanlar tertemiz Türkçe ile ne yazdılarsa biz bugün anlıyoruz. Ama sen <strong>YUNUS</strong> <strong>EMRE</strong>’yi bile bilmiyorsun… BAHÇELİ de sözde çok kızmış buna&#8230; Sonra ne olacak, koşa koşa gidecek yine kucaklayacak. Bu anlayış ne anlayışıdır biliyor musunuz? Bu anlayış, <strong>TC</strong> devletini kaldıracağız, <strong>ASRİKA </strong>diye bir devlet kuracağız, başkenti İstanbul olacak, resmi dili de Arapça olacak diyen  <strong>SADAT</strong> kafasının anlayışıdır. BAHÇELİ bu anlayışa itiraz mı etti? Etmedi. Benim milliyetçi tabanım öbür tarafa kaymasın diye arada bir işaret fişeği atıyor, sonra arka kapıdan yine kucaklaşıyor. Milliyetçilik vatanseverliktir, senin diline hakaret eden senin dilini küçümseyen bir adamla senin ne işin var? Bu tür insanlara en güzel cevabı, devrimleriyle Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK vermiştir…”</em> <strong>İYİ Parti</strong> genel başkanı <strong>Meral AKŞENER</strong> de grubunda şunları söylüyor: <em>&#8220;Cumhuriyetin edebiyata, düşünce dünyamıza, bilime ve eğitime katkılarını; cumhuriyetin ne büyük bir şahlanış olduğunu; bu aziz milletin oyuyla seçilmiş olan bir vekile, anlatmak zorunda olduğum için gerçekten utanç duyuyorum… Neymiş? Bugünkü Türkçe ile düşünce üretilemezmiş. Bu sözleri, cahillikle açıklamaya kalkmak, cahillik kavramının içini boşaltmak olur. Bu düpedüz patolojik bir cumhuriyet nefretine kılıf bulma gayretidir. Ve tepeden tırnağa, art niyetlidir.&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;">Siyasi parti temsilcilerinin güya <strong>“cumhuriyet rejimi”</strong> adına yaptıkları <strong>“söz düellosu”</strong> bir kenara; <strong>“dil devrimi” </strong>gerçekten de cumhuriyet rejiminin bir mütemmim cüzü müdür? Ya da <strong>cumhuriyet</strong> <strong>rejimi</strong>; <strong>tekparti diktatörlüğü </strong>müdür ki cumhurun, halkın rızası hilafına, onun kültürünün temel dayanağı olan lisanını <strong>tahrif</strong> ve <strong>tahrip</strong> etsin?! Asırlarca kullandığı kelimeleri ve o kelimelerle ifade ettiği müziğini, o kelimelerle okuduğu, yazdığı edebiyatını yasaklasın?! Bilenlerin malumudur; insanlara emretme yetkisini kimin elinde tutacağına yalnızca halkın karar verdiği rejimler, <strong>cumhuriyet/demokrasi</strong> rejimleridir. Halkın karar vermesinden kasıtsa, ülke yönetiminin; cumhurun, halkın rızasına dayanmasıdır. Rızaya dayanmaksa hem yöneten ve yönetilenlerin <strong>doğal</strong> <strong>eşitlik</strong> eksenindeki siyasal örgütlenmelerini kabul etmek hem de <strong>kamu-devlet</strong> adına yapılacak icraatlarda cumhurun, halkın reyine başvurmak demektir. Buna karşılık krallık, padişahlık (monarşi) ya da tiranlık/diktatörlük rejimleri ise cumhurun, halkın rızasına dayanmayan, insanlara emretme yetkisini onlardan almayan, emretme yetkisini <strong>“cebir ve şiddet”</strong> yoluyla ele geçiren rejimlerdir. Açıktır ki <strong>cumhuriyet/demokrasi</strong> rejimleri; <strong>doğal</strong> <strong>eşitlik</strong> eksenindeki <strong>rızaya dayalı</strong> yönetim biçimleri olmasaydı; krallık, padişahlık (monarşi) ya da tiranlık/diktatörlük rejimlerinden farklı oldukları ileri sürülemezdi. Rejimler arasındaki bu farkı bilmemek cehaletten kaynaklanıyorsa belki mazur görülebilir ancak halkı aldatmak maksadıyla rızaya ve doğal eşitliğe dayanmayan bir rejim (tekparti diktatörlüğü) <strong>cumhuriyet/demokrasi </strong>diye nitelendiriliyorsa bu, sadece ve sadece halka karşı alçakça bir ihanet ve ahlak dışı bir manipülasyondur. Atatürkçülüğün önde gelen ideologlarından, o dönemde <strong>CHP</strong> milletvekili ve partinin resmi organı Hakimiyet-i Milliye (Ulus) gazetesi başyazarı <strong>Falih Rıfkı Atay</strong>; <strong>Kemalci Cumhuriyet’</strong>in ne olduğunu <strong>1931</strong>’de kaleme aldığı <strong>“Faşist Roma Kemalist Tiran”</strong> başlıklı kitabında şöyle değerlendiriyor: <strong><em>“Biz ne komünistiz ne faşistiz, Kemalistiz. Bizim Rusya’da ve İtalya’da sevdiğimiz şey, bizim işimize yarayacak ihtilalci terbiye ve inkişaf metotlarıdır… Faşizmle sosyalizmi ayıran farklar gaye değil, hareket tarzı farklarıdır… Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova’nın yığın terbiyesi metotları, devletçi Türk iktisatçılığı içinse Faşizmin korporasyon metotları benimsenmelidir…”</em><sup><strong><sup>[3]</sup></strong></sup><em> </em></strong>Bu zaviyeden bakıldığında; <strong>Osmanlı Devleti</strong>’nin <strong>I. Dünya Savaşı</strong> mağlubiyeti neticesinde, galip ülkelerin de (İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya) muvafakatiyle, <strong>ATATÜRK</strong> tarafından, imparatorluk bakiyesi topraklarda, <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> devletinin kurulduğunun ilan edilmesi, yeni rejimin gerçekten de <strong>“cumhuriyet” </strong>olarak kurulduğu anlamını taşımamaktadır. Zira modern <strong>Batı</strong> <strong>(Avrupa)</strong> standartları dikkate alındığında; kurulduğu ilan edilen devlet, cumhuriyet rejiminin temel parametrelerinden ne  <strong>toplum sözleşmesi</strong>ne ne <strong>doğal eşitlik</strong> ilkesine ne de <strong>halkın rızası</strong>na dayanmaktadır. Realite o ki yeni rejim; cumhuriyet diye adlandırılan <strong>“Tekparti Diktatörlüğü”</strong>dür… Hal böyle olunca da emretme yetkisini bir biçimde elde eden iktidarın yani muktedir tek-adamın; <strong>meclis görüntüsü </strong>altında, cumhuriyetin gereği diyerek hayata geçirttiği <strong>inkılap</strong> denilen hemen hemen bütün icraatlar <strong>“cebir ve şiddet” </strong>yoluyla, <strong>“dikte”</strong> yöntemiyle gerçekleştirilmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;">1- Halifeliğin kaldırılması (3 Mart 1924).</p>
<p style="text-align: justify;">2- Şeriye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılması (3 Mart 1924).</p>
<p style="text-align: justify;">3- Tevhid-i Tedrisat Kanununun çıkarılması (3 Mart 1924).</p>
<p style="text-align: justify;">4- Şapka Kanunu (25 Kasım 1925).</p>
<p style="text-align: justify;">5- Takvim, Saat ve Ölçülerde Değişiklik Hakkında Kanun (26 Aralık 1925).</p>
<p style="text-align: justify;">6- İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak hazırlanan Türk Medeni Kanununun kabulü ve İslam hukukuna dayanan Mecelle’nin kaldırılması (17 Şubat 1926).</p>
<p style="text-align: justify;">7- Türk Harflerinin Kabulü ve Tatbiki Hakkındaki Kanun (3 Kasım 1928).</p>
<p style="text-align: justify;">8- Laiklik İlkesinin Anayasaya Eklenmesi (5 Şubat 1937).</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphe yok ki o gün itibarıyla yeni rejimin önündeki en büyük engel <strong>İslam</strong> diniydi… Zira, İslam dini, <strong>Osmanlı Devleti</strong>’nin temel <strong>“meşruiyet”</strong> zeminini teşkil ediyordu… <strong>Kur’an</strong> eksenli <strong>İslam</strong> savunusu yapanlar, saltanat rejiminin <strong>Kur’an</strong>’a aykırı olduğunu ileri sürseler de tarihî realite o ki <strong>Osmanlı</strong> saltanat rejimine karşı tebaa (insanlar) itaate çağrıldığında müracaat edilen yegâne kaynak, yegâne ahlakî argüman <strong>İslam</strong> diniydi… Binaenaleyh, <strong>Osmanlı İmparatorluğu</strong> bakiyesi üzerine kurulan yeni devletin, aynı <strong>“meşruiyet”</strong> zeminine dayanması <strong>Makyavelist</strong> anlamda <strong>rasyonel</strong> görülemezdi… Çünkü halkın mevcut lisanının <strong>bel kemiği</strong>ni İslam şekillendiriyordu… Bu hakikati bilenler açısından o <strong>meşruiyet</strong> zeminini yok etmenin ve yeni bir <strong>“meşruiyet”</strong> zemini yaratmanın tek yolu da elbette <strong>“dil devrimi”</strong> yapmaktı… Yapılmak istenen şey hususunda <strong>halkın rızası</strong>nın aranıp, aranmadığı suali, şüphesiz abesle iştigaldir… Zira <strong>tekparti diktatörlüğü</strong> rejiminin; <strong>cumhuriyet/demokrasi</strong> rejimlerindeki gibi <strong>halkın rızası, “doğal hukuk”</strong>, <strong>“evrensel insan hakları”</strong> ve <strong>“toplum sözleşmesi” </strong>gibi herhangi bir meşruiyet zemini yoktur. İcraatlarındaki yegâne dayanağı yalnızca cebir ve şiddettir… <strong>ATATÜRK</strong>; <strong>“dil devrimi”</strong>nin gerekçesini şöyle izah etmektedir: <em>“Arkadaşlar; bizim ahenkdar, zengin lisanımız, yeni Türk (Latin) harfleriyle kendini gösterecektir… Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak, anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz…”</em>[4] <strong>Atatürk</strong>’ün; <strong>“kurtulmak mecburiyetinde olduğumuz demir çerçeve”</strong> derken kastettiği şey <strong>İslam</strong> dini ve onun sembollerinden başkası değildir. <strong>İslam</strong> diniyle ilgili olarak <strong>16/17 Ağustos 1931</strong> tarihinde<strong> Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’</strong>ne gönderdiği mektupta şöyle diyor: <strong><em>“Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; (Ikra, Bismi, Rabbi) safsatasını esas tutmuş olan Araplar, medeni cihanlarda, bilhassa Türk zengin medeni muhitlerinde bu iptidai ve cahiliyet devrinin timsali olan düstura dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır.”</em><sup><strong><sup>[5]</sup></strong></sup><em> </em>Atatürk</strong>’ün, <strong><em>“Ikra, Bismi, Rabbi safsatası”, </em></strong>dediği şey; bilenlerin malumudur; <strong>Kur’an</strong>’ın ilk ayeti olduğu kabul edilen, <strong>Alak Suresi</strong>’nin ilk ayeti, <strong>“Ikra bi-ismi rabbike-l leżî ḣalak” (Yaratan Rabbinin adıyla oku.) </strong>ayetinden başkası değildir… <strong>Atatürk</strong>’ün, <strong>İslam’</strong>la ilgili bu kanaatini; isteyenler, <strong>Kazım Karabekir</strong>’in, <strong>“Paşaların Kavgası”</strong> başlıklı kitabının <strong>“Kur’an’ın Türkçeye Çevrilişi”</strong> bölümünden de okuyabilirler. <strong>Atatürk</strong> şöyle diyor: <strong><em>“Evet, Karabekir; Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım. Ta ki budalalık edip, aldanmakta devam etmesinler.”</em><sup><strong><sup>[6]</sup></strong></sup></strong> <strong>Atatürk</strong>’ün, “Arap oğlunun yaveleri” dediği şey de elbette <strong>İslam</strong> dininden başkası değildir… Dil devriminin realizasyonunun ilk adımı <strong>3 Kasım 1928’</strong>de yürürlüğe giren <strong>“Türk Harflerinin Kabulü ve Tatbiki Hakkındaki Kanun”</strong>u, yönergesini bizzat <strong>ATATÜRK</strong>’ün hazırladığı<strong> 12 Temmuz 1932</strong>’de kurulan <strong>“Türk Dili Tetkik Cemiyeti”</strong> izledi… <strong>ATATÜRK; </strong>cemiyetin kurucu ve koruyucu genel başkanlığını ölümüne kadar sürdürmüştür… Kuruluşuyla birlikte çok hızlı bir arılaştırma, <strong>“özleştirme” </strong>faaliyeti başlatan cemiyet; eylem planının tespiti için <strong>26 Eylül 1932</strong>’de <strong>Birinci Türk Dili Kurultayı’</strong>nı topladı… <strong>ATATÜRK</strong>’ün konuyla ilgili yapmak ve yaptırmak istediği çalışmaların maksadını <strong>Birinci Türk Dili Kurultayı</strong> şöyle beyan etmiştir: <strong><em>“Gaye, Türk dilini bugünkü ve yarınki medeniyeti kemali ile kucaklayabilecek en güzel şiveli ve ahenkli bir ifade vasıtası haline getirmek olduğuna göre: a) Şekliyat b) Sentaks c) Kelime teşkili d) Istılah vaz’ı sahalarında dilin bütün ihtiyaçlarını gidermek, düşünüş tarzını asrileştirecek ve Garplılaştıracak yeni vakıaları ifade edecek yeni kelimeler teşkilinde önceden hazırlanmış̧ ve tespit edilmiş̧ esaslar ve kaideler hazırlamak.” </em></strong>Açıktır ki asıl hedef, yaratılmak istenen yeni Türk toplumunu Garplılaştırmaktır… Kurultay,<strong> </strong>“yazman”<strong> Ruşen Eşref</strong>’in, <strong>Mustafa Kemal</strong><em> </em>övgüleriyle dolu şu (özet) konuşmasıyla  sona ermiştir: <em>“Böyle büyük ve tarihi bir vazifeyi gören kurultayı saygı ile selamlarım&#8230; İstanbul’a ne mutlu ki “Harf İnkılabı” ilkin onda hazırlanmıştı&#8230; “Dil İnkılabı”nın ilk hızı da şimdi onda başlıyor… Gördük ki dilimiz, tarihin en ilk izlerinin de ötesine varabilen devirlerdeki büyük muhaceretlerin dili olmuştur… Türkçe: Buyrukların dili, yurt, yapı kuranların dili; ülkeler gibi denizleri de şanla aşmışların dili; toprağı işleyenlerin dili; beyinleri uyandıranların dili; sevgilerin dili; sızıların dili… Türkçe: Analarımızın dili; anadil, diller güzeli&#8230; Yerine göre kılıçtan keskin, çelikten sert, kayadan sarp, boradan hızlı, bürümcükten ince, kelebekten uçucu, çiçekten renkli, kokudan tatlı, altından parlak, sudan duru Türkçe&#8230; İşte bu kurultayda on gündür onun başından geçenleri, onun uğradığı bakımsızlıkları, onun kendisinde kalan zenginliği, onun ileride alacağı gürbüzlüğü düşündük… Tarih en büyük düşünce hareketlerinin belirti noktaları <strong>Perikles</strong> devrinden, <strong>Augustos </strong>devrinden, <strong>Rönesans</strong>’tan, <strong>On Dördüncü</strong> <strong>Louis</strong> devrinden, <strong>Büyük Frederik</strong> devrinden bahseder… Bunlara adını verenlerin bunlarla ne kadar uğraştıkları ise çok belli değildir fakat bu devirlere eş bir devir de biz yaşıyoruz… <strong>Mustafa Kemal</strong> devrinin düşünce hamleleri bizim için onlardan çok uyarıcı ve başarıcıdır&#8230; Adını taşıyacak devrin ilk başında o kendisi, <strong>Mustafa Kemal</strong> duracaktır… Sakarya’da, Dumlupınar’da olduğu gibi, <strong>şapka</strong>da da <strong>harf</strong>te de <strong>tarih</strong>te de <strong>dil</strong>de de baş o olmuştur… Bunlarda onun hizmetinde çalışmış olanlar, bahtın eliyle alınları sıvazlanmış fanilerdir&#8230; Bu abidelerin ustabaşısı yalnız odur… Bu program da odur… Bu program <strong>Mustafa Kemal</strong>’in bir meseleyi nasıl düşündüğünün grafiğinden başka nedir? Bir davayı bütün gerçekliği ile göz önüne getirmek, onu zaman ve mekân içindeki yerine, sırasına koymak, beynin laboratuvarında inceden inceye elenip dokunmuş bu işin nasıl bir iş olduğunu görmek, göstermek, düşünceleri o iş etrafında bir araya toplamak, o işten çıkan neticeleri ilerisi için hedef edinmek: İşte <strong>Mustafa Kemal’ce</strong> düşünüş bu demektir… Ondan bütün tarlalarımıza bolluk, bütün karanlıklarımıza ışık, bütün makinelerimize hareket almak bizim borcumuzdur… Bizim yurdumuzda onun gibi bir kuvvetimiz bulunması, bizim bahtımızdır…”</em>[7] Kurultaydan hemen sonra, yapılan iş bölümünde “akademisyenler” ve “dil uzmanları” çalışma kollarına ayrılmışlar, bu kollardan biri de <strong>“Sözlük ve Terim Kolu”</strong> olmuştur… Sözlük ve Terim Kolu; halk ağızlarından sözcükler derleme, tarihî eserlerin taranması sonucu Türkçeye yeni sözcükler kazandırma, yabancı sözcüklere karşılık bulma gibi çalışmalar yürütürken bir yandan da <strong>ATATÜRK</strong>’ün isteğiyle <strong>Osmanlıca</strong> kelimelere <strong>“Öz-Türkçe” </strong>karşılık arama ve bulma programı hazırlamıştır… Yapılan tüm bu çalışmalar sonucunda, özellikle <strong>Arapça</strong> ve <strong>Farsça </strong>dillerinden Türkçeye giren sözcüklerin yerine yenileri türetilmiş <strong>(uydurulmuş)</strong>, bu dillerin kuralları ve tamlama yöntemleri tamamen terk edilmiş ve Türkçe tamlamalar kullanılmaya başlanmıştır.[8] Bütün bu gayretkeşliğe rağmen, ismi bilahare <strong>Türk Dil Kurumu</strong> olarak değiştirilen <strong>Türk Dili Tetkik Cemiyeti, </strong>maalesef <strong>ATATÜRK</strong> hayattayken <strong>“Türkçe Sözlük”</strong> hazırlamayı başaramamıştır… <strong>Türk Dil Kurumu</strong> tarafından yayınlanan ilk <strong>Türkçe Sözlük</strong>, <strong>1945 </strong>tarihlidir.[9] Rivayet o ki güya <strong>ATATÜRK; 1934-1936 </strong>yılları arasında uygulamaya koyduğu <strong>Türk müziği</strong> yasağının yanlışlığını anlayıp, nasıl vaz geçtiyse, <strong>“Öz-Türkçe”</strong> iddialarının da yanlışlığını anlayıp vaz geçmiştir. Ancak <strong>tek-parti </strong>diktatörlüğünü sürdüren <strong>CHP</strong> iktidarı, onun ölümünden sonra <strong>“Öz-Türkçe”</strong> iddialarını kaldığı yerden aynen devam ettirmiştir… Günahı, vebali ravilerin boynuna?! <strong>“Öz-Türkçe”</strong> iddialarının bir biçimde sürdürüldüğünün delili, Türk Dil Kurumu’nun başaramadığı <strong>“Öz-Türkçe” </strong>sözlük yayınlama işini <strong>1966</strong> yılında <strong>Bilgi Yayınları</strong>’nın başarmasıdır.[10] İşte bu <strong>“Öz-Türkçe” </strong>sözlük, sadece ve sadece <strong>“üç bin yüz yetmiş beş”</strong> <strong>(3175) </strong>“Öz-Türkçe” kelimeyi ihtiva etmektedir… İhtimal o ki <strong>AKP</strong>’nin sabık grup başkan vekili <strong>Mahir ÜNAL; </strong><em>“Bugün konuştuğumuz Türkçe’nin düşünce üretebilmesi mümkün değildir, onunla sadece ihtiyaçlarımızı karşılayabiliriz.”</em> derken, aslında bu <strong>“üç bin yüz yetmiş beş”</strong> <strong>(3175) </strong>kelimeden ibaret <strong>“Öz-Türkçe” </strong>sözlüğü kastetmek istemiş?! Yok, bunu kastetmiyor da <strong>Türk Dil Kurumu</strong>’nun son yıllarda yayınladığı yaklaşık <strong>“yüz on beş bin” (115 000)</strong> kelimeyi içeren Türkçe sözlüğü kastediyorsa eyvah ki eyvah… İşte o zaman <strong>“düşünce üretememe”</strong> cümlesi, suret-i kat’iyede dilinin fonksiyonunun <strong>“hacet gidermek” </strong>olduğunu ispat eder… Acaba hangisi?!</p>
<p style="text-align: justify;">Apaçık bir <strong>kültür katliamı</strong> olan <strong>“dil devrimi”</strong> garabetinin maalesef bugün dahi savunucuları var… <strong>Atatürk Ansiklopedisi</strong> adı altında yayın faaliyetlerini sürdüren <strong>Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı</strong>  konuyla alakalı şunları söylüyor: <em>“Arap yazısı, Türkiye’de birkaç ay içinde tarihe karıştı. Yeni Türk Harfleri Türkiye’ye egemen oldu. Yeni Türk alfabesini geniş kitlelere yaymak için 1 Ocak 1929 günü Millet Mektepleri açıldı. Hem eski yazıyı bilenlere yeni alfabeyi öğretmek, hem de hiç okuma yazma bilmeyenleri yeni harflerle okuma yazma öğretmek için bir eğitim seferberliği başlatıldı. Bütün yurtta bir alfabe coşkusu yaratıldı. Beş yılda, yani 1929 başından Cumhuriyetin onuncu yıl dönümüne (1933) kadar 3 milyon insana okuma yazma öğretildi. Harf Devriminden önce Türkiye’de okuma yazma bilenlerin sayısı 1 milyon 100 bin kadardı. Yeni alfabeye geçince bu miktar üçe katlandı. Bu, çok büyük bir atılım demekti. Olağanüstü bir başarıydı. Coşkulu bir atılımla adete bir çırpıda ülke nüfusunun önemli bir kesimine okuma yazma öğretildi. Türk Harf Devrimi, dünyayı şaşırttı, hayranlık içinde bıraktı. Dış basın, Türk Harf Devrimi’ni, Atatürk devrimlerinin en önemlisi, en yücesi, en ihtilâlcisi olarak gördü. Bir yabancı gazete, Türk Harf Devrimi ‘dünya tarihinde eşi emsali bulunmayan bir yenilik’ diye yazdı. Türk Harf Devrimi, gerçekten çağdaş uygarlık yolunda çok yürekli bir atılımdır. Türkiye Latin alfabesini benimsemekle, dünya ile bütünleşiyordu.”<strong>[11]</strong> </em>Entelektüel seviye ancak bu kadar yerlerde süründürülebilir… Müslüman-Türk dünyasında kullanılan on asırlık yazı, <strong>Arap </strong>yazısıymış… <strong>Latin</strong> harflerine icbar, hemen ertesi gün <strong>“Yeni Türk Harfleri”</strong> olabiliyor ama on asırdır kullanılan <strong>Arap </strong>harfleri bir türlü <strong>“Türk Harfleri”</strong> olamıyor… Ne yazık ki <em>“Harf Devriminden önce Türkiye’de okuma yazma bilenlerin sayısı 1 milyon 100 bin kadardı. Yeni alfabeye geçince bu miktar üçe katlandı.”</em> cümlesini kuranlar, övündükleri şeyin mahiyetinden dahi bihaber… Halkın kahir ekseriyatı okur-yazar değildi, yalnızca bir avuç <strong>“seçkin” (aristokrat)</strong> okur-yazardı, gerekçesine sığınanlar; <strong>Avrupa</strong>’da monarşi (aristokrasi) dönemlerinde (ulus-devletin ve sanayi kapitalizminin olmadığı dönemlerde) de aynı durumun geçerli olduğunu bilmez mi?! Eğitimi mecburi hale getiren devlet, <strong>“ulus-devlet”</strong> modelidir. Hedeflenen şey de bir taraftan <strong>“yurttaş”</strong> yetiştirmek (imal etmek) bir taraftan da sanayi için <strong>“kalifiye eleman”</strong> yetiştirmektir… Tek-parti diktatörlüğünün <strong>“yurttaş”</strong> yetiştirmede mahir olduğu açık da <strong>“kalifiye eleman” </strong>nerede?! Madem alfabe değişikliği ile <strong>“Batı Uygarlığı”</strong> seviyesine yükselmek mümkündü, niçin yüz yıldır o yükseliş gerçekleşmedi?! <strong>Latin</strong> harflerine <strong>“Yeni Türk Harfleri” </strong>diyenlerin yarattığı <strong>“sanayi”</strong> nerede?! Açılan sözde teknik üniversitelerin, fen-mühendislik fakültelerinin fonksiyonu <strong>“laf”</strong> üretmek midir?! <strong>Şüphe yok ki sembollerle (harf ya da sayı sembolleri) dil-lisan arasında tabii, zaruri bir bağ yoktur.</strong> Semboller sadece birer semboldürler… Arapların icat ettiği sembolleri de Latinlerin icat ettiği sembolleri de salt bir sembol olarak kullanmakta elbette beis yoktur… Keşke Türkler de başkalarından sembol alacaklarına, kendilerine ait sembolleri kendileri üretebilselerdi… Ancak, İslam’ın gönüllü kabulüyle kullanılmaya başlanan on asırlık Arap sembollerini, Batı karşısındaki mağlubiyetin yegâne sebebi olarak görmek hangi akıl iledir?! Açıktır ki mesele, şu ya da bu sembolün kullanımı değil, rasyonelleşme ve üretimdir… <strong>Tekparti</strong> diktatörlüğünü, <strong>“cumhuriyet”</strong> zannedenlerin rasyonellikle alakaları olmadığı için üretimle de herhangi bir alakaları olmamaktadır… Batı uygarlığını; Batı uygarlığı yapan kullandıkları semboller değil, rasyonelleşmeleri ve rasyonalite sayesinde üretebilmeleridir… Avrupalılar; <strong>modernleşme</strong> ve <strong>sanayileşme </strong>öncesi aynı <strong>harf</strong> ve <strong>sayı</strong> sembollerini kullanmıyorlar mıydı?! Yoksa Avrupalılar da <strong>“dil devrimi”</strong> yaptılar da kimsenin haberi mi olmadı?!</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de yaşanan bahis mevzuu bu <strong>kültürel katliam</strong> için,<strong> Fransız</strong> filozof <strong>Jacques DERRİDA</strong>; İstanbul seyahati esnasında, yayıncı-editörü <strong>Catherine MALABOU</strong> için kaleme aldığı <strong>“İstanbul Mektubu”</strong>nda şunları yazıyor: <em>“Catherine, sadece onu, harfi <strong>(letter)</strong> düşünüyorum… Türklerin harflerini, Türk tarihini derinden etkileyen harf devrimini <strong>(transliteration)</strong>, kaybolmuş harflerini, şiddetle değiştirmeye zorlandıkları alfabelerini düşünüyorum… O yetenekli kahraman komutan Kemal ATATÜRK’ün, ‘modern zamanlar’ın bu cüretkâr, sarih fakat zalim kurtarıcısının, halkını modernliğin eşiğine taşıyan emirleriyle oldu bu… <strong>En route</strong>, ileri, büyük yolculuğa devam! İleri marş! Nasıl da travmatik! Bizde böyle bir şey olduğunu düşün: Cumhurbaşkanı, yarından itibaren yeni bir yazı sistemi kullanmamız gerektiğin karar versin. Üstelik dili değiştirmeksizin! Ve dünün harflerine dönüş, kesinlikle yasaklanacak! Bu <strong>coup de la lettre</strong> (harf darbesi), bu şans veya bu darbe belki de her olayda bize vuruyor: Kişinin sadece soyunması değil, gitmesi, çıplak halde tekrar yola koyulması, beden değiştirmesi; harflerin, işaretlerin her tezahürünün vücudunu değiştirmesi gerekir ve bunu yaparken aynı kalmış yani kendi dilinin hâlâ efendisiymiş gibi davranmak zorundadır. Bu harf değişiminin şiddeti bütün İstanbul sokaklarını kuşatmış; deşifre ettiğim her şeyin üzerinde, işporta tezgâhlarında, yüzlerde, mimaride, yürüyüşe çıktığım her yerde,  anılarımı da canlandırdığı her yerde yaralar açıyor… Burada, konuşma yaptığım her yerde, özellikle de kamusal binalarda, ‘modernleştirici’ Kemal ATATÜRK dimdik yükseliyor. Hep ayakta dururken temsil ediliyor bildiğin gibi ama Türklerin, hatta onu kült haline getirenlerin bile onu çok sevdiğinden emin değilim. Yazıyla ilgili bu hikaye yüzünden ondan hâlâ nefret etmiyorlar mı (görebildiğim en derin yara bu, öyle ya da böyle herkesin kaderine mühürlenmiş bir kötülük figürü)? Kanımca, Türkler ona saygı duyarken, onu anıp yaşatırken bir yandan da ona beddua ediyorlar. Üstelik sadece Müslümanlar da değil… Türkiye’de bir harf katliamı olduğunu tahayyül ettiğim, geri dönüşü olmayan bir yolculuk olduğunu düşündüğüm şeyi üstlenmeye ve yanıma almaya, sanki içindeymişim gibi onu kavramaya ve yeniden yaşamaya çalışıyorum… Buraya ayak bastığımdan beri saplantılı bir halde, yeni bir yazı şeklini halkına dayatma kararı aldığında yakışıklı Kemal ATATÜRK’ün aklından neler geçtiğini düşünüyorum: ‘Tamamdır, herkes iş başına, her şey halledildi, artık yeni bir alfabemiz var! Yeni harflerimizle yola koyulabiliriz.’ Modern kültüre geçiş bahanesiyle insanlar, bir günde yüzyılların hafızasını okuyamaz hale geldiler, cahil kılındılar. İşte bu kişinin ülkesini kim bilir hangi serüven arayışına terk etmesinin korkunç yolu, bunu yapmanın en canavarca ama belki de tek yolu, bellek yitimidir! Üstelik kırbaç zoruyla ve çağın diktatörlüğü altında, keyfi gibi görünen bir disiplinin baskısı altında, yine de yaptıkları için dünyadaki en iyi gerekçeleri her zaman sıralayabilen bir baskı altında&#8230; Bir şeyin olması için, dönüşü olmayan bir çıkışın (sortie) gerçekleşmesi için zorunlu ve kötücül bir koşul, bir makineleşme değil mi bu?”<strong>[12]</strong></em></p>
<p><em> </em></p>
<p>[1]<a href="https://cdn.pivol.net/25555/301020222247521913934.mp4">https://cdn.pivol.net/25555/301020222247521913934.mp4</a></p>
<p><a href="https://cdn.pivol.net/25555/221020221626077959139.mp4">https://cdn.pivol.net/25555/221020221626077959139.mp4</a></p>
<p>[2] Tahsin Yücel, Dil Devrimi ve Sonuçları, Atatürk’e Armağan, TDK Yay., Ankara, 1982.</p>
<p>[3] Falih Rıfkı Atay, Faşist Roma Kemalist Tiran, Hakimiyeti Milliye Matbaası, Ankara, 1931.</p>
<p>[4] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yay., İstanbul, 2008.</p>
<p>[5] Atilla Oral, Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2018.</p>
<p>[6] Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, Emre Yayınları, İstanbul, 1994.</p>
<p>[7] Birinci Türk Dili Kurultayı, (26 Eylül &#8211; 5 Ekim 1932),  Maarif Vekaleti Yay., İstanbul 1933.</p>
<p>[8] Atatürk ve Türk Dil Devrimi, Feyziye Mektepleri Vakfı Yayınları , 2019.</p>
<p>[9] Nail Tan, Atatürk ve Türk Dil Kurumu, TDK Yayınları, Ankara 2010.</p>
<p>[10] Ali Püsküllüoğlu, Öz Türkçe Sözlük, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1966.</p>
<p>[11] <a href="https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/harf-devrimi/">https://ataturkansiklopedisi.gov.tr/bilgi/harf-devrimi/</a></p>
<p>[12] Jacques Derrida, “İstanbul Mektubu”, Çev., Elis Simson, <strong>Cogito</strong>, YKY, Sayı: 47-48 / Yaz-Güz 2006.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1894&amp;linkname=Dil%20Devrimi%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1894&amp;linkname=Dil%20Devrimi%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1894&amp;linkname=Dil%20Devrimi%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1894&amp;linkname=Dil%20Devrimi%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1894&amp;title=Dil%20Devrimi%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_6"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1894</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Amerikan Okullarındaki “Ant” (Pledge of Allegiance / Bağlılık Yemini) Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1763</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1763#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Apr 2021 16:13:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1763</guid>
		<description><![CDATA[AKP’nin; Türkiye’deki Kürt sorunuyla alakalı, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine dair “çözüm süreci” uygulamaları çerçevesinde, gerçekleştirdiği icraatlardan biri de “öğrenci andı” olarak yazılan ve 1933&#8242;ten beri ilköğretim okullarında okutulan, tek-parti diktatörlüğüne mahsus metni, Milli Eğitim Bakanlığı&#8217;nın 2013 yılında çıkardığı yeni bir yönetmelikle güya kaldırmasıdır. &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1763">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>AKP</strong>’nin; Türkiye’deki <strong>Kürt</strong> sorunuyla alakalı, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine dair <strong>“çözüm süreci”</strong> uygulamaları çerçevesinde, gerçekleştirdiği icraatlardan biri de <strong>“öğrenci andı”</strong> olarak yazılan ve 1933&#8242;ten beri ilköğretim okullarında okutulan, tek-parti diktatörlüğüne mahsus metni, Milli Eğitim Bakanlığı&#8217;nın 2013 yılında çıkardığı yeni bir yönetmelikle güya kaldırmasıdır. Aslında kaldırılan bir şey yok… Metin ilköğretim kitaplarında 2021 yılı itibarıyla halâ duruyor… Şiarı <strong>“…mış gibi görünmek”</strong>; “dindar-mış, demokrat-mış, milli-imiş, yerli-imiş, vs.” olan<strong> AKP</strong> bu hususta da <strong>“kaldır-mış”</strong> gibi görünüyor&#8230;<span id="more-1763"></span>Niyeti sahiden de kaldırmak olsaydı, her hususta yargıdan jet hızıyla kararlar çıkarttıran <strong>AKP</strong>, bu işi sekiz yıl sürüncemede tutar mıydı?! Bütün mesele çatışmalardan beslenmek ve rey devşirmek olmalı?! Gelin görün ki bu işi sürüncemede tutmak isteyen yalnızca <strong>AKP</strong> değil… Nasıl bir <strong>nema </strong>bekleniyorsa <strong>“muhalefet”</strong> partileri <strong>CHP, MHP, İyi Parti,</strong> vs. de öyle istiyorlar… Maalesef siyasi partiler, normal demokrasilerde olduğu gibi, halkı temsil etmek, onun iradesini hayata geçirmek için değil de kamu kaynaklarından şöyle ya da böyle istifade maksadıyla kurulunca netice başka türlü olmuyor… Eğer öyle değilse muhalefet partileri için halkın kahir ekseriyatının hoşnut olmadığı <strong>tek-parti diktatörlüğü</strong> uygulamalarında ısrar niyedir? Besbelli ki ısrarın temel sebebi; 1950’ye kadar sürdürülen, <strong>nominal cumhuriyet</strong>, tek-parti diktatörlüğü rejiminin, bugün de yine halka manipülasyonlarla ya da zorla kabul ettirilebileceğinin zannedilmesidir. Şayet sebep bu değilse <strong>CHP, MHP, İyi Parti,</strong>vs. gerçek cumhuriyetin <strong>eşitlik eksenindeki</strong> <strong>siyasal organizasyon</strong> ve <strong>halkın rızasına dayanmak</strong> olduğunu bilmiyorlar mı? Biliyorlarsa eşitliği ve halkın rızasını savunacaklarına niçin cebrî uygulamaları savunuyorlar? Söz konusu siyasi partilerin seçmen kitlesine de sormak lazım: <em>“Hadi rey verdiğiniz partilerin milletvekilleri, çatışma ortamından beslenerek seçilince, iktidar partisi kadar kamu kaynaklarından şöyle ya da böyle istifade ettiklerinden ötürü toplumsal kutuplaşmalara yol açan <strong>dikta</strong> uygulamalarına taraftar oluyorlar, peki onları desteklemekteki sizin çıkarınız nedir?”</em> Sadece ve sadece eşitlik ekseninde siyasal organizasyon ve rızaya dayalı yönetim anlamında gerçek cumhuriyetin sizin çıkarınıza olduğunu anlamamaktaki direnç niyedir?! Batı ülkelerindeki hayat standartlarına sahip olmak; profesyonel siyasetçiler kadar <strong>müreffeh</strong> bir hayat sürmek sizlere yakışmıyor mu?! <strong>Şair Yusuf HAYALOĞLU</strong>’nun mısralarında ifade edildiği gibi; <strong><em>“Nerden baksan tutarsızlık. Nerden baksan ahmakça.”</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dikta uygulamalarına taraftar olan, <strong>aydın-entelektüel</strong> bilinen insanlar daha da garip… Cehaletle malûl kitleleri irşad edecekleri yerde <strong>dikta</strong> heveslilerinin değirmenine gayretkeş bir biçimde su taşıyorlar… <strong>Şair İsmet ÖZEL</strong>’in, <strong>“öğrenci andı” </strong>uygulamalarını kaldırmak isteyenlere yönelik sarf ettiği (<a href="https://www.youtube.com/watch?v=MuNOiQojIlw">https://www.youtube.com/watch?v=MuNOiQojIlw</a>); <em>“Bugün birçok dangalak, alçak, hain, Türk çocuklarının ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım.’ diye haykırmalarına mani olmakla niçin övünür? Andımızın kaldırılmasına iyi gözle bakanlar bu andın metnini yazan adamın aynı zamanda Türkiye’de ezanın yasaklanmasına yol açan çalışmaları da yaptığını söylüyorlar. Elbette. Yani biz o insanların mümin olduklarını falan iddia etmiyoruz ki hiçbir şekilde. Cumhuriyetin birinci kadrosu, yani cumhuriyet ilan edilirken işleri elinde bulunduran kadro, ‘Dinini ver, vatanını al.’ pazarlığına, ‘evet’ demiş olan kadrodur. Yani onlar gâvurlara ‘Artık bundan sonra Müslüman olmayacağız.’ diye söz verdikleri için Türkiye Cumhuriyeti sınırlarının garantisini temin edebildiler. Biz onların Müslüman olduklarını falan filan söylemiyoruz. Ama biz ‘Önce vatan.’ dedik.”</em> mealindeki cümleler, <strong>tenakuz</strong> içinde <strong>tenakuz</strong> değil midir? Öğrenci andı sadece, Türk çocuklarının ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım.’ diye haykırmasını mı içeriyor? <strong>İsmet ÖZEL </strong>de <strong>İsmet ÖZEL</strong> gibi düşünen diğerleri de<strong> </strong>onların çocukları daistiyorlarsa ant metnini, özellikle de <strong><em>“Ey bugünümüzü sağlayan, Ulu Atatürk: açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta hiç durmadan yürüyeceğime ant içerim… Varlığım, Türk varlığına armağan olsun… Ne mutlu Türküm diyene…”</em></strong> şeklindeki cümleleri günde <strong>beş vakit</strong> kendi özel alanlarında buyursun haykırsınlar… Kime ne?! Ancak <strong>ATATÜRK</strong>’ün açtığı yolun da kurduğu ülkünün de gösterdiği amacın da <strong>“siyasî eşitlik”</strong> ve <strong>“rızaya dayalı yönetim” </strong>ilkelerine dayanan <strong>Batı</strong> standartlarında modern cumhuriyet ya da modern demokrasi ile yani <strong>hukuk devleti </strong>ile alakasının bulunmadığını artık <strong>sağır sultan</strong> bile duydu… Bilenlerin malumu olduğu üzere kastettikleri cumhuriyet; <strong>faşizm</strong> ve <strong>komünizm</strong> karışımı tek parti diktatörlüğüdür&#8230; <strong>ATATÜRK</strong>’ün en yakınındaki şahıslardan biri olan, <strong>CHP </strong>milletvekili (1923-1950) ve partinin resmi organı <strong>Hakimiyet-i Milliye (Ulus)</strong> gazetesi başyazarı <strong>Falih Rıfkı Atay; </strong><strong>1931</strong>’de kaleme aldığı <strong>“Faşist Roma Kemalist Tiran”</strong> başlıklı kitabında söz konusu cumhuriyeti şöyle değerlendirmektedir: <strong><em>“Bizim Rusya’da ve İtalya’da sevdiğimiz şey, bizim işimize yarayacak ihtilalci terbiye ve inkişaf metotlarıdır… Faşizmle sosyalizmi ayıran farklar gaye değil, hareket tarzı farklarıdır… Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova’nın yığın terbiyesi metotları; devletçi Türk iktisatçılığı içinse Faşizmin korporasyon metotları benimsenmelidir…”</em><sup><strong><sup>[1]</sup></strong></sup></strong> <strong>ATATÜRK</strong>’ün kurduğu cumhuriyeti, Batı tipi <strong>liberal</strong> <strong>demokrasi</strong> ya da <strong>sosyal demokrasi</strong> zannedenlerin kulağı çınlasın?! Başka etnisite ve dinden olan insanlar; <strong>CHP, MHP, İyi Parti </strong>yahut da <strong>İsmet ÖZEL</strong>’in istedikleri  cümleleri çocukları haykırsın istemiyorlarsa bu <strong>meşru</strong> isteğe karşı çıkmak hangi <strong>ahlak</strong> ile hangi <strong>din</strong> ile hangi <strong>rasyonalite</strong> ile kabildir? Şüphesiz, başkalarının çocuklarına bir şeyleri <strong>dikte</strong> etmek, sadece ve sadece <strong>sosyalizm</strong>, <strong>faşizm</strong> yahut onların bileşkesi <strong>dikta ideolojileri</strong> ile kabildir ki o ideolojiler de hiçbir ahlak, hiçbir din, hiçbir rasyonalite tanımamakla marufturlar… Sağır sultan bunu da duydu…</p>
<p style="text-align: justify;">Tek-parti diktatörlüğüne ait bu garabeti savunmaya çalışan insanların yaptığı bir <strong>manipülasyon</strong> da <strong>suret-i haktan </strong>görünerek, <strong><em>“Andımız uygulamaları, Batı ülkelerinde, mesela Amerika’da var.”</em></strong> mealinde gerçek dışı cümleleri kurmaya kalkışmalarıdır. Geçmişte, diktatörlüklerle yönetilmiş ülkelerde bu türden uygulamaların olduğu belki doğrudur… Ancak demokratik <strong>hukuk devleti</strong> olan Batı ülkelerinde bu türden uygulamaların olduğu iddiası yalnızca ve yalnızca insanları aldatmaya yönelik bir manipülasyondur… <strong>Amerikan</strong> okullarındaki güya benzer uygulamanın aslı şudur: Rivayet o ki kamu okullarına yönelik bayrak temini kampanyası yürüten <strong>Hıristiyan</strong> <strong>Sosyalist</strong> <strong>Baptist</strong> <strong>Papaz </strong><strong>Francis Bellamy; Christoph Columbus</strong>’un kıtaya ayak bastığı günün dört yüzüncü yıldönümü <strong>(1892)</strong> kutlamalarında kamu okullarında topluca okunmak üzere bir <strong>“Bağlılık Andı” (Pledge of Allegiance)</strong> önerir… Sözlerini yazdığı metni <strong>Boston</strong>’da, yöneticisi olduğu <strong>“Youth’s Companion”</strong> dergisinde yayınlatır ve metin halk tarafından çok beğenilir&#8230; Bu vesileyle kutlamalarda sponsor olunması için <strong>Ulusal Eğitim Derneği</strong>’ne (<strong>National Education Association) </strong>müracaat  edilir… Ardından,<strong> “Bağlılık Andı”</strong>nın <strong>(Pledge of Allegiance)</strong> kamu okullarında bayrak merasimlerinde okunabilmesi için <strong>Kongre</strong>’ye ve <strong>Başkan Benjamin HARRİSON</strong>’a çağrıda bulunulur&#8230; <strong>Başkan</strong> <strong>HARRİSON</strong>’ın yayınladığı kararname ile de <strong>“Bağlılık Andı” (Pledge of Allegiance) </strong>ilk kez <strong>12 Ekim 1892</strong>&#8216;de tüm kamu okullarında okutulur…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Francis Bellamy </strong>tarafından yazılan <strong>“Bağlılık Andı” (Pledge of Allegiance) </strong>metni şu şekildedir:</p>
<p style="text-align: justify;">            <strong><em>&#8220;I pledge allegiance to my Flag and to the Republic for which it stands: one Nation indivisible with Liberty and Justice for all.&#8221;</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">        <strong><em>&#8220;Bayrağıma ve onun temsil ettiği Cumhuriyete bağlı kalacağıma söz veriyorum: Herkes için Özgürlük ve Adaletle bölünmez bir Millet.&#8221;</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Francis Bellamy </strong>tarafından yazılan bu metne; 1923&#8242;te <strong>National Flag Conference</strong>’ın (Ulusal Bayrak Konferansı) çağrısı üzerine, göçmenlerin doğdukları ülkeler ile ABD arasında sadakat tereddütü yaşamamaları maksadıyla &#8220;Bayrağım&#8221; ifadesi yerine &#8220;Amerika Birleşik Devletleri Bayrağı&#8221; ifadesi eklenir… 1948’de de <strong>Illinois</strong> eyaletinden bir avukat  <strong>Louis Albert BOWMAN</strong>, metne <strong>&#8220;Tanrı&#8217;nın gözetimi altında&#8221;</strong> ifadesinin eklenmesini teklif eder&#8230; <strong>Temsilciler Meclisi</strong> üyesi <strong>Charles OAKMAN </strong>1954’te bu konuda bir yasa tasarısı hazırlar… <strong>Başkan Dwight D. EİSENHOWER</strong>, <strong>Temsilciler Meclisi</strong> ortak kararına istinaden 14 Haziran 1954&#8242;te tasarıyı onaylar… Metnin bugün de kullanılan son hali şöyledir:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>&#8220;I pledge allegiance to the Flag of the United States of America, and to the Republic for which it stands: one Nation under God, indivisible, with liberty and justice for all.&#8221; </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>&#8220;Amerika Birleşik Devletleri Bayrağına ve temsil ettiği Cumhuriyet’e bağlı kalacağıma söz veriyorum: Herkes için özgürlük ve adalet ile bölünmez bir Millet, Tanrı’nın gözetimi altında.&#8221;</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Açıktır ki <strong>Amerikan</strong> okullarında okutulan “Ant” <strong>(Pledge of Allegiance / Bağlılık Yemini)</strong> herhangi bir <strong>hamaset</strong> dilini içermemektedir… Herhangi bir etnisiteye vurgu yapmamaktadır… Herhangi bir <strong>asimilasyon</strong> politikası gütmemektedir… Herhangi bir diktatörü ululamamakta, onun yolunda ya da ülküsünde yahut da hedefinde yürümek gerektiğini telkin etmemektedir… Herhangi bir dikta rejiminin süblimine ettiği varoluş tarzına feda olunmasını tembihlememektedir… Herhangi bir ırka mensubiyetle <strong>“mutluluk”</strong>  arasında korelatif bir bağ kurdurtmamaktadır… Daha da ötesi, gözleri kör olanların bile görebileceği gibi, <strong>“herkes için özgürlük ve herkes için adalet”</strong> taahhüdünde bulunmaktadır… Acaba andımız da andımız diye tutturanlar, tutturmakla kalmayıp ilk okul çocukları gibi önlük giyip kendilerini maskara edenler ve onların temsilcileri; çok da lüzumlu değil ama Amerikan okullarında okutulan aynı metnin Türkiye’ye uyarlanmasına ve Türkiye’de yaşayan <strong>“herkes için özgürlük ve herkes için adalet”</strong> taahhüdüne rıza gösterirler mi?!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Falih Rıfkı Atay, Faşist Roma Kemalist Tiran, Hakimiyeti Milliye Matbaası, Ankara, 1931.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1763&amp;linkname=Amerikan%20Okullar%C4%B1ndaki%20%E2%80%9CAnt%E2%80%9D%20%28Pledge%20of%20Allegiance%20%2F%20Ba%C4%9Fl%C4%B1l%C4%B1k%20Yemini%29%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1763&amp;linkname=Amerikan%20Okullar%C4%B1ndaki%20%E2%80%9CAnt%E2%80%9D%20%28Pledge%20of%20Allegiance%20%2F%20Ba%C4%9Fl%C4%B1l%C4%B1k%20Yemini%29%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1763&amp;linkname=Amerikan%20Okullar%C4%B1ndaki%20%E2%80%9CAnt%E2%80%9D%20%28Pledge%20of%20Allegiance%20%2F%20Ba%C4%9Fl%C4%B1l%C4%B1k%20Yemini%29%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1763&amp;linkname=Amerikan%20Okullar%C4%B1ndaki%20%E2%80%9CAnt%E2%80%9D%20%28Pledge%20of%20Allegiance%20%2F%20Ba%C4%9Fl%C4%B1l%C4%B1k%20Yemini%29%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1763&amp;title=Amerikan%20Okullar%C4%B1ndaki%20%E2%80%9CAnt%E2%80%9D%20%28Pledge%20of%20Allegiance%20%2F%20Ba%C4%9Fl%C4%B1l%C4%B1k%20Yemini%29%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_8"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1763</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üniversitelerin Ahval-i Pür Melali</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1217</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1217#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Feb 2018 22:28:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1217</guid>
		<description><![CDATA[Katıldığı bir televizyon programında Prof. Dr. Celal ŞENGÖR, üniversitelerle ilgili olarak mealen şunları söylüyordu: &#8221;Üniversiteler meslek okulları değildir. Zira üniversiteler bilgi üretiminin üniversal seviyede yapılıp, talebelere öğretildiği yerlerdir. Türkiye&#8217;de bu anlamda üniversite yoktur. Mevcutların hiç birisi beş para etmez. Adına &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1217">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Katıldığı bir televizyon programında <strong>Prof. Dr. Celal ŞENGÖR</strong>, üniversitelerle ilgili olarak mealen şunları söylüyordu: <strong><em>&#8221;Üniversiteler meslek okulları değildir. Zira üniversiteler bilgi üretiminin üniversal seviyede yapılıp, talebelere öğretildiği yerlerdir. Türkiye&#8217;de bu anlamda üniversite yoktur. Mevcutların hiç birisi beş para etmez. Adına üniversite denilen bu yerler; içlerinde bilgi üretimi yapmaya çalışan nadir kişiler bulunsa da kurum olarak bunu yapmıyorlar.”</em></strong> <span id="more-1217"></span>ŞENGÖR’ün, “hiç birisi beş para etmez”, ifadesi belki ağır bir eleştiri olarak karşılanabilir ama “üniversal seviyede bilgi üreten kurumlar” olmadıkları gerçeğini reddetmek için de herhalde özel saflık dersi almak icap edecektir. Delil mi istiyorsunuz? <strong>Ankara Patent Enstitüsü</strong> tarafından 2000’li yıllarla ilgili yayınlanan aşağıdaki istatistiki tespitlere bakın lütfen:</p>
<table style="height: 278px;" width="668">
<tbody>
<tr>
<td width="213"><strong>Ülke /                   Yıl</strong></td>
<td width="213"><strong>     Patent Başvurusu</strong></td>
<td width="213"><strong> Onaylanan Patent</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="213"><strong>Japonya           2002</strong></td>
<td width="213"><strong>            371495</strong></td>
<td width="213"><strong>               108515</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="213"><strong>Japonya           2003</strong></td>
<td width="213"><strong>            388879</strong></td>
<td width="213"><strong>               112269</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="213"><strong>G. Kore            2002</strong></td>
<td width="213"><strong>              73378</strong></td>
<td width="213"><strong>               22943</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="213"><strong>G. Kore            2003</strong></td>
<td width="213"><strong>              70680</strong></td>
<td width="213"><strong>               30175</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="213"><strong>Türkiye           2002</strong></td>
<td width="213"><strong>              266</strong></td>
<td width="213"><strong>                21</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="213"><strong>Türkiye           2003</strong></td>
<td width="213"><strong>              388</strong></td>
<td width="213"><strong>                44</strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong>Acaba durum niçin böyle? <strong>Japonya</strong> veya <strong>Kore</strong>’deki akademisyenler çok zeki, çok ahlaklı, çok çalışkan da <strong>Türkiye</strong>’deki “akademisyen”ler çok aptal, çok ahlaksız, çok tembel, vs. mi? <strong>Türkiye</strong>’de “akademisyen” diye adlandırılan insanların doğaları <strong>Japonya</strong> veya <strong>Kore</strong>’deki akademisyenlerin doğalarından çok mu farklı? <strong>Batılı</strong> akademisyenlerden bahis bile açmıyorum… Bence asıl sebep (aptal, ahlaksız, tembel, vs. olanları tenzih etmiyorum); sistemin <strong>RASYONEL</strong> bir temele oturtulmamış olması ve ehil ellerce yürütülmemesidir. Üniversitelerin son yıllarda gözlenen naehil ellerdeki ahval-i pür melali (Cemaziyel evveli de çok farklı değildi de ahirde üzerine tüy dikildi.) irrasyonalitenin boyutlarını göstermiyor mu?  Pekii, bu ahval-i pür melali yazıp-çizen <strong>BASIN</strong>, onu görmesi gerekenler tarafından niçin görülmüyor?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 1:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“İLK İCRAAT”: “Aksaray Üniversitesi’ne 2015 yılında rektör olarak atanan Prof. Dr. Yusuf Şahin’in ve yardımcılarının döner sermayeden sağlanan ödeneklerinin yönetim kurulu kararıyla (yönetim kurulu kendileri oluyor) rekor şekilde artırıldığı ortaya çıktı. Rektöre yüzde 600, yardımcılarına yüzde 300 zam. Aksaray Üniversitesi Mühendislik Fakültesi ve Eğitim Fakültesi döner sermayelerine yönelik düzenlemelerin yapıldığı şubat ayındaki toplantıda üniversitenin yönetim kurulu, rektör Şahin’in ödeneğini yüzde 600, rektör yardımcıları Prof. Dr. M. Bahaddin Varol, Prof. Dr. Ayhan Özçifçi ve Prof. Dr. Hacı Murat Yılmaz’ın ödeneğini yüzde 300 ve genel sekreter Bayram Ali Yavaş’ın ödeneğini de yüzde 200 artırdı. Yani maaşlarına ilaveten Rektöre her ay 20-30 bin; yardımcılarına 15-20 bin; sekretere de 10-15 bin TL döner sermaye yönetici payı ödenecek.” Eee akideleri &#8220;Devletin malı deniz, yemeyen domuz&#8221; olunca&#8230;  Cübbeli Ahmet Hoca; sözde Müslüman bu tiplerin şöyle dua ettiğini söylüyor: &#8220;Haram, helal ver Allah&#8217;ım, senin kulun yer, Allah&#8217;ım&#8230;&#8221; Yiyin efendiler, yiyin; bu han-ı iştiha sizin&#8230;</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 2:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Türkiye&#8217;nin Günlerce Konuştuğu Olayda Neler Oldu: Aksaray Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalına alınacak Yardımcı Doçent pozisyonu için ilan vermişti. İlanda “Fatma Karabıyık Barbarosoğlu üzerine çalışmış olmak” koşulu dikkat çekmişti. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, hükümete yakın Yeni Şafak gazetesinde uzun yıllardır köşe yazarlığı yapan bir isim. YÖK Tez Merkezi verilerine göre, lisansüstü araştırmalarında Barbarosoğlu’nu çalışmış toplam araştırmacı sayısı 9 iken, bunlar arasında doktora derecesine sahip olma koşulunu karşılayan sadece 1 kişi var. O da Dr. Yılmaz Evat. Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ODATV’nin konuyla ilgili haberinin ardından bu kadro ilanını iptal etmişti. YÖK yaptığı açıklamada &#8220;Aksaray Üniversitesi Rektörlüğünün, Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı için verdiği ve kamuoyunun eleştirisine konu olan akademik kadro ilan şartlarının, akademik teamüllere ve kriterlere uymadığı anlaşılmıştır&#8221; demişti. İptal Edildi Ama… ODATV aylar sonra bu olayın peşinde yeniden düştü. Gördük ki, ilan iptal edilmesine edilmişti ancak ilanla yapılmak istenen yine yapılmıştı. Aksaray Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı’nda Yılmaz Evat, Yardımcı Doçent kadrosuna alındı. Yani YÖK’ün ilanı iptal etmesinin, üniversite için bir anlamı yoktu.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 3: </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Aksaray Üniversitesi&#8217;nde şehitleri anmak isteyen ülkücü öğrenciler fakültenin girişine Türk bayrağı astı. Ülkücü öğrencilerin iddiasına göre, Rektör Yusuf Şahin&#8217;in talimatı üzerine İslami İlimler Fakültesi Dekanı Bahaddin Varol, öğrencilerden bayrağın kaldırılmasını istedi. Dekan Varol, &#8220;Rektör Bey&#8217;in talimatı var&#8221; derken, kendisine karşı çıkan öğrencilere ise, &#8220;Şehitleri anmak size mi kaldı.&#8221; dediği iddia edildi. Konuya dair, MHP Aksaray İl Başkanlığı da sosyal medya hesabından bir açıklama yaparak, &#8220;Bu gibi rahatsızlıklar sadece bölücü ayrıştırıcı terör örgütü mensuplarına özgü hareketlerdir&#8221; dedi.” ODATV&#8217;nin gündeme getirdiği olay sonrasında, Dekan Bahaddin Varol istifa etti. Varol, İstifa dilekçesinde, &#8220;Ülkücü kılığına girmiş FETÖ&#8217;cüler&#8221; ifadelerini kullanırken, &#8220;Bilmiyorum yaşanan bu sıkıntıların AK Partili büyüklerimiz için bir anlamı var mı?&#8221; diye belirtti (&#8220;Adam&#8221;ın kendisi küçük olunca, mecburen &#8220;büyükler&#8221;ini imdada çağırıyor.). Varol, dilekçesinde, &#8220;İslami İlimler Fakültemizin manevi onurunu (neymişse o) ve kurumsal kimliğini korumak adına dekanlık ve rektör yardımcılığı görevinden istifa etmiş bulunuyorum&#8221; dedi.” </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 4:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Bağ; İmam Hatip Ortaokulu&#8217;nda öğretmen olarak görev yapan eşi Derya Bağ&#8217;ı İslami İlimler Enstitüsü&#8217;ne Enstitü Sekreteri olarak atadı. Eleştiriler üzerine, Bağ, Pamukkale Üniversitesi&#8217;nin kuruluşundan bu yana tüm rektörlerin eşlerinin üniversitede çalıştığını söyledi. Rektör Bağ, &#8220;Pamukkale Üniversitesi ya da başka üniversitelerde eşiyle birlikte ilk görev yapacak rektör ben değilim. Benden önce, kuruluşundan beri görev yapan tüm rektörlerin eşleri Pamukkale Üniversitesi&#8217;nde çalışıyordu. O zaman her şey normaldi de şimdi mi anormalleşti? O zaman etik sorun yoktu da şimdi mi problem oldu?&#8221; dedi. Eşinin İlahiyat Fakültesi ön lisans mezunu olduğunu, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fatültesi’nin lisans programını bitirmek üzere olduğunu, Bereketli İmam Hatip Ortaokulu’nun kurucu müdürlüğünü yaptığını belirten Prof. Dr. Hüseyin Bağ, &#8220;Atamayı eşim olduğu için yapmadım. İlahiyatla ilgili konularda yetkin olduğu için yaptım. Eşim iki yıllık ilahiyat ön lisans mezunudur. Ayrıca 4 yıllık lisanstan da son sınıfta iki dersi kaldı. İlahiyattan da mezun olacak. Kesinlikle eşime sıfırdan bir iş sağlama olayı değildir. PAÜ&#8217;de rektörlük görevinin yanı sıra Eğitim Fakültesi ve Diş Hekimliği Fakültesi Dekan Vekilliği başta olmak üzere 13 yöneticilik görevini sürdüren Rektör Bağ&#8217;ın, ayrıca kendisini üniversiteye bağlı Teknokent Yönetici AŞ’de de Genel Müdür olarak görevlendirdiği belirlendi. Yeni Asır&#8217;ın ulaştığı maaş bordrosunda rektör Bağ&#8217;ın Genel Müdürlük görevi için alacağı 4 bin 500 liralık maaşına da yüzde 105 zam yaparak, maaşını 9 bin 500 liraya yükselttiği de ortaya çıktı.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 5:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Yükseköğretim Kurulu (YÖK); Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Murat Türk&#8217;e yönelik &#8216;önemli kadrolara yakınlarının yerleştirildiği&#8217; iddiaları üzerine, soruşturma açtı. Türk&#8217;ün İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı eşi Prof. Dr. Zeynep Türk görevinden alındı. Rektör Prof. Dr. Murat Türk’ün görev yaptığı 2014 yılından bu yana eşi Prof. Dr. Zeynep Türk’ü dekan vekili, akrabası Prof. Dr. Sabri Ulukanlı’yı rektör yardımcısı, Ulukanlı’nın biyolog eşi Prof. Dr. Zeynep Ulukanlı’yı Mimarlık ve Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Vekili, yine akrabası Doç. Dr. Bülent Öz’ü Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü, Öz’ün eşi Gıda Mühendisliği Bölüm Başkanı Doç. Dr. A. Ayşe Tülin Öz’ü Sağlık Bilimleri Yüksekokulu Müdürü olarak atadığı ileri sürüldü. Ayrıca rektörün eşinin dayısı Savaş Dündar’ın Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanı,  kuzeni Yrd. Doç. Dr. Behçet Dündar’ın da Erzin Meslek Yüksekokulu Müdürü olarak görev yaptığı iddia edildi. Bu atamalarla Prof. Dr. Murat Türk’ün senatoda 7 oy hakkına sahip olduğu ileri sürüldü.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 6:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Eşini Özel Danışmanı Yapan Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Kasman, Görevden Alındı. İzmir&#8217;deki Dokuz Eylül Üniversitesinin Rektörü Prof. Dr. Adnan Kasman, hakkında yürütülen bir soruşturma kapsamında, görevden aldı. İzmir&#8217;deki Dokuz Eylül Üniversitesi&#8217;nin Rektörü Prof. Dr. Adnan Kasman hakkında yürütülün bir soruşturma kapsamında, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından &#8216;soruşturmanın selameti açısından&#8217; denilerek görevden alındı. Dokuz Eylül Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevinden 26 Mayıs&#8217;ta istifa ettiği duyurulan Prof. Dr. Banu Esra Aslanertik, Rektör Prof. Dr. Adnan Kasman hakkında, &#8220;Zorla ve hukuka aykırı biçimde görevden istifa ettirme, rıza ve bilgi dışında idari işlem tesis etmek&#8221; suçlamasıyla İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı&#8217;na suç duyurusunda bulunmuştu. İddialara göre Rektör Kasman, aynı üniversitede öğretim üyesi olan eşi Prof. Dr. Saadet Kasman&#8217;ı &#8220;özel danışmanı&#8221; olarak atayıp rektörlük katında oda tahsis etti. Kardeşi Doç. Dr. Şefika Kasman&#8217;ı da DEÜ İzmir Meslek Yüksekokulu&#8217;nda müdür yardımcısı olarak atadı. Nisan 2017 tarihi itibariyle Şefika Kasman&#8217;ın kadrosu DEÜ Makine Mühendisliği&#8217;ne atandı. Prof. Dr. Kasman&#8217;ın yeğeni Meral Kasman da hızlı yükseldi. Meral Kasman anlaşmalı kurumlarda memur olarak çalışırken DEÜ Döner Sermaye İşletme Müdür Yardımcısı oldu. Ardından Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu Sekreterliği&#8217;ne atandı. Buradan da kısa sürede terfi ederek şube müdürü oldu. Meral Kasman memur maaşı alırken bir anda 4 bin 150 liralık şube müdürü maaşı ve kadrosunu aldı.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 7:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Celalettin Vatansev’in, dekan olmasının ardından erkek kardeşi, oğlu ve eşinin aynı üniversitede işe alındığı ortaya çıktı.Vatansev ’in işe aldığı kardeşinin başvuru yapan 6 aday arasında 4. sırada olması dikkat çekti. Dekan, uzman doktor eşini de Yard. Doç. olarak atadı. Celalettin Vatansev, 2015 Nisan ayında Meram Tıp Fakültesi Dekanlığına atandı. Vatansev’in dekan olmasının ardından ilk olarak kardeşi Hakan Vatansev, Konya merkezde bulunan Necmettin Erbakan Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak alındı. Üniversiteye başvuran 6 aday arasında ALES sıralamasında 72 puanla 4. sırada yer alan Vatansev’in, üniversitenin yaptığı sınavda ise rakiplerini geçmesi dikkat çekti. Vatansev’in önündeki isimler 26-45 puan aralığında alırken, kendisi 76 puan alarak öğretim görevlisi olarak üniversiteye giren tek kişi oldu. Vatansev’in lisans mezuniyet notunun da 6 aday arasında 5. sırada yer alması, atama konusunda şüphe uyandırdı. Konya Ticaret Odası Karatay Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden mezun olan ve özel bir şirkette çalışan oğlu Ali Esad Vatansev ise Kasım 2016’da Necmettin Erbakan Üniversitesi inşaat ve Yapı Daire Başkanlığı’nda İnşaat mühendisi olarak işe başladı. Dekan Celalettin Vatansev’in Konya’da özel bir hastanede çalışan eşi, Uzman Dr. Hülya Vatansev, 2017 Kasım ayında Meram Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı’na Yard. Doç. Dr. olarak atandı.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 8:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Abdurrahman Fettahoğlu’nun, öğrencisiyken tanışıp evlendiği eşini, öğretim üyesi yapmak için gösterdiği azim herkesi şaşkına çevirdi. Gönül ilişkisi varken asistan yaptığı 1981 doğumlu Sibel Topdemir&#8217;le evlenen 57 yaşındaki dekan Abdurrahman Fettahoğlu, eşine büyük bir hızla doktora yaptırdı. Geçtiğimiz günlerde kendisinin de jüri üyesi olduğu yönetim kurulunda, eşinin öğretim üyesi olarak atanmasını sağladı. Kocaeli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Abdurrahman Fettahoğlu, 1981 doğumlu Sibel Topdemir ile 2002-2003 döneminde üniversitede derslerine girerken tanıştı ve ikili arasındaki hoca-öğrenci ilişkisi, gönül ilişkisine dönüştü. 2004 yılında İşletme Bölümü Muhasebe-Finansman Ana Bilim Dalı&#8217;nda kendisine asistan yaptığı Sibel hanım ile ilişkisini ilerleten dekan, 2005 yılında kendi yönetiminde &#8220;İşletmelerde İki Yatırım Türünün Riziko Prim Sorunsalı&#8221; konulu bir yüksek tezi hazırlattı ve aynı yıl muradına ererek Sibel hanım ile evlendi. 2005 yılında doktoraya başlattığı eşini jet hızıyla, Haziran-2009&#8242;da önce işletme doktoru yapan dekan, sonra da Temmuz-2009&#8242;da yardımcı doçent kadrosunda öğretim üyesi olmasını sağladı. Bu arada dekan Fettahoğlu, akademik ahlak kurallarını hiçe sayarak eşinin yardımcı doçentliğe atanma jürisinde bizzat bulundu. Sibel Fettahoğlu 2009-2010 eğitim öğretim yılında, İşletme bölümünde Muhasebe-Finansman derslerine girmeye başlayacak. Sibel Fettahoğlu&#8217;nun yardımcı doçent olarak atanmasında işleyen süreç ve yapılan atama, üniversitede adam kayırma söylentilerini de doruğa çıkardı. Dekan eşinin bir kız çocuğu dünyaya getirmesine rağmen, aynı zamanda 4 yıl gibi çok kısa bir sürede doktorasını tamamlaması, üstelik bir de kendisine doktorasını bitirir bitirmez hemen kadro açılması şaşkınlıkla karşılandı.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 9:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Gaziantep Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali Gür’ün dosyası her geçen gün daha da kabarıyor. Göreve geldiği Ağustos 2016’dan itibaren hakkında 43 usulsüzlük ve şaibe haberi yapılan ve hakkında onlarca dava açılan Prof. Dr. Ali Gür’ün, hiçbir isnadı tekzip etmemesi ve görevden alınmaması hafızalarda farklı soru işaretlerine sebep oldu. İktidar vekillerinin dahi FETÖ imamı dediği Gaziantep Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali Gür’ün, PKK’lı, DHKP-C’li ve FETÖ’cü akademisyenleri illegal olarak görevde tuttuğu iddia edildi. Bu iddianın sahibi Prof. Dr. Hakan Altıntaş. Rektör Ali Gür’ün, görevde olduğu son 16 ayda işlenen illegal faaliyetlerin MİT kayıtlarına da geçtiğini ifade ederek, “Ali Gür, Gaziantep 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde terörden yargılanan öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Nevra Akdemir’i açığa almayıp yurt dışına çıkışına izin verdi. Üstelik Almanya’ya kaçan Akdemir’i hâlâ ihraç etmedi. Öte yandan Nevra Akdemir’in yerine PKK’ya yakınlığıyla bilinen BirGün Gazetesi yazarı ve ÖDP’nin milletvekili adayı olan Yrd. Doç. Dr. Ferit Serkan Öngel’i atadı. Ayrıca Öngel’in akademisyenliğe sahte evrakla geçmiş olmasına rağmen” diye konuştu. Rektör Ali Gür’ün, görevde olduğu son 16 ayda işlenen illegal faaliyetlerin MİT kayıtlarına da geçtiğini ifade ederek, “Ali Gür, Gaziantep 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde terörden yargılanan öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Nevra Akdemir’i açığa almayıp yurt dışına çıkışına izin verdi. Üstelik Almanya’ya kaçan Akdemir’i hâlâ ihraç etmedi. Öte yandan Nevra Akdemir’in yerine PKK’ya yakınlığıyla bilinen BirGün Gazetesi yazarı ve ÖDP’nin milletvekili adayı olan Yrd. Doç. Dr. Ferit Serkan Öngel’i atadı. Ayrıca Öngel’in akademisyenliğe sahte evrakla geçmiş olmasına rağmen” diye konuştu. Gaziantep Üniversitesi Rektörü Ali Gür, 8 Kasım 2016 tarihinde Güneş Gazetesi’ne verdiği röportajda; “Google amel defteri gibi. Kimin neyi varsa amel defteri gibi döküyor” ifadelerini kullanmıştı. Fakat Ali Gür’ün, Google’a 23 bin lira vererek 2016 Temmuz’unda Google’daki kayıtlarını sildirdiği tespit edildi. Prof. Dr. Ali Gür’ün 2014 yılından önceki arama kayıtlarında birkaç haber dışında hiçbir yorum ve demecinin olmaması da Gür’ün üzerindeki şüpheleri artırıyor. Milletvekili Şamil Tayyar&#8217;ın ortaya çıkardığı tutanaklarda, gizli tanık olan dünyanın FETÖ&#8217;nün tıp imamı dediği Ali Gür, rektör olduğu 17 aydır tartışmaların gündeminden düşmüyor.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 10:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Bürokraside eş dost akraba atamalarına bir yenisi daha eklendi… Sivas Cumhuriyet Üniversitesi&#8217;nde‘Taşeron kadro&#8217; listesine giren bin 100 kişi arasından, üniversite üst yöneticilerinin eşleri, oğulları, gelinleri, kardeşleri, baldızları, kuzen ve yeğenleri de çıktı. Mart ayındaki kadro sınavına bu akrabaların tümü katılacak. Sözcü’den Ali Ekber Ertürk’ün haberine göre; listede rektör, rektör yardımcısı, rektör danışmanları, genel sekreter, kütüphane, bilgi işlem ve yapı işleri başkanlarının akrabaları var. Oğlu listeye alınan Yapı İşleri Başkanı Vural Ercins, “Ben hacı adamım, kimsenin hakkını yemem. Oğlum da alnının akıyla listeye alındı” dedi. 2 oğlu ve gelini listeye giren Kütüphane Daire Başkanı Mustafa Hasbek ise “Listeye girdilerse hak ettiler demek ki” ifadesini kullandı. 2 yeğeni listede yer alan Genel Sekreter Hakan Yekbaş da şu ilginç yanıtı verdi: “Yakınımız diye adamlar aç mı kalsınlar?”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 11:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Atatürk Üniversitesi Hikmet Koçak´ın Aile Şirketi mi Olmuş? Ülkemizin en köklü üniversitelerinden olan Atatürk Üniversitesi´nde adrese teslim kadro yapılıyor İddiaları gün geçtikçe artıyor. Mevzuata göre kadro ilanlarında yer alan şartların spesifik olmasının yasal olmadığı fakat buna rağmen Atatürk Üniversitesi Akademisyen Kadroları Başta Rektör Prof. Dr. Hikmet Koçak ve üst düzey yöneticilerin birinci ikinci ve üçüncü dereceden akrabalarının işgali altında gibi görünüyor.  İddiaya göre; Başta Rektör Hikmet Koçak olmak üzere tüm üst düzey yöneticilerin özel şartlar oluşturarak kadrolar açtıkları ve bu kadrolara da kendi yakınlarını yerleştirdikleri net bir şekilde gözler önüne seriliyor. Rektör Hikmet Koçak´ın Damadı Bünyamin Özgeriş´in Yardımcı Doçent Kadrosuyla Erzurum Teknik Üniversitesine yerleştirildiği, Yine Rektör Hikmet Koçak´ın diğer bir damadını olan Cenk Burak Yılmaz´ın Atatürk Üniversitesinden Yardımcı Doçentlik Kadrosu alınarak İstanbul´da Başhekim olduğu iddialar arasında. Rektör Hikmet Koçak´la ilgili iddialar bunlarla da sınırlı değil. Atatürk Üniversitesi bünyesinde görev yapan ÖZVERİŞ soy isimli kişilerin (GOOGLE araması yapıldığında görülecektir.) yani Rektör Hikmet Koçak´ın Damadı, Damadının kardeşi ve Damadının kardeşinin eşleri de Adrese Teslim Kadro verilerek bir skandala daha imza atmışlardır deniliyor.  Bitmedi: Rektör Hikmet Koçak´ın Kızı Fatma Betül, Damadının Kardeşi Mustafa ve Gelini Melis de Aynı şekilde Adrese Teslim Kadro verilerek Atatürk Üniversitesine yerleştirilmiştir deniliyor. Biter mi? Bitmez İddialar: Rektör Hikmet Koçak´ın diğer bir kızı olan Kübra Koçak Yılmaz ise; Fen Edebiyat Kimya Mezunu olmasına rağmen Döner Sermayenin payından faydalandırılmak için Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesinde Araştırma görevlisi olarak görevlendirildi diye iddia ediliyor. Atatürk Üniversitesinde çıkan bu İddialar yenilir yutulur cinsten değil. Rektör Hikmet Koçak´ın bir an evvel bu iddialara cevap vererek Atatürk Üniversitesinde günden güne çoğalan bu tür dedikoduların önünü geçmesi gerektiğine inanıyoruz.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örnek Olay 12:</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Şimdilerde FETÖ olduğuna karar verilen “Paralel Devlet Yapılanması”na ait özel Fatih Üniversitesi’nden; kamu kurumlarını ele geçirme operasyonları çerçevesinde; Rektör İsmail Yüksek marifetiyle, kamu üniversitesi Yıldız Teknik Üniversitesi’ne transfer edilen “öğretim üyeleri”, atandıkları kamu üniversitesinde hiçbir ders vermeden, gerisingeri tekrar Fatih Üniversitesi’nde görevlendirilmişlerdir. Hani derler ya “Bizim bahçede yemleniyorlar, başkalarının kümesinde yumurtluyorlar.”, işte o misal… Kim bilir, belki de özel Fatih Üniversitesi’nin öğretim üyesi eksiğini tamamlamak kamu üniversitelerinin vazifesidir. Görevlendirmeye dayanak teşkil ettiği ileri sürülen 2547 sayılı YÖK kanununun 40-a maddesi aslında istismar edilerek bu tür görevlendirmeler yapılmaktadır… İlgili madde şu şekildedir:  “Yükseköğretim kurumlarında görevli öğretim üyeleri ile ders vermekle görevli öğretim yardımcıları bağlı bulundukları fakülte veya yüksekokulda haftalık ders yükünü dolduramadıkları takdirde, kendi üniversitelerinin diğer birimlerinde veya o şehirdeki yükseköğretim kurumlarında ders yükünü doldurmak üzere rektör tarafından görevlendirilebilirler. Ders yükü içindeki çalışmalar karşılığında ek ders ücreti ödenmez. Haftalık ders yükünün üstünde başka bir yükseköğretim kurumunda görevlendirilen öğretim elemanlarına görev aldıkları kurum bütçesinden ek ders ücreti ödenir”. Açıktır ki ilgili madde kamuya ait kurumlarla ilgili olup, “özel üniversiteler” madde kapsamında değildir… Maddenin özel üniversiteleri de kapsayacak şekilde yorumlanmasının ahlaki meşruiyeti yoktur… Bir öğretim üyesinin kamudan maaş almakla birlikte kamu üniversitesinde hiçbir ders vermemesi, buna rağmen “özel üniversite”de (Fatih Üniversitesi) ders yürütüp aylık 5-6 bin lira para kazanması, meşru gösterilemez. Şikâyet üzerine ilgililer hakkında YÖK soruşturma açmış ise de maalesef “Paralel Devlet Yapılanması” ihlalleri örtbas etmeyi başarmıştır.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">İslam Dünyasının yüz akı simalarından <strong>İbni Haldun </strong><strong>(1332-1406)</strong> <strong>Mukaddime</strong> adlı eserinde, geçmişte bakın ne diyor: <strong><em>“Medeniyetin gelişmiş olduğu İslam Dünyası’na (Bağdat’a) seyahat eden Avrupalı Hristiyanlar, o bölgede yaşayan insanların hayat standartlarının kendilerinden çok üstün olduğunu görünce, Müslümanların yaratılış itibariyle Avrupalı Hristiyanlardan farklı olduklarını, Tanrı&#8217;nın o insanları daha akıllı yarattığını düşünmüşlerdi. Bu düşünce, tamamen yanlıştır. Zira insan tabiatı her yerde aynıdır. Görülen bu farklılığın yegâne sebebi İslam Dünyası’nda rasyonel düşüncenin eseri olan medeniyetin insanların zekâ ve kabiliyetlerini geliştirmiş olmasıdır.” </em></strong>Naehil ellerce idare edilen, rasyonalitenin olmadığı bir sözde üniversitede, üniversal seviyede bilgi üretilebilir mi?</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1217&amp;linkname=%C3%9Cniversitelerin%20Ahval-i%20P%C3%BCr%20Melali" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1217&amp;linkname=%C3%9Cniversitelerin%20Ahval-i%20P%C3%BCr%20Melali" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1217&amp;linkname=%C3%9Cniversitelerin%20Ahval-i%20P%C3%BCr%20Melali" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1217&amp;linkname=%C3%9Cniversitelerin%20Ahval-i%20P%C3%BCr%20Melali" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1217&amp;title=%C3%9Cniversitelerin%20Ahval-i%20P%C3%BCr%20Melali" id="wpa2a_10"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1217</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilgi Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1197</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1197#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Feb 2018 19:42:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1197</guid>
		<description><![CDATA[Bilgi; süje ile obje arasında kurulan bağdır&#8230; Süje, insan; obje ise insanın bilmek istediği her şey&#8230; İnsan; kendini-kendi hayatını bilmek isteyebileceği gibi, varlığı-eşyayı da bilmek isteyebilir&#8230; Bilmek; anlamak, anlamlandırmak, açıklamak ve kontrol altına almaktır&#8230; Hayatı ve varlığı bilmenin elbette farklı yolları &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1197">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Bilgi; </strong>süje ile obje arasında kurulan bağdır&#8230; Süje, insan; obje ise insanın bilmek istediği her şey&#8230; İnsan; kendini-kendi hayatını bilmek isteyebileceği gibi, varlığı-eşyayı da bilmek isteyebilir&#8230; Bilmek; anlamak, anlamlandırmak, açıklamak ve kontrol altına almaktır&#8230; Hayatı ve varlığı bilmenin elbette farklı yolları vardır&#8230; Bu yollarla elde edilmek istenen bilgi; deneme-yanılma formunda, <strong>spontane</strong> olabileceği gibi; <strong>dinî</strong> veya <strong>felsefî</strong> ya da <strong>pozitif-bilimsel</strong> yahut da <strong>sanatsal</strong>  formda da olabilir&#8230;<span id="more-1197"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Spontane bilgi</strong>; şuurlu bir çabayı gerektirmeden, herkesin kendi tecrübesiyle eşya ve olayların nasıl gerçekleştiğine dair edindiği kanaatlerden ibarettir&#8230; Bütün insanlar ateşin yaktığını, yağmurun ıslattığını, Güneşin doğudan doğup batıdan battığını, geceyle gündüzün birbirini takip ettiğini, kıştan sonra baharın ve yazın geldiğini, yaşamak için yemek-içmek, bunun için de şöyle ya da böyle bir takım faaliyetlerde bulunmak mecburiyetinde olduklarını bilir… İşte bu vesilelerle öğrenilen bilgi, deneme-yanılma yoluyla gerçekleşen spontane bilgidir… Spontane bilgi, insanın doğumuyla başlar ve ölünceye kadar da devam eder… Yani spontane bilginin kaynağı hayattır… Hayatın kazandırdığı tecrübelerdir&#8230; Spontane bilgi, bir anlamda diğer insanî bilgilerin de kaynağıdır…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sanatsal bilgi</strong>; spontane bilgiye çok benzer… Sanatsal bilgi türlerinden ne <strong>şiir</strong> ne <strong>nesir</strong> ne <strong>müzik</strong> ne de <strong>resim </strong>herhangi bir spesifik yönteme dayanılarak elde edilmez&#8230; Ancak sanatsal bilgi aracılığı ile tabiatla ya da hayatla kurulan doğrudan bağ o kadar güçlüdür ki bu bilginin insana tesiri kolaylıkla ölçülemez&#8230; Sanatın sağladığı bilginin en yalın en somut hali ile <strong>edebiyat</strong> alanında karşılaşılır… <strong>Edebiyat</strong>; insanın içinde bulunduğu ahvali, tabiatı, tarihi, hayatın her alanını bütün müşahhaslığıyla tasvir eder&#8230; Bu da insanı harekete geçmeye, şu veya bu şekilde bir şeyler düşünmeye, karar vermeye ve eylemde bulunmaya zorlar… Mesela; <strong>Homeros</strong>’un destanları <strong>Troya Savaşları</strong>nı öylesine tasvir etmiştir ki onu okuyanlar, kendilerini olayların içindeymişçesine hissederler&#8230; Yine mesela <strong>Shakespeare</strong>’in, <strong>Cervantes</strong>’in, <strong>Balzac</strong>’ın, <strong>Victor Hugo</strong>’nun, <strong>Dostoyevski</strong>’nin, <strong>Dede Korkut</strong>’un, <strong>Mevlana</strong>’nın, <strong>Fuzuli</strong>’nin, <strong>Yunus Emre</strong>’nin vs. eserleri, öylesine müessirdir ki her insan o tasvirlerde kendisinden mutlaka bir şeyler bulur&#8230; Belki de insanlık tarihine yön veren en tesirli bilgi sanatsal bilgidir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dinî bilgi</strong> <strong>(mythos/ faithfulness)</strong>; kaynağı ve kriteri kutsal ya da kutsal olduğuna inanılan bilgidir… <strong>Dinî bilgi; </strong>aklı ve tecrübeyi <strong>kriter</strong> almayan, ebeveynden çocuklara intikal ettirilen<strong> politeizmin</strong> ya da <strong>monoteizmin</strong> hayata ve eşyaya yönelik anlatılarından, geleneksel kabullerinden ibarettir… Tabiî ve beşerî hadiseleri tayin eden ya monoteizmin tek-tanrısı ya da politeizmin tanrılar ya da tanrıçalar gibi insan formunda düşünülen aktif figürleridir… Binaenaleyh bütün dinler; hem ahlak, hukuk, siyaset gibi hayata dair bir takım bilgileri hem de <strong>fizikî</strong> ya da <strong>metafizikî</strong> varlığa dair bilgileri içerir… Hemen hemen hiçbir mesele yoktur ki <strong>dinî</strong> bir mesele olmasın&#8230; <strong>Dinî bilgi </strong>için <strong>rasyonalite</strong>; “kutsal” anlatıların <strong>(narrate/fabulate) </strong>doğrulanmasında ya da meşrulaştırılmasında yalnızca araçsal bir değeri ifade eder… Dinî bilginin, onunla rekabete edecek olan felsefî ya da bilimsel bilgiden asıl farkı; <strong>doğruluk kriteri</strong> olarak akla veya duyusal verilere uygunluğu mutlak manada kabul etmemesi, iddialarının doğruluğunun kriteri olarak yine kendi iddialarını delil göstermesidir… Şüphesiz bu durum da beraberinde dinî çeşitliliği getirmektedir…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Felsefî bilgi</strong>; <strong>Antik</strong> <strong>Yunan</strong> dünyasında, hayata ve varlığa ait mitolojik, sanatsal, mistik ve dinsel açıklamalar, yerini rasyonel ve doğal nedenlerle yapılan açıklamalara bırakınca ortaya çıkmıştır… Yani felsefî bilgi; rasyonaliteyi, akıl yürütme ve tecrübeyi kriter alan, hayata ve eşyaya dair doğal nedenleri <strong>(natural causes) </strong>ve<strong> </strong>determine bağlantıları araştıran, insan kaynaklı <strong>rasyonel-empirik</strong> açıklama ve anlamlandırmalardan ibaret bir bilgidir… Felsefî bilgi; <strong>mantık ilkeleri</strong> çerçevesinde elde edildiğinden, inovatif, eleştirel ve metodiktir… Kullanılan başlıca yöntemler de <strong>indüksiyon</strong>, <strong>dedüksiyon</strong> ve <strong>analoji</strong> yöntemleridir. <strong>İndüksiyon</strong>; tekil nesnel gözlemlerden genele yönelik yapılan “tüme-varımsal” <strong>(synthetic)</strong> çıkarımdır. <strong>Dedüksiyon</strong>; genel bir yasa veya ilkeye atıfta bulunarak belirli-özel şeyler hakkında “tümden-gelimsel” <strong>(analytic)</strong> çıkarımdır. <strong>Analoji</strong>; iki obje ya da yapı hakkında, <strong>benzer</strong> oldukları düşünülen yönleri vurgulayan karşılaştırma tarzındaki <strong>(comparative)</strong> çıkarımdır… Felsefî bilginin ortaya çıkışı, şüphe yok ki inanç <strong>(mythos/faithfulness) </strong>temelli anlatıların <strong>rasyonel-empirik</strong> zeminde yapılan sorgusu ve eleştirisiyle mümkün olmuştur… Yani, hayata ve eşyaya dair fenomenlerin gözleme ve mantıksal çıkarımlara dayalı, doğal nedenlerle <strong>(natural causes)</strong> yapılan alternatif açıklamaları felsefî bilginin zuhurunu sağlamıştır… Kaynak ve kriterlerinin aynılığı dikkate alınarak, “<strong>Felsefî bilgi</strong> ile <strong>bilimsel bilgi</strong> insanlık tarihinde daima birlikte var olmuşlardır.”, demek de mümkündür… Haddizatında bilimsel bilginin, felsefenin yan ürünü olduğunu söylemek dahi kabildir… Felsefe ile bilim arasındaki içsel bağ, onların <strong>ontik</strong> temeli ile alakalıdır… Epistemolojik pozitivizmin on dokuzuncu yüzyıldaki tezahürüyle gündeme gelen <strong>felsefe</strong>, <strong>bilim</strong> <strong>(science)</strong> ayrımı, esasen mahiyet farkından ziyade, her iki düşüncenin de kurucu babalarından olan <strong>Aristoteles</strong>’in <strong>(384-322)</strong> <strong>“tabiat felsefesi”</strong> dediği alanın gelişiminin ve birikiminin spesifik branşlara dönüşümünden kaynaklanmıştır. Felsefe ve bilim arasında mahiyet farkı varmış gibi yapılan değerlendirmeleri doğrulamanın imkânı yoktur. Çeşitli bilimler arasından nasıl bir fark varsa bilimsel bilgi ile felsefî bilgi arasında da buna benzer bir fark vardır. Sosyal bilim olarak nitelenen disiplinlerinse felsefî bilgiden  bağımsızlığı asla düşünülemez… Bu çerçeveden bakıldığında; <strong>bilim</strong> <strong>(science)</strong>, daha ziyade kendisini <strong>fizikî</strong> <strong>alan</strong>, <strong>nesnel dünya</strong> ile sınırlandıran bilgi, <strong>felsefe</strong> ise <strong>epistemoloji,</strong> <strong>metafizik</strong> ve <strong>normativite</strong> alanını kapsayan bilgidir. Yani aralarında sözü edilebilecek tek fark, bilimsel bilgi ile felsefî bilginin yoğunlaştığı alanla ilgilidir… Felsefî bilgi; uğraş alanı itibarıyla ve takip ettiği yol bakımından, bilimsel bilgiden daha kapsamlı ve sorumluluğu daha fazla olan bir bilgidir sadece&#8230; Binaenaleyh <strong>“Felsefe sübjektiftir.”, “Bilim objektiftir.” </strong>söylemi; felsefî bilginin bilimsel bilgiden karakteristik farklılığından ötürü değil, <strong>pejoratif-vulgarize</strong> tanımlamalar sebebiyledir. Felsefeye atfedilen sübjektiflik; münhasıran uğraşılan alanın, nesnel dünya ile fizikle alakalı olmaması anlamında olup, <strong>teknik</strong> <strong>terim</strong> dilinin <strong>nesnel tanım</strong>dan ziyade  <strong>adsal tanım </strong>ekseninde teşekkül etmesi ve ileri sürülen doktrinlerin de rasyonel bir çeşitliliği sergilemesi nedeniyledir. Rasyonalite zemininde olsun ya da olmasın her türlü düşüncenin <strong>“felsefe”</strong> diye nitelendirilebileceği manasında değildir… Felsefî bilginin mahiyetini tespit hususunda belki de en açık görüş, <strong>Kant</strong>’a ait olan görüştür. <strong>Kant</strong>’a göre felsefe; aklın, teorik ve pratik bütün ilgilerinin bir ifadesi olan <strong><em>“Neyi bilebilirim?”</em></strong>, <strong><em>“Ne yapmam gerekir?”</em></strong>, <strong><em>“Ne umabilirim?”</em></strong> ve <strong><em>“İnsan nedir?”</em></strong> sorularının cevabını aramaktır. Bir diğer ifadeyle <em>“Felsefe; varlığa ve hayata dair tüm bilginin, insan aklının özsel ereği (amacı) ile ilişkisinin bilgisidir.”</em> Söz konusu erekse; tüm öbür ereklerin bir araya gelerek bağlanabildikleri, nihaî ve en yüce erek olan <strong><em>“iyiyi isteme”</em></strong>dir. <em>“Dünyada, hatta dünyanın dışında bile, iyi bir isteme haricinde, kayıtsız şartsız iyi sayılabilecek, başka herhangi bir erek yoktur.”</em><strong><strong>[1]</strong></strong> Bu açıdan bakıldığında; insan aklının bir yasaması olarak felsefenin, temelde iki konuyu izah etmeye çalıştığı görülür. Bunlar da <strong><em>“varlık”</em></strong> ve <strong><em>“hayat”</em></strong> ya da doğa ve özgürlüktür. Yani felsefe, hem doğa yasasının hem de ahlak yasasının belirlenimini kapsar. Birinci kısım <strong><em>teorik felsefe</em></strong>; ikinci kısım da <strong><em>pratik felsefe</em></strong> diye adlandırılır. Teorik felsefe <strong><em>var olan</em></strong> ile pratik felsefe ise <strong><em>olması gereken</em></strong> ile alakalıdır. Teorik felsefesinin bir deneysel, bir de rasyonel kısmı vardır. Deneysel kısım fizik, rasyonel kısım ise metafiziktir. Pratik felsefesinin de aynı şekilde; deneysel kısmı antropoloji, rasyonel kısmı ise tam anlamıyla moral ya da ahlak metafiziğidir. Kısacası hem doğanın hem de ahlakın yasalarının tespiti ve özellikle de kendi kanatlarıyla uçmaya çalışan aklın eleştirisi, kelimenin gerçek anlamında felsefe denilen şeyi oluşturur. Filozofa gelince; <strong><em>“Filozof, bir akıl sanatçısı değil, bir akıl yasamacısıdır.”</em></strong> Mesela; matematikçiler, doğa bilimciler ve mantıkçılar ne denli başarılı olurlarsa olsunlar, sadece akıl sanatçısıdırlar. İdealde, onlar için tüm bu bilgilerin prensiplerini tespit eden ve bu bilgilerden birer araç olarak yararlanılmasını sağlayan bilge kişiler vardır ki bütün bunları yapmakla sadece o bilgeler, insan aklının ereklerini geliştirmektedirler. Dolayısıyla, filozof diye yalnızca böylelerini adlandırmak gerekir. Şurası da vurgulanmalıdır ki filozoflar, her şeyi bilgelikle ilişkilendirirler ama bunu bilimin yolu içerisinden geçerek yaparlar.[2] Yani, filozofların varlığa ve hayata yönelik açıklamaları, rasyonel ve doğal açıklamalardır. Zaten, herhangi bir düşünce ya da bilgi; <strong><em>“kendisini akla dayanan nedenlerle meşru kılmak veya haklı çıkarmak iddiasında bir zihinsel etkinlik biçimi”</em></strong> değilse, felsefî düşünce, felsefî bilgi diye nitelendirilemez. Filozoflar; <strong><em>“akla dayanan nedenler”</em></strong> derken, her türlü deney ve gözlemi ve bunlara dayanan her türlü akıl yürütme ve sezgiyi; <strong><em>“meşru kılmak veya haklı çıkarmak”</em></strong> derken de <em>“herhangi bir önermeyi, bu önermeyi ileri sürmeyi mümkün kılan kanıt, temel veya gerekçelerle ortaya koyma”</em>yı kastederler.[3]</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bilimsel bilgi </strong>de felsefî bilgi gibi rasyonaliteyi, akıl yürütme ve tecrübeyi kriter alan, hayata ve eşyaya dair doğal nedenleri <strong>(natural causes) </strong>ve<strong> </strong>determine bağlantıları araştıran bilgidir. <strong>Bilimsel bilgi </strong>de <strong>mantık ilkeleri</strong> çerçevesinde elde edilir ve o da inovatif, eleştirel ve metodiktir… Bilimsel bilginin kullandığı yöntemler de yine <strong>indüksiyon</strong>, <strong>dedüksiyon</strong> ve <strong>analoji</strong> yöntemleridir. Bilimsel bilgi de bu yöntemlere dayanarak araştırmalar yapar. Varsayımları, teorileri, aksiyomları araştırmalarının ön şartı olarak görür. Bunlar sayesinde tabii hayatta karşılaşılması mümkün olmayan derinlikleri ortaya çıkarır. Bilimsel bilginin araştırmaları süreklilik arz eder. Bu süreklilik, belli bir bilgi seviyesini gerektiren problemlerin çözülmesiyle sağlanır. Belli bir seviyede çözülemeyen ya da önemsiz gibi görünen meseleler, ilerleyen dönemlerde bilimsel bilginin başka bir seviyesinde çözülebilir ve önemli oldukları derecelerde yerlerini alırlar. Öte yandan belli bir araştırma aşamasında doğru olarak kabul edilen bir bilgi, gelecek bir zamanda yanlış olarak da belirlenebilir. Bilimsel bilgide yalnızca fenomenleri takip etmek, onları konuşturmak, onların verdiği cevaba göre doğruluk değerini tespit etmek vardır. Bilimsel bilgi için var olan şeylerin, olayların, realitenin dışında bir otorite yoktur. Bu niteliklere sahip olan bilim, hayata hizmet eder. Bilim; <strong>Francis Bacon</strong>’ın dediği gibi bir güçtür: <strong><em>“Science is power”. </em>Bertrand Russel</strong>’ın ifadeleriyle bilim; gözlem ve gözlem sonuçlarına dayalı akıl yürütmeler vasıtasıyla önce nesnel dünyaya ilişkin muayyen gerçekleri ve onları birbirine bağlayan yasaları keşfetme, sonra da bunlara istinaden, gelecekte vukuu mümkün olayları tahmin etme teşebbüsüdür (Science is the attempt to discover by means of observation and reasoning based upon it first particular facts about the world and then laws connecting facts with another and (in fortunate cases) making it possible to predict future occurences.).<sup><sup>[4]</sup></sup> Bilim tanımlanmaya çalışılırken, hangi nitelikte bilgileri içerdiği göz önünde tutulmalıdır: 1- Bilimsel bilgi, objektif-nesneldir. Doğrudan ya da dolaylı, gözlenebilen nesneleri veya nesnel ilişkileri dile getirir. Hiçbir hipotez veya teori, gözlem ya da deney sonuçlarına dayanılarak kanıtlanmadıkça bilimsel bilgi hüviyetini kazanamaz. 2- Bilim mantıksaldır. Bilimsel bilgi; herhangi bir hipotez veya teoriyi doğrulama hususunda mantıksal düşünme ve kıyaslama <strong>(dedüksiyon)</strong> kurallarını kullanmakla birlikte, aynı konuyla ilgili çelişik önermeleri doğru kabul etmez. Onların test edileceği nihai alan tecrübe alanıdır. 3- Bilim eleştireldir. Bilimsel bilgiye dair bütün önermeler her zaman eleştiriye açıktır. Örneğin; bir zamanlar doğa yasası olduğu kabul edilen <strong>Newton</strong>’un yer çekimi hipotezi, bilahare yetersizliği tespit edilince yerini <strong>Einstein</strong>’ın teorisine bırakmak zorunda kalmıştır. Bu da göstermektedir ki bilimde hiçbir “doğru” değişmez ve mutlak değildir. 4- Bilim seçici, sınırlayıcıdır. Nesnel dünyada gerçekleşen olaylar çok çeşitli, belki de sonsuz sayıdadır. Bilimin bunların hepsiyle ilgilenmesi hem imkânsız hem de gereksizdir. Bu nedenle bilimsel araştırmalar, kendisine muayyen bir alanı konu olarak seçer ve kendisini o alanla sınırlandırır.  5- Bilim genelleyicidir. Bilimsel bilgi, benzer şartlar altında, belli bir yöntemle daima aynı sonuçların elde edilebileceği ilkesine dayanır. Bunun için de araştırmalarının sınırlılığıyla yetinmeyerek bir takım genellemelerde de bulunur. <strong>İndüksiyon</strong> yönteminin esası da zaten budur.<sup><sup>[5]</sup></sup> Bilimsel bilgi ve felsefî bilginin kısmî farklılıklarına dair genel bir çerçeve çizmek için onları kaynak ve kriter açısından kısaca mukayese etmek gerekirse şunları söylemek yeterli olacaktır. Bilimin kaynağı ve kriteri nesnel dünya, gerçeklik alanı iken, felsefe gerçekliğe aykırı düşmese de kendisini gerçeklik alanıyla sınırlandırmak zorunda değildir. <strong>Felsefî düşüncenin doğa bilimleri gibi, birikerek ilerleyen bir karakteri de yoktur.</strong> Yunanlı tabip <strong>Hipokrates</strong>’ten, bugün çok iyi noktalarda olunduğu elbette doğrudur. Ancak, <strong>Platon</strong>’a nispetle daha iyi noktalarda olunduğu pek söylenemez. Kullanılan bilgilerin materyalinde iyi noktalarda olunabilir fakat felsefe yapma noktasında daha iyi noktalarda olunduğu şüphelidir. Felsefenin, bilimlerden farklı olarak, herkes tarafından kabul edilir olmaya ehemmiyet vermemesi onun <strong>normativite</strong> ve <strong>metafizik</strong> alanlarıyla ilgilidir. Felsefede normativite ve metafizik alanlarıyla ilgili yapılan değerlendirmeler, bilimlerdeki gibi her akıl için aynı değildir. Bilimler, herkesin bilmesinin zorunlu olmadığı tekil-nesnel konularla ilgiliyken; felsefe, insanı insan olarak ilgilendiren varlığın bütünüyle ilgilidir. Bütün bunlara rağmen, bilimler bahis mevzuu olduğunda, her nedense eğitim-öğretim yani bilimsel bilgi uzmanlığı, gerçeği anlamanın şartı olarak kabul edilirken; felsefeye sıra gelince, zaten işin içerisinde bulunulduğu ve herkesin konuşmaya katılabileceği iddiası yükselir. İnsan olmak yeterli şart olarak kabul edilir. Oysaki filozofların takip ettikleri karmaşık felsefî yollar, ancak varlığın ve hayatın nasıl aydınlığa kavuşturulabileceğini tayin ve tespit edebilecek nitelikte, rasyonel ve tutarlı insan özelliğini haiz olmakla aşılabilir…</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç formunda söylenecekse; <strong>bilgi; </strong>süje ile obje arasında kurulan bağdır&#8230; Süje, insan; obje ise insanın bilmek istediği her şey&#8230; İnsan; kendini-kendi hayatını bilmek isteyebileceği gibi, varlığı-eşyayı da bilmek isteyebilir&#8230; Bilmek; anlamak, anlamlandırmak, açıklamak ve kontrol altına almaktır&#8230; Hayatı ve varlığı bilmenin elbette farklı yolları vardır ve elbette ki insan bu faaliyeti muayyen bir bilgi türü ekseninde yapmak zorunda değildir… Hatta denilebilir ki <strong>Antik Yunan</strong> ve <strong>Roma</strong> dönemlerine ait birkaç yüzyıllık istisna dışında, bu faaliyeti<strong> Ortaçağ</strong> sonlarına kadar şöyle ya da  böyle <strong>mitoloji</strong>, <strong>sanat,</strong> <strong>mistisizm</strong>, <strong>din</strong> ekseninde gerçekleştirmiştir… Ancak bu faaliyetin felsefe ve bilimsel bilgi çerçevesinde yapılmasının <strong>dominant</strong> bir <strong>kültür</strong> yarattığı da muhakkaktır… Modern çağda dominant olan kültürün, felsefe ve bilimsel bilgi sayesinde tesis edildiği açıktır&#8230; Hayat standartlarının yüksekliği açısından; klasik ve geleneksel medeniyetlere nispetle modern uygarlığa bir üstünlük atfedilecekse bu, şüphe yok ki felsefî ve bilimsel bilgi sayesindedir…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev., İ. Kuçuradi, Hacettepe Üni. Yay., Ankara, 1982.</p>
<p>[2] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Çev., A. Yardımlı, İdea Yay., İstanbul, 1993.</p>
<p>[3] Ahmet Arslan, Felsefeye Giriş, Vadi Yay., Ankara, 1996.</p>
<p>[4] Bertrand Russell, Religion and Science, Oxford University Press, London, 1935.</p>
<p>[5] Cemal Yıldırım, Bilim Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1197&amp;linkname=Bilgi%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1197&amp;linkname=Bilgi%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1197&amp;linkname=Bilgi%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1197&amp;linkname=Bilgi%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1197&amp;title=Bilgi%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_12"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1197</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de Üniversiteler, Üniversal Bilgi Üreten Kurumlar Mıdır?</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1001</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1001#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Jun 2016 22:00:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1001</guid>
		<description><![CDATA[ Üniversitelerin, üniversal seviyede bilgi üreten kurumlar olmasının garantisi ne kadar akademik özgürlüklerse akademik özgürlüklerin garantisi de şüphesiz iş güvencesidir… Akademik özgürlüklerle iş güvencesi arasındaki bağ elbette inkâr edilemez… Bu bağın bir hayli zayıf olduğu Türkiye gibi ülkelerde üniversiteler, maalesef üniversal &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1001">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"> Üniversitelerin, üniversal seviyede bilgi üreten kurumlar olmasının garantisi ne kadar akademik özgürlüklerse akademik özgürlüklerin garantisi de şüphesiz iş güvencesidir… Akademik özgürlüklerle iş güvencesi arasındaki bağ elbette inkâr edilemez… Bu bağın bir hayli zayıf olduğu Türkiye gibi ülkelerde üniversiteler, maalesef üniversal bilgi üretim ve akademik öğretim merkezlerinden öte muayyen bir ideolojinin ajitasyon kulüplerine dönüştürülmektedir&#8230;<span id="more-1001"></span> Bu perspektiften bakıldığında; <strong>Darülfünun</strong>’un lağvedilip yerine ikame edilen ilk üniversite, <strong>İstanbul Üniversitesi</strong>’nin kurulduğu 1933’ten 1980’lere kadar üniversitelerin Türkiye’deki rolünün, egemen ideolojinin yeniden üretimi ve var olan sömürü ilişkilerine meşruluk kazandırma işlevi olduğunu reddetmek kolay değildir… Mesela; <strong>28 Şubat 2007 “post-modern darbe”</strong>sinin yaşandığı dönemde YÖK Başkanınca seslendirilen <strong><em>“cumhuriyetin üniversitesi cumhuriyete sahip çıkar”</em></strong> sözü, üniversitelerin nasıl olup da ajitasyon merkezlerine dönüştürüldüğünün tipik bir ifadesidir… Bu sözü seslendirenlerin muradı, kuşku yok ki halk, yani cumhur değil, halka karşı psikolojik harp düzenleyen oligarşik zümreydi… Üniversitelerin serbest eleştiri ve bilimsel değer üretme vazifelerini yerine getirememelerinde öğretim üyelerinin şahsi kusurları ve kaliteleriyle birlikte bu ağır siyasi kontrolün büyük rolü olduğu da muhakkaktır… İdeolojik baskı altındaki dönemin Türkiye üniversitelerinde çoğunluğu teşkil eden <strong>“kitapsız-makalesiz profesörler”</strong>in, <strong>“sözde akademisyenler”</strong>in varlığı başka neyle izah edilebilir ki?</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki 1980 sonrası değişimin istenilen ölçülerde olduğunu söylemek de kolay değildir… Liyakat, ehliyet ve fonksiyonelliğin bugün dahi dikkate alınmadığı apaçıktır&#8230; 23/05/2016 tarihli Resmi Gazete ve Hürriyet Gazetesi’nde; &#8220;erdem timsali&#8221; <strong>Rektör Yusuf ŞAHİN&#8217;</strong>in yönettiği <strong>Aksaray Üniversitesi</strong> tarafından öğretim üyesi alınacağına dair yayınlanan ilan gerçekten de ilginçtir… İlanda belirtildiği üzere; Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı yardımcı doçentlik kadrosu için şöylesi bir özel şart konulmuş: <strong><em>“Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu lisans mezunu olmak. Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında yüksek lisans ve doktora yapmış olmak. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu üzerine çalışmış olmak.” </em></strong>“Fatma Karabıyık Barbarosoğlu (Hangi Türk edebiyatı büyüğü ise???) üzerine çalışmış olmak”, şeklindeki özel şart, ahlaka da hukuka da dindarlığa da modernliğe de sekülerliğe de rasyonelliğe de bilumum değerlere aykırıdır… Böyle bir ilan, <strong>Aksaray Üniversitesi</strong>nin nasıl bir &#8220;insan&#8221; tarafından yönetildiğini ve üniversitelerin niçin üniversal seviyede bilgi üreten kurumlar olamadıklarını göstermesi bakımından hakikaten de ibretliktir… Bu tip bir rektörün, üniversiteyi niteliksiz, ideolojik yandaşlarıyla doldurmaya kalkışacağından, her ay maaşının üç-beş katı miktar kamu parasını (miri malını), <strong>YASAL DÖNER-SERMAYE</strong>, yönetici payı diye şahsi hesabına aktaracağından, aynı kamu parasıyla absürt kutlamalar finanse edip, sanatçı <strong>“KÜÇÜK EMRAH”</strong> edalarıyla hazırlattığı şahsına ait onlarca afişi üniversitenin dört-bir tarafına astırıp kişisel reklamını yapacağından, yine aynı <strong style="font-weight: bold; color: #000000;">YASAL DÖNER-SERMAYE</strong> ile kendisine etik ve hukuk dışı işlerinde yardımcı olacak, uşaklık-tetikçilik yapacak rektör yardımcıları, vekil dekanlar atayacağından, bunlarla yönetim kurulları teşkil edeceğinden, şahsına ve yandaş çevresine itaat etmeyen akademisyenleri ise tehdit edeceğinden, onlara mobbing uygulayacağından, arkasında şimdiki gibi rektörlük makamının gücü bulunmadığı için hakkını-hukukunu savunamadığı <strong>&#8220;acuze&#8221;</strong> günlerinde yardımcılığını yürüttüğü selefi rektör, kendisini tahkir ve tehdit ettiğinde onu savunan ve teselli eden omuzunda ağladığı insanlara, dolayısıyla da herkese ihanet edebileceğinden vs. vs. kuşku duyulabilir mi???</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu fiilleri işleyen aynı rektörün, suret-i haktan görünerek şu tür sualler sorması ise daha da ibretlik: <strong><em>“…Yasal olan bir konuda Aksaray Üniversitesi yöneticilerini ahlaksızlıkla ve haram yemekle suçlamaktasınız. Bu suçlamayı neye dayanarak yapıyorsunuz? Geçmişte, Aksaray Üniversitesinde yönetim kurulu üyeliği yaptığınıza göre, düşüncelerinizi şimdiye kadar hangi platformda resmi olarak ifade ettiniz? Bu payların dağıtımı üniversite yönetim kurulu kararıyla yapılmaktadır. Bu konu ile ilgili üniversite yönetim kurulunun herhangi bir kararına itiraz ettiniz mi? Ya da şerh koydunuz mu? Size göre bu uygulama yanlışsa daha önce de yanlıştır şimdi de yanlıştır. Bu konuyu neden şimdi (üniversiteden ayrıldıktan sonra) gündeme getiriyorsunuz???”</em></strong> Sualler sahiden de ibretlik değil mi??? Daha önce üniversite mensuplarına gönderdiği mesajda <strong style="font-weight: bold; color: #000000;">YASAL DÖNER-SERMAYE</strong><strong> </strong>yediğini inkar eden rektör, suallerinin gizli kalacağını zannederek, sırrını ifşa ediyor…</p>
<p style="text-align: justify;">Suallerin cevabına gelince: Malum zevatın yediği <strong style="font-weight: bold; color: #000000;">YASAL DÖNER-SERMAYE&#8217;</strong>ye dair hiçbir zaman yasal değil, demedim… Aksine, dindar geçinen bu zevatın <strong style="font-weight: bold; color: #000000;">YASAL DÖNER-SERMAYE</strong><strong> </strong>yediğini öğrendiğimde <a href="http://www.nesettoku.com.tr">www.nesettoku.com</a> sayfasında yayınladığım <strong>“Rektörlük Seçimleri Üzerine” </strong>başlıklı yazıda (Aksaray Üniversitesi personelinin hepsinin malumudur) aynen şöyle demiştim:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>“…bir üniversitede rektöre düşecek DÖNER SERMAYE ne kadardır kim bilir? Muhakkak ki DÖNER SERMAYE üreten çeşitli mekanizmalar &#8230; vardır. Yasal da olduğuna göre, ye ye bitmez… Mehmet Akif’in “Menfaattir insanları getiren vecde” mısraı kimin için söylenmiş? Yeri gelmişken Tevfik Fikret’i anmamak da olmaz: “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” Eyy muhafazakârlar, hani ya, komşusu aç iken tok yatan sizden değildi… Bilmez misiniz ki mesele yasallık değil, “MEŞRU”luktur… Sizin için meşruiyetin kaynağı İslam değil mi yoksa??? Bilmiyor musunuz, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre “zina etmek” yasaldır; yani suç değildir (Malum; Ak Parti Hükümeti, Avrupa Birliği’nin baskıları sonucu, 2004 yılında yürürlüğe koyduğu Türk Ceza Kanunu’ndan, daha önce var olan “zina suçu”nu çıkarmıştır)… Peki “zina etmek” size göre meşru mu oldu??? Bir şeyin yasal olması, meşru olduğu anlamına gelebilir mi??? Ne Güzel Döner Ne Güzel Sermaye… Dön Baba Dönelim Hacılara Gidelim…”</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yazıyı okuyan dönemin rektörü işi şakaya vurarak şöyle demişti: <em>&#8220;Hocam, yani diyorsunuz ki bu <strong style="font-weight: bold; color: #000000;">DÖNER SERMAYE</strong> bizi bozar öyle mi?&#8221;</em> Yine yazıyı okuyan İlahiyat Fakültesi Dekanı da şöyle demişti: <em>&#8220;Hocam, bence de kesinlikle meşru değildir ve haramdır. Keşke, Hükümet bu uygulamayı kaldırsa, vs. vs&#8230;&#8221;</em> Ne yazık ki o gün öyle diyen dekan, yeni rektöre aynı zamanda rektör yardımcısı da olunca, uygun fetva bulmuş olmalı ki o da yasal <strong style="font-weight: bold; color: #000000;">DÖNER SERMAYE&#8217;</strong>ye &#8220;vira-bismillah&#8221; demiş&#8230; Bize de &#8220;rastgele&#8221; demek düşüyor <em><strong>(Suk-i asr içre bütün dad-u sitend küfr-ü dalal / Müşteri kalmadı din indi ucuzdan ucuza)&#8230;</strong></em>  <strong>DÖNER SERMAYE </strong>konusunun resmi platformlarda ifade edilip edilmemesine gelince: Demokrasinin eleştirilen yönü tam da budur; siz hakikati ne kadar seslendirirseniz seslendirin, <strong>DÖNER SERMAYE </strong>yiyen zevat “oy çokluğu” ile <strong style="font-weight: bold; color: #000000;">DÖNER SERMAYE </strong>yemenin kendilerine göre “meşru” olduğuna mutlaka karar verecektir… Sualleri soranların yasallıktan dem vurması boşuna mı???  Yasallıktan dem vuran bu zevata şöyle bir tavsiyede bulunulsa yerinde olur mu acaba: Yasallık sizin için yeterliyse, yasal olan her yolla para kazanabiliriz kime ne diyorsanız, maaile hepinizin yapabileceği <strong>&#8220;tarihte bilinen en eski meslek&#8221;</strong> Türkiye&#8217;de yasal; buyurun  o  yolla da para kazanın&#8230;  <strong><em>“Ahlaksızlıkla ve haram yemekle suçlama” </em></strong>yakıştırması sualleri soranlara ait olup, kendilerini hakikat aynasında nasıl gördükleriyle alakalı ifşa olsa gerek… Böylesi bir durumda, okuyucular adına şöyle bir sualin sorulması da haklılık kazanmaz mı??? <strong><em>&#8220;Hırsızlara, birilerinin edebinden ötürü vicahen hırsız dememesi, hırsızları hırsız olmaktan çıkarır mı???&#8221;</em></strong> Ziya Paşa ne de güzel söylemiş: <strong><em>Milyonla çalan mesned-i valada ser-efraz / Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir…</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Besbelli ki bu tür kepazeliklerden kurtulmanın yolu; bir taraftan <strong>Türkiye Cumhuriyeti Devleti</strong>nin benimsediğini söylediği <strong>Lima Bildirgesi</strong>ni uygulamaya koymaktan; diğer taraftan da <strong>Birleşik Krallık’</strong>ta<strong> 1988</strong>’de yürürlüğe giren <strong>Eğitim Reformu Kanunu</strong>na benzer reformları pratiğe aktarmaktan geçmektedir… Bakınız; yükseköğretim kurumlarının özerkliği ve akademik özgürlüğü hususunda <strong>Lima Bildirgesi</strong> neler diyor:</p>
<p style="text-align: justify;">1- Akademik özgürlük, akademik bir çevre üyelerinin tek tek ya da toplu halde bilgiyi araştırma, inceleme, tartışma, belgeleme, üretme, yaratma, öğretme, anlatma veya yazma yoluyla edinmelerinde, geliştirmelerinde ve iletmelerindeki özgürlükleri anlamına gelir.</p>
<p style="text-align: justify;">2- Üniversite ve akademik kuruluşlar; insanların ekonomik, sosyal, kültürel, temel ve politik haklarının yaşama geçirilmesini takip etmekle yükümlüdürler.</p>
<p style="text-align: justify;">3- Akademik çevrenin tüm üyeleri herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve devletten ya da herhangi bir başka kaynaktan gelebilecek müdahale veya baskı endişesini taşımadan işlevlerini yerine getirme hakkına sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;">4- Devletler akademik çevrenin tüm üyeleri için insan hakları konusunda Birleşmiş Milletler anlaşmalarında tanınan temel, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel hakları sağlamak ve bunlara saygı göstermekle yükümlüdür. Akademik çevrenin her üyesi, başta düşünce vicdan, din, ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri olmak üzere kişinin özgürlüğü ve dokunulmazlığı ile seyahat özgürlüğünden yararlanır.</p>
<p style="text-align: justify;">5- Tüm devletler ve yükseköğrenim kurumları öğretim üyeleri ve araştırmacılar için istikrarlı ve güvenceli bir istihdam sistemini temin ederler. Akademik çevrenin hiç bir üyesi, akademik çevrenin demokratik yollarla seçilmiş bir organı önünde adil bir savunma yapılmadan görevinden alınamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">6- Akademik çevrenin araştırma işlevi ile ilgili tüm üyeleri, bilimsel araştırmanın evrensel ilke ve yöntemlerine tabi olarak, herhangi bir müdahaleye maruz kalmaksızın araştırma çalışmalarını sürdürme hakkına sahiptir. Bu kişiler aynı zamanda araştırmalarının sonuçlarını başkalarına özgürce iletme ve sansürsüz yayımlama hakkına da sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;">7- Tüm yükseköğretim kurumları ilgilerini toplumun karşı karşıya bulunduğu çağdaş sorunlara yöneltirler. Bu amaçla, bu kurumların müfredatları ve faaliyetleri bir bütün olarak toplumun ihtiyaçlarına yanıt verir. Yükseköğretim kurumları, kendi toplumlarında politik baskıları ve insan hakları ihlallerini kınamalıdırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">8- Tüm yükseköğretim kurumları diğer benzeri kurumlar ve kendi akademik çevreleri içindeki bireylerle, baskıya maruz kaldıkları zaman dayanışma içinde olmalıdırlar…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Birleşik Krallık’</strong>ta<strong> 1988</strong>’de yürürlüğe giren <strong>Eğitim Reformu Kanunu </strong>da şunu diyor: <strong><em>“Akademisyenler, işlerini kaybetme tehlikesine maruz kalmaksızın, toplumca (çoğunlukça) benimsenen bilgileri sorgulama ve aksi görüşlere sahip olma hakkına sahiptir.”</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir akademisyen; sınıfta neyi, nasıl anlatacağına karar veremiyorsa; yaptığı araştırmaların sonuçlarını korkmadan yayınlayamıyorsa; düşüncelerinden dolayı kurumsal sansüre ve baskıya maruz kalıyorsa o üniversitede akademik özgürlükten, özerklikten ve iş güvenliğinden söz edilebilir mi??? <strong><em>“Liyakat ve ehliyet”</em></strong>inden ziyade, ideolojik yandaşlığından ötürü “akademisyen” yapılan; itaatkar kulluğuna istinaden statüsünü koruyan <strong>“sözde bilim kilisesi”</strong>nin <strong>“zangoçlar”</strong>ına hakiki akademisyen, bilim adamı, entellektüel denilebilir mi? Öte yandan; üniversiteyi ideolojik yandaşlarıyla doldurmaya kalkışan; her ay maaşının üç-beş katı miktar kamu parasını (miri malını), <strong>YASAL </strong><strong style="font-weight: bold; color: #000000;">DÖNER SERMAYE</strong>, yönetici payı diye şahsi hesabına aktaran; aynı kamu parasıyla absürt kutlamalar finansa edip, sanatçı <strong>“KÜÇÜK EMRAH”</strong> edalarıyla hazırlattığı şahsına ait onlarca afişi üniversitenin dört-bir tarafına astırıp kişisel reklamını yapan; yine aynı <strong style="font-weight: bold; color: #000000;">YASAL </strong><strong style="font-weight: bold; color: #000000;">DÖNER SERMAYE</strong> ile kendisine etik ve hukuk dışı işlerinde yardımcı olacak, tetikçilik-uşaklık yapacak rektör yardımcıları, vekil dekanlar atayan, onlarla yönetim kurulları teşkil eden, şahsına ve yandaş çevresine itaat etmeyen akademisyenleri tehdit eden; <strong>mobbing</strong> uygulayan, <span style="color: #333333;">arkasında şimdiki gibi rektörlük makamının gücü bulunmadığı için hakkını-hukukunu savunamadığı </span><strong style="font-weight: bold; color: #333333;">“acuze”</strong><span style="color: #333333;"> günlerinde yardımcılığını yürüttüğü selefi rektör, kendisini tahkir ve tehdit ettiğinde onu savunan ve teselli eden omuzunda ağladığı insanlara ihaneti marifet bilen </span>bir rektörün yönettiği üniversiteye hakiki üniversite denilebilir mi? Böyle bir üniversitede üniversal seviyede bilgi üretilebilir, <strong>“kitapsız-makalesiz profesörler”</strong>in, <strong>“sözde akademisyenler”</strong>in yerini <strong>“kitaplı-makaleli profesörler”, “hakiki akademisyenler” </strong>alabilir mi???</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1001&amp;linkname=T%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20%C3%9Cniversiteler%2C%20%C3%9Cniversal%20Bilgi%20%C3%9Creten%20Kurumlar%20M%C4%B1d%C4%B1r%3F" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1001&amp;linkname=T%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20%C3%9Cniversiteler%2C%20%C3%9Cniversal%20Bilgi%20%C3%9Creten%20Kurumlar%20M%C4%B1d%C4%B1r%3F" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1001&amp;linkname=T%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20%C3%9Cniversiteler%2C%20%C3%9Cniversal%20Bilgi%20%C3%9Creten%20Kurumlar%20M%C4%B1d%C4%B1r%3F" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1001&amp;linkname=T%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20%C3%9Cniversiteler%2C%20%C3%9Cniversal%20Bilgi%20%C3%9Creten%20Kurumlar%20M%C4%B1d%C4%B1r%3F" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1001&amp;title=T%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20%C3%9Cniversiteler%2C%20%C3%9Cniversal%20Bilgi%20%C3%9Creten%20Kurumlar%20M%C4%B1d%C4%B1r%3F" id="wpa2a_14"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1001</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Batı&#8217;da ve Türkiye&#8217;de Üniversite</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=958</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=958#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 29 Feb 2016 22:12:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=958</guid>
		<description><![CDATA[Latince orijinaliyle “universitas” kavramı “kurum-cemiyet” anlamında; Ortaçağda yalnızca loncalara verilen bir isimdi. Bu kavram daha sonra aşamalı olarak eğitim-öğretim alanına da taşınmış ve yükseköğretimi nitelemek üzere “universitas magistrorum et scholarium” şeklini almıştır. “Universitas magistrorum et scholarium” Türkçe’ye çevrildiğinde kabaca “talebeler &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=958">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Latince</strong> orijinaliyle <strong>“universitas”</strong> kavramı <strong>“kurum-cemiyet”</strong> anlamında; Ortaçağda yalnızca loncalara verilen bir isimdi. Bu kavram daha sonra aşamalı olarak eğitim-öğretim alanına da taşınmış ve yükseköğretimi nitelemek üzere <strong>“universitas magistrorum et scholarium”</strong> şeklini almıştır. <strong>“Universitas magistrorum et scholarium”</strong> Türkçe’ye çevrildiğinde kabaca <strong>“talebeler ve hocalar topluluğu”</strong> demektir. Hıristiyan katedral ve manastır mekteplerinin gelişiminin sonucu kurulan söz konusu bu üniversiteler; üniversal düzeyde bilgi üreten hakiki üniversite olarak kabul edilemez ise de Avrupa yükseköğretiminin gelişimini inceleme hususunda faydalı bir rehber niteliğindedirler.<span id="more-958"></span>Küçük yerleşim bölgelerinde eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdüren katedral ve manastır mektepleri; öğrencilerle ahali arasında gerilimler yaşanması sebebiyle şehir merkezlerine taşınıp birleştirilince; <strong>University of Bologna (1088), University of Paris (1150), University of Oxford (1167), University of Modena (1175), University of Palencia (1208), University of Cambridge (1209), University of Salamanca (1218), University of Montpellier (1220), University of Padua (1222), University of Toulouse (1229), University of Orleans (1235), University of Siena (1240) ve University of Coimbra (1288)</strong> adlı ilk üniversiteler, yerel yönetimlere karşı kendilerine İmparatorluk tarafından ayrıcalık tanınan ve korunan öğretmenler ve öğrencilerin özel korporasyonları olarak teşekkül etmiş oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Ortaçağ’da öğrenciler, Kilisenin legal koruması altında tutulurlar ve herhangi bir suç işlediklerinde de yalnızca Kilise mahkemelerince sorgulanırlardı. Korporal ve yerel cezalar onlar için söz konusu değildi. Öğrencilere verilen bu ayrıcalık onları seküler hukuka karşı suiistimallere sevk ettiğinden ciddi sonuçlara da yol açıyordu. Ahalideki hoşnutsuzluğun asıl sebebi de buydu. Öğrenciler zaman zaman bir şehirde boykot yapar ve yıllarca oraya dönmezlerdi. Mesela; öğrenciler tarafından başlatılan isyan sonrası 1299’da Paris Üniversitesinde gerçekleştirilen boykotta çok sayıda öğrenci ölmüş, boykot da yaklaşık iki yıl sürmüştü. Bu türden ilk özerklik; <strong>Roma-Germen İmparatoru I. Frederick</strong> tarafından 1158’de Bologna’daki öğrenci ve öğretmenlere tanınır. Bunu; <strong>Papa III. Alexander</strong>’ın, eğitim-öğretim kalitesini korumak üzere zorunlu hale getirdiği 1179’daki öğretmenlik yetkisi ve ücreti tanıyan lisanslı eğitim-öğretim <strong>(licentia docendi)</strong> uygulaması izler. Lisanslı eğitim-öğretim (licentia docendi) uygulaması, zamanla üniversitenin tek ve en önemli belirleyici özelliği sayılan kurumsal özerklik sembolü haline gelecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ortaçağ üniversiteleri; öğretim üyelerine ödenen ücretler çerçevesinde genelde üç farklı şekilde yapılanmışlardır. İlki, ücretlerin öğrenciler tarafından ödendiği <strong>Bologna</strong> uygulamasıdır. İkincisi; ücretlerin Kilise tarafından ödendiği <strong>Paris</strong> modelidir. Üçüncüsü de <strong>Oxford</strong> ve <strong>Cambridge</strong> modelleridir. 1538 sonrası dönemlerde İngiltere’de Manastırların feshedilip, Katolik kurumlar bütün prensipleriyle kaldırılınca, üniversiteler ağırlıklı olarak kraliyet-devlet tarafından desteklenir. Bu farklı yapılanmalar; diğer karakteristikleri de farklılaştırmıştır. <strong>Bologna Üniversitesi</strong>nde yönetimi belirleyenlerin öğrenciler olması sebebiyle öğretim üyeleri büyük baskı ve dezavantaja maruz kalırken; <strong>Paris Üniversitesi</strong>nde, her şeye öğretim üyeleri karar vermektedir. <strong>Oxford</strong> <strong>Üniversitesi</strong>nde ve <strong>Cambridge Üniversitesi</strong>nde ise daha eklektik bir yapıya sahiptir. Bologna’da öğrenciler daha çok seküler ve sanat konularını tercih ederken; Paris’te ana konu teoloji; Oxford ve Cambridge ise hukuk, tıp ve teknik konular ön plandadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ortaçağda öğrenciler, üniversiteye on dört, on beş yaşında girerlerdi. Dersler sabah beş ya da altı da başlardı. Üniversite eğitimi; altı yıl bakalorya ve ilave master ve doktora ile on iki yılda tamamlanırdı. İlk altı yıl faculty of arts tarafından organize edilirdi ve orada yedi özgür sanat; aritmetik, geometri, astronomi, müzik, gramer, mantık ve retorik öğretilirdi. <strong>Bachelor of Arts</strong> derecesine sahip olan öğrenciler daha ileri seviye eğitim-öğretim, <strong>Master</strong> ya da <strong>Doktora</strong> için diğer fakültelere; hukuk, tıp, teoloji fakültelerine giderlerdi. Şüphesiz, en prestijli ve en zor alan teolojiydi. Üniversitelerin kalitesi <strong>Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu</strong> ve <strong>Kilise</strong> tarafından <strong>Generale Stadium</strong> olarak tescillenir ve bu kurumların üyeleri bilgiyi Avrupa çapında yaymak üzere, sık sık farklı bir Studium Generale’de ders vermek için de teşvik edilirdi. <strong>Rönesans</strong> ve erken modern dönem bilimsel gelişmeleri <strong>Skolastik</strong> üniversitelere çok şey borçludur. <strong>Kopernik, Galileo, Kepler, Newton</strong> modern Avrupa’da zorba olduğu iddia edilen Skolastik üniversitelerin sıra dışı ürünleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yükseköğretim kurumu mahiyetindeki bu üniversitelerin Ortaçağ Avrupa’sında Bologna, Paris, Oxford, Cambridge sıralamasıyla kurulduğu ileri sürülse de yükseksek öğretim faaliyetlerinin tarihinin çok daha eskilere dayandığını söylemek yanlış olmasa gerektir. <strong>Antik Yunan</strong> felsefe mektepleri, <strong>Akademya, Likeon, İskenderiye, Antakya, Harran</strong> mektepleri, ilk İslam üniversitesi mahiyetindeki <strong>Beyt’ül-Hikme (830), Nizamiye Medresesi (1066)</strong> ve özellikle <strong>Endülüs Medreseleri</strong> şüphe yok ki Avrupa’daki ilk üniversiteleri büyük ölçüde etkilemişlerdir. Tüm Ortaçağ boyunca Avrupa üniversitelerine egemen olan Aristotelyen düşünceler, İslam medreseleri aracılığıyla öğrenilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ortaçağ üniversiteleri modern üniversitenin prototipi sayılabilir ise de<strong> “üniversal düzeyde bilgi üreten yükseköğretim kurumları”</strong> olarak üniversiteler asıl fonksiyonel özelliklerini <strong>Rönesans</strong> sonrası kazanmıştır. <strong>Hümanizm, Protestanlık, Kapitalizm </strong>ve<strong> Ulus-Devlet</strong> anlayışı üniversite zihniyetini tamamen dönüştürmüştür. Ortaçağ “universitas”ının görünüşteki birliği Rönesans’la yerini ulusal özelliklere ve yerel uygulamalara terk eder. XVI. Yüzyılda filolojinin yenilenmesi, XVII. Yüzyılda bilim dünyasında <strong>(Harvey, Descartes ve Newton)</strong> ve modern hukuktaki <strong>(Grotius, Pufendorf)</strong> atılım, XVIII. Yüzyılda <strong>Aydınlanma</strong> temel dönüm noktalarıdır. Aydınlanma düşüncesiyle birlikte üniversiteler genellikle devletlerin ve sanayinin ihtiyaçlarına çok daha uygun tavırlar takınarak gerçek anlamda bir modernleşme eğilimini yansıtırlar. 1860-1940 yılları; eğitim tarihçileri tarafından yükseköğretimin meslekileşmesi, eğitim ve araştırmanın birleştirilmesi, bireysel farklılaşma ve küresel yayılma olarak tanımlanır. Bu dönemde en azından müşterek bir nitelik ortaya çıkar: Yükseköğrenim bireylerin sosyal saygınlığı, ulusal kabul görme, ulusal ve uluslararası bilimsel ve ekonomik gelişme, elitlerin ve toplumsal kadroların formasyonu ve yükseköğrenime kadınların da kabulüyle cinsiyetler arasındaki eşitliğin gelişmesi için vazgeçilmez bir araçtır. İkinci dünya savaşı sonrası yükseköğrenimin işlevi tamamen değişmiş; eğitim ve öğretimin pratiğe, faydacılığa ve uzmanlaşmaya doğru kayması engellenememiştir. Amerika’nın üstünlüğünü kabul ettirdiği bu modelde modern çalışma alanlarının; öğretim, bilimsel araştırma, mühendislik ve teknisyenliğin ağırlığının arttığını; buna karşılık kamuda çalışmak gibi eski iş alanlarında bir gerilemenin yaşandığını söylemek mümkündür.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye</strong>’ye gelince; 1869, 70, 71, 74 ve 81’deki başarısız denemelerden sonra <strong>Sultan Abdulhamid</strong>’in izniyle <strong>1900</strong> yılında bir yükseköğretim kurumu olarak tesis edilen <strong>Osmanlı Daru’l-Fünunu</strong>’nun; Batıdaki muadilleri kadar belki olmasa da <strong>Cumhuriyet</strong> dönemi muadillerinden çok daha kalifiye ve fonksiyonel olduğunu söylemek abartı olmasa gerektir. Üniversite reformu adıyla 1933’te gerçekleştirilen değişimin mahiyeti dikkate alınırsa hakikatin öyle olduğu daha kolay kavranacaktır. <strong>Cumhuriyet</strong> kisvesi altında <strong>Tekparti Diktatörlüğü</strong> inşa eden yeni idarî kadronun absürd <strong>“Dil ve Tarih Tezi”</strong>ni savunmayı ve öğretmeyi reddeden mevcut 114 müderristen 100’ü görevine son verilerek <strong>Daru’l-Fünun</strong>’dan uzaklaştırılmıştır. 1933 Temmuzunda çıkarılan bir kanunla Daru’l-Fünun lağvedilip yerine <strong>İstanbul Üniversitesi</strong> kurulduğunda gerekçe <strong>Maarif Vekili Dr. Reşit Galip</strong> tarafından <strong>“siyasi, İctimai büyük inkılaplar karşısında bitaraf bir müşahit olarak kalınması”</strong> gösterilmiştir. Öğretim üyesi atamalarında aranılan kriterin ne olduğuysa <strong>Maarif Vekili Dr. Reşit Galip</strong>’in 12. 9. 1933 tarihli <strong>Milliyet’</strong>te yer alan tebliğinde <strong>“ilimden ziyade idealistlik ön planda tutulmuştur”</strong> sözleriyle ifade edilmektedir. Bu tarihten itibaren Osmanlı döneminde tanınan idari ve mali özerklik de kaldırılarak üniversite yöneticileri ile profesör ve doçentlerin tayin ve azil yetkileri Maarif Vekâleti’ne verilmiştir. Üniversitelerin sözde Cumhuriyet devri boyunca serbest eleştiri ve bilimsel değer üretme vazifelerini yerine getirememelerinde, öğretim üyelerinin şahsi kusurları ve kaliteleriyle birlikte bu ağır siyasi kontrolün büyük rolü olduğu apaçıktır. 1980’lere kadar üniversitelerinin Türkiye’deki rolünün egemen ideolojinin yeniden üretimi ve var olan sömürü ilişkilerine meşruluk kazandırma işlevi olduğunu inkâr etmek kolay değildir. 80 sonrası değişimin istenilen ölçülerde olduğunu söylemek de herhalde aşırı iyimserlik olsa gerektir. Liyakat, ehliyet ve fonksiyonelliğin bugün dahi dikkate alınmadığı şüphesizdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüz itibarıyla Türkiye üniversitelerinin çözmek zorunda olduğu iki büyük sorun vardır. Birincisi, yükseköğretimden beklenen kaliteyi tutturmak; ikincisi de yükseköğretim ve araştırma arasındaki korelasyonu sağlamaktır. Geleceğin inşasında en önemli araç olması gereken üniversitelerdir. Açıktır ki toplumsal sorunları çözmek üzere düşünce üretmek de ekonomik gelişimi sağlamak üzere değer üretmek de üniversitelerin sorumluluk alanındadır. <strong>Sosyal bilimlerden beklenen entelektüel seviyeyi yükseltmek, mühendislik-fen bilimlerinden beklenense üst seviyeden bir hayat tarzını mümkün kılacak teknik-pratik değer yaratmaktır.</strong> Sosyal bilimciler kendilerini entelektüel seviyeye katkıda bulunup bulunmadıkları hususunda test etmeli; mühendislik-fen bilimcilerse kağıt üzerinde kalan boş laf yerine, teknik-pratik değer yaratıp yaratmadıkları hususunda. Fonksiyonlarını hakkıyla yerine getiremeyen sözde akademisyenlerin statülerini korumak uğruna yanlış politikaların ve yanlış politikacıların kölesi olacağı gerçeği ise izahtan varestedir…</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D958&amp;linkname=Bat%C4%B1%E2%80%99da%20ve%20T%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20%C3%9Cniversite" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D958&amp;linkname=Bat%C4%B1%E2%80%99da%20ve%20T%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20%C3%9Cniversite" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D958&amp;linkname=Bat%C4%B1%E2%80%99da%20ve%20T%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20%C3%9Cniversite" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D958&amp;linkname=Bat%C4%B1%E2%80%99da%20ve%20T%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20%C3%9Cniversite" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D958&amp;title=Bat%C4%B1%E2%80%99da%20ve%20T%C3%BCrkiye%E2%80%99de%20%C3%9Cniversite" id="wpa2a_16"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=958</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Susturulmuş Akademik Camia” Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=882</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=882#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2015 21:10:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Polemikler]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=882</guid>
		<description><![CDATA[YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan ÇETİNSAYA’nın yükseköğretimin sorunlarıyla ilgili Al Jazeera Türk’evermiş olduğu röportaj, 10-11 Ekim 2014 tarihlerinde yayınlandı… Al Jazeera Türk; “Türkiye’de Susturulmuş Bir Akademik Camia Var.”  başlığıyla “akademik özgürlük” konusunu öne çıkarsa da röportajda önemli başka konular da &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=882">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan ÇETİNSAYA</strong>’nın yükseköğretimin sorunlarıyla ilgili <strong>Al Jazeera Türk</strong>’evermiş olduğu röportaj, <strong>10-11 Ekim 2014</strong> tarihlerinde yayınlandı… <strong>Al Jazeera Türk; “Türkiye’de Susturulmuş Bir Akademik Camia Var.” </strong> başlığıyla <strong>“akademik özgürlük”</strong> konusunu öne çıkarsa da röportajda önemli başka konular da var şüphesiz… <span id="more-882"></span>Madem; Sayın Başkan akademisyenlerin suskunluğunu doğru bulmuyor ve madem üniversitelerin skolastik (Benim oğlum “bina” okur, döner döner yine okur kafalı) “hocalar ve öğrenciler topluluğu” değil, Rönesans sonrası Batı üniversiteleri gibi üniversal seviyede bilgi üreten kurumlar olmasını istiyor, röportajdan hareketle yapacağımız değerlendirmeleri de herhalde anlayışla karşılayacaktır… Acaba üniversite sorunu tartışılırken, öncelik sırası <strong>“akademik özgürlük”</strong> mevzuunun mu olmalı yoksa <strong>“akademinin mahiyeti”</strong> mevzuunun mu? Ortada akademi yokken, akademik özgürlüğün varlığından söz edilebilir mi? Açıktır ki hayat standartlarını yükseltmeye matuf maddi-ekonomik gelişimi sağlamak için teknik-pratik değer üretmek de entelektüel seviyeyi yükseltip, toplumsal sorunları çözmek üzere düşünce üretmek de üniversitelerin (akademilerin) sorumluluk alanındadır. Mamafih <strong>mühendislik-fen bilimleri</strong>nden beklenen, teknik-pratik değer yaratmak, <strong>sosyal-beşeri bilimler</strong>den beklenense entelektüel seviyesi yüksek düşünce üretmektir. Dolayısıyla, eğer Türkiye’de yükseköğretimin sorunları halledilmek isteniyorsa öncelikle yapılması gereken; Türkiye üniversitelerinde mühendislik-fen bilimleriyle uğraşanların Batıdaki emsalleri gibi teknik-pratik değer yaratıp yaratmadıklarının, sosyal-beşeri bilimlerle uğraşanlarınsa yine Batıdaki emsalleri gibi entelektüel seviyeye katkıda bulunup bulunmadıklarının sorgulanmasıdır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çerçeveden bakıldığında; röportajda üzerinde durulan en önemli husus, üniversitelerin niteliği hususudur… 1933 yılında kurulduğu söylenen ilk üniversiteden, 3 Kasım 2002 AKP iktidarına kadar, toplam devlet üniversitesi sayısı 54, özel (vakıf) üniversite sayısı da 24 iken;  AKP iktidarı sonrası on küsur yıl zarfında yaklaşık 50 devlet ve 50 özel (vakıf) üniversite daha kurulmuştur. Son on yıldaki artışın, öğrenci sayısına oranı dikkate alındığında, üniversitelerin niceliksel değişiminin dünyadaki gelişmiş ülkeler seviyesine ulaştığını söylemek kabil ise de niteliğin aynı oranda geliştiğini söylemek ne yazık ki pek o kadar mümkün gözükmemektedir. Niteliksel değişime yönelik, <strong>OECD</strong> ülkeleri ortalamasına erişebilmek açısından 45 bin öğretim üyesine daha ihtiyaç olduğu ileri sürülebilir ise de ister üniversite sayısı artırılsın isterse öğretim üyesi sayısı, üniversite eğitim-öğretimine egemen olan zihniyet değiştirilmediği takdirde niteliğin yükselebileceğini beklemek beyhudedir. Ham hayallerden kurtulmanın yegâne çaresi; mühendislik-fen branşlarının teknik-pratik bir değer, <strong>patent</strong> yaratmak; sosyal-beşeri branşlarınsa entelektüel seviyesi yüksek düşünce üretmek zorunda olduklarının idrak edilmesidir…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye’de </strong>mühendislik-fen bilimleriyle uğraştığı söylenenlerin (üniversitelerin) başarısına dair<strong> Ankara Patent Enstitüsü</strong> tarafından yayınlanan aşağıdaki istatistikî veri bakın ne anlatıyor:</p>
<table>
<tbody>
<tr>
<td width="201"><strong>Ülke / Yıl</strong></td>
<td width="201"><strong>     Patent Başvurusu</strong></td>
<td width="201"><strong> Onaylanan Patent</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="201"><strong>Japonya 2000</strong></td>
<td width="201"><strong>            371495 </strong></td>
<td width="201"><strong>               108515</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="201"><strong>Japonya 2002</strong></td>
<td width="201"><strong>            388879</strong></td>
<td width="201"><strong>               112269</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="201"><strong>G. Kore 2000</strong></td>
<td width="201"><strong>              73378</strong></td>
<td width="201"><strong>               22943</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="201"><strong>G. Kore 2002</strong></td>
<td width="201"><strong>              70680</strong></td>
<td width="201"><strong>               30175</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="201"><strong>Türkiye 2000</strong></td>
<td width="201"><strong>              266</strong></td>
<td width="201"><strong>                21</strong></td>
</tr>
<tr>
<td width="201"><strong>Türkiye 2002</strong></td>
<td width="201"><strong>              388</strong></td>
<td width="201"><strong>                44 </strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">İstatistiki değerler on yıl öncesine ait ise de nispî artışa dikkat edildiği takdirde bugün için de yeterince açıklayıcıdır… Hadi, <strong>Japonya</strong> ile mukayese etmeyelim de (niye etmeyeceksek) 1950 sonrası kurulan yaklaşık 50 milyon nüfuslu <strong>Güney Kore</strong> ile mukayese ettiğimizde Türkiye’nin durumunun ne kadar içler acısı olduğu ortada değil mi? Real durum bu ise de <strong>patent</strong> üretmekle mükellef olan üniversitelerin <strong>mühendislik-fen branşları</strong> garip bir biçimde kendilerinin hayli başarılı olduğunu zannetmektedir. YÖK kaynaklarına göre; <strong>2010</strong> yılında Türkiye’deki tüm üniversitelerde <strong>“mühendislik-fen branşları”</strong>nda <strong>(SCI)</strong> uluslararası indekslerde yayımlanan yayınların toplam sayısı <strong>25523 (yirmi beş bin beş yüz yirmi üç) </strong>adettir. Nispi istatistikî değer açısından <strong>2010</strong> yılında Türkiye’deki <strong>patent</strong> sayısının <strong>120</strong> civarına yükseldiğini kabul edersek (velev ki 250 civarına yükselsin) acaba başarı bunun neresinde? Bu yayınların hiçbirisi <strong>patent</strong> anlamına gelmediğine göre sözde başarı nominal ve manipülatif değil midir? Başarı sanılan şey, <strong>kâğıt üzerinde kalan boş laftan ibaret</strong> olmuyor mu? Gerçi; Sayın YÖK Başkanı makale sayısının etki faktörü itibariyle dünya sıralamasında, <strong>İran</strong>’ın dahi gerisinde, <strong>otuz yedinci</strong> sırada olduğunu, bunun da pek başarı sayılamayacağını yani fonksiyonel olmadığını şu ya da bu biçimde ifade etse de özellikle teknik üniversitelerin <strong>“mühendislik-fen branşları” </strong>mensupları kendilerini yine de başarılı zannetmektedir. Kendilerini başarılı zannetmeseler, <strong>“üniversite lojman yönetmeliği”</strong> hazırlarken, (patent olmasa da) “Atıf endekslerinde makalemiz var.” veya (patent olmasa da) “10 bin liralık, 20 bin liralık, 30 bin liralık ya da 100 bin liralık proje yaptık.” diyerek;  <strong>“sen-ben-bizim oğlan”</strong> mantığıyla kendilerini kayırabilirler mi? Sosyal-beşeri bilimler alanında yazılmış 300-400 sayfalık akademik bir kitabın, mühendislik-fen bilimleri alanında on kişi tarafından hazırlanmış on sayfalık bir “makale”ye denk düşmemesi neyle izah edilebilir? Demek ki <strong>“mühendislik-fen branşları” </strong>nerede başarılı, nerede fonksiyonelmiş, kendilerine üniversitelerin imkânlarını tahsis etme işinde&#8230; Belki de “başarı” <strong>Fatih Üniversitesi’</strong>nden, <strong>Yıldız Teknik Üniversitesi</strong> <strong>Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü</strong>’ne transfer edilen, <strong>ilahiyatçı</strong>, “<strong>Prof. Dr.” Alparslan AÇIKGENÇ</strong> adlı zat tarafından seslendirilen <strong>“İslami Bisiklet”</strong> üretme tekniğinde gizlidir… Kim bilir; yeterince İslami bisiklet üretilip, ihraç edilebilseydi, belki de Türkiye ekonomisinin cari açığı kapatılabilirdi&#8230; Kim bilir, belki de mühendisler, <strong>“Con Ahmet&#8217;in devr-i daim makinesi”</strong>ni; fen-bilimciler de <strong>NBC</strong> silahlarını icat etmişlerdir de kamunun tasarrufunu istemedikleri için açıklamıyorlardır? Acaba, <strong>“mühendislik-fen branşları” </strong>mensupları için “başarı” köylü kurnazlığı olmasın? On kişinin bir araya gelip, proje adı altında on sayfalık bir “makale” çıkarmaları ve bunu da “akademik” puana ve paraya tahvil etmeleri kurnazlık değildir de nedir? Pekiii, YÖK, bu zihniyetin değişimine dair bugüne kadar ne yapmıştır?</p>
<p style="text-align: justify;">Röportajda öne çıkan <strong>“akademik özgürlük”</strong> mevzuuna gelince: <strong>10 Eylül 1988 </strong>tarihinde <strong>Dünya Üniversiteler Servisi</strong> <strong>(World University Service)</strong> tarafından beyan edilen <strong>Lima Deklarasyonu</strong>’na göre, <em>“Akademik özgürlük; toplumun karşı karşıya bulunduğu sorunlara cevap vermek üzere, akademik çevre mensuplarının tek tek ya da toplu halde bilgiyi mesleki standartlara uygun olarak araştırma, inceleme, tartışma, belgeleme, üretme, yaratma, öğretme, anlatma ya da yazma yoluyla edinmeleri, geliştirmeleri ve iletmelerindeki özgürlükler anlamına gelir.”</em>  Şöyle ki: <em>1) Her insan eğitim hakkına sahiptir. 2) Eğitim insan kişiliğinin ve onurunun tam gelişimini sağlamaya yöneliktir ve insan haklarına, temel özgürlüklere ve barışa duyulan saygıyı pekiştirir. Eğitim tüm insanların özgür ve eşitlikçi bir toplumun kurulmasına etkin biçimde katılmalarını sağlar ve tüm uluslar, tüm dini ve etnik gruplar ile tüm ırklar arasında anlayışı, hoşgörüyü ve dostluğu geliştirir. Eğitim kadınlarla erkekler arasında karşılıklı anlayışı, saygıyı ve eşitliği geliştirir. Eğitim, toplumsal eşitlik, barış, tüm ulusların eşit gelişimi ve çevrenin korunması gibi çağdaş toplumların ana hedeflerinin kavranmasında ve bunlara ulaşılmasında bir araçtır. 3) Her devlet, her tür ırk, renk, cinsiyet, dil, din, politik ya da başka görüş, milliyet veya toplumsal köken, ekonomik durum ya da başka bir statüye ilişkin olarak herhangi bir ayrımcılık yapmadan eğitim hakkını güvence altına almalıdır. Her devlet, ulusal gelirinin uygun bir miktarını eğitim hakkından tam anlamıyla yararlanılabilmesini sağlamak amacıyla ayırmalıdır. 4) Eğitim olumlu bir toplumsal değişimin aracıdır. Dolayısıyla, eğitim her ülkenin toplumsal, ekonomik, politik ve kültürel durumundan kopuk olmamalı, bütün hak ve özgürlüklerin tam olarak edinilmesine yönelik bir biçimde statükonun değiştirilmesine katkıda bulunmalı ve daimi biçimde değerlendirilmeye açık tutulmalıdır.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Sayın Başkan yükseköğretim sisteminin “akademik özgürlük” gibi sorunlarının yasalarla değil ancak ortak irade ile çözülebileceğini belirtiyor ve problemli dönemlerin de daha çok <strong>12 Eylül, 28 Şubat</strong> benzeri dönemler olduğuna işaret ediyor ise de bu görüşün doğruluğunu kabul etmek de o kadar kolay değil… Şüphesiz 12 Eylül ve 28 Şubat dönemleri çok kötüydü fakat bugünlerin çok iyi olduğunu söylemek de hayli zor… Mesela; <strong>“fakir-i pür-taksir”</strong>, bir-iki yıl önce, yürütmekte olduğu <strong>İnsan Hakları</strong> dersinde “Kürtlerin de anadilde eğitim hakkı vardır.”, dediğinden (Üstelik Kürt de değil, ya bir de Kürt olsaydı ne olurdu, kim bilir?) ve meslekî formasyonu ilahiyat olan sözde bir felsefecinin haddini aşarak yazmaya kalkıştığı bir “raporu”, kendi WEB sayfasında eleştirdiğinden ötürü soruşturmalar geçirdi, desem, herhalde “Yok canım sen de daha neler.”, diyeceksiniz… Öte yandan; Sayın Başkanın söylediğinin aksine, ortada istismara kapalı yasalar ya da yönetmelikler yoksa rektör ve dekanların paşa gönlünden başka sığınılacak adalet mercii de yok demektir… Yani <strong>“susturulmuş akademik camia”</strong> dün vardıysa bugün de var… Daha doğrusu; akademik camianın suskunluğu dün ne kadar isteniyorduysa bugün de o kadar istenmektedir… Rektörlerin, dekanların değişmiş olması, üniversitelerde doğrudan doğruya akademik özgürlüğü hâkim kılmaya maalesef yetmemiştir… İstisnaları olsa bile; dünküler, insanlardan <strong>Kemalci Oligarşi</strong> zihniyetine itaat bekliyorduysalar; şimdikiler de ilaveten kendilerini <strong>“ulü-l-emr”</strong> zannettikleri için bir de <strong>“ulü-l-emr”</strong>e itaat bekliyorlar&#8230; Üstelik <strong>“ulü-l-emr”</strong>e itaat farzdır, diye inandıklarından, itaatsiz olanlar sadece suçlu değil, aynı zamanda günahkâr muamelesine de maruz kalmaktadırlar… Mobbing unsuru olarak kullanılan disiplin yönetmeliği çerçeveli işlemler, nihai merci YÖK’e intikal ettirildiğinde ise ne yazık ki “Başkan Adına” denilerek, YÖK’teki bir idari personelden, “Haddinizi bilin, amirlerinize itaat edin.” yollu cevaplar alınmaktadır… Oysaki akademik özgürlüklerin üniversitelerde işlerliğe kavuşması açısından yapılması gerekenler çok da zor değildir. <strong>6 Kasım</strong> vesilesiyle Sayın YÖK Başkanı’nın üniversitelerin ve Türkiye&#8217;nin dikkatine sunduğu akademik özgürlükler konusundaki beyanına öncelikle YÖK, Rektörler ve Dekanlar riayet ettikleri takdirde problemin çözümüne yönelik ilk adım da atılmış olacaktır…</p>
<p style="text-align: justify;">Özetle; Türkiye’de, üniversitelerin hakiki üniversite, akademisyenlerin de akademik özgürlüğe sahip hakiki akademisyen olabilmeleri için realize edilmesi gereken öncelikli şey; <strong>mühendislik-fen </strong>branşlarının varlık sebebinin hayat standartlarını yükseltmek üzere teknik-pratik değer anlamında patent yaratmak, <strong>sosyal-beşeri </strong>branşlarının ise toplumsal sorunları çözmek üzere entelektüel kalitesi yüksek düşünce üretmek mükellefiyetlerinin idrakine varmalarını sağlamaktır. Dolayısıyla; mühendislik-fen bilimleri uzmanlığı iddiasındakiler kendilerini kâğıt üzerinde kalan boş laf yerine, teknik-pratik değer yaratıp yaratmadıkları noktasında sorgulamalı, sosyal-beşeri bilimler uzmanlığı iddiasındakiler de entelektüel seviyeye katkıda bulunup bulunmadıkları noktasında… Ortada gerçek akademi yokken, akademik özgürlüğün tartışılması abesle iştigal olmaz mı???</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D882&amp;linkname=%E2%80%9CSusturulmu%C5%9F%20Akademik%20Camia%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D882&amp;linkname=%E2%80%9CSusturulmu%C5%9F%20Akademik%20Camia%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D882&amp;linkname=%E2%80%9CSusturulmu%C5%9F%20Akademik%20Camia%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D882&amp;linkname=%E2%80%9CSusturulmu%C5%9F%20Akademik%20Camia%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D882&amp;title=%E2%80%9CSusturulmu%C5%9F%20Akademik%20Camia%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_18"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=882</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rektörlük Seçimleri Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=871</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=871#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2015 21:12:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=871</guid>
		<description><![CDATA[3 Kasım 2002 tarihinden itibaren “milli irade” vurgusu yaparak girdiği bütün seçimleri kazanan ve sonuçta cumhurbaşkanı da olan Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN, bugünlerde yeni bir polemikle karşı karşıya… Polemik şu: “Madem ‘milli irade’ diyorsun, o halde üniversitelerin rektörlük seçimlerinde de &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=871">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>3 Kasım 2002</strong> tarihinden itibaren <strong>“milli irade”</strong> vurgusu yaparak girdiği bütün seçimleri kazanan ve sonuçta cumhurbaşkanı da olan <strong>Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN</strong>, bugünlerde yeni bir polemikle karşı karşıya… Polemik şu: “Madem <strong>‘milli irade’</strong> diyorsun, o halde üniversitelerin rektörlük seçimlerinde de <strong>‘milli irade’</strong> de, akademisyenlerin seçim sonuçlarına saygılı ol, kimi seçmişlerse onu ata…”<span id="more-871"></span></p>
<p style="text-align: justify;"> Mesela bir köşe yazarı şöyle diyor: <em>“Cumhurbaşkanı Erdoğan önemli bir testten geçiyor. Kendisinden önceki cumhurbaşkanları bu sınavda hep çaktılar. Bakalım, onun söylemleri ile icraatı birbiriyle ne kadar örtüşecek? Siyasetçiler için sandığın yani millet iradesinin üzerinde bir güç yok. Bu söylemi en fazla dile getiren de seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan… Geçtiğimiz ay 14 üniversitede rektörlük seçimi vardı. En fazla oy alan 6 aday YÖK’e bildirildi. YÖK de aday sayısını 3’e indirerek, Cumhurbaşkanlığı’na sundu. Şimdi o adaylardan biri Erdoğan tarafından rektör olarak atanacak… Hocaların iradesi hiçbir zaman YÖK’ün umurunda olmadı. Dünkü oylamalar bunu bir kez daha gösterdi. Seçimlerde en fazla oy alan bazı mevcut rektörler alt sıralara indirildi. İndiremezler mi, yetkileri olduğuna göre elbette indirebilirler. Aynı şekilde Cumhurbaşkanı da, kendisine gönderilen üç adaydan herhangi birini rektör olarak atayamaz mı? Elbette atar. İşte o zaman hiç kimse, ne olur, en azından üniversitelerde, demokrasiden, hocaların iradesinden ve seçimlerden söz etmesin…”</em> Bir başkası da şunları söylüyor: <em>“Öyle bir seçim ki bu… Fazla oy almanın… Birinci olmanın… Sandıktan çıkmanın… Kazanmanın… Bir anlamı yok. Yapılan seçim falan değil. Sadece ve sadece üniversite hocalarını aşağılamak, küçük düşürmek.”</em> Diğer biri de şöyle yazıyor: <em>“Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, aralarında İstanbul Üniversitesi’nin de olduğu 6 üniversiteye rektör atadı. Ancak, bugüne kadar devamlı sandığa saygı diyen Erdoğan, 6 üniversiteden 3’üne yapılan atamada sandıktan çıkan sonuçları dikkate almadı.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"> Demokrasiyi, bütün toplumsal kurumların seçimle şekillendirildiği bir siyasal sistem zannedenler için bu tür talepler suret-i haktanmış gibi gözükse de bir hayli sorunlu… Bu sofistike mantıkla hareket edilirse şöyle de denmesi gerekmez mi: Madem demokrasi var; o halde tabipleri de mimarları da mühendisleri de hakimleri de savcıları da öğretmenleri de akademisyenleri de asistanları da profesörleri de neferleri de generalleri de ya da ne bileyim suçluları da suçsuzları da ve saire ve saire seçimle belirleyelim… Oldukça komik değil mi? Hâlbuki yasa gayet açık… <em>4 Kasım 1981 tarihli 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na göre rektörlük seçimi şu şekilde yapılır: Görevdeki rektörün çağrısı ile toplanacak öğretim üyeleri tarafından altı rektör adayı seçilerek belirlenir. Belirlenen rektör adaylarından Yükseköğretim Kurulunun seçeceği üç aday atanmak üzere Cumhurbaşkanı’na sunulur. Cumhurbaşkanı bu üç adaydan birini rektör olarak atar. Üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsü tüzel kişiliğini temsil eden rektörlerin görev süresi dört yıldır. Süresi sona erenler iki dönemden fazla rektörlük yapmamış olmak kaydıyla yeniden rektör olarak seçilip atanabilirler. Rektörlerin yaş haddi altmış yedidir. Ancak rektör atanmış olanlarda görev süresi bitinceye kadar yaş haddi aranmaz…</em></p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz; Türkiye’de üniversitelerin ve üniversite yönetimlerinin çözülmesi kolay olmayan problemleri var. Ancak bu problemler yalnızca rektörlük seçimlerine endekslenemez… Sormak gerekmez mi neden acaba ABD’de ve AB ülkelerinde üniversitelerin bu kadar problemi yok? ABD’de ve AB ülkelerindeki üniversitelerde rektörlük seçimleri ya da atamaları hiç kamuoyunun gündemini oluşturmazken; Türkiye’dekiler niçin oluşturmaktadır? Türkiye’deki üniversiteler onlardan daha mı mühim işlerin üstesinden geliyor? Niçin oralarda rektörlüğe kolay kolay talip çıkmazken, Türkiye üniversitelerinde aslanın ağzındaki parsayı kapma yarışına dönüşüyor? Cevap çok net: <em><strong>ABD’de ve AB ülkelerindeki üniversiteler, üniversal seviyede bilgi, teknik-pratik bir değer üretmekle ve ürettiği oranda pay almakla meşgulken; Türkiye’dekiler üretmedikleri, üretemedikleri bilgi ve teknik-pratik değerleri tüketmek adına imtiyaz kovalamakta…</strong></em> ABD ve AB ülkelerindeki hiçbir üniversitenin rektörünün, Türkiye’deki hiçbir üniversitenin rektörü kadar yetki ve imtiyazla donatılmadığını söylemek şaşırtıcı gelebilir mi acaba? ABD ve AB ülkelerinde, herhangi bir üniversiteye alınacak bir profesör, doçent ya da asistan yahut da müstahdem için, rektörün tek başına, mutlak yetkilerle karar verdiği düşünülebilir mi? Adına <strong>“seçim”</strong> denilen <strong>&#8220;şaklabanlık&#8221;</strong> üzerinden polemiğe girileceğine sistemin ABD ve AB ülkelerindeki gibi üniversal seviyede bilgi ve teknik-pratik değer üretir hale dönüşmesini istemek gerekmez mi?</p>
<p style="text-align: justify;"> Seçimde birinci gelmiş ama atanamamış bir profesörün şu açıklamalarına bakın: <strong><em>“YÖK, her 2 öğretim üyesinden birinin oyunu alan adayı ikinci sıraya düşürerek öğretim üyelerinin iradesini hiçe saymıştır.  ……….Üniversitesi sadece bilim ve eğitim kurumu değil, modern Türkiye’nin inşasında önemli rol üstlenmiş bir kurumdur.   ……….Üniversitesi’nin tüm bileşenleri, öğretim üyelerinin iradeleri yok sayılarak belirlenen bir yönetimi kabul etmeyecek, antidemokratik uygulamalara karşı mücadele sürdürülecektir…”</em></strong> İyi de adama demezler mi rektörlük seçimiyle ilgili yasa açık değil mi? Koca koca profesörler yasada yazılanları anlamıyorlar mı? 35 yıldır yürürlükte olan ve <strong>Atatürkçülük</strong> adına gerçekleştirilen askeri darbenin ürünü bu yasaya istinaden, bırakın seçim kazanmayı, sadece bir (1) oyla <strong>Atatürkçü</strong> denilen tipler rektör atandığında niçin <strong>Atatürkçü</strong> <strong>“demokratlar”</strong> olarak sesiniz, soluğunuz çıkmıyordu? O günlerde çoğunluğun oyunu almış olan adaylar atanmadıklarında öğretim üyelerinin iradesi hiçe sayılmış olmuyor muydu? Niçin o tarihlerde <em><strong>“öğretim üyelerinin iradeleri yok sayılarak belirlenen bir yönetim kabul edilmeyecek, antidemokratik uygulamalara karşı mücadele sürdürülecektir…”</strong></em>, demiyordunuz? Hangi gerçek demokratik ülkede üniversitelerin modernite inşa etmek gibi bir vazifesi varmış? Demokratik ülkelerden kastınız AB ülkeleri ve ABD ise bilmiyor musunuz ki UNESCO’ya göre, <em><strong>“Akademik özgürlük, akademik topluluğun başkalarının siyasî, felsefî veya epistemolojik inanç ve düşüncelerine bağımlı olmaksızın, kendi fikirlerine göre bilimsel araştırmalarını yapabilmeleri”</strong></em>dir…</p>
<p style="text-align: justify;"> Seçimde ikinci gelip de rektör atanan profesörün beyanı da enteresan… Şöyle diyor: <strong><em>“Cumhurbaşkanı, adaylar arasından birini seçer ve rektör olarak atar. Ancak ne yazık ki bazı çevreler tarafından bu sürece tesir edilmeye çalışılmakta, 3 aşamalı atanma sürecinin ilk aşamasını oluşturan seçim aşaması, sürecin tamamı gibi gösterilmeye çalışılarak Yükseköğretim Kurulu ve Cumhurbaşkanlığı, belirli bir adayı atamaya zorlanıyor. Konuyu siyaset malzemesi haline getirmeye; öğrencilerimizi ve akademik personelimizi gruplaştırmaya kimsenin hakkı yoktur.”</em></strong> Doğrusu <strong>“gassalın elindeki meyyit”</strong> bile maruz kalınan muamelelere bu kadar duyarsız değil… Taraftarı olduğu Erzurum Sporun maçlarına giden Erzurumlu nüktedan merhum <strong>Naim Hoca,</strong> takımı gol atsın istediğinde <strong>“İsabet ya Resulullah”</strong> diye tezahürat yaparmış… Sayın profesör de öyle yapıyor, nasılsa rektörlük ona isabet etmiş… Sistem sorgulaması yok; <strong>“Hep bana, Rabbena”</strong>… İki adet koskoca tıp fakültesinin bulunduğu bir üniversitede rektöre düşecek <strong>DÖNER SERMAYE</strong> ne kadardır kim bilir? Muhakkak ki <strong>DÖNER SERMAYE</strong> üreten başka mekanizmalar da vardır. Yasal da olduğuna göre, ye ye bitmez… <strong>Mehmet Akif</strong>’in <strong>“Menfaattir insanları getiren vecde”</strong> mısraı kimin için söylenmiş? Yeri gelmişken <strong>Tevfik Fikret</strong>’i anmamak da olmaz: <strong>“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”</strong> Eyy muhafazakârlar, hani ya, <strong>komşusu aç iken tok yatan</strong> sizden değildi… Bilmez misiniz ki mesele yasallık değil, <strong>“MEŞRU”</strong>luktur… Sizin için meşruiyetin kaynağı İslam değil mi yoksa??? Bilmiyor musunuz, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre <strong>“zina etmek”</strong> yasaldır; yani suç değildir (Malum; Ak Parti Hükümeti, Avrupa Birliği’nin baskıları sonucu, 2004 yılında yürürlüğe koyduğu Türk Ceza Kanunu’ndan, daha önce var olan <strong>“zina suçu”</strong>nu çıkarmıştır)… Peki <strong>“zina etmek”</strong> size göre meşru mu oldu??? Bir şeyin yasal olması, meşru olduğu anlamına gelebilir mi???  <em><strong>Ne Güzel Döner Ne Güzel Sermaye… Dön Baba Dönelim Hacılara Gidelim…</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"> Küçücük bir taşra üniversitesi, <strong>Aksaray Üniversitesi</strong>&#8216;nin rektörü <strong>Mustafa ACAR</strong> da; dekan atanmasını YÖK’e teklif ettiği yardımcısı ve mesai arkadaşı <strong>Yusuf ŞAHİN</strong>, rektörlük seçimlerinde kendisine rakip olunca <strong>(Yedikleri DÖNER SERMAYE payları değişeceğinden&#8230;)</strong> bakın ona nasıl mesaj gönderiyor: <em><strong>“Davacıyım! Ahde vefasızlık yapanlardan, söz verip dönenlerden, ikiyüzlülerden, yüzüne gülüp kuyunu kazanlardan, ekmek yediği tekneye tükürenlerden, küçük hesapçıların dolduruşuna gelenlerden, kendisine imkânlar sunanlara ihanet edenlerden, makam ve mevki için arkadaşını satanlardan, hem bu dünyada, hem ahirette davacıyım…”</strong> </em>Güzel de adama demezler mi Müslümanlar için <strong>“emrü bi’lmaruf”</strong>un dışında <strong>ahid</strong> de <strong>akid</strong> de <strong>itaat</strong> de ne ola ki??? Birilerinin rektör kalması <strong>“emrü bi’lmaruf”</strong>un mu gereğidir? Müslümanlar <strong>“Bezm-i Elest”</strong>te birilerinin rektör kalmasına mı söz verdiler? <strong>“Bezm-i Elest”</strong>te verilen böylesi bir söz yoksa, kim hangi sözden dönmüş, riyakârlık yapmış oluyor? Aleni rekabet niçin yüze gülüp, kuyu kazmak olsun? Kamu görevlilerinin, fonksiyonlarından ötürü kamudan aldıkları ücret herhangi bir şahsın özel teknesinden mi çıkıyor ki o şahsın teknesine tükürmüş olsunlar? Yoksa kamu üniversitelerindeki rektörlükler kamusal bir görev değil de şahısların özel mülkü mü oldu? Kamu görevleri, kamuya ait statüler olmaktan çıkıp, şahısların birilerine lütfedip sunduğu özel imkânlar haline mi dönüştü? Makamlar ve mevkiler madem önemsiz, ille de birilerinin olsun diye ısrar ne içindir? Yoksa siz de <strong>İkinci Beyazıt</strong>’ın; <strong>Cem Sultan’</strong>ın <em><strong>“Sen, bister-i gülde yatasın şevk ile handan, Ben kül döşenem külhan-ı mihnette sebeb ne”</strong></em> sorusuna verdiği; <em><strong>“Çün ruz-i ezelde kısmet olunmuş bize devlet, Takdire rıza vermeyesin böyle sebeb ne”</strong></em> cevabı gibi cevap mı veriyorsunuz insanlara??? Bürokratik hiyerarşide <strong>“Üstüne Abd, Astına Rab”</strong> olmak, hangi Müslümanın akidesidir??? Türkiye’de, rektör atamalarında kriter, kişisel-ideolojik ilişkiler değil de liyakat ve ehliyet mi sanıyorsunuz???</p>
<p style="text-align: justify;"> Denilebilir ki peki rektör <strong>Mustafa ACAR</strong>&#8216;ın hiç mi haklı tarafı yok? Belki de vardır… Şayet aday olan <strong>Yusuf ŞAHİN</strong>, evveliyatında rektörüne bir takım sözler vermişse, her hal ve şartta onu destekleyeceği hususunda ahitleşmişse, mesela; <em><strong>“seçimlerde değil size rakip olmak, size verilecek tek oy olacaksa o da benim oyum olacaktır”</strong> </em>mealinde cümleler sarf etmişse; rektörünü, ona Allah tarafından lȗtfedilen rızıkta, yalnızca bir vesile değil de <strong>“Mün’im-i Hakiki”</strong> zannetmişse; maalesef onun yavelerinin de elbette <strong>“irapta mahalli yoktur”</strong>… Ne yazık ki günümüz Müslümanları kendilerini İslam’a nispet etseler de ne yönetici pozisyonunda bulunanlar; <strong>Halife Ebu Bekir</strong> gibi; <em><strong>“Ben, en faziletliniz olmadığım halde üzerinize yönetici tayin edildim; ma’ruf üzre gidersem bana tabi olunuz; eğer bir hata yaparsam, bana itaat etmeniz gerekmez.”</strong></em> diyebilmekte; ne de yönetilen pozisyonunda bulunanlar; <strong>Halife Ömer’</strong>in; <em><strong>“Bir hata yaptığımda beni nasıl düzeltirsiniz?”</strong></em> sualine, <strong><em>“Seni kılıçlarımızla düzeltiriz Ey Ömer.”</em></strong> diyen <strong>Sahabe</strong> gibi cevap verebilmekte…</p>
<p style="text-align: justify;"> 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun rektörlükle ilgili maddelerini bile bile sürece dâhil olan fakat neticesine itiraz etmeye kalkışan profesörlerin durumunu <strong>Nasreddin Hoca</strong>’nın malum fıkrası sizce de güzel anlatmıyor mu??? Hoca; Konya kadısından, kendisiyle alakalı davanın kararını bir an önce vermesini ister… Ancak, kadı her görüşmede <em>“Bir kaç gün sonra gel.”</em> diye onu oyalar… Dostları; Hoca’yı, <em>“Kadı, rüşvetçi bir adamdır, rüşvet vermezsen iş gördüremezsin.”</em> gibisinden uyarır… Bunu öğrenen Hoca; kadıya bir çömlek bal götürür ve hemen o gün istediği kararı elde eder… Akşamüzeri balın tadına bakmak isteyen kadı, bir de ne görsün, çömleğin üstünde iki parmak bal var, dibi ise tezek dolu… Ertesi sabah kadı; mahkeme muhzırına, <em>“Hoca’yı bul, kararda bazı bozukluklar olduğunu söyle ve onu hemen bana getir.”</em> diye emir verir… Hoca derhal bulunur ve mahkemede kadının huzuruna çıkarılır… Kadı kükrer: <em>“Sen akşam yemeğinde bana tezek mi yedirecektin?”</em> Hoca; <em>“Kadı Efendi, sen o tezeği akşam yemeğinde değil, kararı vermek için çömleği alırken yemiştin zaten”</em> der…</p>
<p style="text-align: justify;"> Yani; tezeğe maruz kalmak istemeyenler, önce bozuk sisteme itiraz etmelidir!?</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D871&amp;linkname=Rekt%C3%B6rl%C3%BCk%20Se%C3%A7imleri%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D871&amp;linkname=Rekt%C3%B6rl%C3%BCk%20Se%C3%A7imleri%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D871&amp;linkname=Rekt%C3%B6rl%C3%BCk%20Se%C3%A7imleri%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D871&amp;linkname=Rekt%C3%B6rl%C3%BCk%20Se%C3%A7imleri%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D871&amp;title=Rekt%C3%B6rl%C3%BCk%20Se%C3%A7imleri%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_20"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=871</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
