<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>MERHABA... &#187; Hukuk</title>
	<atom:link href="https://www.nesettoku.com.tr/?cat=9&#038;feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.nesettoku.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Dec 2025 09:36:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
		<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
		<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=3.9.25</generator>
	<item>
		<title>Anayasa Değişikliği Tartışmaları Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1992</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1992#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Sep 2024 17:06:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1992</guid>
		<description><![CDATA[Anayasal devlet (constitutional state); kadim rejimlerin “kralın tanrısal hakkı” ve “mutlak iktidarı” inancına dayanan monarşi ve feodal yapıdan neşet eden “doğal eşitsizlik” eksenli aristokrasi yönetimine reaksiyon olarak on dokuzuncu yüzyıl başlarında tesis edilen, siyasî otoritenin temel bir hukuktan (fundamental law) kaynaklandığı ve bununla sınırlandırıldığı modern devlet biçimidir. Gelenekten (tradition) devrimsel (revolutionary) bir kopuşu ifade eden, yeni hukuk kavramı “anayasa”, toplum tarafından &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1992">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Anayasal devlet <strong>(constitutional state)</strong>; kadim rejimlerin <strong>“kralın tanrısal hakkı” </strong>ve<strong> “mutlak iktidarı” </strong>inancına dayanan<strong> monarşi</strong> ve feodal yapıdan neşet eden <strong>“doğal eşitsizlik”</strong> eksenli <strong>aristokrasi</strong> yönetimine reaksiyon olarak on dokuzuncu yüzyıl başlarında tesis edilen, siyasî otoritenin temel bir hukuktan <strong>(fundamental law)</strong> kaynaklandığı ve bununla sınırlandırıldığı <strong>modern devlet</strong> biçimidir. Gelenekten <strong>(tradition)</strong> devrimsel <strong>(revolutionary)</strong> bir kopuşu ifade eden, yeni hukuk kavramı <strong>“anayasa”,</strong> toplum tarafından kararlaştırılan ve tüm kamu gücünü düzenleyen, <strong>seküler ideal tip</strong> formundaki en <strong>temel hukuk</strong> metnidir. <span id="more-1992"></span><strong>Anayasa</strong>; hükümet yetkililerinin<strong> keyfî </strong>yargıları veya tasarrufları ile gerçekleşen yönetime karşı, hukukun üstünlüğünün ve kamu görevlilerinin istedikleri her şeyi istedikleri şekilde yapma özgürlüğüne sahip olmadıklarının, aksine toplumun en üst hukukunda belirtilen prosedürlerle sınırlandırıldıklarının ve onlara uymakla yükümlü olduklarının ilanıdır. Şüphesiz <strong>anayasa</strong>; yalnızca siyasî otoritenin yapısıyla ilgili değildir. Aynı zamanda vatandaşların sivil haklarının ve özgürlüklerinin, özellikle sosyal azınlıkların çıkarlarının güçlü bir şekilde korunmasıyla da yakından ilgilidir. Gerçek bir anayasa sadece siyasal gücü kısıtlamakla sınırlı kalmaz; ona ilaveten idare edilenlerin idarecilerle hukukî eşitliğinin ve hükümet politikalarını halkın isteklerine göre yönlendirebilmelerinin de garantörü olur. Siyasal sistemler; her türlü azınlık da dahil olmak üzere tüm vatandaşların çıkarlarını ve özgürlüklerini korumak için kurumsallaşmış kontrol mekanizmaları içerdikleri ölçüde anayasaldır. Öte yandan; yazılı bir anayasanın varlığı, bir devletin veya siyasî yapının <strong>anayasal</strong> bir sistem olduğu manasına da gelmemelidir. Mesela; <strong>Weimar Cumhuriyeti</strong> döneminde <strong>(1919–1933)</strong> <strong>Almanya</strong>&#8216;yı yöneten <strong>Weimar Anayasası;</strong> o günlerde dünyanın en ileri anayasalarından biri olarak görülmesine rağmen, <strong>demokratik prosedürler</strong> vasıtasıyla iktidara gelen <strong>nasyonal-sosyalist</strong> keyfiliği <strong>(diktatörlüğü)</strong> yasa biçiminde örgütlemeyi başaran kararlı düşmanlarının elinde kolayca çökertilmiştir. Bu nevi tehlikelerden ötürüdür ki <strong>1789</strong> tarihli <strong>Fransız İnsan Hakları Beyannamesi</strong>&#8216;nin on altıncı maddesi <strong><em>&#8220;Hakların güvence altına alınmadığı ve yürütme, yasama, yargı ayrımının sağlanmadığı bir toplumun anayasası yoktur.&#8221;</em></strong> ifadesine yer vermiştir. Binaenaleyh anayasal yönetim savunusu; halkın, siyasal iktidarın teşkiline yönelik hem <strong>&#8220;rıza&#8221;</strong> hakkının hem de <strong>oligarşik</strong> yapılara karşı <strong>“eşitlik”</strong> ve <strong>“özgürlük”</strong> talebinin tanınması için verilen tarihî mücadeleye atıfta bulunur. Mutlak monarşileri anayasal monarşilere dönüştürmek üzere İngiltere’de <strong>iç savaş (1640-1648)</strong> yılları itibarıyla başlayan süreç; <strong>monarşik</strong> ve <strong>parlamenter</strong> güçler arasındaki mücadelenin parlamenterleşmeye doğru yönelmesiyle hem <strong>Avrupa</strong>’yı hem de yeni kıta <strong>Amerika</strong>’yı etkilemiş ve <strong>1776</strong> ve <strong>1789</strong>&#8216;daki on sekizinci yüzyıl <strong>Amerikan</strong> ve <strong>Fransız</strong> devrimleri motivasyonuyla da ikiliği ortadan kaldırarak, <strong>Birinci Dünya Savaşı</strong> akabinde hemen hemen tüm ülkelerde siyasî sistemlerin anayasallaşması ve demokratikleşmesiyle neticelenmiştir. Ne var ki savaş sonrası yıllar bir taraftan anayasacılığın <strong>(constitutionalism)</strong> zirvesini temsil ederken; diğer taraftan, diktatörlüğün <strong>(dictatorship)</strong> yükselişiyle anayasacılığın <strong>(constitutionalism) </strong>devlet gücünü yasalarla sınırlandıran temel işlevini yok etmiştir.[1] Bu dejenerasyonun etkileri <strong>Avrupa</strong>’da kademeli bir biçimde de olsa <strong>1989</strong>&#8216;dan sonra <strong>Doğu Bloku</strong> komünizminin çöküşüyle giderilebilmiş ise de dünyanın birçok yerinde ve tabii ki <strong>Türkiye</strong>’de hâlâ giderilememiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hukukun üstünlüğünü, keyfî iktidarın reddini, halkın rızasını ve her türlü <strong>seçkinlik</strong> iddiasına karşı insanların eşitlik, özgürlük ve refah talebini temsil eden<strong> anayasal yönetim </strong>sisteminin<strong> 1876</strong>’dan beri <strong>Türkiye</strong>’de hâlâ tesis edilememiş olmasının <strong>asıl</strong> sebebi; şüphe yok ki halkın kahir ekseriyatının <strong>cehalet</strong> nedeniyle kendi hakkını hukukunu bilmemesi ve <strong>münevver </strong>görünen ekalliyetin de <strong>“kralın tanrısal hakkı” </strong>ve<strong> “mutlak iktidarı” </strong>inancını avama ya <strong>“bilim” </strong>diye ya da  <strong>“din” </strong>diye anlatıp, onları <strong>iğfal</strong> etme becerisidir. <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin (<strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın tabiridir.) <strong>organik aydın</strong> taifesinin “Hayatta en hakiki mürşit bilimdir.” teranesiyle diktatörlüğü <strong>“cumhuriyet”</strong> diye; <strong>AKP</strong>’nin <strong>suî ulema</strong> taifesinin de “Ulü&#8217;l-emre itaat farzdır.” istismarıyla tek-adam rejimini <strong>“İslamî şûra”</strong> dolayısıyla da <strong>“cumhuriyet”</strong>diye kabûl ettirmeye çalışması iğfalin apaçık numune-i imtisalidir. <strong>2024 Eylül</strong> ayında Türkiye gündemine yeniden sokulan <strong>anayasa</strong> tartışmalarının maksadı da besbelli ki <strong>anayasal yönetim</strong> taraftarlığı değil, <strong>kutuplaştırma </strong>manipülasyonlarıyla sahip olunan mevzilerin tahkimidir. İşin garip tarafı tartışmalarda <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin bugünkü varyasyonları (CHP, MHP, İYİP, VATAN P, İP, TKP, ÖDP vs. vs.) var gücüyle yerini alırken; kâr maksimizasyonu sevdasıyla iktidarını muhafaza derdine düşen <strong>AKP</strong>, geçmişteki açıklamalarına rağmen, her zamanki riya kokan ikircikli tavrıyla bütün kesimleri idare etmeye çalışmaktadır. Tartışmaları başlatan <strong>AKP</strong>’nin cumhur ortaklarından <strong>HÜDAPAR </strong>genel başkanı şöyle diyor: <em>“Ey <strong>CEHAPE</strong>’liler …biz cumhuriyetçiyiz, cumhuriyet karşıtı değiliz, saltanat istemiyoruz, bizim inancımız o şekildeki bir yönetimi doğru bulmaz, ‘Onların arasındaki işler şûra iledir, istişare iledir.’ der. Dolayısıyla devlet başkanının, idarecinin seçilmesi de halkın oyuyla olmalıdır, cumhuriyet dediğiniz şey de budur, cumhuriyet dediğiniz şey, halkın kendi idarecilerini kendi eliyle seçmesidir yani idareciliğin babadan oğula geçtiği sistemin zıddıdır. Biz diyoruz ki evet bu millet kendi idarecisini seçecek. Diyorsunuz ki falanca kişinin eşi başörtülü ondan cumhurbaşkanı olmaz, sözde değil özde laik olmalı. Siz istiyorsunuz ki bir kast sistemi olsun, sizin bu cumhuriyet anlayışınız cumhur kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediğinizi göstermektedir. Aslında istediğiniz şey diktatörlüktür, siz tek-parti diktatörlüğü istiyorsunuz. Biz cumhuriyet istiyoruz ama buna rağmen siz hâlâ bize, bunlar şuna şuna karşı diyorsunuz. Ahmağa anlatır gibi söyledim, buna rağmen anlamamakta ısrar ediyorlar. O zaman onların bile anlayacağı şekilde söyleyeyim; biz anayasanın dördüncü maddesi olmasın diyoruz, biz anayasanın dördüncü maddesine karşıyız. Kameraya bakarak söyleyeyim bir daha, anayasanın dördüncü maddesi olmasın demek, bütün o maddelerin hepsi değişsin demek değildir, biz anayasanın dördüncü maddesine karşıyız, tamam mı anladınız mı? Dördüncü madde olmasın çünkü dördüncü madde gelecek nesillerin iradesine ipotek koymaktır, altını çizerek söylüyorum, tamam mı, anladınız mı?”</em><strong><strong>[2]</strong></strong><em> </em>Türkiye genelindeki seçmen karşılığı <strong>yüzde bir</strong> bile olmayan bir partinin <strong>anayasal yönetim </strong>istediğine hangi <strong>rasyonel insan</strong> inanır?! Daha dün, aynı partinin bir başka sözcüsü; <em>“Biz iktidara geldiğimizde kadınların çarşaflarının renklerine karışmayacağız.”</em> diyerek, nasıl bir <strong>iktidar</strong> ve nasıl bir  <strong>özgürlük</strong> tasavvuruna sahip olduklarını insanlarla alay edercesine beyan buyurmuştu?! Böyle bir tasavvurun hedefi <strong>Afganistan-Taliban</strong> rejimi ya da <strong>İran-Molla</strong> rejiminden başkası elbette değildir. Ne var ki maksadı <strong>anayasal yönetim </strong>olmasa da <strong>HÜDAPAR</strong>’ın,<strong> CEHAPE</strong> zihniyetine yönelik ileri sürdüğü eleştirilerin <strong>haklılık payı</strong> da kolay kolay <strong>inkâr </strong>edilemez… Tam da bu <strong>haklılık payı</strong> rahatsız etmiş olmalı ki <strong>CEHAPE </strong>sözcüsü; <strong>NATO</strong>’ya kabûl için müracaat eden seleflerine, “tek-parti diktatörlüğünün, halkın rızasına dayanan cumhuriyete dönüştürülmesi” şartını koşan <strong>Batı</strong>karşısında afallayıp, <strong>“Hasolar’la ve Memolar’la eşit mi olacağız?”</strong> diyerek ayak sürümeye çalışan <strong>ataları</strong> gibi, tepeden bakar bir edayla şu cevabı verdi: <em>“Geri zekalıya anlatır gibi anlatalım!!! Devletin şekli ve niteliklerini tarif eden Anayasa&#8217;nın 1., 2. ve 3. maddelerini koruyan ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında da yer alan 4. madde, <strong>gericiler </strong>istiyor diye ilga edilemez. Cumhuriyet Halk Partisi olarak herkesin inancına, yaşam tarzına saygılıyız. Sizin probleminiz olan “Laiklik İlkesi” de inanç özgürlüğünün teminatıdır. Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’sinde Cumhuriyeti Laiklikten, Laikliği Cumhuriyetten ayıramazsın! Cumhuriyeti ve Devrimleri koruyan maddelerden vazgeçmek, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nden vazgeçmektir. Taliban kafalı, gerici, 3-5 yobaz istedi diye, ne Atatürk&#8217;ten, ne demokrasiden, ne cumhuriyetten, ne de laiklikten vazgeçmeyiz! Toplumun sinir uçlarıyla oynayarak siyaseten var olmaya çalışan Hizbullah artığı bir kaç zibidiye de pabuç bırakmayız!”</em><strong><strong>[3]</strong></strong> Ne kadar da buyurgan bir dil değil mi? Şimdiki <strong>CHP</strong>’yi, tek-parti diktatörlüğü <strong>CHP</strong>’si zannediyor olmalı?! Maalesef <strong>CEHAPE </strong>sözcüsünün zannettiği şekilde ne <strong>1924 </strong>Anayasasında ne de <strong>1961</strong> Anayasasında <strong>“değiştirilemeyecek hükümler” </strong>başlığı altında bir <strong>4. Madde</strong> mevcut.<strong><strong>[4]</strong></strong><strong> </strong>Olsaydı bile, bu <strong>1924 </strong>ve<strong> 1961</strong> anayasalarının, bir hukuk kavramı olarak anayasayı icat eden <strong>BATI</strong> ülkeleri standartlarında bir <strong>anayasa</strong> olduklarına yine de delalet etmezdi. Hatırlatmak gerekir ki <strong>ATATÜRK</strong> hayattayken ve Cumhurbaşkanı iken <strong>TBMM</strong> tarafından kabûl ve ilan edilmiş olan <strong>cumhuriyet anayasası</strong> <strong>1924 Anayasası</strong> metnidir. <strong>Ahkâm-ı Esasiye</strong> başlığı altındaki maddeler şunlardır:</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><strong>Madde:</strong> Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslam’dır; resmi dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Hakimiyet; bilakayd-ü şart milletindir.</li>
<li><strong>Madde:</strong> TBMM, milletin yegâne ve hakiki mümessili olup, millet namına hakk-ı hakimiyeti istimal eder.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Teşrî salahiyeti ve icra kudreti TBMM’de tecelli ve temerküz eder.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Meclis, teşrî salahiyetini bizzat istimal eder.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Meclis; icra salahiyetini, kendi tarafından müntahab Reisicumhur ve onun tayin edeceği bir İcra Vekiller Heyeti marifetiyle istimal eder. Meclis, hükümeti her vakit murakabe ve ıskat edebilir.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Hakk-ı kaza millet namına usulü ve kanunu dairesinde müstakil mehakim (hakimler) tarafından istimal olunur.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong>ATATÜRK</strong>’ün yaşadığı süre zarfında, sekiz maddeden ibaret olan bu <strong>“esas hükümler”</strong> üzerindeki tek önemli değişiklik, 1928’de, <strong>ikinci madde</strong> üzerinde yapılan tadilat olup, o da ilgili maddeden, <strong>“Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslam’dır.”</strong> kısmının çıkarılmasıdır. Dikkat edilirse <strong>“esas hükümler” </strong>arasında <strong>“Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez.”</strong> gibi, herhangi bir madde bulunmamaktadır. Besbelli ki bu ifadeyi <strong>askeri darbeler</strong> sonrası ihdas edilen <strong>“kurucu meclisler”,</strong> <strong>“kraldan çok kralcı”</strong> mantığıyla <strong>sivil siyaset</strong> üzerinde askerî vesayetin devamını sağlamak maksadıyla <strong>“anayasa”</strong> metnine koymak zorunda bırakılmışlardır. Binaenaleyh, böyle bir madde <strong>anayasal yönetim </strong>anlayışına da anayasacılığın ruhuna da aykırıdır. Böyle bir maddeyi savunmak, sadece ve sadece <strong>vesayet</strong>odaklarının yapabileceği bir iştir. Gerçek anayasanın ve <strong>anayasal yönetim</strong> formunun ne olduğunu öğrenmek isteyenler, <strong>tarihteki ilk anayasa</strong> örneği olan <strong>ABD</strong> <strong>anayasası</strong> metnine bakmalıdır.<strong><strong>[5]</strong></strong> Eski başbakanlardan <strong>Necmettin ERBAKAN,</strong> o dönemde yapılan anayasa tartışmaları esnasında <strong>“ABD anayasasını tercüme edip, Türkiye anayasası diye kabûl edelim.”</strong> teklifinde bulunduğunda, <strong>“gerçek anayasa”</strong> istemeyen <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin o günkü varyasyonları (CHP, DSP, AP, MHP, İP, TKP, vd.) şiddetle karşı çıkmışlardı. Zira hiçbirisinin derdi gerçek <strong>anayasal yönetim</strong> değildi. Halkın rızasına endeksli anayasal<strong> </strong>bir<strong> </strong>yönetimde, demokratik prosedürlerle <strong>“değiştirilemeyecek” </strong>bir <strong>anayasa hükmü</strong> olacaksa o da sadece ve sadece devletin bir <strong>anayasal devlet</strong> olduğu ilkesi olmalıdır. Onun dışındaki her ilave hüküm elbette ki <strong>HÜDAPAR</strong>’ın genel başkanının dediği gibi <strong>gelecek nesillerin iradesine ipotek koymak”</strong><em> </em>olacaktır. Kaldı ki mevcut anayasadaki devletin şekli cumhuriyete de cumhuriyetin nitelikleri olarak belirtilen demokratik, laik, sosyal, hukuk devletine de devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, milli marşı ve başkentine de itirazımız yok deniyorsa yaygaranın anlamı manipülasyon değildir de nedir?! Düşünce ve ifade özgürlüğü ile bağdaşması mümkün olmayan <strong>“Değiştirilmesi teklif edilemez.”</strong> cümlesi, <strong>akıl tutulması</strong> psikozundan başka bir şeyle açıklanabilir mi?! Hele hele <strong>“Atatürk milliyetçiliği”</strong> gibi bir ifadenin, <strong>anayasal yönetim</strong> sisteminin <strong>üst hukuk </strong>belgesinde yer almasını istemek, <strong>anayasa hukuku</strong> bilgisiyle asla telif edilemeyecek bir irrasyonalitedir. Bunu savunanlar; ilk gerçek anayasa, <strong>ABD</strong> <strong>anayasası</strong> metninde <strong>“George Washington milliyetçiliği” </strong>gibi bir tabirin geçtiğini zannediyor olmalıdır?! İlham kaynakları da muhtemelen bu zandır?! Gerçek anayasalarda <strong>“değiştirilemez hükümler”</strong> arayanlar şu ifadeleri görmelidir: <strong><em>“Kongre, dinî bir kuruma ilişkin veya serbest ibadeti yasaklayan; ya da ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü kısıtlayan; ya da halkın sükûnet içinde toplanma ve şikâyete neden olan bir halin düzeltilmesi için hükümetten talepte bulunma hakkını kısıtlayan herhangi bir yasa yapmayacaktır. Halkın silah bulundurma ve taşıma hakkı ihlal edilmeyecektir. Kişilerin üstlerinin, evlerinin, belgelerinin ve eşyalarının gereksiz aranması ve bunlara el konulmasına karşı masuniyeti ihlal edilemeyecek ve bu yetkiyi veren müzekkere mutlaka muhtemel bir nedene dayanacak, yemin ve beyanla desteklenecek ve özellikle aranacak yeri, tutuklanacak kişi ile el konacak eşyaları belirleyecektir.”</em><strong>[6]</strong> CEHAPE </strong>kültüründe bu ifadelerin karşılığı var mıdır?! <strong>CEHAPE </strong>sözcüsünün <strong>“gericiler”</strong> diye kastettiği insanların <strong>Müslüman</strong><strong>kitleler</strong> olduğunu bilmeyen <strong>“geri-zekalılar”</strong> kimler acaba?! Gericilik diyerek; İslam’ı, Kur’an’ı, Ezanı, Türk müziğini geçmişte yasaklayanlar <strong>CEHAPE’</strong>liler değil de <strong>Alman Nasyonal-Sosyalistler</strong> miydi?! <strong>Gerici</strong> diye <strong>tahkir</strong> ettiğiniz insanların reyini <strong>tek-parti diktatörlüğü</strong> günlerindeki gibi <strong>icbar</strong> ile mi elde edeceksiniz?! <strong>1950</strong>’ye kadar serbest seçim olmaksızın, seçilenleri de seçenleri de belirleyip, <strong>gasp</strong> ve <strong>hile </strong>yöntemleriyle iktidarı elinizde tutmadınız mı?! <strong>CEHAPE</strong>’liler <strong>Patagonya</strong> ülkesinde mi <strong>“herkesin inancına, yaşam tarzına saygılı”</strong> olmaktadır?! <strong>CEHAPE</strong>’liler tarafından savunulan sözde <strong>laiklik</strong> ilkesi <strong>Patagonya</strong> ülkesinde mi inanç özgürlüğünün teminatı olmuştur?! Mütehakkim olduğunuz günlerde, <em>“Eşi başörtülü olandan cumhurbaşkanı olmaz, sözde değil özde laik olmalı.”</em> demiyor muydunuz? Avrupa Birliği standartlarında <strong>laiklik</strong> yerine, yıllarca din düşmanlığını <strong>laiklik</strong> diye uygulamadınız mı? <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin <strong>organik aydın</strong> taifesi madem <strong>“bilim, bilim, bilim”</strong> diyor, <strong>“sosyal bilim”</strong> disiplinlerinden bir parça haberdarlarsa öğrenmiş olmalıydılar, <strong>“gericilik”</strong> diye itham ettikleri <strong>İslam siyaset düşüncesi</strong> saltanat rejimini, krallığı-padişahlığı telkin etmez; teklif ettiği muayyen bir siyasal form yok ise de şûrayı, meşvereti, liyakati, ehliyeti, adaleti emreder… Bu kavramların, malûm güruhun lügatinde yeri var mı? <strong>Bilim</strong> <strong>(science)</strong> dediğiniz, şey şayet <strong>pozitivizm</strong> ise <strong>ahlakî, hukukî, siyasî</strong> normları hangi eşyaya bakarak tespit edeceksiniz? Halkın rızasına dayanmayan rejimin <strong>cumhuriyet</strong> değil <strong>diktatörlük</strong> olduğunu bilmeyen, sözde <strong>“ilerici”</strong> tiplerin <strong>“mürşidi  bilim”</strong> midir?! Bu <strong>bilim </strong>olsa olsa <strong>“science for dummies”</strong> kabilinden <strong>bilim</strong> olabilir?! Açıktır ki <strong>Türkiye</strong>’de, <strong>Avrupa Birliği</strong> standartlarındaki modernleşmenin önünde en büyük engel, tüm <strong>Batıcılık</strong> iddialarına rağmen, <strong>CEHAPE</strong> zihniyetidir. Modern düşünce; özgürlük, eşitlik ve ekonomik refahı bir avuç zengine <strong>(oligarşiye-aristokrasiye)</strong> münhasır kılan geleneksel <strong>DİN</strong>anlayışını elbette eleştirebilir. Herkes için özgürlük, herkes için eşitlik ve herkes için ekonomik refah talep eden <strong>rasyonel </strong>insanların<strong> </strong>geleneksel <strong>DİN </strong>eleştirisinden daha tabii ne olabilir? Batı kültüründe geleneksel <strong>DİN </strong>eleştirisi yapılmışsa; özgürlük, eşitlik ve ekonomik refahı bir avuç zengine münhasır kılan <strong>mutlak monarşi</strong> rejimini yıkabilmek ve anayasal yönetimi tesis edebilmek için yapılmıştır. <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin geleneksel <strong>DİN </strong>eleştirisinin maksadıysa <strong>mutlak diktatörlük</strong> rejimini tesis etmek için olmuştur. <strong>CEHAPE</strong> zihniyeti ne zaman <strong>rasyonel</strong> olabilmiş ve ne zaman herkes için özgürlük, herkes için eşitlik ve herkes için ekonomik refah talep etmiştir?! <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin böyle bir derdi hiçbir zaman olmamıştır. Birazcık rasyonalitesi olsa <strong>İskandinav</strong> tipi <strong>sosyal demokrasi</strong> savunusu yapmaz mı? Tek-parti diktatörlüğünü <strong>sosyal demokrasi </strong>diye savunmak, akılla, zekayla, rasyonaliteyle telif edilebilir mi?! Tek-parti diktatörlüğünü <strong>sosyal demokrasi </strong>diye savunmak, akılla, zekayla, rasyonaliteyle telif edilemez ise de <strong>“niteliği kendinden menkul”</strong> <strong>CEHAPE</strong> zihniyeti, kendini ülkenin aslî sahibi zannettiği için <strong>suret-i haktan</strong> görünerek, bunu yapmaya ısrarla devam etmektedir. <strong>Necmettin ERBAKAN</strong> başbakanlığındaki <strong>REFAHYOL</strong> hükümetinin <strong>“irtica” </strong>yaygaralarıyla <strong>28 Şubat 1997</strong> <strong>post-modern darbe</strong> girişimi sayesinde iktidardan uzaklaştırılması sonrası kurulan hükümetlerde bir süre <strong>İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı</strong>, bir süre de <strong>Adalet Bakanı </strong>görevlerini üstlenen ve bu sıfatlarıyla bağdaştırılması kabil olmayan <strong>“Başörtüsü bir insan hakkı değildir.”</strong> cümlesini telaffuz eden, <strong>CEHAPE </strong>zihniyeti millet vekillerinden  <strong>Hikmet Sami TÜRK</strong>; anayasa tartışmaları üzerine <strong>muhafazakâr</strong> <strong>KARAR</strong> gazetesinde kaleme aldığı (Yayınlamak, Karar gazetesinin vazifesi olmalı?!) yazısında iktidar partisi <strong>AKP</strong>’ye şöyle yol göstermekte:<em>“AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı tarafından yapılan bir açıklama olarak basında çıkan ‘Anayasa’nın ilk maddesinden son maddesine kadar, hepsinin ele alınacağına’ ilişkin sözler, yürürlükteki Anayasa’nın ilk 4 maddesini de değiştirilmesi düşünülen hükümler olarak bu tartışmaların odağına alacak niteliktedir. Oysa ‘Değiştirilemeyecek hükümler’ kenar başlıklı 4. maddeye göre; Anayasanın 1’inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2’inci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.</em> <em>Bu madde, yapılacak yeni bir anayasa için de geçerlidir. Yeni Anayasa, sıfırdan başlayarak değil, yürürlükteki Anayasa’nın 175. maddesinde düzenlenen usule ve 4. maddeye uygun olarak yapılacak bir anayasa değişikliğiyle gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla yürürlükteki Anayasa’nın ilk üç maddesi, 4. maddede gösterilen numaraları, kenar başlıkları ve değişmezlik kapsamındaki içerikleriyle yapılacak yeni Anayasa’da da yer alacaktır. Buna karşılık 2 ve 3. maddelerde aynı hükümleri koruyan bazı ifade değişiklikleri yapılabilir. Önerilen değişiklikler sadece (sadeleştirme kabilinden) özlü bir ifade içindir. İlk 3 maddeden sonra onların sigortası niteliğindeki 4. madde de aynı kenar başlığı ve içeriğiyle yerini korumalıdır. Onlar için farklı bir içerik söz konusu olamaz…”</em><strong><strong>[7]</strong></strong> Yani; hukuk tanımı “Egemen gücün irade bildirimi.” olan <strong>Hikmet Sami TÜRK</strong> demek istiyor ki mevcut anayasadaki “<strong>Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” </strong>maddeler, dil bakımından sadeleştirilebilir ama değiştirilemez… Ne güzel anayasal yönetim, ne güzel anayasacılık?!</p>
<p style="text-align: justify;">Hülasa; <strong>anayasal devlet</strong> <strong>(constitutional state)</strong>; kadim rejimlerin <strong>“kralın tanrısal hakkı” </strong>ve<strong> “mutlak iktidarı” </strong>inancına dayanan<strong> monarşi</strong> ve feodal yapıdan neşet eden <strong>“doğal eşitsizlik”</strong> eksenli <strong>aristokrasi</strong> yönetimine reaksiyon olarak on dokuzuncu yüzyıl başlarında tesis edilen, siyasî otoritenin temel bir hukuktan <strong>(fundamental law) </strong>kaynaklandığı ve bununla sınırlandırıldığı <strong>modern devlet</strong> biçimidir. Gelenekten <strong>(tradition)</strong> devrimsel <strong>(revolutionary)</strong>bir kopuşu ifade eden, yeni hukuk kavramı <strong>“anayasa”,</strong> toplum tarafından kararlaştırılan ve tüm kamu gücünü düzenleyen, <strong>seküler ideal tip</strong> formundaki en <strong>temel hukuk</strong> metnidir. <strong>Anayasa</strong>; hükümet yetkililerinin<strong> keyfî </strong>yargıları veya tasarrufları ile gerçekleşen yönetime karşı, hukukun üstünlüğünün ve kamu görevlilerinin istedikleri her şeyi istedikleri şekilde yapma özgürlüğüne sahip olmadıklarının, aksine toplumun en üst hukukunda belirtilen prosedürlerle sınırlandırıldıklarının ve onlara uymakla yükümlü olduklarının ilanıdır. Aynı zamanda vatandaşların sivil haklarının ve özgürlüklerinin, özellikle sosyal azınlıkların çıkarlarının güçlü bir şekilde korunmasının, idare edilenlerin idarecilerle hukukî eşitliğinin ve hükümet politikalarını halkın isteklerine göre yönlendirebilmelerinin de garantörüdür. Halkın rızasına endeksli anayasal<strong> </strong>bir<strong> </strong>yönetimde, demokratik prosedürlerle <strong>“değiştirilemeyecek” </strong>bir <strong>anayasa hükmü </strong>olacaksa şayet o hüküm; devletin bir <strong>anayasal devlet</strong> olduğu ilkesi ve <strong>insan hakları</strong> öğretisine aykırı yasal bir düzenlemenin yapılamayacağı ilkesi olmalıdır…</p>
<p style="text-align: justify;">[1] Gerhard Casper, &#8220;Constitutionalism,&#8221; University of Chicago Law Occasional Paper, No. 22 (1987).</p>
<p style="text-align: justify;">[2] <a href="https://www.instagram.com/hurdavapartisi/reel/C_3tT4ZgaBm/">https://www.instagram.com/hurdavapartisi/reel/C_3tT4ZgaBm/</a></p>
<p style="text-align: justify;">[3] <a href="https://x.com/avdenizyucel/status/">https://x.com/avdenizyucel/status/</a>15 Eylül 2024</p>
<p style="text-align: justify;">[4] <a href="https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa">https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa</a></p>
<p style="text-align: justify;">[5] <a href="https://constitutioncenter.org/the-constitution">https://constitutioncenter.org/the-constitution</a></p>
<p style="text-align: justify;">[6] <a href="https://usa.usembassy.de/etexts/turkish/oagt.pdf">https://usa.usembassy.de/etexts/turkish/oagt.pdf</a></p>
<p style="text-align: justify;">[7]<a href="https://www.karar.com/gorusler/ilk-maddeden-son-maddeye-anayasa-degisikligi-1893314">https://www.karar.com/gorusler/ilk-maddeden-son-maddeye-anayasa-degisikligi-1893314</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1992&amp;linkname=Anayasa%20De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1992&amp;linkname=Anayasa%20De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1992&amp;linkname=Anayasa%20De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1992&amp;linkname=Anayasa%20De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1992&amp;title=Anayasa%20De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_2"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1992</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yargı Tartışmaları ve Hukuk Devleti Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1954</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1954#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2023 04:48:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1954</guid>
		<description><![CDATA[Bahis mevzuu tartışmaların kaynağı; Taksim Yayalaştırma Projesini protesto etmek amacıyla 28 Mayıs &#8211; 30 Ağustos 2013 tarihleri arasında Gezi Parkında düzenlenen eylemlerin, güya ülke çapında kitlesel şiddete dönüştürüldüğü gerekçesiyle TCK Madde 312 kapsamında açılan ceza davasının (Gezi Parkı Davası) sekiz sanığından biri olan Can Atalay hakkındaki dosyanın, İstanbul 13. Ağır Ceza &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1954">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bahis mevzuu tartışmaların kaynağı; Taksim Yayalaştırma Projesini protesto etmek amacıyla <strong>28 Mayıs &#8211; 30 Ağustos 2013</strong> tarihleri arasında <strong>Gezi Parkı</strong>nda düzenlenen eylemlerin, güya ülke çapında kitlesel şiddete dönüştürüldüğü gerekçesiyle <strong>TCK Madde 312</strong> kapsamında açılan ceza davasının <strong>(Gezi Parkı Davası)</strong> sekiz sanığından biri olan <strong>Can Atalay</strong> hakkındaki dosyanın, <strong>İstanbul</strong> <strong>13. Ağır Ceza Mahkemesi</strong> tarafından, <em>“<strong>Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs”</strong></em><strong> </strong>suçlaması ve <strong><em>“on sekiz yıl hapis cezası ile cezalandırılması ve hükümle birlikte tutuklanması”</em></strong> kararıyla hükme bağlanmasıdır… <span id="more-1954"></span>Tutuklu <strong>Can Atalay; </strong>anılan karar <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>nde temyiz incelemesindeyken, 14 Mayıs 2023 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi 28. Dönem Hatay Milletvekili olarak seçilince, yasama dokunulmazlığına sahip olduğunu belirterek, ilgili ceza dairesinden Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesi gereğince <strong>durma kararı</strong> verilmesini ve tahliyesini talep etmiş ancak <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi </strong>talebi, <em>“Sanığın üzerine atılı cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükumetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme suçunun Anayasa’nın 14. maddesi kapsamında yer alması ve soruşturmasına seçimden önce başlanmış olması dikkate alındığında Anayasa’nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi uyarınca yasama dokunulmazlığından faydalanamayacağı kanaatine varılmakla yargılamanın genel usul hükümlerine göre devam etmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.&#8221;</em> diyerek reddetmiştir. <strong>Can Atalay; </strong>işbu karara da <strong>Yargıtay 4. Ceza Dairesi </strong>nezdinde itiraz etmiş ancak <em>“anılan kararda isabetsizlik, usul ve yasaya aykırılık bulunmamaktadır”</em> denilerek, talebi yine reddedilmiştir. Tartışmalar, <strong>Can Atalay; </strong>temyiz aşamasındaki nihai hükmü öğrendikten sonra <strong>“hak ihlali” </strong>gerekçesiyle <strong>Anayasa Mahkemesi</strong>ne <strong>bireysel başvuru </strong>talebinde bulununca bir üst seviyeye taşınmış, fitili ateşleyen olay da söz konusu bireysel başvuru <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> nezdinde henüz inceleme safhasındayken, <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>nin<strong>, Anayasa Mahkemesi </strong>kararını beklemeyip, <strong>Can Atalay </strong>hakkındaki mahkûmiyet hükmünü onaması olmuştur…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> devletinin <strong>en üst hukuk mercii</strong> olarak <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>davayla ilgili (özetle)  şu kararı (2023/53898 &#8211; 25/10/2023) vermiştir:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Belirtmek gerekir ki anayasa koyucu Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan &#8220;Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar&#8221; ibaresi kapsamındaki suçların neler olduğunu açıkça belirlememiş, kanun koyucu da söz konusu suçları belirleyen bir kanuni düzenleme yapma yoluna gitmemiştir. Bu nedenle de <strong>derece mahkemeleri </strong>yargılamaya konu edilen suçun Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesi kapsamına giren bir suç olup olmadığını kanun koyucu tarafından çıkarılmış bulunan bir kanun metnini yorumlayıp uygulayarak değil doğrudan Anayasa hükmünü yorumlayıp uygulayarak belirlemektedir. O hâlde derece mahkemelerinin Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesine ilişkin olarak yaptığı yorumun öngörülebilirliği ve belirliliği ifade eden kanunilik ölçütüne uygun olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. <strong>Norm denetimi</strong>nde olduğu gibi <strong>bireysel başvuru</strong> yolunda da <strong>Anayasa maddelerinin nihai yorum yetkisi Anayasa Mahkemesine aittir.</strong>” </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesinin başlığı &#8220;Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması&#8221; olarak belirlenmiştir. Maddenin birinci fıkrası uyarınca kötüye kullanmadan bahsedebilmek için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir. Birincisi ortada her şeyden önce Anayasa&#8217;da yer alan bir temel hak ve hürriyetin kullanımı söz konusu olmalıdır. İkinci olarak da söz konusu temel hak ve hürriyetler &#8220;devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler&#8221; biçiminde kullanılmalıdır. Dikkat edilirse 14’üncü maddede &#8220;suçlar&#8221; değil hakkın kötüye kullanılması &#8220;durumları&#8221; düzenlenmiştir. Bir hakkın kötüye kullanılmasının otomatik olarak suç kabul edilmesi mümkün değildir. Bunun için bir kötüye kullanmanın ayrıca ve açıkça kanunla suç olarak düzenlenmesi gerekir. Nitekim kuralın üçüncü fıkrasında 14’üncü maddedeki durumların müeyyidesinin kanunla düzenleneceği belirtilmiştir. 14’üncü maddede ne bir suç tanımı yapılmış ne de bir suç listesi verilmiştir.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“<strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>nin başvuruya konu kararında Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan &#8220;Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar&#8221; ibaresine ilişkin olarak Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesi metni üzerinden yaptığı yorumların kuralda bir belirlilik ve öngörülebilirlik sağladığını söylemek mümkün değildir.”</em><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Anayasa koyucu Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan &#8220;Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar&#8221; ibaresinin belirliliğini sağlama görevini kanun koyucuya vermiş, yorum yoluyla 14’üncü madde kapsamına giren suçları belirlemek için yargı organına açık bir yetki vermemiştir. Kuşkusuz ki yargı organı kural koyucu bir organ olmadığı için yorum yolu ile yasama dokunulmazlığının ve dolayısıyla seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının kapsamını belirleyemez.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Bu kapsamda <strong>3. Ceza Dairesi</strong>nin başvuruya konu kararı yahut başka bir yargı merciinin içtihatları, Anayasa’nın 13’üncü maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğine ilişkin hükmünde yer alan <strong>“kanunilik şartı”</strong>nı taşıyan kurallar olarak kabul edilemez.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Kuşkusuz Anayasa Mahkemesi, Anayasa hükümlerini yorumlama konusunda yegâne makam değildir. Anayasa hükümlerini uygulamak, temel hak ve özgürlükleri korumak ve uyuşmazlıklarda somutlaştırmak diğer yargı organlarının ve kamu gücünü kullanan tüm organların da yükümlülüklerindendir. Bu bağlamda, bir kez daha vurgulamak gerekirse, Anayasa&#8217;da yer alan kuralların, temel hak ve özgürlüklere ilişkin güvence ve ölçütlerin yorumlanması bakımından bütün anayasal organların yetkisi bulunmakla birlikte <strong>norm denetimi</strong>nde olduğu gibi <strong>bireysel başvuru</strong> yolunda da <strong>Anayasa maddelerinin nihai yorum yetkisi Anayasa Mahkemesine aittir</strong>.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Anayasa Mahkemesince tespit edilen ihlalin altında yatan sorunları giderme yönünde kamu gücünü kullanan makamlar genel bir yükümlülüğe sahip olmasına karşın <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>, Anayasa Mahkemesi içtihadına aykırı davranmış, benzer ihlalleri önleme yükümlülüğünü yerine getirmemiş; aksine başvurucunun anayasal haklarını -Anayasa&#8217;nın parlamentoya verdiği bir yetkiyi kullanarak- daraltıcı bir şekilde yorumlamak suretiyle ihlal etmiştir.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Netice olarak eldeki başvuruda; seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir düzenlemenin bulunmaması nedeniyle başvurucunun <strong>(Can ATALAY) </strong>Anayasa&#8217;nın 67’inci maddesinde güvence altına alınan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“İncelenen başvuruda yasama dokunulmazlığına rağmen hükümle birlikte uygulanan tutukluluğun sürdürülmesi sebebiyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; tutukluluğun sürdürülmesi, yargılamaya devam olunması nedenleriyle de seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin mahkeme kararlarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Başvurucu <strong>(Can ATALAY)</strong> yargılandığı dava kapsamında bireysel başvuru anında tutuklu statüsünde iken mahkûmiyet hükmünün onanmasıyla hükümlü haline gelmiştir. Bu durumda başvurucu milletvekili seçildiği halde tutuklu yargılanmaya devam edilmiş ve hakkındaki mahkûmiyet hükmü de onanmıştır. Buna göre Anayasa Mahkemesince başvurucu hakkında tespit edilen hak ihlallerinin sonlandırılmasına ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yönelik olarak; </em></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><em>i. Yeniden yargılama işlemlerine başlanması,</em></li>
<li><em>ii. Mahkûmiyet hükmünün infazının durdurulması ve ceza infaz kurumundan </em><em>tahliyesinin sağlanması,</em></li>
<li><em>iii. Başvurucunun hükümlü statüsünün sona erdirilmesi,</em></li>
<li><em>iv. Yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi işlemlerinin yerine getirilmesi zorunludur.</em></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><em> </em><strong>Anayasa Mahkemesi</strong> kararlarının bağlayıcılığı <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> <strong>Anayasası Madde 153</strong>’te şu şekilde beyan edilmektedir: <strong><em>“Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”</em></strong> İlgili anayasa maddesinin<strong> </strong>hükmü her ne kadar açık ise de <strong>AKP</strong> iktidarının egemen olduğu bugünün <strong>Türkiye</strong>’sinde geçerliliğinin bulunmadığı da maalesef açıktır. Zira Anayasa Mahkemesinin  kararı ne <strong>İstanbul</strong> <strong>13. Ağır Ceza Mahkemesini </strong>ne <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesini </strong>ne de <strong>tek kişilik yürütme organı</strong> olan <strong>Cumhurbaşkanlığı</strong> makamını bağlamıştır. Üstüne üstlük <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi </strong>hızını alamamış, <strong>“hukuk devleti” </strong>normlarıyla bağdaşması kabil olmayan bir öfkeyle kararı veren <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>üyeleri hakkında <strong>“suç duyurusu”</strong> yapmıştır.<strong><strong>[1]</strong></strong><strong> </strong> Binaenaleyh <strong>Can ATALAY</strong> da Anayasa Mahkemesinin <strong>“hak ihlali”</strong>kararına rağmen tutukluluktan kurtulamamıştır. Şüphesiz bu durumun tek mümkün izahı, <strong>Türkiye Cumhuriyeti </strong>devletinin hakikatte bir <strong>“hukuk devleti”</strong> olmadığı gerçeğidir&#8230; <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi, </strong>Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunur da <strong>Yargıtay Başkanlığı</strong> olaya bigane kalır mı? Kalmadı ve (özetle) şu kamuoyu açıklamasını yayınladı: <em>“Kamuoyunun gündemini meşgul eden Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesinin, Şerafettin Can Atalay hakkındaki kararları ile ilgili olarak, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla aşağıdaki açıklamaya ihtiyaç duyulmuştur… Anayasa’nın m.154/1’e göre, ‘Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir.’ Anayasa’nın 154’üncü ve Yargıtay Kanunu’nun 13’üncü maddesine göre, Yargıtay’ın adli yargı alanında hukukun ülkede eşit şekilde uygulanmasını sağlama görevi bulunmaktadır. Hukukun objektif, belirli ve öngörülebilir olması, eşitlik ve hukuki güvenliğin ve özellikle de adil yargılanma hakkının teminatıdır… Anayasa’nın 148’inci maddesinde ise Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri tanımlanmış, bu görevler arasına 07.05.2010 tarih ve 5982 sayılı Anayasa değişikliği ile <strong>“bireysel başvuru”</strong> da eklenmiş, 2012 yılından itibaren de uygulanmaya başlanmıştır… Bireysel başvuru incelemelerinde Anayasa Mahkemesine başvurulabilmesi için “olağan kanun yollarının tüketilmesi” şarttır. Yine Anayasa’nın 148/5 hükmüne göre, “Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.” şeklindeki hüküm ile bireysel başvurunun yargısal sınırı çizilmiştir… Anayasa Mahkemesi adli ve idari mahkemelerce verilen kararları bozan bir mahkeme olmadığı gibi istinaf ve temyiz mercii olarak davaları yeniden incelemeye yetkili bir makam da değildir… Anayasa Mahkemesinin, bireysel başvuru incelemelerinde zaman zaman anayasal ve yasal sınırları aşarak Yargıtay ve Danıştay uzman dairelerince geliştirilen yerleşik içtihatları ters yüz edecek, hukuk sistemini kaosa sürükleyecek şekilde kararlar alması, kesin hüküm etkisini tamamen devre dışı bırakılmasına neden olmaktadır… Anayasayı korumak amacıyla kurulan Anayasa Mahkemesi, tartışmalara konu olan davada, anayasa koyucunun iradesini yok sayarak Anayasa’nın 83’üncü maddesindeki atıf nedeniyle somut olaya uygulanması gereken 14’üncü maddesini işlevsiz bırakmıştır… Anayasa Mahkemesinin uygulamalarının doğurduğu hukuki sonuçlar gözetilmeksizin, bir yüksek mahkeme olan Yargıtay ve Yargıtay 3. Ceza Dairesinin yargısal görev ve yetkisi kapsamında verdiği kararlara yönelik yüksek yargı kurumlarının saygınlığını zedeleyen ve eleştiri sınırlarını aşan haksız tepkiler üzüntüyle karşılanmaktadır…”</em><strong><strong>[2]</strong></strong><em> </em>iyi de sormak gerekmez mi, <strong>Anayasanın 153. Maddesi</strong>,  <strong><em>“Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” </em></strong>hükmü sizi bağlamıyor mu? <strong>Yargıtay Başkanlığı’</strong>nın kamuoyu açıklamasından daha da korkuncu <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN&#8217;</strong>ın; Cumhurbaşkanlığı Makamı, Anayasa Mahkemesinin üstünde bir <strong>“hukuk mercii”</strong> imiş gibi (Zira; <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi, Patriarkal Monokrasi</strong> rejimidir.) hem kendisinin hakemliğinden bahsetmesi hem de doğrudan Anayasa Mahkemesini hedef tahtasına oturtarak, <em>“Her şeyden önce Yargıtay&#8217;ın bir yüksek mahkeme olduğunu herhalde kimse inkâr edemez. Anayasa Mahkemesi bu noktada maalesef birçok yanlışları da arka arkaya yapar hale geldi. Bu da bizi ciddi manada üzmektedir. Şu an itibarıyla Yargıtay&#8217;ın aldığı karar asla bir kenara atılamaz, itilemez. Anayasa Mahkemesinin kararına karşı Yargıtay da şu anda demiştir ki sen yüksek mahkemeysen ben de yüksek mahkemeyim ve yüksek mahkeme olarak da şu anda sizinle ilgili bir yaptırımı ben de talep ediyorum. Bu talebinin gereğini bekliyor ve bu talebine karşı bunun gereğini yerine getirecek olan merci neresiyse o merciden bu talebini istiyor. Bu parlamentoysa parlamentodan istiyor. Şimdi, Can ATALAY&#8217;ı alın koyun bir kenara. Bundan önce yine benzer şeyler maalesef oldu. Parlamentomuz da bu konularda ağır hareket ediyor. Yani birçok terörist parlamentoda dokunulmazlıkların kaldırılması süreci geciktiği için kaçtılar, yurt dışına çıktılar. Bunların bu kadar ağır ele alınmaması gerekiyor… Çok seri kararla bu işlerin bitirilmesi lazım. Seri olarak bu adımlar atılmayınca ondan sonra bakıyorsunuz birisi Amerika&#8217;da, birisi Almanya&#8217;da, birisi Fransa&#8217;da meydana çıkıyor. Ondan sonra da oralardan Türkiye&#8217;yi tehdit ediyorlar. Benim ülkem yurt dışına kaçmış sapıkların tehdidiyle karşı karşıya kalmamalı, kalamaz. Anayasa Mahkemesi de bu konuyla ilgili olarak Yargıtay&#8217;ın attığı bu adımı hafife alamaz, almamalıdır. Eğer partimden bazı arkadaşlar da burada Yargıtay&#8217;ı yerip, Anayasa Mahkemesi&#8217;ne övgüler düzüyorsa onlar da yanlış yapıyorlar. <strong>Bizim; birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için anlayışıyla hareket etmemiz lazım. </strong>Buralarda kalkıp da birilerine şirin görünmenin anlamı yok. Son olarak şunu da vurgulamak isterim ki Anayasa yapma yetkisi Yüce Meclisimizindir ve bu yetkisini devredemez. Kimse de milletin iradesi ile oluşmuş meclisin bu mutlak yetkisine el uzatamaz… Tartışmaya kimin haklı, kimin haksız olduğundan ziyade, bu hadisenin işaret ettiği ihtiyaçların bir an önce giderilmesi için neler yapılması gerektiği zaviyesinden bakıyoruz. Bu açıdan baktığımızda da karşımıza, ülkemizi yeni anayasaya kavuşturma ihtiyacının gerekliliği çıkıyor. İnşallah bu hususta, Meclis’te gereken anlayış birliğine ulaşılarak, yeni anayasa çalışmaları en kısa sürede başlatılır. Hem yüksek yargı kurumlarımızın temsilcileri, hem bu konuda yetkinliği herkesçe kabul edilen hukukçularımızla görüşerek meseleye hal yolu bulacağız. Biz tartışmada taraf değil, hakemiz. Gerekirse, Anayasa ve yasa değişiklikleri dahil tüm yöntemleri kullanarak tekrar böyle bir tartışmanın ortaya çıkmaması için gerekenleri yapacağız.”</em><strong><sup><strong><sup>[3]</sup></strong></sup></strong> beyanında bulunmasıdır…</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphe yok ki <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> devletinin hakikatte bir <strong>“hukuk devleti”</strong> olması, hukukun sadece kağıt üzerinde kalmayıp, pratikte gerçekleşebiliyor olması şartına da bağlıdır. Hukuk devleti; adaleti tahakkukla muvazzaf devlet demektir. <strong>“Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.” </strong>anlayışını<strong> </strong>düstur edinen bir iktidarın <strong>“hukuk devleti” </strong>iddiaları yalnızca ve yalnızca bir manipülasyondur. Hukuk devleti yoksa o ülkede <strong>adalet</strong> de elbette yoktur. Bir taraftan <strong>“Ey iman edenler, kendinizin veya anne babanızın veya akrabalarınızın aleyhine de olsa adaleti ayakta tutun.” (Nisa 135) </strong>nassına inanıldığı iddia edilecek, diğer taraftan da <strong>“Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.” </strong>anlayışı savunulacaksa orada adaletin tesisi mümkün değildir. Adaletin tesisi demek, hukuk devletinin tesisi demektir. Bunun için de öncelikle <strong>yasama</strong>, <strong>yürütme</strong> ve <strong>yargı</strong> organlarının yetki ve görev alanlarının çok net belirlenmesi; artı, yargı bağımsızlığının ve hak arama yollarının güvence altına alınması zorunludur. Yargı bağımsızlığı ve hak arama yollarının ana güvencesi ise suçsuzluk karinesi (beraet-i zimmet), suç ve cezaların kanunîliği, geçmişe yürümezliği, kazanılmış haklara saygı, hakların kötüye kullanılmaması, haksız olarak verilen zararların tazmini, kimsenin kendi davasında yargıç olmaması, idarenin kanuniliği gibi <strong>“hukukun evrensel ilkeleri”</strong>ne bağlılıktır.<sup><sup>[4]</sup></sup> Sözü edilen hukuk ilkelerine uyulmadığı taktirde, manipülatif yargı tartışmaları kaçınılmaz olacağı gibi hukuk devletinin varlığı da elbette sadece bir aldatmaca olacaktır. Şüphesiz bugünün muktedirleri, <strong>hayalî</strong> gerekçelerle birileri hakkında <em>“<strong>Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs”</strong></em><strong> </strong>suçlamasıyla <strong>TCK Madde 312</strong>’den dava açıyor ve onları keyiflerince cezalandırıyorsa yarının muktedirleri de <strong>hakikî</strong> gerekçelerle birileri hakkında <strong>“Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs” </strong>suçlamasıyla <strong>TCK Madde 309</strong>’dan <strong>Anayasayı ihlal </strong>davası açıp, onları adaletle cezalandıracaktır?!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://www.ntv.com.tr/">https://www.ntv.com.tr</a> / 08.11.2023</p>
<p>[2] <a href="https://www.yargitay.gov.tr/kategori/29/basin-aciklamalari%20/">https://www.yargitay.gov.tr/kategori/29/basin-aciklamalari /</a> 10 Kasım 2023</p>
<p>[3] <a href="https://www.ntv.com.tr/">https://www.ntv.com.tr</a> 10 Kasım 2023</p>
<p>[4] Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Siyasal Kitabevi, Ankara, 1996.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;title=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_4"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1954</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi” Otoriter ve Totaliter Bir Siyasal Sistem midir?</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1907</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1907#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2023 10:12:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1907</guid>
		<description><![CDATA[Siyasal sistem, devleti oluşturan resmî ve yasal kurumlar bütünüdür. Siyasal sistemleri açıklamaya matuf sosyolojik çaba daha ziyade iktidar ve yönetilen insanlar yani halk arasındaki ilişkilerde, nihai belirleyicinin kim ya da kimler olduğunun ve emretme yetkisini elinde tutanların bu gücü nasıl kullandıklarının tespitine yöneliktir. Modern &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1907">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Siyasal sistem</strong>, devleti oluşturan resmî ve yasal kurumlar bütünüdür. Siyasal sistemleri açıklamaya matuf sosyolojik çaba daha ziyade <strong>iktidar</strong> ve yönetilen insanlar yani <strong>halk</strong> arasındaki ilişkilerde, nihai belirleyicinin kim ya da kimler olduğunun ve emretme yetkisini elinde tutanların bu gücü nasıl kullandıklarının tespitine yöneliktir. Modern dünyadaki egemen siyasal sistem tipi; özellikle tek bir etnisitenin domine edilerek, görece homojen halk şeklinde yaşanmasının sağlandığı, <strong>ulus (nation)</strong> olarak tanımlanan yurttaşlar topluluğunun muayyen teritoryal sınırlar dahilindeki <strong>self-determine</strong> yönetim biçimi, “üniter” ya da “federatif” <strong>ulus-devlet</strong> <strong>(nation-state)</strong> modelidir. <span id="more-1907"></span>Meşruiyetini, halkın kendi kaderini tayin etme <strong>(self-determination)</strong> hakkından aldığı söylenen <strong>ulus-devlet </strong>modeli;<strong> “bireysel haklar”</strong> ekseninde örgütlendiği taktirde ortaya <strong>demokratik-hukuk devleti</strong> sistemleri, <strong>“kollektif haklar”</strong> iddiasıyla örgütlendiği taktirdeyse <strong>tekparti diktatörlüğü </strong>(faşizm, sosyalizm, vb.) formundaki  <strong>otoriter</strong> ve <strong>totaliter</strong> sistemler ortaya çıkmaktadır. Tabiatıyla merkezî otorite ve yurttaşlar arasındaki ilişkiler de buna bağlı olarak şekillenmektedir. Acaba Türkiye&#8217;de <strong>16 Nisan 2017</strong> referandumu neticesinde <strong>“yüzde</strong> <strong>bir buçuk”</strong> gibi cüzî bir puan farkıyla kabul edilen ve <strong>9 Temmuz 2018 </strong>tarihinden itibaren uygulanmaya başlanan <strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi”</strong>; bireysel hakları baz alan <strong>demokratik-hukuk devleti</strong> modeli midir yoksa kollektif haklar iddiasıyla tesis edilen <strong>otoriter</strong> ve <strong>totaliter</strong> bir yönetim modeli mi? Yine, acaba bahis mevzuu siyasal sistemde, hükümet ve yurttaşlar arasındaki ilişkiler hangi vasatta, doğal hukuku önceleyen legal kurallar zemininde mi yoksa egemen gücün irade bildirimini yansıtan kanunnameler zemininde mi cereyan etmektedir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Demokratik-hukuk devleti; </strong>evrensel insan hakları temeline ve eşitlik ekseninde yurttaşların rızası ilkesine dayanan, çoğunluk tercihi çerçevesinde hükümet etme yetkisini içeren, temsilî iktidarın genel iradeye yani halka hesap verme mükellefiyetinin bulunduğu ve her türlü erkin de anayasayla sınırlandırıldığı yönetim biçimidir. Temel unsurları ise <strong>kuvvetler ayrımı</strong>, <strong>muhalefetin varlığı</strong>, <strong>enformasyon çeşitliliği</strong>, <strong>ifade özgürlüğü</strong> ve <strong>periyodik seçimler</strong>dir. Demokratik-hukuk devletinin formel ölçütü; kamu gücü olarak devletin, doğal hukukla ve pozitif kanunlarla sınırlandırılmış, hukuka ve kanunlara tabi kılınmış ve tasarruflarının bağımsız mahkemeler tarafından sorgulanabilir olması, muhteva bakımından ölçütüyse adaleti tahakkuk ettirme vazifesiyle tavzif edilmesidir. Bir devletin adlî  sistemindeki yasa, tüzük, yönetmelik, yönerge ve benzeri çokluğu, o devletin <strong>demokratik-hukuk devleti</strong> olduğuna delalet etmez. Mesela; tekparti diktatörlüklerinin her hususta ve oldukça ayrıntılı yasal düzenlemelerinin bulunması, onları demokratik-hukuk devleti yapmaz. Temel ve doğal insan haklarını tanımayan bir devlet, <strong>“kanun devleti”</strong> olabilir ise de asla demokratik-hukuk devleti olamaz. Her şeyden önce orada bütün bireyler için insan haklarının yürürlükte olması gerekir. Adaletin asgari şartı budur.[1]  Demokratik-hukuk devletinin tesisi için pratikte bir takım yasal mekanizmaların kurulması zorunludur. Temel öncelik <strong>yasama</strong>, <strong>yürütme</strong> ve <strong>yargı</strong> organlarının yetki ve görev alanlarının belirlenmesi, sınırlara mutlak riayet ve idarî faaliyetlerin yasalara uygun olarak gerçekleştirilmesidir. Bireysel özgürlükler açısından en önemli husus ise hak arama yollarının açık tutulması, kazanılmış haklara saygı, suçsuzluk karinesi (beraet-i zimmet), mücbir sebep, suç ve cezaların kanunîliği ve geçmişe yürümezliği ve haksız olarak verilen zararların tazminidir. Hukukî denetimin hakikaten etkin olabilmesi de elbette yargının bağımsızlığına ve <strong>hukukun evrensel prensipleri</strong>ne riayete bağlıdır. Bir ülkede sözü edilen yasal mekanizmalar kurulmadığı ve belirtilen evrensel prensiplere uyulmadığı taktirde, demokratik-hukuk devletinin tesisini ve müşterek siyasal iyinin gerçekleşmesini beklemek pek de anlamlı görünmemektedir.<sup><sup>[2]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tekparti diktatörlükleri; </strong>resmî-siyasî faaliyetlerin, yasal veya fiilî tekelinin tek bir partiye verildiği sistemlerdir. Bu uygulama; bazen <strong>“anayasallık”</strong> görünümü altında, bazen sözde seçmenlere yönelik <strong>indoktrinasyon</strong> yöntemiyle tekpartinin onaylatılması şeklinde, bazen de kurgulanmış “rakip partiler” manipülasyonuyla seçmenlerin muhalefete erişiminin engellenmesi tarzında gerçekleştirilir. Hukukî ya da meşru hiçbir unsurun herhangi bir kısıtlaması olmaksızın yürütülen <strong>otoriter</strong> ve <strong>totaliter</strong> mutlak yönetim tarzını ifade eden tekparti diktatörlükleri; umumiyetle ulusal birliğe ulaşmanın veya etnik ayrılıkçılığın üstesinden gelmenin ya da ekonomik kalkınma ve mutlak bağımsızlığı sağlamanın yegâne yolu olarak sunulur. Bu yaklaşıma istinaden tekparti yöneticileri de muhtelif partilerin varlığının <strong>“yerli-milli”</strong> birliğe aykırılığını ve kendilerinin <strong>halkın doğal-karizmatik önderleri</strong> olarak bulunduklarını, dolayısıyla da yönetme haklarının hiçbir surette sorgulanamayacağını iddia ederler. Kamu adına salahiyet sahibi olmanın ve memuriyetin ön şartı da elbette tekparti üyeliğidir. Binaenaleyh, tek partili bir <strong>ulus-devlet</strong>; muhtelif sosyal çıkarlardan söz edilemeyen, genel ve birleşik bir siyasî irade ve müşterek tek-bir çıkarın bulunduğu varsayılan ve onu da tekpartinin temsil ettiği savunulan, güçlü bir yönetim aygıtı ve merkezi-bürokratik bir idareyle baskı uygulanarak sürdürülen anti-demokratik, <strong>otoriter</strong> ve <strong>totaliter</strong> bir siyasî rejimdir. Otoriter ve totaliterliğin bariz özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür: 1- Manipülatif seçimlerle ve merkezî listelerle seçtirilen vekillerden oluşan sözde yasama organı <strong>(parlamento)</strong>; tüm siyasî yetkiler bir kişiye <strong>(otokrasi)</strong> ya da küçük bir gruba <strong>(oligarşi)</strong> verildiği için neredeyse işlevsizdir. 2- Siyasal olanın müdahalesine tabi hukuk veya ideoloji <strong>güdümlü</strong> <strong>yargı</strong> hayli fonksiyoneldir. 3- Kamu kaynaklarının tek elden dağıtımı esastır. 3- Siyasî ve idarî tüm kararlarda belirleyici olan halk değil, devlettir ve itaati sağlamak için de güç ve baskı uygulanır. 4- Ülke yönetimi, bir zümreye ya da darbe ile iktidarı ele geçiren orduya dayanır ve halk üzerindeki denetim araçları olarak bürokrasi ve polis kullanılır. 5- Otoriter yönetime hizmet etmek ve destek sağlamak üzere muayyen bir ideoloji (milliyetçilik) ya da dinî görüş (Sünni İslam) desteklenir. 6- Basın-yayın organları; otoriter yönetim tarafından kontrol altında tutularak, iktidar karşıtı faaliyet gösterdikleri taktirde takibata uğrar ve illegal suçlamasıyla  cezalandırılır. 7- Resmi ideoloji karşıtı siyasî görüşler de bireysel hak ve özgürlükler de katı bir şekilde kısıtlanır ve muhalif siyasî partiler çeşitli bahanelerle yasaklanır. 8- Yöneticiler meşruiyetlerini <strong>indoktrinasyon </strong>yoluyla veya barış, kalkınma ve güvenlik propagandasıyla kamuoyu oluşturarak sağlamaya çalışır. 9- Devlet; vatandaşların kamusal ve özel hayatlarının tüm yönlerini hatta düşünce ve inançlarını dahi kontrol altında tutar. 10- İnsanlar; bireysel tercihlerine göre değil, iktidarın keyfi  iradesine göre yaşamak zorundadır. 11- İletişim ve eğitim tekeline bağlı olarak monist yapılanma ve <strong>homojen</strong> bir <strong>devlet halkı modeli</strong> kültürel idealdir.[3]</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Otoriter</strong> ve <strong>totaliter</strong> sistemlerin nasıl bir yönetim tarzı olduğu hususunda <strong>Aristoteles</strong>; Antik-Yunan dünyasındaki versiyonu <strong>tiranlık</strong> <strong>(diktatörlük)</strong> <strong>rejimi</strong> için şöyle diyor: Tiranlık; tiranların keyfine göre, despotlukla yürütülen bir egemenliktir. Tiranlık;  insanların, mutlak olarak eşitsiz oldukları varsayımına dayanan oligarşinin en aşırı safhasıdır. Tiranlar; oligarşilerin bir adamı seçip onu en yüksek yetkilerle donatmasıyla ya da muhtelif propagandalarla halkın güvenini kazanan halk önderleri olarak lanse edilmesiyle ortaya çıkarlar. Siyasî tasarruflarında kimseye hesap vermek zorunda olmayan, kendisine eşit ya da kendisinden üstün insanlar üzerinde zorla egemenliğini sürdüren ve yönetimindeki uyrukların değil, kendi çıkarlarını gözeten egemene tiran denir. Tiranlar; <strong>propaganda</strong> edildiği gibi kamunun-halkın ne istediğine asla bakmazlar. Aksine; kendi çıkarları, oligarşinin çıkarları, kamunun-halkın arzularıymış gibi gösterilir. Tiranlar asla halka saygı duymaz, sadece onları aldatırlar. Tiranların koruyucuları paralı askerlerdir. Bu nedenle halka silah verilmez, halkın silahlanması ve şehir merkezlerinde yer edinmesi istenmez. Tiranlar; açık ya da gizli yöntemlerle muhaliflerini yok eder, kendilerine rakip olabilecek kişileri ya öldürtür ya da sürgüne gönderirler. Tiranların uyruklarına karşı göstereceği tavır, şu ilkeye dayanır: <strong>“Uyrukların şahsî güveni de gücü de zekası da olmamalıdır.”</strong> Tiranlar; uyruklarının bağımsız, düşünebilen kafalar olmamasını, birbirlerine güvenmemelerini ve herhangi bir değişimi gerçekleştirecek güçleri bulunmamasını da isterler. Çünkü cılız kafalar ve güven duygusu olmayan insanlar sömürüye karşı bir direniş tasarlayamaz. Tiranlar; liyakatli insanlara, kendileri için tehlikeli olabilirler düşüncesiyle her zaman düşmanlık güderler. İnsanların ehliyetsiz-değersiz olanlarından hoşlanır, önünde yerlere kapananları severler. Tiranların; kendilerine hizmet edenlere bol-bulamaç dağıttığı nemalar, halkın emek ve çalışmasının ürünüdür. Tiranlık, sadece ve sadece zora dayanır ve sadece ve sadece zorla sürdürülür. Tiranlığın; uzun ömürlü olmayı sağlama hususunda olmazsa olmaz iki temel ilkesi vardır: 1- Özgür düşünceli insanlardan kurtul ve sivrilenleri yok et. 2- İnsanları daima gözetle ve kurallara itaatkâr olmalarını sağla… Bütün bunlara ilaveten bir tiran şayet iktidarını sürdürmek istiyorsa, yapması gereken asıl şey, uyrukların gözünde bir tiran olarak değil, ülkenin koruyucusu, halkın önderi ve hamisi gibi görünmeyi becermektir.<sup><sup>[4]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>AKP</strong>’nin; <strong>“ABD Başkanlık Sistemi”</strong> benzeri bir sistem kuracakmış propagandaları ile eğitim kalitesi düşük kitleleri ikna edip, <strong>16 Nisan 2017</strong> referandumu sayesinde mevcut <strong>“parlamenter sistem”</strong> yerine geçirdiği, <strong>9 Temmuz 2018 </strong>tarihinden itibaren uygulamaya konulan <strong>“cumhurbaşkanlığı sistemi”</strong> açıktır ki dünya <strong>siyaset</strong> ve <strong>hukuk</strong> literatüründe karşılığı bulunmayan <strong>nevzuhur</strong> bir sistemdir ve <strong>“ABD Başkanlık Sistemi” </strong>ile gerçekte hiçbir benzerliği yoktur… Mukayese etmek gerekirse <strong>ABD Başkanlık Sistemi; yasama</strong> gücünün (Kongre) de <strong>yürütme</strong> gücünün (Başkan) de muayyen bir süre için halk tarafından seçildiği, ne kongrenin başkanı azil yetkisinin ne de başkanın kongreyi fesih yetkisinin bulunduğu, ancak her iki organın da tüm faaliyetlerinin <strong>yargı</strong> (Yüksek Mahkeme/Supreme Court) tarafından denetlenebildiği yönetim biçimidir. Bu sistemde;<strong> Yasama (legislative), yürütme (executive)</strong> <strong> </strong>ve<strong> yargı (judicial) </strong>organları kurumsal anlamda birbirinden keskin hatlarla ayrılmıştır. Her bir organın bir diğeri üzerinde <strong>fren ve denge </strong><strong>(checks and balances)</strong> mekanizması aracılığıyla etkide bulunabilme imkânı vardır… <strong>Yasama Organı (Kongre: Temsilciler Meclisi </strong>ve<strong> Senato) </strong>seçimleri şu şekilde gerçekleşmektedir: <strong>Temsilciler Meclisi</strong> üyelerinin halka yakın olması, halkın taleplerini yansıtması amacıyla seçimler, <strong>dar bölge seçim sistemi </strong>ile iki yılda bir yinelenir ve tüm üyeler yeniden seçilir. Her eyalet, nüfusuna göre belirlenen temsilci sayısı kadar seçim bölgesine ayrılır ve her seçim bölgesinde, tek turlu seçimde <strong>basit çoğunluğu</strong> elde eden aday seçimi kazanır. Seçimi kazanan, <strong>“parti”</strong> değil <strong>“şahıs”</strong>tır. <strong>Senato </strong>ise elli eyaletten gelen ikişer senatörün oluşturduğu üst bir meclistir. Temsilciler Meclisinden farklı olarak <strong>Senato</strong> üyeleri altı yıl için seçilir. İki yılda bir yapılan seçimlerde <strong>Senato</strong>nun üçte biri yenilenir. <strong>Kongre</strong> seçim süreci, seçimden önce kişilerin adaylıklarını açıklamasıyla başlar. Aynı partiden birden fazla kişi aday olursa, genel seçimlerde oy pusulasında yer alacak adayı belirlemek için <strong>“önseçim”</strong> yapılır. Oy verme işlemi gizli ve hızlı bir şekilde yapılır. Bazı eyaletlerde sadece kayıtlı parti üyelerinin katılabildiği &#8220;kapalı&#8221; önseçimler düzenlenir. Açık bir önseçime ise hangi partinin üyesi olduğuna veya herhangi bir parti üyeliği olup olmadığına bakılmaksızın tüm seçmenler katılabilir. Amerikan siyasi partileri, genelde yerel örgütlerin ve eyalet örgütlerinin dört yılda bir başkanlık seçimleri sırasında koordinasyon amaçlı işlemesi üzerine kuruludur. Bu sebeple, <strong>Kongre</strong> üyeleri; konumlarını, partilerinin genel başkanına değil, yerel düzeydeki ya da eyaletteki seçmenlerine borçludur. Bunun sonucu olarak da senatörlerin ve temsilciler meclisi üyelerinin kanunlaştırma faaliyetleri sırasındaki tutumları şahsî ve bağımsızdır. Yani; <strong>Amerikan Kongresi</strong> partilere karşı <strong>“tabi-metbu”</strong> ilişkisiyle değil, <strong>mevkidaşlar</strong> ilişkisiyle çalışır. Bu da <strong>Kongre</strong>’deki politikaların, nerdeyse her kanunlaştırmada yapısı değişebilen koalisyonlarca yürütülmesine imkân tanır. Dolayısıyla partilerin <strong>blok </strong>halinde hareket ettiği kanunlaştırmalar çok çok nadirdir. Öte yandan <strong>Anayasa</strong>; <strong>Kongre</strong>’nin yetkilerine de bazı konularda kesin sınırlamalar getirmiştir. Mesela, <strong>Kongre</strong> ifade hürriyetini kısıtlayacak kanun da suç işleyen ya da illegal davranışlarda bulunan bireyleri yargısız mahkûm eden kanun da geçmişte yapılmış davranışları suç sayan herhangi bir kanun da çıkaramaz… Tek kişilik yürütme <strong>(executive)</strong> organı <strong>Başkan</strong>ın seçimine gelince;<strong> </strong>Başkan bu göreve <strong>dört yıllık</strong> bir süre için, bir <strong>Başkan Yardımcısı</strong> ile birlikte seçilir. Siyasî partiler, önce eyaletler bazında <strong>“önseçim”</strong> yaparak <strong>“seçici kurul”</strong>a <strong>(electoral college) </strong>delegelerini seçer. Her eyaletin <strong>“seçici kurul”</strong>a <strong>(electoral college) </strong>gönderdiği delege sayısı, Temsilciler Meclisi&#8217;nde sahip olduğu ve eyalet nüfusunun sayımıyla belirlenen temsilci sayısına ilave olarak iki senatörün de eklenmesiyle bulunan sayıya eşittir. Bu delegeler de <strong>“Federal Genel Kurul”</strong>da kendi başkan adaylarını seçer. Mevcut başkanın <strong>ikinci dönem</strong> için aday olması durumunda, başkanın mensubu olduğu parti önseçim yapmaz ve mevcut başkanı yeniden aday gösterir. Adaylar belirlendikten sonra, her dört yılda bir seçmenler, başkanı seçecek delegeleri <strong>(electoral college);</strong> delegeler de başkanı seçer. <strong>Başkan </strong>yasama organının bir üyesi olmadığı gibi; yasama organının üyelerinin seçiminde de herhangi bir rolü yoktur. <strong>Başkan; </strong><strong>Senato</strong>’nun rızası ve mevcut senatörlerin üçte ikisinin onayı şartıyla <strong>Yüksek Mahkeme</strong> hakimlerini, büyükelçileri, konsolosları belirlemeye ve uluslararası antlaşmalar yapmaya yetkilidir. <strong>Başkan;</strong> yasa tasarısı hazırlayamaz, yasama çalışmalarına katılamaz ve yasama organının çalışmalarını engelleyemez. Birleşik Devletler’in bütün yetkilileri gibi <strong>Başkan</strong> da vatana ihanet, rüşvet ve görevi kötüye kullanma ithamıyla sorgulanabilir, yargılanabilir ve mahkum edildiği taktirde de görevden el çektirilebilir. Bu fiillerle başkanı suçlama yetkisi <strong>Temsilciler Meclisi</strong>ne; yargılama yetkisi de <strong>“impeachment”</strong> usulüyle<strong> Yüksek Mahkeme</strong> başkanlığında <strong>Senato</strong>ya aittir… En yüksek yargı <strong>(Judicial) </strong>organı<strong>Yüksek Mahkeme</strong>nin <strong>(Supreme Court) </strong>teşekkülü de şöyledir: <strong>Anayasa</strong> tarafından özel olarak oluşturulan tek mahkeme dokuz üyeli <strong>Yüksek Mahkeme</strong>dir. Senatonun onayı şartıyla üyelerin hepsini atama <strong>(teklif)</strong> yetkisi <strong>Başkan</strong>a aittir. Üyeler; <strong>“iyi hâlleri” (good behavior)</strong>  sürdüğü müddetçe ömür boyu görevde kalırlar. İyi hâlin kaybı yani üyenin suç işlemesi durumunda <strong>“impeachment”</strong> usulünün işletilmesiyle <strong>Senato</strong>nun üçte ikisinin oyuyla görevden alınmaları da mümkündür. <strong>Senato</strong> onaylamadan önce, <strong>Başkan</strong> tarafından önerilen adayların sorgulamasını yapmak için bir komite oluşturur. Komitede sorgulama sözlü ve kamuya açıktır ve adayın siyasal eğilimlerini de özel hayatını da sorgulayabilir. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin herhangi bir organ tarafından ihlali durumunda oluşacak problemleri çözmek yargıya, bilhassa <strong>Yüksek Mahkeme</strong>’ye ait bir görevdir. <strong>Yüksek Mahkeme</strong>’nin kararları mutlak surette bağlayıcıdır. <strong>Başkan</strong>; <strong>Yüksek Mahkeme</strong>’nin kararlarına karşı, <strong>“Tanımıyorum, saygı da duymuyorum.”</strong> gibi cümleleri, aklından bile geçiremez… Özetle, <strong>“ABD Başkanlık Sistemi”; </strong>evrensel insan hakları temeline ve eşitlik ekseninde yurttaşların rızası ilkesine dayanan, çoğunluk tercihi çerçevesinde hükümet etme yetkisini içeren, temsilî iktidarın tüm icraatlarında adalete hesap verme mükellefiyetinin bulunduğu ve devlet erklerinin anayasayla sınırlandırıldığı <strong>demokratik-hukuk devleti </strong>modelidir… <strong>Türkiye</strong>’de, <strong>2018</strong>’den beri yürürlükte olan <strong>AKP</strong>’nin <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi</strong>ne yönelik yapılacak her türlü değerlendirmenin yukarıdaki kriterlere istinaden yapılması elzemdir&#8230; Cumhurbaşkanlığı Sistemi; yürürlükteki beş yıllık pratiğinden de çıkarılabileceği üzere, <strong>yasama, yürütme </strong>ve<strong> yargı</strong> organları <strong>keskin</strong> <strong>hatlarla </strong>birbirinden ayrılmış bir siyasî model değildir. Tek kişilik yürütme gücü olan <strong>Cumhurbaşkanı </strong>üzerinde, <strong>yasama</strong> ve <strong>yargı</strong> organlarının <strong>fren ve denge</strong> mekanizması olarak etkide bulunabilme imkânı yoktur. <strong>Cumhurbaşkanı</strong> ve <strong>Meclis </strong>seçimleri aynı tarihte ve muayyen bir süre için yapılmakta ise de bu durum aralarında herhangi bir <strong>fren ve denge </strong>mekanizması kurmamaktadır. <strong>Cumhurbaşkanı</strong>’nın, istediği bir tarihte seçimleri yenileme ve <strong>Meclis</strong>’i fesih yetkisi vardır… Dahası, <strong>Cumhurbaşkanı</strong> ile <strong>Meclis</strong>in <strong>genel bütçe</strong> konusunda çatışması ve <strong>Meclis’</strong>in genel bütçeyi onaylanmaması halinde C<strong>umhurbaşkanı</strong>nın <strong>Meclis</strong>i <strong>“By-Pass”</strong> etme, yok sayma yetkisi de vardır… <strong>Meclis</strong> üyelerinin halka yakın olması, halkın taleplerini yansıtması mümkün olmadığı gibi, siyasî parti genel başkanlarından bağımsız aday olma şansları da yoktur… Seçimlerde kazanan, <strong>“şahıslar” </strong>değil, her zaman <strong>“partiler”</strong>dir. Zira seçimlerde <strong>“önseçim”</strong> uygulaması yoktur ve sadece <strong>“merkezi yoklama”</strong> yani parti genel başkanının liste yapma hakkı vardır. Meclis üyeleri konumlarını; yerel düzeydeki seçmenlerine değil, genel başkanlarına borçludur. Bunun sonucu olarak da meclis üyelerinin yasama faaliyetleri sırasındaki tutumlarının özgürlüğünden ve bağımsızlığından söz edilemez. Mensubiyetlerinden ötürü parti tutumuna bağlı olarak <strong>blok </strong>halinde hareket etmeleri de kaçınılmaz bir durumdur. Mamafih <strong>Cumhurbaşkanı; yasama</strong> organının bir üyesi olmadığı halde yasama faaliyetlerindeki en etkili güçtür. Cumhurbaşkanı’nın istemediği herhangi bir yasal düzenleme asla yapılamamaktadır… Meclisin rızası ve onayı olmaksızın, bakanları da büyükelçileri de konsolosları da tüm üst düzey bürokratları da rektörleri de <strong>Yüksek Yargı </strong>organları konumundaki <strong>Hakimler-Savcılar Kurulu</strong> ve <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> üyelerini de atama yetkisi doğrudan ya da dolaylı tek başına Cumhurbaşkanı’na aittir. <strong>Cumhurbaşkanı</strong>’na ait söz konusu atama yetkilerinde şüphesiz en çarpıcı nokta <strong>Hakimler-Savcılar Kurulu</strong> ve <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> üyelerinin tamamının tek kişilik yürütme organı olan <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından şöyle ya da böyle <strong>tayin</strong> edilmesidir… Şöyle ki: Ülkede mevcut bütün mahkemelere <strong>“hâkim-savcı”</strong> atama yetkisine sahip üst kurul <strong>Hâkimler-Savcılar Kurulu</strong>, <strong>13</strong> üyeden oluşur. Kurul başkanı olan <strong>Adalet Bakanı</strong> ile bakan yardımcısı ve <strong>4</strong> üye <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından doğrudan atanır; diğer <strong>7 </strong>üye ise <strong>Meclis </strong>tarafından, Cumhurbaşkanına sunulacak liste şeklinde seçilir… Meclisteki<strong> </strong>üye seçimi, çoğunluktaki parti olan <strong>Cumhurbaşkanı</strong>’nın partisine endeksli olacağı için de bir bakıma onlar da <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından atanmış olur. Yani her halükârda <strong>Hâkimler-Savcılar Kurulu,</strong> <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından teşkil edilir. Benzer bir durum <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> için de geçerlidir: Anayasa Mahkemesi <strong>15</strong> üyeden oluşur. <strong>Cumhurbaşkanı</strong>; <strong>3</strong> üyeyi Yargıtay, <strong>2</strong> üyeyi Danıştay genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından gösterecekleri adaylar arasından, <strong>3</strong> üyeyi Yükseköğretim Kurulunun göstereceği adaylar arasından, <strong>4</strong> üyeyi de Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçer. Diğer <strong>3</strong> üyeyi ise <strong>Meclis</strong>; Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından yine liste halinde, <strong>bir </strong>üyeyi ise Baroların gösterecekleri adaylar arasından yine liste halinde, <strong>Cumhurbaşkanı</strong>’na sunulmak üzere seçer. <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> için yapılan Meclisteki<strong> </strong>seçimde de yine üye seçimi, çoğunluktaki parti olan <strong>Cumhurbaşkanı</strong>’nın partisine endeksli olacağı için burada da elbette üyeler <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından atanmış olur. Bu zaviyeden bakıldığında; varlığını Cumhurbaşkanı’na borçlu olan <strong>Hâkimler-Savcılar Kurulu’</strong>nun da <strong>Anayasa Mahkemesi’</strong>nin de maalesef <strong>“bağımsız” </strong>ve<strong> “tarafsız”</strong> olması mümkün görünmemektedir.<sup><sup>[5]</sup></sup> Şair tam da bu durumlar için söylemiş: <strong>“Kadı ola davacı vü muhzır dahi şahit / Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet?”</strong> Görünen o ki  sistemin tesisinde <em>“Hedefi, adaleti sağlamak olan yargının bağımsız olması yetmez, ayrıca tarafsız olması gerekir.”</em> denilerek, yapılan düzenlemeler <strong>“kuvvetler ayrımı”</strong> ilkesini fiilen ortadan kaldırmış ve yerine <strong>“kuvvetler birliği”</strong> ilkesini getirmiştir… Meşruiyet savunusu için olsa gerek, Anayasaya her ne kadar <strong><em>“Cumhurbaşkanı hakkında, bir suç işlediği iddiasıyla Meclis üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılması istenebilir; Meclisi üye tam sayısının üçte ikisinin gizli oyuyla Yüce Divana sevk kararı alınabilir; Yüce Divan yargılaması neticesinde herhangi bir suçtan mahkûm edilirse de görevi sona erer.”</em></strong> cezaî sorumluluk maddesi konulmuş ise de iktidar partisinin vekil sayısının çokluğu dikkate alındığında, maddenin fiilen uygulanma imkânı yoktur. Hayalî “cezaî sorumluluk” maddesine göre; güya <strong>Cumhurbaşkanı</strong> hakkında, suç işlediği iddiasıyla <strong>600</strong> sandalyeli <strong>Meclis</strong>’te <strong>301 </strong>milletvekilinin imzasıyla önerge verilebilecek, <strong>Meclis</strong>, <strong>360</strong> milletvekilinin gizli oyuyla soruşturma komisyonu kurabilecek, soruşturma komisyonu <strong>Yüce Divan</strong>’da yargılanma kararı verirse <strong>Cumhurbaşkanı</strong> ancak <strong>400 </strong>milletvekilinin gizli oyuyla yargılanabilecek, mahkûm olduğu taktirde de <strong>Cumhurbaşkanı</strong>’nın görevi sona erecek&#8230; Tabi bu ifadelerin hepsi birer <strong>gölge oyunu</strong>, birer manipülasyon… Zira <strong>Cumhurbaşkanı</strong> seçilen şahsın partisi, sistemin kurgusu mucibince çoğunluğu teşkil edeceği ve onları listeye koyan da aynı <strong>Cumhurbaşkanı</strong> olacağı için muhayyel yargılama asla gerçek olmayacaktır… Kısacası <strong>Cumhurbaşkanı</strong>, icraî anlamda <strong>mutlak yetkili</strong> ama cezaî sorumluluk anlamında <strong>mutlak sorumsuz</strong>dur… Binaenaleyh Cumhurbaşkanlığı Sistemi; <strong>Meclis</strong>’in, <strong>Cumhurbaşkanı</strong> karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırdığı gibi, <strong>Yargı </strong>organının da <strong>Cumhurbaşkanı</strong> karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırmıştır. Böyle bir sistemin adı da olsa olsa <strong>“kuvvetler birliği”</strong> sistemi<sup><sup>[6]</sup></sup> yani <strong>Monokrasi </strong>olacaktır…</p>
<p style="text-align: justify;">Açıktır ki <strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi”; </strong>evrensel insan hakları temeline ve eşitlik ekseninde yurttaşların rızası ilkesine dayanan, çoğunluk tercihi çerçevesinde hükümet etme yetkisini içeren, temsilî iktidarın tüm icraatlarında adalete hesap verme mükellefiyetinin bulunduğu ve her türlü erkin de anayasayla sınırlandırıldığı <strong>“ABD Başkanlık Sistemi” </strong>vari bir siyasal model değildir… Fiilî <strong>“kuvvetler birliği”, </strong>demokratik-hukuk devleti olarak nitelenebilir mi? Siyasî parti genel başkanlarının merkezî listelerle seçtirdiği vekillerden oluşan <strong>yasama</strong> organı halkı mı yoksa genel başkanları mı temsil eder? Siyasal olanın müdahalesine tabi hukuk veya <strong>güdümlü</strong> <strong>yargı</strong> organı <strong>“bağımsız”</strong> ve <strong>“tarafsız”</strong> olabilir mi? Yüz seksen defa değiştirilen <strong>“ihale yasası”</strong> ve <strong>“kur korumalı mevduat”</strong> düzenlemeleriyle kamu kaynaklarının iktidar yanlısı şahıslara ve bir avuç <strong>faizci</strong> sermayedara dağıtıldığı bir sistem, <strong>adil</strong> <strong>devlet</strong> modeli midir? Muayyen bir ideoloji ve muayyen bir dinî görüş egemen kılınarak, iktidar sürdürülmek isteniyorsa o sistem, <strong>çoğulcu</strong> ve <strong>demokratik</strong> sayılabilir mi? Bireysel hak ve özgürlüklerin katı bir şekilde kısıtlandığı, vatandaşların <strong>kamusal</strong> ve <strong>özel</strong> hayatlarının tüm yönlerinin hatta düşünce ve inançlarının dahi kontrol edilmeye uğraşıldığı, şiddet içermeyen iktidar karşıtı faaliyetlerin illegal suçlamasıyla takibata uğratıldığı, muhalif basın-yayın organlarının seslerinin susturulduğu, iletişim ve eğitim tekeli kurularak <strong>homojen</strong> <strong>devlet halkı </strong>profili yaratılmaya kalkışıldığı, insanların kendi tercihlerine göre değil, iktidarın keyfi iradesine göre yaşamak zorunda bırakıldığı, yöneticilerin meşruiyetlerini <strong>indoktrinasyon</strong> yoluyla veya barış, kalkınma ve güvenlik propagandasıyla manipülatif kamuoyu oluşturarak sağladığı bir sistem <strong>özgürlükçü</strong> olabilir mi? Tüm bu suallere müspet cevap vermek pek de kolay görünmemektedir. Yine ne yazık ki <strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi”; </strong>iktidar ve yurttaşlar arasındaki ilişkilerin, doğal hukuku önceleyen legal kurallar zemininde cereyan ettiği bir siyasal model değil, egemen gücün irade bildirimini yansıtan <strong>kanun hükmünde kararnameler</strong> zemininde cereyan ettiği bir siyasal modeldir… Maalesef, realiteden hareket edildiği taktirde <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi </strong>hakkında yapılabilecek en iyimser değerlendirme, onun <strong>otoriter </strong>ve <strong>totaliter</strong> sisteme varmadan önceki en son durak olduğu şeklindeki bir değerlendirme olacaktır…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">[1] Hüseyin Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, İşaret Yayınları, İstanbul, 1989.</p>
<p style="text-align: justify;">[2] Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Siyasal Kitabevi, Ankara, 1996.</p>
<p style="text-align: justify;">[3] Simon Tormey, Totalitarizm, Çev., A. Yılmaz – O. Akınhay, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1992.</p>
<p style="text-align: justify;">[4] Aristoteles, Politika, Çev., M. Tunçay, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1990.</p>
<p style="text-align: justify;">[5] <a href="http://erdoganmustafa.org/">http://erdoganmustafa.org/</a></p>
<p style="text-align: justify;">[6] <a href="http://www.anayasa.gen.tr/gozler.htm">www.anayasa.gen.tr/gozler.htm</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1907&amp;linkname=%E2%80%9CCumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%E2%80%9D%20Otoriter%20ve%20Totaliter%20Bir%20Siyasal%20Sistem%20midir%3F" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1907&amp;linkname=%E2%80%9CCumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%E2%80%9D%20Otoriter%20ve%20Totaliter%20Bir%20Siyasal%20Sistem%20midir%3F" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1907&amp;linkname=%E2%80%9CCumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%E2%80%9D%20Otoriter%20ve%20Totaliter%20Bir%20Siyasal%20Sistem%20midir%3F" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1907&amp;linkname=%E2%80%9CCumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%E2%80%9D%20Otoriter%20ve%20Totaliter%20Bir%20Siyasal%20Sistem%20midir%3F" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1907&amp;title=%E2%80%9CCumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%E2%80%9D%20Otoriter%20ve%20Totaliter%20Bir%20Siyasal%20Sistem%20midir%3F" id="wpa2a_6"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1907</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Temel Hakların Anayasayla Korunması Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1886</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1886#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 Oct 2022 15:35:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1886</guid>
		<description><![CDATA[CHP genel başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU’nun; Türkiye’de sözde cumhuriyet rejiminin ilan edildiği ilk günlerden itibaren, “laiklik” ilkesine aykırı denilerek muhafazakâr insanların hayatlarına müdahale aracına dönüştürülen başörtüsü yasağını toplumsal problem olmaktan tamamen çıkarmak üzere, kılık-kıyafet serbestisini legal güvenceye kavuşturma niyetiyle 4 Ekim 2022 tarihinde TBMM’ye sunmuş olduğu kanun teklifi, yasağı fiilen kaldırmış bulunan AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı ERDOĞAN tarafından, “2023 seçimlerine yönelik &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1886">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>CHP</strong> genel başkanı <strong>Kemal KILIÇDAROĞLU</strong>’nun; Türkiye’de <strong>sözde cumhuriyet</strong> rejiminin ilan edildiği ilk günlerden itibaren, <strong>“laiklik”</strong> ilkesine aykırı denilerek muhafazakâr insanların hayatlarına müdahale aracına dönüştürülen <strong>başörtüsü</strong> yasağını toplumsal problem olmaktan tamamen çıkarmak üzere, kılık-kıyafet serbestisini <strong>legal</strong> güvenceye kavuşturma niyetiyle <strong>4 Ekim 2022</strong> tarihinde <strong>TBMM</strong>’ye sunmuş olduğu <strong>kanun teklifi</strong>, yasağı <strong>fiilen</strong> kaldırmış bulunan <strong>AKP</strong> iktidarı ve <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong> tarafından, “2023 seçimlerine yönelik CHP aldatmacası.” denilerek, samimiyet ve dürüstlük testi kabilinden <strong>anayasal teminat</strong> restiyle karşı teklife dönüştürülünce, temel hak ve özgürlüklerin anayasada yer alıp, alamayacağı tarzındaki <strong>manipülatif-irrasyonel</strong> tartışmalar bir kez daha ülke gündemine taşınmış oldu. <span id="more-1886"></span>Tartışmanın fitilini <strong>CHP</strong> grup başkanvekili <strong>Özgür ÖZEL</strong>; <em>“Meclis&#8217;e sunduğumuz kanun teklifimiz AKP&#8217;de rahatsızlık yarattı. Desteklememek için Anayasa değişikliği önerip başka değişiklikler için fırsat kolluyorlar. Her gün anayasayı çiğneyen bir anlayışla anayasa değiştirecek halimiz yok. Yeni Anayasa, yeni Meclisin işi olacak.”</em> cümleleriyle ateşledi… <strong>Özgür ÖZEL </strong>bu cümleleri <strong>CHP</strong>’nin resmi görüşüymüş gibi sarf edince, <strong>AKP </strong>mensuplarına ve <strong>AKP</strong> medyasına da haliyle <em>“CHP geri adım attı.”</em> propagandası için zemin hazırlandı. Bilahare, <strong>Kemal KILIÇDAROĞLU; </strong><em>“Başörtülü kadınların hak ve özgürlüklerine kavuşması için önerdiğimiz bu kanuni zırhı sen destekle Erdoğan; eğer arkasında yine kurnaz bir ajanda çıkmazsa tabii ki Alevi vatandaşlarımız dahil, hak ve özgürlükler konusunda getireceğiniz öneriye her türlü desteği vermeye hazırız.”</em> mesajıyla <strong>geri adım</strong> atılmadığı imajı çizmeye çalıştı ise de <strong>CHP</strong>’ye <strong>fahrî akıldanelik</strong> yapan “akademisyen”, “gazeteci”, “yazar”, “çizer”, “televizyoncu” gibi niteliği kendinden menkul <strong>“aydın”</strong> tiplemeler avaz avaz bağırmaya, bir taraftan <strong>başörtüsüne</strong> kinlerini kusmaya bir taraftan da <strong>KILIÇDAROĞLU</strong>’na homurdanmaya başladılar…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KILIÇDAROĞLU</strong>’nun kanun teklifi şu: <strong>“Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile üst kuruluşlarına bağlı olarak bir mesleği icra eden kadınlar, yürüttükleri mesleğin icrası kapsamında giyilmesi gerekli cübbe, önlük, üniforma vb. dışında kıyafet giymek ya da giymemek gibi temel hak ve özgürlükleri ihlal edecek biçimde herhangi bir zorlamaya tabi tutulamaz.” </strong>Teklifin gayet insanî, gayet demokratik olduğu açık&#8230; Besbelli ki teklif; hem kendilerini muhafazakâr olarak nitelendiren insanların kılık-kıyafetini teminat altına almayı hem de muhafazakâr olarak nitelendirmeyen (çağdaş, seküler, laik, vb.) insanların kılık-kıyafetini teminat altına almayı hedeflemektedir. <strong>İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi</strong>’nin yedinci maddesinin amir hükmü de zaten <strong><em>“Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır.”</em></strong> ifadelerini içermektedir. Doğrusu, <strong>AKP</strong>’lilerin hakikaten de gizli bir ajandası yoksa, <strong>KILIÇDAROĞLU</strong>’nun teklifine karşı çıkmalarını gerektirecek <strong>ahlakî</strong> ya da <strong>hukukî</strong> bir sebep yoktur… Ancak, <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın fahrî din danışmanı ve <strong>“fetva emini”</strong> Hayrettin KARAMAN’ın açık yazıları <strong>AKP</strong> için <strong>“gizli ajanda”</strong> ise teklife karşı çıkılması için sebepler hayli fazla?! <strong>KARAMAN</strong> şöyle diyor: <strong><em>“Emr bi’l-ma’rûf, nehy ani’l-münker müessese ve uygulaması gereği; İslâmî devlette ve toplumda ‘saldım çayıra Mevla’m kayıra’ kuralı yoktur. Tebliğ, temsil, te’dîb, cihad; meşru, iyi ve güzel olana yönlendirme, bunların zıtlarından sakındırma ve engelleme… vardır.”</em><strong>[1]</strong></strong> <strong>KARAMAN</strong>’ın tasvirinin; <strong>İran Şii Molla </strong>rejimi<strong> </strong>ya da <strong>Afganistan Sünni Taliban</strong> rejimi olduğunu inkâr etmek pek de mümkün görünmemektedir… Bu türden devletlere insanların <strong>gönüllü köle</strong> olmayı <strong>makul</strong> karşılamaları çok ilginçtir?! Tüm bu <strong>ironik</strong> İran ve Afganistan özlemleriyle birlikte, <strong>CHP</strong>’nin tekparti diktatörlüğü dönemi ve halkın rızasına dayanmayan sözde seçimlerle iktidarı gasp ettiği <strong>meş’um</strong> geçmişi düşünüldüğünde, <strong>KILIÇDAROĞLU</strong>’nun büyük bir devrime imza attığı da çok açık&#8230; Genel başkan olmadan önceki milletvekilliği günlerinde başörtüsü karşıtı söylemlerde bulunması, kuvvetle muhtemel eski <strong>CHP</strong> zihniyetinin <strong>“parti disiplini”</strong> kisvesi altındaki icbarından kaynaklanmıştır… Kaldı ki geçmişte yapmış olduğu hatadan dönmesine, <strong>AKP</strong>’li <strong>Bülent ARINÇ</strong>’ın tabiriyle <strong>“tövbe”</strong> etmesine herhangi bir <strong>mânia</strong> mı var? Tövbe kapısı, kamu kaynaklarıyla kendileri <strong>“saray sefası”</strong> sürdüğü halde; başkalarına <strong>“Yemek porsiyonlarınızı küçültün.”</strong>[2] telkinlerinde bulunan, onların <strong>“iyi hayat”</strong> arzularını <strong>“süfli heves”</strong>[3] diye nitelendiren, en küçük bir emekleri olmadığı halde astronomik rakamlarla <strong>üç maaş, beş maaş</strong> alan, kamu ihaleleriyle yandaşlarını zengin eden, <strong>kur korumalı mevduat</strong> <strong>hesabı</strong> ile halkın vergilerini paradan para kazanan bir avuç <strong>FAİZCİ</strong> sermayedara aktaran <strong>AKP</strong>’lilere açık da yine daha dün muhafazakârlardan rey alabilmek için başörtülü bir kadını partisinden milletvekili adayı yapıp, <strong>TBMM</strong>’de baskıyla başını açtıran ve başbakan yardımcılığı yaptığı hükümet döneminde de başörtüsüne <strong>“Çağ dışı kıyafet.”</strong> deyip, bakanlığına bağlı kamu kurumlarının dinlenme tesislerine “başörtülü kadınların ve köpeklerin giremeyeceğini belirten genelge” yayınlayan, tepkiyle karşılanınca da <strong><em>“Çağdaş ilkeler kapsamı dışında olduğu bilinen kıyafetler ile dinlenme tesislerimize misafir kabulünün uygun olmadığı düşünülmektedir.&#8221;</em></strong>[4] açıklaması yapan <strong>Devlet BAHÇELİ</strong>’ye açık da bir tek <strong>KILIÇDAROĞLU</strong>’na mı kapalı? Kaldı ki <strong>Tayyip ERDOĞAN</strong>’ın genel başkanlığındaki bugünün <strong>AKP</strong>’sinde farklı ses çıkarmak nasıl mümkün değilse <strong>Deniz BAYKAL</strong>’ın genel başkanlığındaki o günün <strong>CHP</strong>’sinde de farklı ses çıkarmak aynen öyle mümkün değildi… Mamafih, <strong>KILIÇDAROĞLU</strong>’na homurdanmaya çalışan, niteliği kendinden menkul <strong>“aydın”</strong> tiplemelerinin bir türlü <strong>idrak</strong> edemediği husus demokrasinin, onların tabiriyle cumhuriyetin halkın rızasına dayanan bir yönetim biçimi olduğu gerçeğidir… Monarşi ve diktatörlük rejimlerinden demokrasiyi-cumhuriyeti ayırt eden <strong>temel nitelik</strong> halkın rızasına dayanmasıdır… Unutulmamalıdır ki herhangi bir rejimin demokrasi ya da cumhuriyet olarak tanımlanmasının olmazsa olmaz şartı, yönetimin halkın rızasını temsil etmesidir… <strong>1923 – 1950 </strong>yılları arasında iktidarı elinde tutan <strong>CHP;</strong> bunu halkın rızasına istinaden elde etmemiş, <strong>cebir</strong> ve <strong>hile</strong> ile <strong>gasp </strong>etmiştir… Listelerini kendilerinin belirlediği <strong>“müntehib-i evvel”, “müntehib-i sani”</strong> dedikleri <strong>sözde seçmen </strong>gruplarıyla halkı tek-parti <strong>CHP</strong>’ye rey vermeye icbar ettikleri <strong>“sözde seçim”</strong> mizansenleriyle yürütülen bir iktidar, demokratik-cumhuriyetçi, rızaya dayalı, seçimle gelinen bir iktidar olarak nitelendirilebilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Apaçık ki tarihinde ilk defa <strong>CHP,</strong> <strong>KILIÇDAROĞLU </strong>sayesinde halkın rızasına istinaden iktidara talip olmaktadır… Bunun anlamı, <strong>CHP</strong>’nin <strong>sözde</strong> cumhuriyetçilikten, <strong>gerçek</strong> cumhuriyetçiliğe evrilmesidir… Bu değişimi içlerine sindiremeyen sözde cumhuriyetçi, gerçekte <strong>oligarşik dikta</strong> taraftarı, niteliği kendinden menkul <strong>“aydın”</strong> tiplemelerinin <strong>KILIÇDAROĞLU</strong>’na yönelik sarf ettikleri cümlelerden bazıları şöyle: <em>“Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın pasörü mü?”, “Sorun başörtüsü değil türban.”, “Türban konusunda çok yanlış adımlar.”, “Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü ve tesbihi!”, “Biri ‘Goool’ diye mi bağırdı?”, “CHP bu yazıyı iyi oku!”, “Kılıçdaroğlu’nun başörtüsü tavrı Atatürk’ün kurduğu CHP’nin Genel Başkanı’na yakışmamaktadır.”, “Çarşaf sarmalına girdiğinizde, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olabileceğiniz bir yola girmiş oluyorsunuz!”,</em> <em>“Bugünün Türkiye&#8217;sinde milyonlarca insanın iktidarın kurduğu servet transferi mekanizmasıyla yoksullaşmasını, geleceksizleşmesini, umudunu kaybetmesini örten her türlü siyasi hamle son kertede iktidarın ve oradan beslenen rant çevrelerinin işine yarar.”, “Bu ülkede açlık, yoksulluk, adaletsizlik, yolsuzluk, yasaklar, sığınmacı sorunu var. Türkiye’de başörtüsü sorunu çözülmüştür, geride kalmıştır. Başörtüsü sorununu bu sorunların önüne geçirmek hem rakibine diz çökmektir hem de siyaset bilmemektir.”… </em>Çoğunluğu tekparti diktatörlüğü özlemi çeken bu taifeyi, Ermeni kökenli, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı <strong>Sevan NİŞANYAN;</strong> <em>“Bir diktatörü kendilerine ata belleyen, ahlakî yozlaşmışlığın ve bağnazlığın en aşırı ucu.”</em><strong><strong>[5]</strong></strong><em> </em>diye tanımlarken haksız mı acaba? Türkiye realitesinde bu zihniyetin <strong>serbest seçim</strong> yöntemiyle, halkın rızasını alarak iktidara gelmesi kabil midir? Öyle bir dertleri yoksa cumhuriyet-demokrasi söylemleri yalandan ve sahtekârlıktan başka neyi ifade eder? <strong>KILIÇDAROĞLU</strong>’nun bu güruhtan farklı olması, demokrasi-cumhuriyet adına memnuniyet verici değil midir? Nüfusunun yüzde sekseni <strong>muhafazakâr</strong> olan bir ülkede, yüzde yirmilik <strong>seküler</strong> kesimi de alelıtlak koruyacak tarzda <strong>yasal</strong> ya da <strong>anayasal</strong> düzenlemeler yapmaktan daha tabii ne olabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Temel hakların <strong>anayasa</strong> ile korunması mevzuuna gelince; bilenlerin malumudur, <strong>anayasal sistem</strong> düşüncesi <strong>liberal-doğal hukuk</strong> geleneğinin ürünüdür. En önemli temsilcileri <strong>Locke (1632-1704)</strong> ve <strong>Montesquieu (1689-1755)</strong> olan bu geleneğe göre; devlet gücünü sınırlandıran bir <strong>anayasa</strong> yoksa emretme yetkisini elinde tutan yöneticiler <strong>keyfî </strong>icraatlarda bulunabilir, öngörülmesi mümkün olmayan davranışlar sergileyebilirler. Zira <strong><em>“İnsanlar, melek değildirler; melek olsalardı zaten devlete ihtiyaç olmazdı.”</em></strong>&#8230; Dahası <strong><em>“İktidar yozlaştırır, mutlak iktidarsa mutlaka yozlaştırır.”</em></strong>… Bundan da ötesi devletin asıl varlık sebebi, ona takaddüm eden <strong>doğal hukuk</strong> kaynaklı temel insan haklarının muhafazasıdır. Yani devlet, doğal hukukun determine ettiği <strong>pozitif hukuk</strong> denilen <strong>legal</strong> kuralların icrasıyla tavzif edilmiş bir mekanizmadır. Binaenaleyh bir toplum sözleşmesi olarak <strong>anayasa</strong>; devlet mekanizmanın nasıl çalıştırılacağını ve sınırlarını belirleyen hem bir <strong>“teşkilat-ı esasiye kanunu”</strong> hem de <strong>“temel insan hakları beyannamesi”</strong> olarak bütün kurumları ve bütün şahısları bağlayan en üst hukuk metnidir. Bu formülasyonla kaleme alınan ilk <strong>anayasa</strong> örneği <strong>ABD Anayasası </strong>metnidir. Yani, ABD Anayasası <strong>“teşkilat-ı esasiye kanunu”</strong> ve <strong>“haklar beyannamesi”</strong> metnini birlikte ihtiva eden ilk <strong>anayasa</strong> örneğidir. <strong>Amerikan Eyaletleri; Birleşik Krallık</strong>’a karşı müşterek yürüttükleri bağımsızlık savaşını <strong>(1775-1783)</strong> kazanınca, siyasî ve entelektüel önderlerin çabasıyla hemen hemen tüm ülkede bu birlikteliği <strong>federatif</strong> bir siyasal sisteme dönüştürme fikri benimsenmiş; <strong>George Washington</strong>, <strong>Alexander Hamilton, Benjamin Franklin, James Madison, John Dickinson, Gouverneur Morris, Edmund Randolph, Roger Sherman, James Wilson, George Wythe, George Mason </strong>gibi ileri gelen liderler bir <strong>anayasa </strong>kapsamında güçlü bir federal hükümetin kurulmasından söz etmeye başlamışlardır. Bu maksatla <strong>25 Mayıs 1787</strong>’de <strong>Philadelphia</strong> eyaleti <strong>Independence Hall</strong>’de (Bağımsızlık Salonu) <strong>George Washington’</strong>un, başkanlığı ve <strong>William Jackson’</strong>un sekreterliğinde toplanan <strong>Anayasa Konvansiyonu </strong>çalışmalarını <strong>17 Eylül 1787</strong>’de tamamlamıştır. Tamamlanan ilk metin <strong>“teşkilat-ı esasiye kanunu” </strong>kısmı itibarıyla konvansiyona katılan 55 delegeden 39’u tarafından imzalanmış ise de diğer delegeler <strong>“temel insan hakları beyannamesi” </strong>kısmının eksikliği nedeniyle imzalamayı reddetmişlerdir. Ancak anayasanın ilk metnini onaylayan eyalet temsilcileri <strong>“temel insan hakları beyannamesi”</strong>nin de hazırlanacağı sözünü verdikleri için, metne imza atmayan eyaletler, <strong>federal</strong> sistemin tesisine yönelik seçimlerin <strong>1789 Ocak</strong> ayı itibarıyla ülke genelinde yapılmasına razı olmuş ve <strong>4 Şubat 1789</strong>’da <strong>George Washington,</strong> Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk başkanı olarak seçilmiştir. Seçimler neticesinde teşkil edilen yeni <strong>Kongre (Temsilciler Meclisi </strong>ve<strong> Senato)</strong>, anayasanın <strong>“temel insan hakları beyannamesi” </strong>kısmının tamamlanması hususunda <strong>James Madison’</strong>ın önderlik yapmasını kararlaştırınca <strong>4 Mart 1789</strong>’da çalışmalarına başlayan anayasa komisyonu <strong>“Haklar Beyannamesi”</strong> metnini <strong>15 Aralık 1791</strong>’de tamamlayarak Kongreye sunmuş ve Kongrenin kabulü üzerine de <strong>ABD Anayasası</strong> nihai formuna kavuşmuştur… İşte bu <strong>anayasa</strong>; devleti sınırlandırmak maksadıyla önce kamu yetkilerini federal hükümet ve eyalet hükümetleri arasında bölerek federal bir sistem tesis etmekte, sonra aynı yetkileri bağımsız üç organ –<strong>yürütme, yasama, yargı</strong> – arasında paylaştırarak dengeli bir federal hükümet oluşturmakta, yasaların uygulamasında karşılaşılabilecek sorunların çözümünde de <strong>Yüksek Mahkeme</strong>’yi en son karar mercii olarak tanımakta ve neticede de bütün bunları temel insan haklarının korunması şartına endekslemektedir&#8230; Temel insan haklarının korunmasına yönelik belki de en önemli <strong>anayasa</strong> maddesi <strong>Haklar Beyannamesi</strong> kısmında belirtilen <strong>“Kongrenin Salahiyetini Tahdit”</strong> maddesidir. Bu maddeye göre: <strong><em>“Kongre, herhangi bir din tesisine yönelik yasal düzenleme yapamaz. Aynı şekilde, herhangi bir dinin özgürce yaşanmasını engelleyen yasal düzenleme yapamaz. Aynı şekilde, ifade özgürlüğünü ve basın özgürlüğünü kısıtlayan yasal düzenleme yapamaz. Aynı şekilde, insanların barışçıl bir biçimde toplanmalarına ve şikâyetlerine neden olan hallerin düzeltilmesine yönelik hükümetten talepte bulunmalarına mani olacak yasal düzenleme yapamaz.”</em></strong> Açıktır ki temel hakların <strong>anayasa</strong> ile korunması hususunda, anayasal sistemi icat edenler yani <strong>ABD</strong> hiçbir sakınca görmemiştir. Sakınca görmedikleri gibi; <strong><em>“Biz Amerika Birleşik Devletleri halkı; daha mükemmel bir Birlik oluşturmak, Adaleti tesis etmek, iç Huzuru sağlamak, ortak savunmayı gerçekleştirmek, genel Refahı desteklemek ve Özgürlük Nimetlerini kendimize ve gelecek nesillerimize güvence altına almak için, işbu anayasayı buyuruyor ve uyguluyoruz.”</em><strong>[6]</strong></strong> diyerek de haklı olarak yaptıklarıyla övünmüşlerdir… Acaba <strong>“muasır medeniyetler seviyesi”</strong> bu değil de cumhuriyet kisvesi altında tesis edilen tekparti diktatörlüğü müdür?!</p>
<p style="text-align: justify;">Madem hakikat böyledir; Türkiye’de de pekâlâ insanların temel hak ve özgürlükleri anayasal güvenceye kavuşturulabilir… Elbette ki anayasal güvence <strong>muhafazakâr</strong> ya da <strong>seküler</strong> bütün insanların haklarını kapsamalıdır… Binaenaleyh, <strong>Kemal KILIÇDAROĞLU’</strong>nun <strong>yasa</strong> teklifi, pekâlâ <strong>anayasa</strong> teklifine dönüştürülebileceği gibi, <strong>AKP</strong>’nin önerebileceği <strong>benzer</strong> bir teklif de anayasa metnine konulabilir… <strong>KILIÇDAROĞLU </strong>liderliğindeki <strong>CHP</strong> madem halkın rızasına istinaden iktidara talip olmaktadır, <strong><em>“Başörtüsünün anayasada yeri yoktur.”, “Böyle bir düzenleme laiklik ilkesine aykırıdır.”</em></strong> şeklindeki <strong>tekparti diktatörlüğü</strong> yavelerine kulak asmamalı, geri adım atmamalıdır… Akletmek gerekmez mi cumhuriyet kisvesi altında tekparti diktatörlüğü hülyası kuranlar, laikliği savunuyor da anayasal sistemin mucidi <strong>Amerika Birleşik Devletleri</strong> savunmuyor mu? Amerikan anayasasının pratiğindeki laiklik; Kemalci oligarşinin insanları zorla tek-tip kılmaya çalışan <strong>totaliter</strong> ve <strong>otoriter</strong> sözde laikliği değil, farklılıklara kamusal alanda eşit muamele yapan gerçek laikliktir. Türkiye’de; herkes için <strong>özgürlük</strong>, herkes için <strong>eşitlik</strong> ve herkes için <strong>ekonomik refah</strong> isteyenlerin taraftar olması gereken <strong>laiklik anlayışı</strong> ABD’de uygulanan laiklik anlayışına benzer bir laiklik anlayışı olmalıdır… Aksi uygulamaların, eşitlik eksenindeki siyasal organizasyon ve rızaya dayalı yönetim anlamındaki <strong>demokrasi-cumhuriyet </strong>sistemiyle hiçbir alakası yoktur…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettin-karaman/iki-ucun-ortasi-2064174">https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettin-karaman/iki-ucun-ortasi-2064174</a></p>
<p>[2] <a href="https://www.youtube.com/shorts/XTP2IP8aJo8">https://www.youtube.com/shorts/XTP2IP8aJo8</a></p>
<p>[3] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=ZP30tBzviTo">https://www.youtube.com/watch?v=ZP30tBzviTo</a></p>
<p>[4] <a href="https://www.milligazete.com.tr/haber/12339335/arsiv-gun-yuzune-cikti-bahceli-basortusunu-boyle-yasaklamisti">https://www.milligazete.com.tr/haber/12339335/arsiv-gun-yuzune-cikti-bahceli-basortusunu-boyle-yasaklamisti</a></p>
<p>[5] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=iZuvPUKQlwo">https://www.youtube.com/watch?v=iZuvPUKQlwo</a></p>
<p>[6] <a href="https://constitutioncenter.org/media/files/constitution.pdf">https://constitutioncenter.org/media/files/constitution.pdf</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1886&amp;linkname=Temel%20Haklar%C4%B1n%20Anayasayla%20Korunmas%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1886&amp;linkname=Temel%20Haklar%C4%B1n%20Anayasayla%20Korunmas%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1886&amp;linkname=Temel%20Haklar%C4%B1n%20Anayasayla%20Korunmas%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1886&amp;linkname=Temel%20Haklar%C4%B1n%20Anayasayla%20Korunmas%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1886&amp;title=Temel%20Haklar%C4%B1n%20Anayasayla%20Korunmas%C4%B1%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_8"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1886</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Erdem Olarak Adalet Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1830</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1830#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 May 2022 16:00:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Ethik]]></category>
		<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1830</guid>
		<description><![CDATA[Ahlak ve siyaset teorileri; “İnsan için iyi hayat nedir?” ve “İnsan nasıl davranmalıdır?” şeklindeki suallere verdikleri cevaplarla karakterize edilirler. Mevzuyu irdeleyen felsefî ve teolojik doktrinler bu iki suali birbirinden pek de fazla keskin hatlarla ayırt etmezler. Genelde varsayılan şey; iyi hayatın bilgisiyle onun elde edilmesi yönündeki davranışın, determinasyon tarzında olmasa da &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1830">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Ahlak </strong>ve<strong> siyaset</strong> teorileri; <strong>“İnsan için iyi hayat nedir?”</strong> ve <strong>“İnsan nasıl davranmalıdır?”</strong> şeklindeki suallere verdikleri cevaplarla karakterize edilirler. Mevzuyu irdeleyen <strong>felsefî</strong> ve <strong>teolojik</strong> doktrinler bu iki suali birbirinden pek de fazla keskin hatlarla ayırt etmezler. Genelde varsayılan şey; iyi hayatın bilgisiyle onun elde edilmesi yönündeki davranışın, determinasyon tarzında olmasa da bir biçimde kesişeceğidir. Öte yandan, ister <strong>felsefî</strong> ister <strong>teolojik </strong>çerçevede değerlendirilsin, düşünce tarihi boyunca gözlenen <strong>“iyi”</strong> tasavvurları; yüklenilen <strong>“anlam”</strong> bakımından <strong>farklı </strong>olsalar da <strong>“mantık” </strong>itibarıyla birbirleriyle <strong>aynı</strong> yapıdadırlar. <span id="more-1830"></span>Buna göre <strong>“iyi”</strong>; hayata geçirildiği taktirde, insanı yaratılışında mündemiç bulunan <strong>&#8220;nihaî hedef&#8221;</strong>e (telosa) yani <strong>&#8220;varoluş nedeni&#8221;</strong>ne ulaştıracak mahiyetteki, <strong>metafizikî </strong>yönünün <strong>tabiî</strong> yönüne kefalet ederek onu tamamladığı fundamental niteliklerin tenasübüdür. Hayatın tanzimini sağlayacak olan bu fundamental nitelikler; <strong>felsefe</strong> literatüründe de <strong>teoloji</strong> literatüründe de umumiyetle <strong>dört temel erdem</strong> <strong>(basiret/prudentia, itidal/temperance, cesaret/courage, adalet/justice)</strong> biçiminde ifade edilmişlerdir. <strong>Erdem;</strong> varlığında ve hayata geçirilmesi halinde, doğaya içkin olan iyinin realizasyonunu mümkün kılan, yokluğundaysa kötülüğün  tahakkümüne yol açan, talim ve temrinle herkesin öğrenebileceği insanî niteliklerin adıdır.[1] <strong>Basiret</strong> yoksa neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verilebilir mi? <strong>İtidal</strong> yoksa sadece gerekli olanla yetinilebilir mi? <strong>Cesaret</strong> yoksa kötülüğe karşı mücadele edilebilir mi? <strong>Adalet</strong> yoksa hukukun tahakkuku gerçekleştirilebilir mi? Öte yandan; acaba insanın, iyi hayatın ne olduğunu bilmesi, nasıl davranması gerektiğinin teminatı mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Mevzunun münakaşasını yapan ilk düşünür, Antikçağ Yunan filozofu<strong> Platon</strong>’dur. <strong>Platon (MÖ. 427-347);</strong> “İnsan için iyi hayat nedir ve insan nasıl davranmalıdır?”, sualine şöyle cevap vermektedir: İyi hayatın mahiyetini belirlemek, matematiksel doğruları keşfetmek gibi zihinsel bir iştir. Matematiksel doğrular, eğitimsiz insanlar tarafından nasıl keşfedilemezse iyi hayatın ne olduğu da aynı şekilde eğitimsiz insanlar tarafından keşfedilemez. Bunu yapabilmek için, insanların matematik, felsefe kabilinden uzun süreli bir zihinsel eğitimden geçmeleri zorunludur. Bu türden bilgileri öğrenmede kapasiteleri yetersiz olan insanların, iyi hayatın ne olduğunu anlamaları pek de mümkün değildir. Böylesi insanlar, <strong>“iyi”</strong> hakkında bilgi sahibi olan ve dolayısıyla da erdemli davranışı takınabilen insanları örnek alıp, onları rehber edinmek kaydıyla belki tesadüf kabilinden erdemli davranış sergileyebilirler. Erdeme aykırı davranışlar bilgisizlikten kaynaklandığı için tabiatıyla kapasiteleri sınırlı olan insanların, icra edecekleri toplumsal fonksiyonların da sınırlı olması gerekir. Zira herkesin fonksiyonuna göre bir mevkide tutulması elzemdir. Aksi sadece ve sadece sosyal kargaşadan ibarettir. Haddizatında<strong> erdemli insan</strong> olmak, <strong>erdemli yurttaş</strong> olmakla doğrudan bağlantılıdır. Yurttaşlık, bireysellikten daima öncedir. Bireylere atfedilen <strong>basiret/prudentia, itidal/temperance, cesaret/courage, adalet/justice </strong>şeklindeki temel erdemler, esas itibarıyla yurttaşlığa yani <strong>büyük organizma</strong> olan devlete-siteye ait erdemlerdir. <strong>Platon; </strong>mevzuyu <strong>Devlet</strong> (Republic / Politeia) adlı eserinde, <strong>Sokrates</strong>’in şu metaforundan bahisle şöyle detaylandırır: <em>“Gözü çok keskin olmayan kimseler uzaktan küçük harflerle yazılmış bir metni okumak<strong> </strong>istediklerinde, bunlardan biri, aynı metnin başka bir yerde daha büyük harflerle yazılmış olduğunu bilse ve oraya çağırsa bu iş ne kadar kolaylaşır değil mi? Doğruluk varsa, bir tek insanda olduğu kadar bütün bir insan topluluğunda da vardır&#8230; Daha büyük olan bir şeyde doğruluk, daha büyük ölçüde vardır. Onu orada görmek daha kolaydır. Onun için önce toplumda arayalım doğruluğun ne olduğunu. Sonra aynı araştırmayı bir tek kişi üzerinde yaparız. Böylece de en küçükte en büyüğe benzeyen yönleri buluruz&#8230;”</em>  <strong>Platon</strong> açısından, toplumsal-siyasal ilişkilerde <strong>adil</strong> olanla <strong>adil</strong> olmayanı ayırt edebilecek rasyonel ölçüyü ortaya koymak; doğruluk ve eğriliğin, <strong>doğru</strong> insanla <strong>eğri</strong> insanın ne ve kim olduğunu cevaplandırmaktır aynı zamanda. Adalet;<strong> “Herkese hakkını vermek midir?” “Faydalı olanı yapmak mıdır?” “Güçlünün işine gelene uymak mıdır?”</strong> suallerinin cevabı, “Doğru nedir?” sualinin de cevabıdır. <strong>Platon</strong>’un insan teki ve insan topluluğu arasında benzerlikler görmesi, yani <strong>organizmacı</strong> yaklaşımı benimsemesi, ideal site olarak gördüğü, <strong>bilginin aristokrasisi</strong> modeli için zorunlu bir argümandır. Çünkü ona göre, her şeyin doğal bir fonksiyonu vardır ve doğallığın dışına çıkmak asla <strong>doğru-adil</strong> olarak nitelendirilemez. Mesela; çobanın, köpeğin ve koyunların doğası ve fonksiyonları dikkate alındığında, bunlardan birinin, diğerinin yerini alması doğru olabilir mi? Koyundan köpek, köpekten çoban olması istenebilir mi? Hepsinin niteliğinin farklı olduğu apaçık değil midir? Öte yandan insan bedeni göz önünde tutulursa aklın, ellerin ve ayakların fonksiyonları aynileştirilebilir mi? Ayakların ya da ellerin aklın fonksiyonunu icra etmesi mümkün müdür? Nitelikleri doğuştan farklı olan insanlardan, kötü bir kafanın toplumu yönetmesi kötü; iyinin ki de iyi olacaktır elbette. <strong>“Erdemsizlerin, erdemlileri yönettiği siyasal bir yapı  iyi bir yapı olarak kabul edilebilir mi?”</strong>. Bu tür suallerden hareket eden <strong>Platon</strong>; <strong>sürü</strong>, <strong>köpek</strong> ve <strong>çoban</strong> benzetmesiyle toplumu, üç kategoride değerlendirmektedir. <strong>Halk, sürü; koruyucular (asker-polis) köpek ve filozof-yönetici de çoban fonksiyonunu icra ederler. </strong>Açıktır ki <strong>toplum-site</strong> (polis-devlet); fertlerin tek başlarına yetememe, ihtiyaçlarını kendi kendilerine karşılayamama özelliklerinden kaynaklanan <strong>doğal-organik</strong> bir yapıdır. Farklı farklı fonksiyonları gerçekleştiren insanlar, bunu yaparlarken esasında birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılamış olurlar. Tabiatıyla herkes her türlü fonksiyonu gerçekleştiremez. Farklı doğal niteliklerinden ötürü doğaldır ki insanların ellerinden de farklı işler gelsin. İnsanlar yaratılıştan birbirlerine benzemezler. Kimi şu işe kimi bu işe daha yatkındır. Doğal yetenek, toplumsal iş bölümünde nerede yer alınacağını belirleyen temel faktördür. Nasıl ki insanın üç temel niteliği vardır ve o, bunların fonksiyonlarına bağlı olarak var olmaktadır; toplum da öyledir. İnsandaki üç nitelik; <strong>düşünmek</strong>, <strong>öfkelenmek</strong> ve <strong>iştaha</strong>dır. Bunlardan her birinin, denk düştüğü erdemler ise <strong>bilgelik (basiret)</strong>, <strong>cesaret</strong> ve <strong>ölçülülük</strong>tür. Bir insanın doğru insan olması bu üç yönün dengesiyle mümkündür. Doğru insan, iştaha ve öfkesini aklın kontrolüne sokabilen insandır. Ancak doğru insanın mevcudiyeti, doğru toplumun ve doğru devletin varlığına bağlıdır. İnsanın bahsedilen üç yönü; bir arada yaşamayı mümkün kılan adil, erdemli sitenin-devletin üç fonksiyonunun ferde yansımasıdır. Toplumun üç unsuru; <strong>yöneticiler, koruyucular</strong> ve <strong>üreticiler</strong>dir. Bu unsurların icra ettikleri fonksiyonlarsa <strong>yönetim, güvenlik </strong>ve<strong>üretim</strong>dir. Yöneticiler basiretli; koruyucular cesur ve üreticiler de ölçülü-itaatkâr olmak zorundadır. Doğru, adil ve erdemli bir toplum böyle bir toplumdur. Kısacası, toplumu oluşturan ve birbirine muhtaç <strong>üç sınıf</strong> vardır. Kimin hangi sınıfa mensup olacağının kriteri de insanların <strong>doğal</strong> <strong>nitelikler</strong>idir. Dolayısıyla sitenin-devletin, <strong>adil</strong> ve <strong>erdemli</strong> olması, her sınıfın kendi fonksiyonunu yerine getirmesine bağlıdır. Herkesin kendi fonksiyonunu icra etmesi adaletin gereği olduğu gibi, aynı zamanda bir <strong>vazife-ödev</strong>dir. Tabiatıyla evvela insanları <strong>vazife-ödev</strong>in zorunluluğuna inandırmak gerekmektedir. Bunun için de bir <strong>“güzel  yalan”<em> </em></strong>bulunarak önce yöneticiler ve yardımcıları, sonra da yurttaşlar buna iknâ edilmelidirler. Eğitim-öğretim, işte bu türden yalanların insanlara benimsetilmesinin yegâne vasıtasıdır. <strong>Platon</strong>’un söz konusu <strong>“güzel yalan”</strong>ı şudur: <em>“Tanrı, toplumun baş tacı etmesi gereken insanlardan, önder olarak yarattıklarının mayasına <strong>altın</strong>; önderlere yardımcı olarak yarattıklarının mayasına <strong>gümüş</strong>; üretici olarak yarattığı çiftçilerin ve işçilerin mayasına da <strong>demir-tunç</strong> katmıştır. Arada bir altından gümüş, gümüşten tunç-demir ya da aksi doğumlar vaki olur ise de daha çok <strong>‘benzer benzerini doğurur’</strong>. Tanrı; yöneticilere, çocuklara iyi hamilik etmelerini, onların mayalarında ne olduğunu dikkatle araştırmalarını ve herkesi hamuruna göre işe koşmalarını buyurmuştur. Mayası karışık olanların önderlik etmeye başladıkları gün şüphesiz devlet yıkılacak, toplum yok olacaktır”. </em><strong>Platon</strong>, <strong>“güzel yalanlar”</strong> temelinde yapılan <strong>eğitim-öğretim</strong> sayesinde, toplumu oluşturan farklı sınıflara yönelik şöyle bir <strong>“toplumsal hak”</strong> şeması çizer: Çocukluğundan itibaren devlet tarafından gözetilerek yetiştirilen, hayatı boyunca yalnızca toplumun yararına çalışan <strong>altın nitelikli</strong> yöneticilerle onların yardımcıları olan <strong>gümüş nitelikli</strong> koruyucu (asker-polis) sınıfın özel hayatları olmayacağı gibi, <strong>özel-kişisel</strong> hakları da olmayacak. Çünkü onların her türlü ihtiyacına karşılık gelecek <strong>“komünal hak”</strong>ları olacak. Üretici sınıfa gelince ( çiftçi, işçi, tüccar, vs.), onların formel anlamda özel hayatları ve özel-kişisel hakları var gibi gözükse de esasen onlar da komünal hayata dahildirler. Çünkü her şeyin aslî sahibi ve mutasarrıfı doğal olarak sadece ve sadece <strong>yönetici-devlet</strong>tir. Bu devletin formu da <strong>bilginin aristokrasisi</strong> anlamında <strong>aristokratik cumhuriyet</strong> <strong>(politeia) </strong>rejimidir. Aristokratik cumhuriyetlerde kanunların hedefi, bir takım yurttaşlara ötekilerden  üstün bir mutluluk sağlamak değil, aksine, yurttaşları ya inandırarak ya zorlayarak bütünleştirmek ve her birine toplum içerisinde görebileceği iş payını aldırarak, tüm toplumu birlikte mutluluğa götürmek olmaktadır. Bir toplumda filozoflar yönetici ya da yöneticiler filozof olmadıkça, aynı insan yahut insanlarda devlet gücü ile akıl gücü birleşmedikçe ve kesin kanunlarla herkese yalnızca ehil olduğu iş verilmedikçe ne herkesin iyiliğine olan <strong>aristokratik cumhuriyet</strong> kurulabilir ne de insanlar mutlu olabilirler.<sup><sup>[2]</sup></sup> Toplumu niçin filozofların yönetmesi gerektiği sorusunu <strong>Platon</strong>, <strong>Devlet Adamı</strong> adlı eserinde daha net cevaplandırır: Siyasi modelleri bir diğerinden ayırt etmenin temel kriteri ne yöneticilerin sayısı ne yöneticilerin zengin veya yoksul olmaları ne de yönetimin zorlamaya dayanıp dayanmamasıdır. Temel kriter, modellerin yönetim bilgisine ya da yönetme sanatına, dolayısıyla da temel erdemlere istinat edip etmemesidir. Kalabalık sürülerin erdeminden bahsedilebilir mi? Nasıl ki hekimler hastalarını, onlar ister gönüllü olsun ister gönülsüz, bir yerlerini keserek, yakarak veya acıtarak iyileştirirler, bu işi yaparken de ister yazılı kurallara uysunlar isterse uymasınlar, ister fakir isterse yoksul olsunlar, bir bilgiye bir sanata göre tedavi ettikleri müddetçe hekim olarak kabul edilirler; aynen öyle de “bilge-filozof yöneticiler” de tebaalarını ister onların rızaları hilafına isterse rızalarına uygun idare etsinler, ister yazılı kanunlara bağlı kalsın isterse kalmasınlar, ister zengin, isterse yoksul olsunlar yönetim bilgisine ya da yönetme sanatına dolayısıyla da temel erdemlere istinaden yönettikleri sürece onları baş tacı etmek mecburiyeti vardır. Bilge-basiretli yöneticilerin toplumu kanunlara nispetle veya kanunsuz, zorla veya iknâ ile idare etmeleri, fakir veya yoksul olmaları, devleti korumak için şunu veya bunu öldürtmeleri ya da sürmeleri, doğru yönetimin taktirinde hesaba katılamaz. Nerede olursa olsun, kalabalık kitlelerin, devleti akılla idare edebilmek için böyle bir bilgiye, erdeme sahip olması hiçbir zaman beklenemeyeceğinden, adil yönetimi küçük bir zümreden yani birkaç kişiden beklemek elzemdir ki onlar da felsefeyle iştigal eden sayılı insanlardır.<sup><sup>[3]</sup></sup> Binaenaleyh akıl ve doğa özdeşliğini keşfeden, “güzel” ve “iyi”nin mahiyetini kavramış kişiler olarak düşüncelerini eyleme döken filozoflar, aklın ürünü olan yasaların da belirleyicileridir. Çünkü yalnızca filozoflar akıl aracılığıyla toplumun her kesiminin ihtiyaçlarına uygun kurallar bütünü oluşturabilirler. Yasa koyucunun yegâne hedefi de niteliksel doğal eşitsizliklere bağlı olarak <strong>herkese hakkını vermek</strong> anlamında <strong>adalet</strong> ve sitenin-devletin birliğidir. Pratikte yasalar herhangi bir<em> </em>yurttaşa haksızlık etse dahi, devletin-sitenin birliğinin muhafazası şartından ötürü yurttaş, yasalara karşı çıkamaz. Zira yasaların çiğnendiği, mahkeme kararlarının uygulanamadığı ve yurttaşlarca yok sayıldığı bir devlet-site varlığını sürdüremez. Kaldı ki yasalarla yurttaşlar arasında herhangi bir eşitlikten de söz edilemez. Baba ile çocuklar ya da efendi ile köleler arasında nasıl ki bir eşitlik yoktur ve baba ya da efendi onları cezalandırdığında, onların karşılık vermeleri kabul edilemez, aynı şekilde yurttaşların da yasalar onlardan birilerini cezalandırdı diye devlete-siteye karşı gelemez. Ancak yasalar, emretme yetkisini elinde tutan insanların da üstündedir. Şüphesiz yasalar, emretme yetkisini elinde tutan insanların da üstündeyse ve onları da bağlıyorsa toplum mutluluğa kavuşmuş demektir. Aksi durumdaysa sitenin-devletin yıkılış çok yakındır.<sup><sup>[4]</sup></sup> Açıktır ki <strong>Platon</strong> için majör erdem <strong>adalet</strong>tir ve <strong>adalet</strong> de esas itibarıyla sitenin-devletin erdemidir. Sitenin-devletin bu erdemi, aynı zamanda toplumsal ve bireysel diğer tüm erdemlerin de teminatıdır&#8230; Binaenaleyh erdemsiz bir sitede-devlette, fertlerin ya da toplumun erdemli olması da hiçbir surette kabil değildir… Mamafih neyin adaletli, neyin adaletsiz olduğuna karar verecek olan da yine site-devlettir. Dolayısıyla da sitenin-devletin yasalarına; <strong>adaletsiz</strong>, <strong>erdemsiz</strong> denilerek karşı çıkılamaz… Ne yazık ki <strong>Platon</strong>’un bu <strong>adalet</strong> ve <strong>erdem</strong> tasavvuru; hocası <strong>Sokrates</strong>’in, <strong>Atina</strong> demokrasisi tarafından idama mahkûm edilişinin en önemli sebebidir.[5] <strong>Atina</strong>’nın tanrılarıyla  alay ettiği, onlara inanmadığı ve felsefe dersleri okutarak gençliği yoldan çıkardığı gerekçesiyle idama mahkûm edilen <strong>Sokrates (MÖ. 469-399)</strong>; böyle bir <strong>adalet</strong> ve <strong>erdem</strong> tasavvurundan ötürü, <strong><em>“Kötü yurttaşların, iyi kanunları ihlalini teşvik etmemek için, iyi yurttaşlar kötü kanunlara dahi itaat etmelidirler.”</em></strong> deyip, ölüme “aptalca” rıza göstermiştir&#8230; <strong>Platon</strong>’un bu erdem tasavvuru; maalesef benimsendiği tüm siyasal sistemler nezdinde, asırlarca, <strong>sapkın akide</strong> <strong>“sitenin-devletin selameti için fertlerin hukuku feda edilebilir”</strong>mealindeki <strong>statükoyu kayıran</strong> anlayışın tatbikatına yönelik hem savunma mekanizması hem de zalim iktidarların devamı için en önemli silah olmuştur…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Platon</strong>’un <strong>adalet</strong> ve <strong>erdem</strong> tasavvurunun, muhaliflerinin  başında talebesi <strong>Aristoteles (MÖ. 384-322)</strong> gelmektedir. <strong>Aristoteles</strong> için de insanî varlığın karakteristik olarak hedeflediği iyi, mutluluk <strong>(eudaimonia)</strong>, temel erdemlerin gerçekte ve tam anlamıyla yaşanabileceği tek yapı da site-devlettir. Ancak yasalarına itaat edilecek <strong>site-devlet</strong>, yasaları olması gerektiği gibi konulmuşsa şayet itaat edilebilir bir iktidardır. Sırf mevcut site-devletin yasaları olduğu için, o yasalara itaat etmek rasyonaliteye de doğru tanımlanması gereken erdeme de aykırıdır. Herhangi bir site-devletin mevcut yasaları içerisinde itaat edilmesi gerekenler olabileceği gibi, itaat edilmemesi gerekenler de pekâlâ olabilir. Adalet; polise ilişkin yasal hakka dair olabileceği gibi, doğaya-rasyonaliteye ilişkin hakka dair de olabilir. Doğal-rasyonel hak, yasal haktan daha üstündür.[6] İtaat; herhangi bir kural, sırf kural olduğu için değil, doğru akıl yürütmeye istinaden konulan bir kural olduğu için olmalıdır. Zira erdemli siyasal ilişki; site-devletin hem yöneten hem de yönetilen üyeleri arasında gerçekleşen bir ilişki olup, özgür yurttaş hem siyasal olarak egemenlik altında bulunan hem de egemen olan kişidir. Özgürlük; erdemlerin hayata geçirilmesi, iyinin gerçekleştirilmesinin ön şartıdır. Bu nedenle siyasal ilişkilerde yer almak demek, esas itibarıyla, her şart altında itaat etme konumunda bulunmaktan bir kurtuluştur.[7] Bu noktadan hareket eden <strong>Aristoteles</strong>; “İnsan için iyi hayat nedir ve insan nasıl davranmalıdır?”, sualini <strong>Platon</strong>’a benzer şekilde cevaplandırır ise de tafsilatta, aralarındaki fark oldukça fazladır. <strong>Aristoteles</strong>’e göre; <strong>Platon</strong>’un, insanların bilebile kötülük yapmayacağı argümanı da bilgiyle aksiyonun aynı anlama geleceği yaklaşımı da doğru değildir. Mesela; matematiğin ne olduğunu bilmek, bir insanı matematikçi, mimariyi bilmek, mimar yapabilir ama ahlakın ne olduğunu bilmek, insanı ahlaklı yapmaz. Yani <strong>teorik bilgi</strong> ile <strong>pratik bilgi</strong> çok ayrı şeylerdir. <strong>Aristoteles</strong>’in suale cevabı şöyledir: İnsan için iyi hayat, mutlu hayattır ve insan mutluluğu elde edecek şekilde davranmalıdır. Mutluluk; ruhun, erdeme uygun etkinliğidir. Erdem ise iki davranış bozukluğu olan <strong>ifrat</strong> ve <strong>tefrit</strong> arasındaki doruk hattı <strong>“altın orta”</strong>dır. Erdem; insanın aslî değerini oluşturan şey, kendine mahsus yetkinliği, onu hayvandan ayıran niteliği yani akla, altın ortaya uygun davranışıdır. Mamafih erdemlerin bazıları <strong>düşünce</strong>, bazıları da <strong>karakter</strong> erdemidir. Örneğin <strong>basiret</strong> (<strong>prudentia</strong>) bir düşünce erdemi; <strong>itidal (temperance), cesaret (courage) </strong>ve<strong> adalet (justice)</strong> birer karakter erdemidir. Düşünce erdemleri daha ziyade eğitimle <strong>(talim)</strong> oluşup, gelişirken; karakter erdemleri alışkanlıkla <strong>(temrin)</strong> kazanılır. Ayrıca karakter erdemleri ne doğal ne de doğaya aykırı olarak edinilir. İnsanların onları edinebilecek bir doğal yapıları vardır ama karakter erdemleri yalnızca alışkanlıkla, yapa yapa <strong>altın orta</strong> olarak gelişirler. Ana hatlarıyla söylemek gerekirse: <strong>Basiret</strong> <strong>(prudentia); </strong>ruhun akıl sahibi tartan yanıyla (diğeri bilgi edinen yan) ilgili erdem olup, iyi ve kötü hakkında dosdoğru yargıda bulunma hususundaki altın ortadır.<strong> Cesaret (courage); </strong>korkular ve cüretlerle ilgili altın ortadır. Cüretlerde aşırılığın adı cüretkârlık; korkularda aşırılığın adıysa korkaklıktır. <strong>İtidal (temperance); </strong>hazlar ile acılar konusunda ölçülülük; mutedil olmamaksa kendini tutamama, kendine hakim olamama halidir. Ancak <strong>orta olma</strong> hali her eylem için nasıl söz konusu değil ise erdem olarak <strong>adalet (justice) </strong>için de <strong>altın orta</strong> hali söz konusu değildir. Bazı eylemler, adlarında dahi nasıl kötülüğü içerir ise hakkın tahakkuku ya da suçun cezalandırılması anlamında adil olmayan her karşılık da behemehal adaletsizliği içerir. Mesela; hasetlik, arsızlık, hırsızlık, zina, katil ve benzeri gibi eylemlerin ifratı da tefriti de nasıl kötülükse adil olmayan her karşılığın ifratı da tefriti de sadece ve sadece adaletsizliktir. Adaletin; <strong>dağıtıcı-paylaştırıcı</strong> <strong>adalet</strong> ve <strong>düzeltici</strong><strong>-denkleştirici adalet </strong>olmak üzere iki kategoride değerlendirilmesi <strong>ifrat</strong> ve <strong>tefrit</strong> anlamlarını içermez. <strong>Aristoteles</strong>, adaletle ilgili bu kategorik ayrımı şöyle izah etmektedir: <strong>Dağıtıcı-paylaştırıcı adalet;</strong> herkesin toplumsal statüsüne ve sahip olduğu kabiliyetine göre kendisine düşen mülkiyet ve şeref payını almasıdır. Dağıtıcı-paylaştırıcı adaletin gayesi fert ile toplum ya da devlet arasındaki münasebetleri düzenlemektir. Bu nedenle insanların doğal eşitsizliğine paralel, <strong>niteliksel eşitlik </strong>ilkesini kendisine ölçü yapıp, herkese hakkı olanı verir. Fertlerin siteye karşı vazifelerinde farklı kabiliyet ve statülerde olması, dağıtıcı-paylaştırıcı adaletin gereği olarak elbette farklı muamelelere maruz kalmalarını da gerektirir. <strong>Düzeltici</strong><strong>-denkleştirici adalet </strong>ise fertlerin, isteyerek ya da istemeyerek birbirleriyle giriştikleri mal ve hizmet ya da suç ve ceza tarzındaki ilişkilerin değiş-tokuşu ile alakalıdır. Bu nedenle de <strong>niceliksel eşitlik</strong> ilkesini esas alıp, haksız olan taksimatı engeller. Mesela; iyi bir ferdin kötü birini ya da kötü bir ferdin iyi birini dolandırması arasında da iyi bir ferdin kötü birini ya da kötü bir ferdin iyi birini kasten öldürmesi arasında da hiçbir fark yoktur. Böyle bir durumda <strong>yasa, </strong>yalnızca haksız olan eyleme bakarak <strong>fail</strong> ve <strong>münfail</strong> fertlere vasıflarını dikkate almadan muamele yapar. Dolayısıyla adil hakim, yalnızca bu haksızlığı düzeltmeye-denkleştirmeye çalışır. Çünkü adil hakim açısından, biri dolandırılıp öteki dolandırınca ya da biri öldürülüp öteki öldürünce, yapılan ile maruz kalınan muamele yalnızca eşit olmayan bir bölümleme olarak görünür. Bunun için de vereceği kararla haksız bölümlemeyi cezalandırarak neticeyi düzeltmeye-denkleştirmeye gayret eder. Adaletin bu türü; başkasına verilen zararların karşılanması sorumluluğunu hukukî açısından sorgulayarak, aynı zamanda şahsî hakların temelini de oluşturur.<sup><sup>[8]</sup></sup> Adaletin ne olduğuna yönelik değerlendirmelerini <strong>Aristoteles;</strong> siyasal modelleri iyi ya da kötü diye tasnife tabi tuttuğunda da izah eder. Ona göre, her siyasal model, şu ya da bu çeşit bir adaleti gerçekleştirmeyi hedefler. Fakat tasarladıkları adalet tanımları çok muğlaktır. Siyasî yönetim tarzlarından, hemen hemen hiçbirisi adaletin <strong>“mutlak”</strong> anlamını göz önünde bulundurmaz. Mesela; demokrasi için adalet, eşitlik iken, oligarşi için eşitsizliktir. Yahut demokrasiden yana olanlar için hak, çoğunluğun üzerinde anlaştığı şey iken; oligarşiden yana olanlar için hak, “zengin ve elit” azınlığın üzerinde anlaştığı şeydir. Her iki yaklaşımda da doğruluk payı vardır ancak bütün bütün doğru oldukları söylenemez. Şöyle ki adalet elbette eşitliktir ama herkes için değil, eşit olanlar için eşitliktir. Yine adalet elbette eşitsizliktir ama herkes için değil, eşit olmayanlar için eşitsizliktir. Bu görüşlerin her ikisi de içlerinde belirli ölçülerde adaletsizliği barındırmaktadır: Eğer hak, azınlığın üzerinde anlaştığı şeyse bu tiranlıkla aynı şeydir. Şayet hak, çoğunluğun üzerinde anlaştığı şeyse bu da tiranlıkla aynı şey demektir. Hâlbuki adalet ve eşitliği arayanlar her zaman zayıf olanlardır, güçlü olanlar bunlara aldırış bile etmezler. Dolayısıyla, neyin adalet olduğuna karar verirken “kimin için” olduğunu dikkate almak gerekir. Devlette hedeflenen iyilik, şüphe yok ki adalettir ancak adalet, toplum bir bütün olarak dikkate alındığında tahakkuk edecektir. Bir bütün olarak toplumsal iyiyi gözeten siyasal modellerin hepsine, eşyanın doğal düzeninde yer vardır. Bir kral tarafından yönetilmek <strong>(monarşi)</strong> de erdemliler grubunca yönetilmek <strong>(aristokrasi)</strong> de anayasal çerçevede yönetilmek (<strong>politeia</strong>) de eşyanın doğal düzenine uygundur. Bir toplum, üstün erdemleri haiz bir kral hanedanının, devletin yöneticisi olmasını doğal kabul edecek türden bir toplumsa ona <strong>monarşi</strong>; siyasal görevler için gerekli yetenek ve erdeme sahip bir grubun yönetici olmasını doğal kabul edecek türden bir toplumsa ona <strong>aristokrasi</strong>; liyakat esasına göre ve yasal çerçevede siyasal görevleri sırayla yürütebilecek eşit yurttaşların yöneticiliğini doğal karşılayacaksa ona da <strong>anayasal demokrasi (politeia)</strong> uygundur. Pratiğe aktarılabilirlik ve uygulamaya konulabilirlik açısından bakılırsa anayasal yönetim (politeia)<strong> </strong>en ideal modeldir. Çünkü <strong>anayasal yönetim</strong> <strong>(politeia)</strong>; çoğunluğu da azınlığı da yoksulları da zenginleri de niteliksel üstünlüğü de düşüklüğü de birlikte gözetebilecek bir <strong>“orta yol”</strong>dur. Nasıl ki erdem bir <strong>“altın orta”</strong>dır ve mutluluk da özgür ve engelsiz bir biçimde erdeme uygun bir hayat sürdürmektir; aynı ilke devletlerin iyilik ya da kötülükleri için de kriter olmalıdır. Akıl ve erdem olmadan ne bir ferdin ne de bir toplumun iyi hayatından söz etmek mümkündür. Şüphesiz fertler için de site-devlet için de <strong>mutluluk</strong> <strong>(eudaimonia) </strong>bir ve aynı şeydir.<sup><sup>[9]</sup></sup> Netice itibarıyla insanların doğal eşitliğini kabul etmemekle birlikte, yöneten-yönetilen tüm yurttaşların eşitliğini esas alan <strong>Aristoteles</strong> için <strong>adalet</strong>; bir <strong>“altın orta”</strong>dır ama öteki erdemler için sözü edilen <strong>orta olma</strong> hali adalet için geçerli değildir. Gayesini de vasıtasını da kendi içerisinde taşıyan, yalnızca <strong>“orta”</strong>nın sıfatı ve iyiliğin bütünü olan, uçları, ifratı ve tefriti bulunmayan yegâne majör erdem adalettir. Adaletin zıddı adaletsizlik ise uçların <strong>(ifrat ve tefrit)</strong> özelliği ve kötülüğün bütünüdür. Adaletin; sitenin-devletin erdemi olması gerektiği doğru ise de aksi durum fertlerin erdemsiz olması için sebep değildir. Yine; neyin adaletli, neyin adaletsiz olduğuna karar verecek olan da yalnızca site-devlet olamaz. Doğru akıl yürütmeyle pekâlâ fertler de neyin adaletli, neyin adaletsiz olduğuna karar verebilirler, hatta vermek zorundadırlar. Bununla birlikte, insanlar bilerek ve isteyerek, taammüden adalete aykırı karar da verebilirler. Öte yandan iyi yurttaşların; kötü kanunlara itaat etme mecburiyetleri de yoktur. <strong>Platon</strong>’un ileri sürdüğü <strong>“sitenin-devletin selameti için fertlerin hukuku feda edilebilir”</strong> mealindeki zalim iktidarları kayıran<strong> sapkın akide </strong>ise<strong> </strong>hiçbir surette meşru gösterilemez…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İslam</strong> dünyasında bahis mevzuu tartışmaları başlatan en önemli düşünür de <strong>Farabî</strong>’dir <strong>(870-950)</strong>. <strong>M</strong><strong>uallim-i evvel</strong>ünvanıyla tanınan <strong>Aristoteles</strong> hakkındaki teferruatlı bilgisi ve onun birçok eserine yazdığı şerhlerden ötürü, kendisine de <strong>“muallim-i sani”</strong> ünvanı verilen <strong>Farabî,</strong> <strong>Antikçağ Yunan </strong>felsefesinin İslam düşüncesine uyarlanmasında ilk hareket noktasını teşkil eder. <strong>Farabî</strong>’ye göre felsefe, eşyanın mahiyetini aklen kavramak ve onları kesin delillerle açıklamak; filozofluk da hem düşünsel (teorik) erdemlere hem de pratik (ethik) erdemlere sahip olabilmek demektir. <strong>Platon</strong> ve <strong>Aristoteles</strong>’in düşüncelerini uzlaştırmaya çalışan <strong>Farabî<em>,</em></strong> buradan da felsefenin <strong>İslam</strong> diniyle kaynaşmasının ön şartı olan <strong>akıl</strong> ve <strong>vahiy</strong> uzlaşımını gerçekleştirmeyi hedeflemiştir. Ona göre; dinî hakikat ile felsefî hakikat, form itibarıyla farklı ise de mahiyet olarak birdir. <strong>Farabî </strong>de düşünsel selefleri, <strong>Platon</strong> ve <strong>Aristoteles</strong>’ten mülhem, insanın yaratılış gayesinin, mutluluğu temin etmek <strong>(tahsilu’s-saade)</strong> olduğu kanaatindedir. Selefleri gibi, onun için de mutluluktan kasıt erdemlilik ve kendi kendine yeterliliktir. Erdem, hem tek tek insanlar hem de toplum/devlet için geçerlidir. Bir insanı erdemli kılan şey neyse bir toplumu ya da devleti erdemli kılan şey de odur. Bu çerçevede <strong>Farabî<em>,</em></strong> erdemin dört türünden bahseder: 1- Nazarî erdemler. 2- Fikrî erdemler. 3- Ethik erdemler. 4- Pratik erdemler. Aslında bu dört tür erdem; <strong>Aristoteles</strong>’in, eğitimle ve alışkanlıkla oluşup, gelişen dolayısıyla da tecrübe ve zamanı gerektiren <strong>düşünce erdemleri</strong> <strong>(dianoetik erdemler)</strong> ve alışkanlıkla edinilen <strong>karakter erdemleri</strong> <strong>(ethik erdemler)</strong> dediği iki türe karşılıktır. Zaten, <strong>Farabî<em> </em></strong>de <strong>Tahsilu’s-Saade </strong>adlı eserinin ilerleyen bölümlerinde, “keşifle ortaya çıkarılan düşünce erdemleri” ve “irade ile teşekkül eden ahlak erdemleri”  birlikte bulunmalıdır, diyerek, temelde iki türe, bilgi ve eyleme  işaret etmektedir. Düşünce erdemleri, bilgiye dayanmaktadır ve mutluluğu insan esasen bu erdemlerle hedef edinir. Zira bilgi bizatihi erdemdir. <strong>Orta yol</strong> anlamında karakter erdemlerine gelince; ifrat ve tefrite kaçmayan yani ne fazlası ne de eksiği bulunan, iki eğilim arasındaki mutavassıt melekelerdir. Mesela; <strong>israf</strong> ve <strong>cimrilik,</strong> ifrat ve tefriti gösterirken, bir erdem olan <strong>cömertlik</strong> dengeye, orta olana işaret eder. Mutluluğun temini <strong>(tahsilu’s-saade)</strong> de zaten bilginin gücünün iradî eylemlere aksetmesiyle mümkündür. Şüphesiz, <strong>Farabî</strong> için asıl olan ferdin mutluluğudur ancak bunun temini toplumsal-siyasal hayatla mümkündür. Çünkü kendi kendine yeterlilik, ferdî hayat için değil, toplumsal ve siyasal hayat için söz konusudur. Bu noktadan hareketle <strong>Farabî</strong>, <strong>Aristoteles</strong>’in <strong>“zoon politikon”</strong> ifadesine karşılık, insan için <strong>“hayevan-ı insi”</strong> ya da <strong>“hayevan-ı medeni”</strong> tabirlerini kullanır. Ona göre de her insanın, yapması gereken işlerde başka insanlara bağlanması, doğal bir temayüldür. Bütün insanlar, ihtiyaçlarını giderebilme hususunda birbirleriyle yardımlaşmaya ve birlikte bulunmaya mecburdurlar. Kendi türüyle bir arada bulunmak, diğer canlılarda olduğu gibi, insanın doğasında da vardır. Bu nedenden ötürüdür ki insana, <strong>“ictimaî ve siyasî hayvan”</strong> adı verilmiştir. Toplum halinde yaşamanın ereği de fertler açısından mutluluğu gerçekleştirmektir. Yani toplumsal hayatın kendisi bizatihi erek değildir; toplumsal hayat mutluluğu gerçekleştirmenin bir aracıdır.<sup><sup>[10]</sup></sup>Binaenaleyh; insan, varlığını devam ettirmek ve tekamül için birçok şeye muhtaç bir yaratılışta (fıtra) dünyaya gelmiştir. Onun bu şeylerin hepsini tek başına sağlaması ise mümkün değildir. Tersine bunun için o, her biri kendisinin özel bir ihtiyacını karşılayacak birçok insana muhtaçtır. Bundan dolayı insan sahip olduğu tabii yaratılışının kendisine verilmesinin gayesi olan mükemmelliğe ancak birbiriyle yardımlaşan birçok insanın bir araya gelmesiyle ulaşabilir. Toplumun bütününün bu katkısı sonucunda herkesin varlığını devam ettirmek ve mükemmelliğe erişmek için muhtaç olduğu şeyler sağlanmış olur. Mutluluğun temin edileceği yer; <strong>“erdemli toplum”</strong>dur. Erdemli toplum bütün organları canlı varlığın hayatını tam kılmak ve onu bu durumda tutmak için birbirleriyle yardımlaşan tam ve sağlıklı bir bedene benzer. Anlaşılacağı üzere<strong> Farabî</strong>; mutluluğun gerçekleşmesini sağlayacak olan <strong>siyasî model</strong> hususunda <strong>Aristoteles</strong>’ten ziyade <strong>Platon</strong>’a benzer şekilde düşünmektedir. Mutluluğun temini hususunda, sosyo-politik yapının şekli, <strong>Platon</strong> gibi <strong>Farabî</strong> için de çok önemlidir. <strong>Farabî<em>,</em></strong> <strong>Platon’</strong>un<strong><em> </em></strong><strong>“ideal site”</strong>sine karşılık, <strong>“erdemli toplum”</strong> <strong>(madına fadıla)</strong> modelinden bahsetmektedir. Ona göre de insan, tekâmül ve mutluluk olan yaratılış gayesine, ancak erdemli toplumda <strong>(madına fadıla)</strong> ulaşabilir. Yine, <strong>Farabî<em> </em></strong>düşüncesinde erdemli toplum, hiyerarşik bir organizma formundadır. Nasıl ki bireysel organizmada en üstün ve amir organ kalptir ve diğer organların dereceleri, kalbe yakın fonksiyon icra edip etmemeleriyle bağlantılıdır; erdemli toplum ve devlette de durum böyledir. Erdemli yönetici toplumun kalbidir. Toplumun unsurları (insanlar) da yaratılış itibarıyla birbirinden farklı ve fonksiyonları da birbirinden üstündür. Fonksiyonları önemli olanlar yönetici; önemsiz olanlar da yönetilenlerdir. <strong>Farabî</strong>’nin toplumsal hiyerarşisinin ekonomik bir temelle ilgisinin bulunmadığını belirtmek gerekir. Bu tabakalar, insanların sahip oldukları zihnî kapasiteyle, daha doğrusu düşünce ve karakter erdemleriyle ve bunların derecelenmesiyle ilintilidir. Üst tabakalarda bulunanlar seçkinler <strong>(havas)</strong>; alt tabakalarda bulunanlarsa kapasitesi düşük olan insanlar <strong>(avam)</strong> yani halktır. Dolayısıyla <strong>Platon</strong> ve <strong>Aristoteles</strong>’teki <strong>“niteliksel doğal eşitsizlik”</strong> argümanı, <strong>Farabî</strong> için de geçerlidir. Mesela; kimi fertler, insanlara kılavuzluk etme gücüne sahipken, kimileri değildir. Kimileri bedensel işlere yatkınken, kimileri değildir. Doğadan ortaya çıkan bu yaratılış farklılıkları, fertleri sınırlamaz ve onları muayyen bir işi yapmak zorunda bırakmazsa da farklı nitelikler, insanlara doğadan yatkın oldukları, kendilerine kolay gelen işi yapmak üzere verilmişlerdir. Fertler doğal arzularıyla baş başa bırakılır ve kendilerine yönelik dışardan bir zorlama olmazsa onlar, kendilerinin yatkın olduğu işe yönelirler. Dışardan bir zorlama, onları yatkınlıklarının karşıtı bir işe doğru harekete geçirirse o işe de yönelebilirler fakat bunu güçlükle yaparlar. İnsanlar, doğadan yatkın oldukları işlere bağlı olarak toplumsal hiyerarşideki yerlerini almak zorundadırlar. Yaratılış farklılıkları dikkate alınarak denilebilir ki her insan mutluluğun ne olduğunu ve bu hususta neler yapılması gerektiğini kendi başına bilemez. Bu durumdakilerin bir kılavuza ihtiyacı vardır. <strong>Farabî</strong>’nin kılavuzdan kastı, şüphe yok ki daha çok <strong>eğitim-öğretim</strong> faaliyetleridir. Öyle ki ona göre, bir insan yaratılıştan üstün dahi olsa gerekli eğitim-öğretimi alamadığı taktirde yaratılıştan düşük olan birilerinin yönetimi altına girmesi pekâlâ mümkündür. Dolayısıyla yaratılış yönünde eğitim-öğretim şarttır. Bir başka önemli nokta, bazı insanlar, kendilerine kılavuzluk edilse de dışardan bir zorlama olmaksızın kendisine öğretilen ve gösterilen şeyleri yapmazlar. Nasıl ki hastalar arasında hastalıklarını bilmeyen, üstelik kendilerini sağlıklı sananlar varsa ve bunlar hekimin sözünü dinlemezlerse erdemsizliğini bilmeyen ve kendilerini erdemli sananlar da asla kılavuzun sözüne uymazlar. İnsanların çoğu (avam), bu durumdadır. Dolayısıyla, bunları, gerektiğinde mutluluğa zorlayacak kılavuzlara ihtiyaç vardır. Nasıl ki bir aile reisi, o ev halkının eğitim ve öğretimini deruhte eden kişidir ve aile fertlerini gerektiğinde şefkatle gerektiğinde iknâyla gerektiğindeyse zorla terbiye eder; erdemli yönetici de öyledir. Toplumun üyelerini gerektiğinde şefkatle gerektiğinde iknâyla gerektiğindeyse zorla terbiye eder. <strong>Farabî</strong>’nin, yöneticinin niteliklerine yönelik bu yaklaşımı, <strong>Platon</strong>’un, hamuru altınla karılmış bilge, filozof ya da uzman yönetici profiliyle aynıdır. Öte yandan <strong>Farabî</strong>’nin yönetilmesi gereken insanlara dair nitelemeleri, <strong>Platon</strong>’un, hamuru tunç ve bronzdan olan insan nitelemelerinden çok daha kötüdür. <strong>Farabî</strong>’ye göre, yaratılışları gereği hayvan seviyesinde öyle insanlar vardır ki bunlar ne medeni varlıklardır ne de onların siyasî bir toplulukta yeri olabilir. Aksine, onlardan bazıları toplu halde yaşayan evcil hayvanlar, bazıları da vahşi hayvanlar gibidirler. Onlara hayvanlarmış gibi muamele edilmeli; evcilleşmeye yatkın olanları, şu ya da bu işte yararlı olacaksa köle olarak kullanılmalı, yararlı olmayıp, zararlı olanlara gelince, bunlar için de vahşi hayvanlara yapılan muameleler geçerli olmalıdır.[11] Sonuç itibarıyla <strong>Platon</strong> gibi <strong>Farabî</strong> için de majör erdem adalet olup; bireysel erdem olarak adalet, akıl gücü sayesinde arzu ve öfkenin kontrol altına alınması; toplumsal-siyasal erdem olarak adalet ise hikmet (basiret), itidal ve cesaretin bir arada bulunmasından kaynaklanan uyumluluktur. Aynı şekilde; neyin adaletli, neyin adaletsiz olacağının karar mercii de devlettir ve fertlerin, devletin yasalarına adaletsiz, erdemsiz diyerek karşı çıkma hakları da yoktur. Binaenaleyh erdemli devlet olmadan fertlerin ya da toplumun erdemli olması kabil değildir. Mamafih <strong>Farab</strong>î’nin erdem tasavvuru, siteyi-devleti ferde önceleyen <strong>Platon</strong>’un erdem tasavvurundan çok daha katıdır. Ve maalesef <strong>“devletin selameti için fertlerin hukuku feda edilebilir” </strong>mealindeki<strong> “sapkın akide”</strong> <strong>Farabî </strong>için de tartışmaya kapalıdır…</p>
<p style="text-align: justify;">Tarih boyunca İslam devletlerinin hemen hemen hepsinde gözlenen <strong>manipülatif</strong> ve <strong>zalim</strong>, <strong>siyasal ilke “devletin (umumun) selameti için fertlerin hukuku feda edilebilir” </strong>mealindeki<strong> “sapkın akide”</strong>ye en önemli itiraz; İslam’ı <strong>salt rasyonalite</strong> zeminine oturtmaya çabalayan <strong>filozoflara</strong> ve <strong>kelamcılara</strong> yönelik reddiyeleriyle meşhur, <strong>Gazzalî</strong><strong> (1058-1111) </strong>tarafından ortaya konulan erdem öğretisinde sergilenmiştir.  <strong>Gazzalî; Hazreti Muhammed</strong>’e atfedilen şu <strong>Hadis</strong>’ten hareketle mevzuyu irdeler: Bir gün bir zat, <strong>Hazreti Muhammed</strong>’e gelerek, “Ya Resulullah, din denir?” diye sual etti; <strong>Resulullah</strong> da <strong>“Din, hüsn-i hulktur.”</strong>, <strong>“Her bünyan için bir esas ve temel vardır; İslam’ın temel ve esası da hüsn-i hulktur.”</strong> cevabını verdi… <strong>Gazzalî</strong>’nin; erdem konusunun izahı için, dinin özünde ahlak ile aynı şey olduğuna işaret etmesi, <em>“İnsan için iyi hayat nedir ve insan nasıl davranmalıdır?”</em> sualini hangi zaviyeden cevaplandıracağına da işaret etmektedir. Besbelli ki <strong>Gazzalî</strong>’nin dine yüklediği anlam, formel-şekilsel anlamların çok ötesindedir ve ahlaka mugayir zahirî-sözde dindarlığın onun için kıymeti yoktur. Halkı aldatmak maksadıyla namaz kılan, oruç tutan ama hırsızlığı, yolsuzluğu, rüşveti, irtikabı hiç umursamayan, eline geçirdiği kamu yetkilerini, kendisini ve çevresini zengin etmek, muhaliflerine ise zulmetmek üzere kullanan, kamu kaynaklarıyla lüks ve şatafat içerisinde yaşayan, <strong>mirî malı</strong> ile şahsına saraylar yaptıran birilerinin ahlaklılığına dolayısıyla da dindarlığına <strong>cahil</strong> sürülerden başka kim inanır? <strong>“O cahillerin kalpleri (akılları) vardır ama (hakikati) idrak etmezler, gözleri vardır ama (gerçeği) görmezler, kulakları vardır ama (doğruları) dinlemezler. Onlar hayvanlar (koyun, keçi, sığır, deve) gibidirler. Aslında daha da aşağı seviyededirler. Onlar tam bir gaflet içerisindedirler (Araf Suresi, 179).</strong> Ahlak <strong>(hüsn-i hulk)</strong>, esasen erdeme uygun davranıştır. <strong>Gazzalî</strong>’nin ifadeleriyle <strong>“hüsn-i hulk”;</strong> ruhun batınî suretlerinin <strong>(kuvve-i ilmiye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye)</strong> hüsün ve tenasübü ve bu üç kuvvetin müşterek yansıması<strong>adalet </strong>erdemidir. <strong>Gazzalî</strong>’nin bu yaklaşımı; <strong>Platon</strong>’la başlayan, insan ruhunun üç yönü <strong>(düşünen, öfkelenen, arzulayan)</strong> ve onların uyumunu ifade eden <strong>doğruluk/adalet</strong> anlayışının bir benzeri gibi görünse de teferruatta, özellikle <strong>adalet erdemi</strong> tanımlamasında <strong>Aristoteles’</strong>e çok daha yakındır. <strong>Aristoteles</strong>’in; erdem altın ortadır, tanımı <strong>Gazzalî</strong> için de geçerlidir: <strong>Kuvve-i ilmiye</strong>nin hüsnü; kavlin-sözün doğru ve yalanını, itikadın-inancın hak ve batıl olanını, fiillerin-eylemlerin güzel ve çirkin olanını ayırt etmektir. <strong>Kuvve-i ilmiye</strong>nin vasatı (altın orta), <strong>hikmet-basiret</strong>; ifratı <strong>habaset</strong>-<strong>cerbeze</strong>; tefriti ise <strong>belahat</strong>-<strong>ahmaklık</strong>tır. <strong>Kuvve-i gadabiye</strong>nin hüsnü; hikmete-basirete uygunluğu <strong>şecaat-cesaret</strong>; ifratı <strong>tehevvür-saldırganlık</strong>, tefriti ise <strong>cebanet-korkaklık</strong>tır. <strong>Kuvve-i şeheviye</strong>nin hüsnü; hikmete-basirete uygunluğu <strong>itidal-iffet</strong>; ifratı <strong>fücur-sefahat</strong>; tefriti <strong>humud</strong> yani helale de harama da iştihası olmamaktır. <strong>Aristoteles</strong>’te olduğu gibi, <strong>Gazzalî</strong>’de de bu üç temel erdemin toplumsal ve siyasal alanda tenasübünü sağlayan majör erdem, <strong>adalet</strong> erdemidir. Yine, <strong>Aristoteles</strong>’te olduğu gibi, <strong>Gazzalî</strong>’de de <strong>adalet</strong> erdeminin ifrat ve tefriti yoktur. Adaletin sadece ve sadece karşıtı vardır ki o da <strong>zulüm </strong>yani adaletsizliktir. İfrat ve tefrit, adaletsizliği iki ucudur. Adalet; yalnızca ve yalnızca vasat olanın bizatihi kendisi, iyinin yegâne sıfatıdır. <strong>Gazzalî</strong>’nin, güzel ahlaka ulaştıran yollara dair izahı da <strong>Aristoteles</strong>’e benzemektedir. <strong>Gazzalî</strong>’ye göre; güzel ahlak, akıl sayesinde itidale (altın orta) dönüşür ve hikmetin-basiretin gösterdiği kemal derecesine ulaşır. Bu da yaratılışın, fıtratın  uygunluğu ve <strong>eğitim-öğretim</strong>, <strong>temrin</strong>ile sağlanır. Eğitim-öğretim ve temrinden maksat; nefsi, erdeme uygun fiillere zorlamaktır. Mesela; <strong>cömertlik</strong> erdemini kazanmak isteyen kimse, fiilin <strong>adet</strong> haline gelmesi için nefsini zorlamalı, o fiilden lezzet alıncaya kadar temrine devam etmelidir. Zira <strong>cömertlik</strong>, zoraki değil, gönüllü olarak birilerine yardımda bulunmaktır. Zoraki yardımda bulunan kimse <strong>cömert</strong> sayılamaz. Ne zaman ki fiil lezzet verir, işte o zaman istenilen huy melekeye dönüşmüş ve cömertlik kazanılmış olur. Zoraki fiiller insanları, erdeme ve saadetin kemaline eriştiremez.[12] <strong>Gazzalî; </strong>fertler açısındanerdemlerin kazanılacağı ve bir bütün olarak adaletin tahakkuk edebileceği siyasal sisteme dair kanaatlerini de <strong>Selçuklu Sultanı, Sultan Sencer</strong>’in <strong>(1118-1157)</strong> isteği üzerine kaleme aldığı <strong>Nasihat-ül-Mülük</strong> adlı eserinde dile getirmektedir. Rivayet o ki <strong>Sultan Sencer, </strong>siyasî<strong> </strong>konularda görüşmek üzere <strong>Gazzalî</strong>’yi davet etmiş, <strong>Gazzalî </strong>ise <strong>Sultan Sencer</strong>’e şu cevabı göndermiştir: <em>«Matlubun, talip tarafına davet edilmesi münasip değil ve iştiyak davasına da aykırıdır.»</em> Bunun üzerine <strong>Sultan Sencer, Gazzalî</strong>’yi ziyarete gitmiş ve ondan mucibince amel etmek üzere  siyasî nasihatler talep etmiştir. <strong>Gazzalî </strong>de bu vesileyle <strong>Nasihat-ül-Mülük </strong>kitabını hazırlayarak bilahare <strong>Sultan Sencer</strong>’e göndermiştir. <strong>Gazzalî</strong> de toplumsal-siyasal hayatın ne olduğuna dair yaptığı açıklamalarda, <strong>Platon</strong>’la başlayan, klasik düşünce tarihi boyunca benimsenmiş <strong>“organizmacı teori”</strong> yaklaşımını benimser. İnsan bedeninde nasıl ki <strong>kâlp</strong>yönetici, <strong>akıl</strong> kalbin yardımcı ve diğer organlar da onların yardımcıları ise toplum-devlet organizmasında da devlet başkanı kâlp, vezirler-nazırlar akıl, memurlar da diğer uzuvların karşılığıdır. Bedenin selameti için kalbin direktiflerini bütün unsurlar nasıl dinlemek zorunda iseler; toplum-devlet organizmasının selameti için de herkes, devlet başkanının direktiflerini dinlemek mecburiyetindedir. Öte yandan kalbe arız olan hastalıklar tüm bedenin tahribatını nasıl netice verirse, devlet başkanının <strong>ahlak bozuklukları</strong> da toplum-devlet organizmasının tahribatını ve yok olmasını netice verir.[13] Açıkçası <strong>Gazzalî, </strong>yaşadığı dönemin şartlarının da gereği olarak devletin formuyla, siyasî rejimle çok da ilgili değildir.<strong> Gazzalî </strong>daha ziyade, İslam dünyasında o gün itibarıyla mevcut olan <strong>monarşi-saltanat</strong> sistemini tabii bir durum olarak ele alıp, devlet reisinin yani sultanın ya da melikin taşımak zorunda bulunduğu temel vasıfları gündeme getirir. Bu vasıflar hemen hemen bütün İslam düşünürleri tarafından dile getirilmiştir: Bedensel organları bakımından eksiksiz olmak. Zihnî melekelere, anlama ve idrak etme yeteneğine sahip olmak. Bilgi edinmeyi sevmek. İkna kabiliyetine sahip  olmak. Nazarî ve ahlakî erdemleri taşımak. Altın, gümüş, ziynet gibi dünyevî şeyleri değersiz bulmak. Adil olmak, zulümden ve zalimlerden uzak durmak… Aslına bakılırsa devletin formuyla ya da siyasî rejimle fazla ilgilenmemek, büyük bir eksiklik de değildir. Zira aslolan adaletse ve adaleti de sultan ya da melik tahakkuk ettirecekse, maksat kendiliğinden hasıl olmuş demektir. Kaldı ki <strong>Gazzalî</strong>’nin; sultana ya da melike yüklediği temel vazifeler o kadar ağırdır ki bu vazifeleri yerine getirdiği taktirde onun, avama takaddüm edecek herhangi bir imtiyazı da ortada kalmamaktadır. <strong>Gazzalî; </strong>söz konusu vazifeleri şöyle sıralamaktadır: “Mülkün temeli adalettir. Dünyanın mamur ya da harap olması adalet ya da zulüm ile kabildir. Emir sahipleriyle tebaa arasındaki münasebette uyulacak temel kural; emredenlerin, emreden olmayıp, tebaa olmaları halinde kendilerine nasıl muamele edilmesini isterlerse, öylece muamele etmeleridir. Tebaa amellerinde yöneticileri örnek alacağından, yöneticiler dikkatli olmalı ve insanları yoldan çıkarmamalıdır. Tebaaya yapılan zulümle ilgili durumlarda, Allah, kıyamete kadar bu zulmün bedelini kaldırmaz. Zalim, Allah’ın gazabından asla kurtulamaz. Adaletin esaslarına gelince; en başta gerekli olan, emir sahibi olma mevkiine lâyık olup olmadığını bilmektir. Hazreti Peygamberden de rivayet olunmuştur ki <strong><em>‘Bir günlük adil yönetim, yetmiş yıllık ibadetten daha üstündür. İnsanların, Allah’a en yakın olanı, adil yönetici; en uzak olanı ise zalim yöneticidir. Zalim yöneticinin yaptığı farz nafile ne kadar ibadet varsa hepsi Allah katında makbul olmayıp, reddedilmiştir. Yönetici kâfir de olsa, zülüm yapmadıkça idareciliği bakidir’</em></strong>… Adil yönetici; sahte alimlerden, suî ulemadan uzak durmalıdır. Böyleleri, idarecilerin yüzüne karşı övgülerde bulunurlar. Yönetimin sağlayacağı imkânlara sevgi besler, elde edebilmek için de her türlü hileye başvurur, idarecilerin hevalarına yoldaşlık ederler. <span style="color: #000000;">Mesela; <b>suî ulema,</b> bir taraftan faiz haramdır, deyip, diğer taraftan da devletin borçlandığı yabancıların değerli paralarına endeksli faiz hesaplarına mirî malından para aktarılmasına göz yumarak, katmerli faize hibe derler…</span> Binaenaleyh, idarî işler ehil olmayanlara teslim edilemez. Ehliyetsiz kişiler İslâm’ın düsturlarını değiştirirler, kendi arzularına uygun asılsız şeylerle kötü bidatların ortaya çıkmasına önayak olurlar. Yöneticiler; yalnızca kendi zulümlerinden değil, ehil olmayan yardımcılarının zulmünden de sorgulanacaklardır. Öte yandan insanların temel ihtiyaçlarını gidermek, yönetimin aslî vazifelerindendir. İnsanların temel ihtiyaçlarını gidermeyip; kendileri için çokça mal biriktiren yöneticilerin ruhunun bedeninden ayrılmasının acısı çok ağır olacaktır. İhtiyaçtan ziyadesini biriktirmek, öldürücü bir zehirdir. <strong>Halife Ömer</strong>’in fetih sonrası Şam&#8217;ı ziyaretinde, Şam’ı fetheden ordunun komutanı <strong>Halid b. Velid</strong>, kendilerine yemek ikram ettiğinde, sofradaki yemek çeşitlerinin bir hayli fazla olduğunu gören Halife Ömer, <em>«Bu sofrada bu kadar çeşitli yemek bulunuyor, fakirlerin durumu nedir?»</em> diye sorduğunda, Halid b. Velid, <em>«Fakirler cennette faydalansınlar.»</em> deyince, Halife Ömer, <em>«Bizler iki günlük dünya metaına aldanıp cenneti fakirlere verirsek, neye yararız.»</em> demiş ve o yemeği yememiştir. Adil yöneticiler için doğru model Halife Ömer olmalıdır. Adil yönetim; halkından adalete uygun bir biçimde vergi almalı ve gereken yerlere bunları sarf etmeli ve israftan sakınmalıdır. Temel ihtiyaçlarını karşılayamayan yoksul insanlardan vergi almaktan da çekinilmelidir. Yoksul bir halk kitlesinden vergi almak aç olan birinin vücudundan bir parça et alıp yemek gibidir. Kaldı ki hiçbir adil yönetim, insanlardan hukuka (şeriata) aykırı taleplerde bulunamaz. Emir sahipleri; maiyetindeki insanlara Allah&#8217;ın emirlerine aykırı emirler verirlerse, onlara itaat edilmemelidir. Zira Allah’ın gazabı da ihsanı da zalim emir sahiplerinin gazabından ve ihsanından daha fazla olacaktır. Kula itaat edip de Malik-i Hakikiye isyan etmede hiçbir fayda yoktur.[14] Netice itibarıyla denilebilir ki <strong>Aristoteles</strong>’te olduğu gibi, <strong>Gazzalî</strong>’de de  <strong>hikmet-basiret</strong> sahibi olan insanlar neyin erdeme uygun neyin erdeme aykırı olduğuna yani neyin adaletli, neyin adaletsiz olduğuna pekâlâ karar verebilirler. Dolayısıyla da zalim iktidarların <strong>“Devletin (umumun) selameti için fertlerin hukuku feda edilebilir.” </strong>mealindeki <strong>“sapkın akide”</strong>leri, insanları icbar etse dahi asla meşru gösterilemez…</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de, bahis mevzuu tartışmaları, geleneksel çizgide de olsa, yeniden seslendiren en önemli düşünür <strong>Bediüzzaman</strong>’dır. <strong>Bediüzzaman</strong>; 1925-1950 arası, İslam’a dair toplumda ne varsa hepsinin imhaya çalışıldığı <strong>tek parti diktatörlüğü</strong> döneminde, din ve vicdan hürriyeti adına, ulema içerisinde İslam’ı can siperâne savunan belki de tek kişidir. Ne var ki müdafaasında din görünümlü geleneği de İslam kategorisine dahil edince, <strong>Platon</strong>’dan beri bilinen dört temel erdemden, İslam dünyasındaki karşılığıyla <strong>hikmet, şecaat</strong> ve <strong>iffet</strong> (basiret, itidal ve cesaret) gibi <strong>adalet </strong>erdeminin de <strong>ifrat</strong> ve <strong>tefrit</strong> derecelerinin olabileceğini düşünmüş ve maalesef hataya düşmüştür. <strong>“Kimse layuhti değildir.”</strong> denilerek, <strong>Bediüzzaman</strong>’ın bu husustaki hatası mazur görülebilir ise de hatada ısrar kabul edilemez&#8230; Zira <strong>Bediüzzaman</strong>’ın hatasını hata olarak görmeyen ve kendilerini <strong>Bediüzzaman</strong>’a nispet eden, <strong>basiretsiz</strong> ve <strong>adaletsiz</strong>kimileri, hatayı doğru kabul edip, iktidarın nimetlerinden istifade ya da iktidardan gelebilecek tehlikelerden ictinab adına, çok çok yakından tanıdıkları insanlara bile zulmedebilmektedirler. Öyle ya madem <strong>“umumun selameti için ferdin hukuku feda edilebilir”</strong>, yakından tanınan birilerinin hukuku da niçin feda edilemesin? Böyle düşünmek şüphesiz ahlak fukaralığıdır… <strong>Bediüzzaman</strong>’ın hatası; selefim dediği <strong>Gazzalî</strong> çizgisinden ayrılıp, adaleti, <strong>adalet-i mahza</strong> ve <strong>adalet-i izafiye</strong> diye ikiye ayırmaya kalkışmasıdır. Ona göre; İslam tarihinin kırılma noktalarından, <strong>Cemel Vakası</strong> yani Hazreti Ali ile Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr ve Hazreti Ayşe arasında geçen muharebe, adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir. Hazreti Ali; adalet-i mahzayı esas alıp, Hazreti Ebubekir ve Hazreti Ömer zamanındaki gibi, o esas üzerine ictihad etmiştir. Muarızları ise <em>“Onların zamanı, adalet-i mahzaya müsait idi fakat bilahare muhtelif kavimler hayat-ı ictimaiye-i İslamiye’ye girdikleri için, adalet-i mahzanın tatbikatı müşkül hale gelmiştir.”</em> deyip, <strong>“ehven-i şerr”</strong> <strong>(ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek)</strong> aldatmacası <strong>“adalet-i nisbiye”</strong> esası üzerine ictihad etmişlerdir. Bu ictihad tartışması da muharebeyle neticelenmiştir. Madem sırf Allah rızası ve İslâmiyet’in menfaati için ictihad edilmiş ve ictihad farkından muharebe tevellüt etmiş; elbette hem katil, hem maktul, ikisi de cennetliktir. Her ne kadar Hazreti Ali ictihadında isabetli; muarızları da hatalı ise de yine de azaba müstahak değildirler. Çünkü ictihad eden isabet ederse iki sevap, hata ederse de bir sevap alır. Hata eden, hatasında mazurdur… <strong>Bediüzzaman</strong>’ın bu değerlendirmelerinin; <strong>“sahabe”</strong> diye bilinen bazı insanların hatalarını mazur göstermek maksadıyla da yapılsa (niçin mazur gösterilecekmişse), <strong>Kur’an</strong> ekseninden bakıldığı taktirde kabul edilebilir bir tarafı yoktur… Birileri ictihad ediyorum deyince, yanlış kararlarından ötürü sevap mı kazanacaklar? Suî istimale açık, bundan daha kötü bir kapı olabilir mi?  Böyle bir şeyin mümkün olmadığını <strong>Bediüzzaman, </strong>konuyla ilgili diğer değerlendirmelerinde; <strong>adalet-i mahza</strong> için <strong>Maide Suresi</strong>’nde geçen <em>“Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur.” </em>mealindeki  ayeti delil göstererek aslında kendisi de söylemektedir. <strong>Adalet-i izafiye</strong> için <strong>Kur’an</strong>’dan herhangi bir delil göstermemesi (gösterememesi) de yine aynı şekilde yukarıdaki değerlendirmelerinin kabul edilebilir olmadığının farklı bir ifadesidir. <strong>Bediüzzaman</strong>’ın cümleleriyle: <em>“Cemaatin selameti için, bir ferdin rızası bulunmadan, hayatı ve hakkı feda edilemez&#8230; Cenab-ı Hakk’ın nazar-ı merhametinde hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz&#8230; Bir masumun hayatı, kanı, hatta umum beşer için bile olsa heder olamaz… İkisi, nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir… İnsanlığın tarihinde, şimdiye kadar işlenmiş dehşetli cinayetlerin esas sebebinin, siyaset-i beşeriyede kabul edilen <strong>“Devletin (umumun) selameti için fertlerin hukuku feda edilebilir.” </strong>tarzındaki bu düstur olduğu açıktır… Bu düsturun muayyen bir haddi, sınırı bulunmadığından daima suî istimallere yol açmıştır… Bu gaddar siyasî düsturun karşısındaki “Hiç kimse bir başkasının günahıyla yargılanamaz/cezalandırılamaz <strong>(Fatır Suresi 18)</strong>.” mealindeki <strong>Kur’anî</strong> siyasî düstur, şüphe yok ki  hakiki adalet-i beşeriyeyi tesis edecektir.”</em>[15] Besbelli ki <strong>Bediüzzaman</strong>, sahabe diye bilinen hatalı insanları kurtarmak niyetiyle <strong>adalet-i mahza</strong> ve <strong>adalet-i izafiye</strong> ayrımına gitmiş ve tenakuza düşmüştür. Ancak kavliyle hata etse de kalbiyle bu mütenakız ayrımdan rahatsız olmuş olmalı ki insanlığın tarihindeki en gaddar cinayetlerin, suî istimallerin kaynağının aynı meş’um düstur olduğunu söylemeye de mecbur kalmıştır&#8230; Sormak gerekmez mi Hazreti Ali ile muharebeye tutuşanların, <strong>kasd-ı mahsus</strong> ile değil de <strong>hata</strong> ile tutuştuklarına kim, neye göre karar verecektir? İnsanların fiillerine değil de <strong>sözde ictihad</strong> niyetlerine (kalplerine) bakmak hangi <strong>Kur’anî </strong>düsturun mucibesidir? Din dışı seküler hukukta dahi <strong>“hataen”</strong> işlenen fiillerin bir cezası varken; İslam hukukunda olmaması düşünülebilir mi? Taammüden değil, velev ki hataen, birisi öldürülse, herhangi bir ceza verilmeyecek, en azından hatanın tazmini yoluna gidilmeyecek mi? Hatanın kefareti yok mu? Kaldı ki “<strong><em>Umumun selameti için fertlerin hukuku feda edilebilir.” </em></strong>tarzındaki bu meş’um düsturu kabullenmek sadece geçmişte cereyan eden bir takım hadiseleri <strong>adalet-i izafiye </strong>tabiri ile güya masum gösterme fonksiyonuyla sınırlı kalmamakta, bugün işlenen ve gelecekte de işlenebilecek ahlak dışı, erdemsiz, adaletsiz fiillere <strong>sahte meşruiyet</strong> kılıfı giydirmeye de vesile olmaktadır…</p>
<p style="text-align: justify;">Hülasa; <strong>dört temel erdem</strong> içerisinde <strong>adalet</strong>, şüphesiz mutlak anlamda iyi olan tek erdemdir. Adalet, <strong>basiret, itidal</strong> ve <strong>cesaret</strong> erdemlerinin yerlerini tutmadan hepsini içerir. Basiret, itidal ve cesaret ancak iyiliğin hizmetinde iseler erdem olurlar. Kötülüğün hizmetinde olduklarında asla erdem değildirler. Mesela bir diktatör; iktidarının bekası için pekâlâ basiretli, itidalli ve cesur davranabilir ama yine de erdemli olamaz. Ona, “Adil biri midir?” suali yöneltildiğinde, eylemlerinin niteliği anında değişecektir. Binaenaleyh “Adil bir diktatör.” cümlesinin anlamsızlığı apaçıktır. Bu da gösteriyor ki <strong>“adalet”</strong> bir şeylerin aracı değil, <strong>bizatihi</strong> bir değerdir.[16] Devletin, milletin ya da umumun selameti denilerek, bir masumun hukuku feda edilemez. Adalet yoksa şayet, insanların yeryüzünde yaşıyor olmasının herhangi bir kıymeti de yoktur. Cebrin dışında, adil olmayan, haksız olan yasalara itaatin de meşru gerekçesi yoktur. İtaat gerekçesiyle adaletten vazgeçilemez. Adalet, toplumsal düzenin erdemidir ama o düzenin hakkaniyetli olması icap eder. Hakkaniyet; doğru olmakla birlikte, yasaya göre doğru olan değil, yasal doğruların düzelticisi, akıl yürütmeyle belirlenen kriterdir. Akıl yoksa erdem de iyi hayatın ne olduğunun bilinmesi de nasıl davranılması gerektiğinin bilinmesi de alelıtlak yoktur…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Alasdair Macintyre, Erdem Peşinde, Çev., M. Özcan, Ayrıntı Yay., İstanbul 2001.</p>
<p>[2] Platon, Devlet (Republic / Politeia), Çev., S. Eyüboğlu – M. A. Cimcoz, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985.</p>
<p>[3] Platon, Devlet Adamı, Çev., B. Boran – M. Karasan,  MEB. Yay., Ankara, 1960.</p>
<p>[4] Platon, Yasalar, Çev., C. Şentuna – S. Babür, Kabalcı Yay., İstanbul, 1994.</p>
<p>[5] Platon, Sokrates’in Savunması, Çev., A. Çokona, İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2016.</p>
<p>[6] Aristoteles, Magna Moralia, Çev., G. Sev, Pinhan Yay., İstanbul, 2016.</p>
<p>[7] Alasdair Macintyre, Erdem Peşinde, Çev., M. Özcan, Ayrıntı Yay., İstanbul 2001.</p>
<p>[8] Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, Çev., S. Babür, Hacettepe Üniversitesi Yay., Ankara, 1988.</p>
<p>[9] Aristoteles, Politika, Çev., M. Tunçay, Remzi K., İstanbul, 1990.</p>
<p>[10] Farabî, Tahsilu’s – Saade, Çev., H. Atay, AÜİF Yayınları, Ankara, 1974.</p>
<p>[11] Farabî, El- Medinetü’l – Fazıla, Çev., A. Arslan, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1990.</p>
<p>[12] Yusuf Sıdkî El-Mardin, İhyâ Tercüme Ve Şerhi 7. Cilt, T.Y.E.K. Başkanlığı Yayınları, İstanbul, 2018.</p>
<p>[13] Gazzalî, Kimya-yı Saadet, Çev., A. F. Meyan, Bedir Yay., İstanbul, 1969.</p>
<p>[14] Gazzalî, Nasihat-ül-Mülük, Çev., O. Şekerci, Sinan Yay., İstanbul, 1969.</p>
<p>[15] Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatı (Mektubat, İşarat-ül İ’caz, Emirdağ Lahikası, Sünuhat, Tuluat), Söz Basım Yay., İstanbul, 2008.</p>
<p>[16] Andre Comte Sponville, Büyük Erdemler Risalesi, Çev., I. Ergüder, İletişim Yay., İstanbul, 2015.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1830&amp;linkname=Bir%20Erdem%20Olarak%20Adalet%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1830&amp;linkname=Bir%20Erdem%20Olarak%20Adalet%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1830&amp;linkname=Bir%20Erdem%20Olarak%20Adalet%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1830&amp;linkname=Bir%20Erdem%20Olarak%20Adalet%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1830&amp;title=Bir%20Erdem%20Olarak%20Adalet%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_10"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1830</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Direnme Hakkı ve Sivil İtaatsizlik Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1358</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1358#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2019 22:25:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1358</guid>
		<description><![CDATA[Kurumsallaşmış siyasal iktidar formu olarak devletin varlığını “meşru” kabul eden temelde iki teoriden bahsetmek mümkündür. Birincisi; devleti, “erdemli toplumun ve erdemli ferdin varlığını temin eden, kollektif iyiliğin en yüksek görünümü ve ahlakın cisimleşmiş şekli, itaatin mutlak gerekli olduğu kutsal kefalet”[1] şeklinde değerlendiren klasik organizmacı teori; &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1358">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kurumsallaşmış siyasal iktidar formu olarak devletin varlığını <strong>“meşru” </strong>kabul eden temelde iki teoriden bahsetmek mümkündür. Birincisi; devleti, <strong>“erdemli toplumun ve erdemli ferdin varlığını temin eden, kollektif iyiliğin en yüksek görünümü ve ahlakın cisimleşmiş şekli, itaatin mutlak gerekli olduğu kutsal kefalet”</strong><sup><sup>[1] </sup></sup>şeklinde değerlendiren <strong>klasik organizmacı teori</strong>; ikincisi de <strong>“bir toplumda meşru şiddeti tekelinde bulunduran güç”</strong><sup><sup>[2] </sup></sup>biçiminde değerlendiren <strong>modern sözleşmeci teori</strong>dir. <span id="more-1358"></span>Bilginin aristokrasisini savunan <strong>Platon, Aristoteles </strong>gibi klasik düşünürler ve <strong>Tanrı</strong>’nın, dolayısıyla da ilk insan <strong>Adem</strong>’in yeryüzündeki hilafeti anlamında monarşiyi savunan <strong>Sir Robert Filmer </strong>gibi geleneksel düşünürler ilk teoriyi temsil ederlerken; anayasal demokrasiyi savunan <strong>Locke, Montesquieu, Rousseau </strong>gibi düşünürler de ikinci teoriyi temsil etmektedirler. <strong>Meşruiyet</strong>, devlete niçin itaat edilmesi gerektiğini gösteren etik argümandır. Siyasal eylemlerin kabul edilebilirliğinin temel kriteri meşruiyet ilkelerine uygun olup, olmamalarıdır. Meşru sınırların ötesi, insanlardan talep edilemez… Kısacası meşruiyetten kasıt, devlete itaati etik bir sorumluluk haline getirmek ve devletin varlık sebebini haklı kılmaktır. En zorba yönetimlerin bile iktidara gelişlerini, toplumun benimseyebileceği kurallara dayandırma girişimlerinin nedeni de budur. Klasik-geleneksel siyasi öğretiler, meşruiyeti niteliksel-doğal farklılıkların dikkate alınmasına endekslerken; modern siyasi öğretiler niteliksel-doğal eşitliğe endekslemektedir. Klasik-geleneksel öğretiler meşruiyeti evrensel olduğuna inanılan erdemli toplumun tezahürü olarak görürken; modern siyasi öğretiler, muayyen bir erdemin esas alınamayacağı, bunun için de yapılması gerekenin devletin tarafsızlığı anlamında, erdemsiz toplum projesinin inşası olarak görmektedir. Bu zaviyeden bakıldığında; klasik-geleneksel teorisyenlere göre, varlığını yönetilenlere borçlu olmayan devlete karşı itaatsizliğin meşru bir zemininden bahsedilemez. Aristokrasinin ya da monarşinin sorumluluğu olsa olsa yalnızca Tanrı’ya karşıdır. Zira yöneticiler, Tanrı tarafından seçilmişlerdir. Modern teorisyenlere göreyse devlete itaatin bir sınırı vardır ve o da fertlerin <strong>temel-doğal haklar</strong>ını teminat altında tutan <strong>sosyal sözleşme </strong><strong>(Anayasa) </strong>kurallarına riayettir. Halkın rızasına dayanmayan bir devletin <strong>(government), </strong>yurttaşlardan itaat etmelerini talep etmeye hakkı yoktur. Daha da ötesi, <strong>sosyal sözleşme </strong><strong>(Anayasa) </strong>kurallarına uymayan ve kararları ve icraatlarıyla meşruiyetini yitiren iktidara karşı insanların <strong>direnme hakkı </strong>vardır. Çünkü devlet, fertlerin <strong>temel-doğal hakları</strong>nı muhafaza etmekle görevlendirilen temsilîbir otoritedir.  Direnme hakkından söz eden ilk önemli düşünür, <strong>aydınlanma felsefesi</strong>nin ve <strong>liberal demokrasi</strong>nin de kurucusu kabul edilen <strong>John Locke</strong>’tur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Locke</strong>’a göre; <em>“toplumların yöneticileri konumunda bulunan şahısların, insanlığın atası, ilk insan ve ilk mutlak monark </em><strong>Adem</strong>’in <em>varisleri olduklarını, mutlak otoritenin ilahi bir hak, bir taktir anlamında Tanrı tarafından onlara bahşedildiğini, buna karşılık yöneticiler haricindeki insanların ise özgür doğmadıklarını, onlar için hayatın ve bir nevi köleliğin birlikte başladığını ve bu durumun da değiştirilemeyeceğini yani yöneticilerin ilahi hakları haricinde, yönetilen insanların haklarından bahsedilemeyeceğini, insanların taktire dayalı olarak kralların ya da padişahların köleleri olduklarını, bütün devletlerin de bu nedenle </em><strong>aristokratik-monarşik </strong><em>bir form taşıdıklarını”</em><sup><sup>[3] </sup></sup>savunan <strong>organizmacı teoriler</strong>in aksine; bütün insanlar tabiat itibarıyla <strong>özgür, eşit </strong>ve <strong>bağımsız </strong><strong>(independent) </strong>bir varoluşla dünyaya gelirler. Hiç kimse onların bu statülerini değiştiremez ve onları kendi rızaları <strong>(consent) </strong>haricinde gerçekleşen herhangi bir siyasi otoritenin uyruğu olmaya zorlayamaz. İnsanların, siyasi bir otoritenin uyruğu olmalarının tek yolu; kendi rızalarıyla herkesin her şeye hakkının bulunduğu doğal haldeki özgürlüklerinden vazgeçmeleri ve diğer fertlerle anlaşıp sözleşerek barış halinde yaşayabilmeleri ve güvenliklerini müşterek sağlayabilmeleri için toplum <strong>(community) </strong>formunda birleşmeleri ve <strong>sosyal sözleşme</strong>lerini yapmalarıdır. Ne zaman ki insanlar kendi bireysel rızalarıyla sivil toplumu ya da devleti oluşturmaya mukavele yaparak karar verirler, o suretle siyasi bir bütün <strong>(body politic) </strong>oluşur. Bireysel rızanın olmadığı yerde <strong>siyasi-sivil toplum </strong>yok demektir. İnsanlar; hukuku oluşturup, devleti kurmak veya yöneticileri seçmek üzere doğrudan ya da temsilcileri vasıtasıyla rızalarını beyan ederler. Rızaları olmaksızın bireylerin temel ve doğal hakları üzerinde kimse tasarrufta bulunamaz. Herhangi bir devletin yönetimi altında bulunmak, insanları hukuka bağımlı kılıyor ise de köleleştirmez. Fertlere köle muamelesi yapmak, onları savaş durumuna sokmak demektir. Direnerek kölelikten ve savaş durumundan kurtulmaya çalışmak insanlar için elbette doğal bir tavırdır. Doğa durumundan çıkıp, sivil topluma <strong>(community) </strong>katılmak; temel-doğal haklardan vazgeçmemek şartıyla otoritenin <strong>(power) </strong>siyasal topluma <strong>(politic society), </strong>devlete bırakılması şeklinde anlaşılmalıdır. Bu durum aynı zamanda <strong>pozitif hukuk</strong>un <strong>(positive law) </strong>da oluşumu demektir. Ancak <strong>Locke</strong>, pozitif hukuku herhangi bir çoğunluğun değil, <strong>doğal hukuk</strong>un ve aklın determine ettiği kanaatindedir. Dolayısıyla insanların sivil toplumu oluşturmaları, onların sözleşme öncesi <strong>doğa durumu</strong>ndayken sahip oldukları <strong>temel-doğal haklar</strong>ından vazgeçtikleri anlamına gelmez. Yapılan iş yalnızca doğa durumunun <strong>“ihkak-ı hak” </strong>gibi sakıncalı yönlerine çareler bulmaktan ibarettir. Mamafih, sadece ve sadece bu şekilde kurulan bir <strong>sivil toplum</strong>, <strong>“meşru devlet” </strong><strong>(lawful government) </strong>olarak nitelendirilebilir. Bir başka ifadeyle; <strong>Locke</strong>, siyasi ya da sivil toplumun, <strong>doğa durumu</strong>nda münferit yaşayan insanların toplum <strong>(community) </strong>halinde birleşip, halk <strong>(people) </strong>olmaya ve müşterek üst bir otorite <strong>(government) </strong>altında siyasi bir bütün oluşturmaya karar verdiklerinde ortaya çıktığı kanaatindedir. Bundan da anlaşılacağı üzere, <strong>aristokrasi-monarşi </strong>ve diğer tüm despotik yönetim biçimleri kesinlikle bir <strong>sivil toplum </strong>formu değildir. Hülasa <strong>sivil toplum</strong>; <strong>doğa durumu</strong>nun herkesin kendi davasının yargıcı olma gibi zorunlu, emniyetsiz, kaygı verici yönlerinden sakınmak ve onlara çareler bulabilmek için, herkesçe tanınan bir otorite oluşturup, ona itaat etmeleriyle kurulur. Oysaki <strong>aristokrasi-monarşi </strong>ve diğer tüm otokratik-despotik yönetim biçimlerinde, herkes monarkın ya da otokrat-despotun egemenliği altındadır. Onunla diğer insanlar arasındaki ihtilafları çözümleyecek, iki tarafı da bağlayan müşterek bir üst otorite <strong>(magistracy) </strong>bulunmamaktadır. Binaenaleyh <strong>aristokrasi-monarşi </strong>ya da <strong>otokratik-despotik </strong>herhangi bir yönetim altında olmak, <strong>doğa durumu</strong>nda olmaktan çok daha kötüdür. Çünkü <strong>doğa durumu</strong>nda insanların <strong>doğal haklar</strong>ı ve doğal güçleri varken, aristokrasi-monarşi ya da otokratik-despotik yönetim altında aristokrat-monarka ya da otokrat-despota karşı ne herhangi bir haktan ne de herhangi bir güçten bahsedilebilir. <strong>Sivil toplum</strong>da kimse hukuktan muaf değilken, aristokrasi-monarşilerde ve otokratik-despotik yönetimlerde, en azından aristokrat-monark ya da otokrat-despot, hukuktan muaftır. Onu bağlayan ne bir hukuk ne de bir üst otorite vardır. İşte bu nedenledir ki aristokrasi-monarşi ve diğer otokratik-despotik yönetimler bir <strong>sivil toplum </strong>tipi yani <strong>meşru yönetim </strong>biçimi değildirler.<sup><sup>[4]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Pozitif hukuk</strong>un niteliğini açıklama yolundaki felsefi çalışmalar, değişik yönlerde gelişmişlerdir. Ancak <strong>Locke</strong>, <strong>“egemen gücün irade bildirimi” </strong>şeklindeki <strong>pozitif hukuk </strong>tanımlamalarına katılmamakta, <strong>doğal hukuk</strong>un her halükârda bağlayıcılığına işaret etmektedir. Şüphesiz hukuk teorisi; felsefi düşünce, siyasal şartlar ve ideolojik akımlarla daima içiçe olmuştur. <strong>Doğal hukuk</strong>u reddedip, <strong>pozitif hukuk</strong>u savunanların, hukuk anlayışlarının en belirgin özelliği, hukuk ve ahlak kavramlarını birbirinden ayırması ve hukuk kurallarının ahlaki ilkelerden farklı olduğunu belirtmesidir.[5] Ahlak ve hukuk arasında keskin ayrımlar yapmak, otoriter ve totaliter yönetimlerin işidir. Bu durumdan istifade edenlerse daima iktidarı elinde tutanlar olmaktadır. Kendi keyfi iradelerini ve çıkarlarını yasa haline getirmeyi beceren iktidar sahipleri, icraatlarını savunurken, yaptıkları işin ahlaka uygun olmasa da hukuka aykırı olmadığını ileri sürerek, ortada <strong>gayrı meşru </strong>hiçbir şey bulunmadığını da pekâlâ iddia edebilmektedirler. Maalesef bunu yapanlar hiçbir cezai müeyyideyle de karşılaşmamaktadırlar. Ahlak ve hukuk arasında yapılan keskin ayrımların başka bir noktaya varması düşünülemez. Oysaki <strong>Locke</strong>, böyle bir ayrıma taraftar değildir. Sivil toplumun oluşmasıyla geçerli olan hukuk, <strong>pozitif hukuk </strong>olsa bile bir anlamda pozitif hukukun düzeltim ve denetim programı şeklinde, <strong>doğal hukuk</strong>un üst bir <strong>ethik ilke </strong>olarak her zaman gözetilmesi gerektiğini özellikle vurgulamaktadır. Böylelikle, bir anlamda pozitif hukukun meşruiyeti, daima doğal hukuka bağlanmaktadır. <strong>Locke</strong>; <em>“</em><strong>Pozitif hukuk</strong><em>, kendi doğası veya gücü sayesinde değil, meşru otoriteye itaati ve toplum barışını korumayı emreden </em><strong>doğal hukuk </strong><em>sayesinde bağlayıcıdır.” </em>derken, özellikle buna vurgu yapmaktadır.<sup><sup>[6]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Locke</strong>; insanların rızası ve sözleşmeleri haricinde kurulmuş olan hiçbir yönetim biçimini meşru görmediği gibi, meşru yönetime karşı, iktidarı ele geçirmek üzere girişilen <strong>ihtilal </strong>ve <strong>darbe </strong><strong>(usurpation-coup) </strong>kabilinden faaliyetleri de kesinlikle tasvip etmez. Ona göre, ihtilal ve darbe <strong>(usurpation-coup)</strong>, bir devlette <strong>(government) </strong>kuralları ve formu değiştirmeksizin yalnızca yönetimdeki şahısları değiştirip, yönetime el koymak, iktidarı <strong>gasp </strong>etmektir. İhtilal ve darbeyi gerçekleştirenlerin, otoritelerini bunun ötesine taşımaları durumundaysa ortaya <strong>tiranlık </strong><strong>(tyranny) </strong>çıkar. <strong>İhtilal </strong>ve <strong>darbe </strong>sonucu gerçekleşecek olan yönetim, tiranlıktan başka bir şey olmayacaktır. Tiranlık; hukukun olmadığı, yalnızca iktidarı gasp eden kişi ya da kişilerin istekleri ve keyfi kurallarının sürdürüldüğü, idare tarzının halkın mülkiyetinin korunmasına matuf değil, iktidarı gasp edenlerin ihtiras, intikam ve açgözlülüklerinin tatminine yönelik uygulandığı kuraldışı bir idaredir. Ne <strong>ihtilal </strong>ve <strong>darbe </strong>yoluyla yönetimi ele geçirmek ne de <strong>ihtilal </strong>ve <strong>darbe </strong>yoluyla kurulan bir yönetim meşrudur. Öte yandan tiranlığı yalnızca aristokrasi-monarşilere özgü ve yalnızca o rejimlerde maruz kalınabilecek bir durum olarak düşünmek de kesinlikle hatadır. Diğer yönetim formlarında da pekâlâ tiranlığa maruz kalınabilir. <strong>Hukukun bittiği her yerde tiranlık başlar. </strong>Hukukun belirlediği yetkilerin aşıldığı, hukuk dışı güçlerin kullanıldığı, hukuka aykırı baskıların tatbik edildiği her yerde tiranlık kurulmuş demektir. Halbuki tüm meşru yönetimlerde <strong>(government) </strong>kamu otoritesi, herkes tarafından paylaşılır ve şahısların görevlendirilmeleri <strong>(designation) </strong>de kurallara bağlıdır. Bu durum meşru yönetimler için gerekli ve doğaldır. Şüphesiz, hukukun belirlediği yetkileri aşmak, hiç kimse için bir hak olamaz. Böylesi durumlarda hakları çiğnenen diğer insanların yapacağı şey, elbette ki direnip karşı çıkmak olmalıdır. <strong>Locke</strong>’un burada bahsettiği hukuk; meşru yönetimi zorla ele geçirenlerin oluşturacakları hukuk değil, <strong>doğal hukuk</strong>a uygun bir biçimde oluşturulmuş olan <strong>pozitif hukuk</strong>tur. Zaten <strong>direnme hakkı</strong>ndan söz ederken vurgulanan nokta da budur. <strong>Locke’</strong>un, meseleyi bu şekilde ele alması, meşru yönetimlere <strong>(government) </strong>karşı isyanın <strong>(rebellion) </strong>teşvik edildiği şeklinde değerlendirilmemelidir. Ancak <strong>isyanlar </strong>ya da <strong>devrimler </strong><strong>(rebellion-revolution), </strong>kamu yönetimindeki basit, sıradan hatalar nedeniyle de gerçekleşmez. Büyük hatalar ve sürekli hukuk ihlalleri isyana ve devrime neden olabilir. Kaldı ki halkın emniyetini temin etmek üzere yönetimin inşa edildiği tarzındaki doktrin, esas itibarıyla isyanların ya da devrimlerin gerçekleşmesini engellemeye yönelik bir cevaptır. Bizatihi devletin kendisi hukuka aykırı uygulamalarda bulunmadığı taktirde böyle bir durum zaten gerçekleşmeyecektir. Aksi durumdaysa insanların <strong>direnme hakkı </strong><strong>(right of resistance) </strong>devreye girer ve meşru olmayan bir otoriteye direnmek de gayrı meşru değildir. Meşru bir hakkın kullanımına da kimse itiraz edemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Acaba herhangi bir insan, kendisini hukuk harici bir muameleye maruz kalmış hissederse onun, meşru otoriteye <strong>direnme hakkı </strong><strong>(right of resistance) </strong>var mıdır? <strong>Locke</strong>’a göre, adil ve meşru olmayan baskılara elbette karşı çıkılıp direnilebilir. Bu durum bir tehlike ve karışıklık hali değildir. Kim meşru olmayan bir şiddet uygularsa uygulasın, insanların ona karşı hukuki (meşru) bir <strong>direnme hakkı </strong><strong>(right of resistance) </strong>vardır. İnsanların üzerinde, meşruiyetini hukuktan almayan bir otorite kurulamaz. Böylesi durumlarda direnme meşru bir haktır. Kaldı ki insanların, meşru olmayan şiddet uygulamalarına karşı yalnızca direnme hakları değil, hayatlarını tehdit eden durumlarda <strong>nefsi müdafaa </strong>yani saldırganı öldürme hakları da vardır. Çünkü <strong>nefsi müdafaa</strong>yı gerektiren birhalde insanların, güvenlik için hukuka başvurma vakitleri yoktur ve geç kalınmış olur. Hukuk, ölü cesetleri hayata döndüremez. <strong>Doğal hukuk; </strong>gayrimeşru muamelelere karşı herkese <strong>direnme hakkı </strong><strong>(right of resistance) </strong>bahşetmiştir. Hayatın tehlikeye düşmeyeceği diğer durumlardaysa hukuka başvurmak gerekir çünkü telafi imkânı vardır. Meşru yönetimlere karşı direnmeler ise kendisini hem insanların hem de Tanrı’nın kınamasına sürükler. Bir devlette, ikincil resmi görevlilere veya komisyonların illegal uygulamalarına karşı çıkılması siyasi-sivil toplumun yıkılacağı ya da karışıklığa düşüleceği anlamına gelmez. Devlet, illegal uygulamaları gerçekleştirenleri cezalandırdığı taktirde de muhtemelen bu tür uygulamalar bir daha gerçekleşmeyecektir. Aksi taktirde elbette tehlikeye düşülecektir. Kısacası <strong>Locke</strong>, <strong>direnme hakkı</strong>nı doğal bir hak olarak görüyor ise de bu hakkın, meşru devleti ortadan kaldıracak boyutlarda olabileceğini de söylemez. Zira böyle bir hakkın istismarı, sivil toplumun bozulup yıkılmasına ve hem devletin hem de düzenin yerini, anarşi ve karışıklığın <strong>(anarchy/confusion) </strong>almasına yol açar. Yani ihlaller yalnızca birkaç kişiyle sınırlı kalırsa ve telafi imkânı da varsa, meşru bir devletin yıkılmasının doğruluğu düşünülemeyeceği için topyekûn bir direnme hakkına başvurulmamalıdır. Hukuka aykırı faaliyetler meşru otoriteyi bizzat temsil eden devletin idarecileri <strong>(magistrates) </strong>tarafından sergilenip, yoğun bir biçimde sürdürülürse ve halkın çoğunluğuna yönelik olursa ve bu illegal uygulamalar herkesin <strong>hayat, hürriyet </strong>ve <strong>mülkiyet </strong>gibi temel ve doğal haklarını <strong>(lives, liberties, estates : property) </strong>tehlikeye düşecek şekilde tehdide dönüşürse ki bu tiranlığın ilanıdır ve devletin düzenini devlet eliyle bozmak anlamını taşır, bu gibi durumlarda insanlara <strong>topyekûn </strong><strong>direnme hakkı </strong>doğar.<sup><sup>[7] </sup></sup>Zaten böylesi bir durum, devletin çözülmeye yüz tuttuğunun ifadesinden başka bir şey de değildir. Özetlemek gerekirse <strong>direnme hakkı</strong>; fertlerin <strong>temel-doğal haklar</strong>ını teminat altında tutan <strong>sosyal sözleşme </strong><strong>(Anayasa) </strong>kurallarına ve <strong>doğal hukuk</strong>a aykırı tavır ve icraatlarıyla meşruiyetini yitiren bir iktidara yönelik insanların, <strong>topyekûn </strong><strong>karşı koyma </strong>ve hukuka riayeti sağlamak maksadıyla giriştiği <strong>aktif itaatsizlik </strong>halidir. Direnme hakkının kullanılmasının meşru gerekçesi; iktidarın hukuk dışı faaliyetleri karşısında tüm yasal yolların denenmesine rağmen sonuç alınamaması, hukuki yolların kapalı ya da etkisiz olması ve etkili hukuki başvuru mercilerinin bulunmamasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Gayri meşru iktidar</strong>ın iki görünümü vardır: İlkinde iktidarı halkın rızasına aykırı yollardan ele geçirmek; ikincisinde ise halkın rızasına uygun yollarla iktidara gelmesine rağmen, bilahare hukuk dışına çıkmış olmak söz konusudur. Şüphesiz <strong>direnme hakkı </strong>daha ziyade halkın rızasına uygun yollarla iktidara gelip, daha sonra halkın rızası hilafına icraatlarda bulunmaya kalkışan iktidara yöneliktir. Çünkü ilk durum bizatihi bir gayrı meşruluk olup, hiçbir durumda halkın itaatini talep edemeyeceği gibi, insanların da zaten cebir dışında itaatleri söz konusu olamaz. Gayrı meşru yollarla iktidarı gasp eden, mesela <strong>darbe </strong>ile yönetimi ele geçiren bir iktidara karşı her insanın karşı çıkmaya, bütün imkânlarını kullanarak ülkeyi darbecilerin elinden kurtarmaya hakkı vardır. Hatta bu, hak olmanın ötesinde bir vazifedir. Direnme hakkı; Batı dünyasında, hukuki ve siyasi metinlerde, <strong>1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirisi</strong>’nde <em>“Yönetenler, bireylerin hayat, hürriyet ve mutluluğa erişmek gibi doğal, devredilmez haklarını sağlamak içindir, halk bu amaçtan sapan yönetimi değiştirmek ve devirmek hakkına sahiptir.” </em>biçimindeki sözlerle; <strong>1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi</strong>’nde de <em>“Her siyasal kuruluşun amacı insanın zaman aşımına uğramayan doğal haklarının korunmasıdır. Bu doğal haklar, özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme hakkıdır.”, </em>ifadeleriyle yer almıştır. Türkiye’de ise maalesef Batıdaki yaratılış ruhuna aykırı olarak, <strong>27 Mayıs Darbesi</strong>’ni <strong>“meşru” </strong>göstermek maksadıyla <strong>1961 Anayasası</strong>’nın başlangıç bölümüne eklenmiştir. İfade şu şekildedir: Türk ulusu, <em>“Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimi’ni” </em>yapmıştır. Anayasa metnine sokulan bu ifade, dönemin <strong>“hukuk” </strong>zihniyetini yansıtması bakımından elbette utanç vesikasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Direnme hakkı</strong>nın <strong>meşru</strong> bir <strong>hak</strong> olarak yasal metinlere konulmuş olması iktidarın gayrı meşru icraatlarına dair sorunların çözüldüğü anlamına gelmez. Şüphesiz buradaki asıl tartışma mevzusu <strong>“direnme hakkı”</strong>nın nasıl kullanılacağıyla alakalıdır. Direnme hakkı acaba <strong>kontra şiddet </strong>içermeli midir yoksa içermemeli mi? Direnme hakkının ne zaman, nasıl ve hangi şartlar altında uygulanacağının da elbette belirtilmesi gerekir. Zira sınırları çizilmeden <strong>topyekûn </strong><strong>karşı koyma </strong>şeklinde halka tanınabilecek bir nevi şiddet kullanma yetkisinin, <strong>iç savaş</strong>a veya en azından <strong>terör</strong> olaylarına yol verme anlamına geleceği de açıktır. Dahası; direnme hakkının meşruluğu bir kenara, sivil halkın, devletin mevcut silahlı kuvvetlerine karşı başarı şansı da pek yoktur. Silahlı kuvvetler baskı rejiminin emrinde mi kalacak yoksa hukuk mücadelesi yürüten insanların cephesinde mi? Baskı rejimine sadık kaldığı takdirde direnişin bir kan denizinde boğulması mukadderdir. Direniş cephesinde yer aldığı taktirde ise silahlı kuvvetlerin aktif politikaya karışması problemi ortaya çıkacaktır. Kışlasından çıkan silahlı kuvvetleri tekrar kışlaya döndürmenin hiç de kolay olmadığını yakın tarih açıkça göstermektedir.[8] Nitekim böyle olduğu içindir ki <strong>direnme hakkı</strong>nı hukuk çerçevesi içinde meşru bir “hak” olarak kabul eden düşünürlerin büyük çoğunluğu bu hakkın sadece varlığını belirtmekle yetinmiş, tatbikatı üzerinde durmamışlardır. İşte bu sebepledir ki günümüzde iktidarın <strong>gayri meşru </strong>uygulamalarına karşı direnmenin yolu, daha ziyade <strong>pasif direnme</strong>, <strong>sivil itaatsizlik </strong>olarak yeniden formülize edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sivil itaatsizlik</strong>; şiddet içermeyen, devlet gücüne karşı pozitif bir hukuk kuralını, <strong>yasa</strong>yı çiğnemeyi hedefleyen ve amacının <strong>&#8220;hukuk devleti&#8221; </strong>ideallerine uygun düştüğü ve eylemcisinin çiğnediği kuralın yaptırımına katlanmaya hazır bulunduğu, kamuya açık, aleni olarak gerçekleştirilen eylemlerin oluşturduğu toplumsal, siyasal bir olaydır. Bir başka ifadeyle yasaya aykırı, şiddetsiz, aleni, <strong>hukuk devleti </strong>idesine dayalı <strong>etik-siyasal </strong>bir motivasyonla pozitif bir hukuk kuralının, yasanın çiğnenmesi ve eylemcinin de onun yaptırımına katlanması tutumudur.<sup><sup>[9] </sup></sup>Sivil itaatsizliğe yol veren <strong>hukuk devleti </strong>ise devlet gücünün hukuka bağlanmış olduğu ve tasarrufları bağımsız mahkemelerce sorgulanabilen ve adaleti gerçekleştirmekle sorumlu olan devlet demektir. Esasında <strong>hukuk devleti</strong>, gerçek anlamda bir <strong>&#8220;adalet devleti&#8221;</strong>dir. Devletin <strong>pozitif hukuk </strong>düzenine sahip olmasının <strong>hukuk devleti </strong>ile bir ilişiği yoktur. Adalet devleti olmayan bir devlet, <strong>hukuk devleti </strong>formuna bürünmüş bir <strong>&#8220;kanun devleti&#8221;</strong>dir. <strong>Alman Nazizmi</strong>’nin ve <strong>Rus Komünizmi</strong>’nin de pozitif bir hukuka sahip olduğu hatırlanırsa <strong>&#8220;hukuk devleti&#8221; </strong>ve <strong>&#8220;kanun devleti&#8221; </strong>farkı daha iyi anlaşılacaktır. <strong>Hukuk devleti</strong>nin pozitif hukuku olan devlet şeklinde düşük seviyeden algılanmaması için, onun değişmez değerler ve <strong>evrensel </strong><strong>insan hakları </strong>ile olan zorunlu bağlantısının mutlaka bilinmesi gerekir. Çünkü hukuk ve adalet ancak tüm insanlık için geçerli olan gerçek ve değişmez değerler dizisinde bir mana ifade eder.<sup><sup>[10] </sup></sup>Tüm insanlık için geçerli olan gerçek ve değişmez değerler dizisi ise yalnızca, <strong>Immanuel </strong><strong>Kant</strong>’ın yorumladığı anlamda <strong>Tanrı</strong> eksenli <strong>doğal hukuk<sup><strong><sup>[11] </sup></strong></sup></strong>öğretisi içerisinde yer alabilir. İster rasyonel isterse etik ölçütlerle görünsün, <strong>&#8220;doğal hukuk&#8221;</strong>, toplumun siyasi düzeninin hem bir kaynağı hem de düzeltim programıdır. Yani <strong>direnme hakkı</strong>nın da sivil itaatsizliğin de hukuk devletinin de yegâne teminatı <strong>doğal </strong><strong>hukuk </strong>doktrinidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Netice itibarıyla vurgulamak gerekirse; <strong>demokratik yöntemler</strong>le iktidara gelmesine rağmen, nasıl iktidar olduğunu unutup <strong>hukuk devleti </strong>normlarına uymayan, <strong>legal görünümlü illegal faaliyetler </strong>ile <strong>kuvvetler ayrımı</strong>nı yok edip yurttaşların <strong>doğal-siyasal haklar</strong>ını gaspa çalışan, otokratlığa ve despotluğa kalkışarak <strong>gayrı meşru </strong>yollara tevessül eden bir iktidara karşı insanların <strong>doğal hukuk</strong>tan kaynaklanan <strong>direnme hakkı </strong>vardır. <strong>İç savaş </strong>ya da <strong>terör </strong>gibi tehlikeleri içermesi nedeniyle <strong>direnme hakkı</strong>nın <strong>aktif direnme </strong>formu makul değil ise de <strong>şiddet içermeyen </strong><strong>pasif direnme</strong>, <strong>sivil itaatsizlik </strong>formu besbelli ki vazgeçilmemesi gereken bir haktır. <strong>İslam</strong>’ın <strong>“Ma’rufta isyan; masiyette itaat yoktur.” (Mümtehine Suresi 12)</strong>, prensibi de bunu ima etmektedir. Yani <strong>meşruiyet </strong>iddiasında bulunan devlet de meşruiyet isteyen yurttaş da <strong>doğal hukuk </strong>ilkelerine riayet etmelidir…</p>
<p>[1]A. Passerin d’Entreves, “Devlet Kuramı”, Çev., B. Baysal, Devlet Kuramı, Der., C. B. Akal, Dost Kitabevi, Ankara, 2000.</p>
<p>[2]Franz Oppenheimer, Devlet, Çev., A. Şenel – Y. Sabuncu, Engin Yay., İstanbul, 1997.</p>
<p>[3]Sir Robert Filmer, Patriarcha and Other Political Works, Ed. Peter Laslet, B. Blackwell, Oxford, 1949.</p>
<p>[4]John Locke, Two Treatises of Government, Book I., Ed. P. Laslett, Cambridge Uni. Press, Cambridge, 1994.</p>
<p>[5]Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yay., Ankara, 1992.</p>
<p>[6]John Locke, Essays On The Law Of Nature, Ed. W. Von Leyden, Oxford Uni. Press, Oxford, 1958.</p>
<p>[7]John Locke, Two Treatises of Government, Book I., Ed. P. Laslett, Cambridge Uni. Press, Cambridge, 1994.</p>
<p>[8]Ahmet Taşkın, “Baskıya Karşı Dı̇renme Hakkı” TBB Dergisi, Sayı 52, 2004.</p>
<p>[9]Hayrettin Ökçesiz, Sivil İtaatsizlik, AFA Yay., İstanbul, 1994.</p>
<p>[10]Hüseyin Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, İşaret Yay., İstanbul, 1989.</p>
<p>[11]Kant, Etik Üzerine Dersler I, Çev., O. Özügül, Kabalcı Yay., İstanbul, 1994.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1358&amp;linkname=Direnme%20Hakk%C4%B1%20ve%20Sivil%20%C4%B0taatsizlik%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1358&amp;linkname=Direnme%20Hakk%C4%B1%20ve%20Sivil%20%C4%B0taatsizlik%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1358&amp;linkname=Direnme%20Hakk%C4%B1%20ve%20Sivil%20%C4%B0taatsizlik%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1358&amp;linkname=Direnme%20Hakk%C4%B1%20ve%20Sivil%20%C4%B0taatsizlik%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1358&amp;title=Direnme%20Hakk%C4%B1%20ve%20Sivil%20%C4%B0taatsizlik%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_12"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1358</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siyasi Muhalefet Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1277</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1277#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:12:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1277</guid>
		<description><![CDATA[Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi&#8216;nin 2008 tarih ve 1601 karar sayılı, “demokratik bir parlamentoda muhalefetin hakları ve sorumlulukları üzerine prosedürel kılavuz” konulu raporunda şöyle deniyor: “Her ülkede bir hükümet vardır; ancak sadece demokrasilerde muhalefet vardır.” Bu ifade, prosedürel anlamda seçimle iktidara &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1277">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi</strong>&#8216;nin 2008 tarih ve 1601 karar sayılı, “demokratik bir parlamentoda muhalefetin hakları ve sorumlulukları üzerine prosedürel kılavuz” konulu raporunda şöyle deniyor: <strong>“Her ülkede bir hükümet vardır; ancak sadece demokrasilerde muhalefet vardır.”</strong> Bu ifade, prosedürel anlamda seçimle iktidara gelinen demokrasiler için değil; yalnızca “<strong>hukuk devleti”</strong>ne dönüşmüş demokrasiler için geçerlidir şüphesiz. Hukuk devletine dönüşmemiş bir demokrasinin; muhalefeti bir <strong>“ihanet”</strong> olarak gören, klasik rejimler <strong>monarşi</strong> ya da <strong>aristokrasi</strong>den yahut da modern rejimler <strong>faşizm</strong> ya da <strong>sosyalizm</strong>den esas itibarıyla pek de farkı yoktur. <span id="more-1277"></span><strong>İngiltere Başbakanı Winston Churchill</strong>’in, 11 Kasım 1947’de, <strong>Avam Kamarası</strong>’nda <strong>(House of Commons)</strong> yapmış olduğu konuşmasında mealen belirttiği üzere; <strong><em>“Günahın ve hüznün bu dünyasında, hükümetin pek çok biçimi denenmiştir. Hiç kimse demokrasinin mükemmel ya da ideal bir rejim olduğunu iddia etmemektedir. Gerçekten de anlatıldığı gibi demokrasi tarih boyunca denenmiş olan diğer bütün formlar hariç olmak üzere, yönetimin en kötü formudur. Halk kendi kendini yönetmeli, halkın düşünceleri yönetime rehberlik edip şekil vermeli, ancak halkın efendileri değil hizmetkârları olması gereken yöneticiler daima anayasal vasıtalarla kontrol edilmelidir.”</em></strong> <strong>Churchill</strong>’in kastı muhakkak ki demokrasinin hukuk devletine dönüşmesidir. Zira şimdiye kadar ortaya konmuş yönetim biçimleri arasında demokrasi en iyisi olsa bile kendi içinde çok büyük sorunlara, çelişkilere ve açmazlara da sahiptir. Bu sorunlardan, çelişkilerden ve açmazlardan kurtulmanın yolu; demokrasiyi <strong>“hukuk devleti”</strong>ne dönüştürebilmekten geçmektedir. <strong>Hukuk devleti; kamu gücü anlamında devletin, kanunlarla sınırlandırılmasını, kanunlara tabi kılınmasını, tasarruflarının da bağımsız ve adil mahkemelerce sorgulanabilir olmasını ifade eder.</strong> Hukuk devleti, pozitif hukuku olan devlet demek değildir. Bir devletin pozitif hukuk sistemindeki kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge ve benzeri çokluğu, o devletin hukuk devleti olduğuna delalet etmez. Adalet devleti olmayan bir devlet, hukuk devleti formuna bürünmüş bir <strong>“kanun devleti”</strong> olabilir ise de <strong>“hukuk devleti”</strong> olamaz.<sup><sup>[1]</sup></sup> Hukuk devletinin temel niteliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür: 1) Bireysel hukukun ve hedeflerin devletin varlık nedeni olarak tanınması ve bireye aşkın devlet tasarımlarının reddedilmesi. 2) Devletin görevlerinin bireysel özgürlüklerin ve refahın güvenceye alınmasıyla, yurttaşların hukukî eşitliğiyle ve yetkilerinin de hukukla sınırlandırılması. 3) Devletin rasyonel ilkelere, rasyonel hukuka göre örgütlenmesi. Anayasanın veya genel yasaların bulunması. 4) <strong>“Kuvvetler ayrımı”</strong>nın var olması ve devlet aygıtlarının, bağımsız-adil yargı tarafından denetlenebiliyor olması.<sup><sup>[2]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hukuk devletini gerçekleştirmede en uygun siyasal form, eşitlik eksenindeki siyasal organizasyon ve seçime dayanan yönetim anlamında demokrasidir; ancak demokrasi hukuk devletine yönelik en uygun araç sayılsa bile mutlaka hukuk devletine ulaştıracağı da söylenemez.</strong> Çünkü araçlar kullananların hedeflerine hizmet ettiklerinden, etik ve hukuk tanımayanların ellerine düştükleri takdirde aykırı yönde de kullanılabilirler. Maalesef demokrasinin manipülasyonlara açık tarafları hayli çoktur. Mesela; demokrasilerde insanlar propaganda faaliyetlerinden etkilenebiliyor ve güdümlenebiliyorsa ki bunlar kuvvetle muhtemeldir, böylesi durumlarda demokrasinin hukuk devletine hizmet edeceği tabiatıyla çok şüphelidir. Demokrasi perdesi altında yönetimler pekâlâ oligarşi olabilmekte, hukuk devletine değil, aksine muayyen çıkar gruplarına hizmet edebilmektedir. Yine mesela; demokrasilerde prosedürel bir <strong>kuvvetler ayrımı</strong> ilkesinin bulunması, mutlaka o devletin demokratik olduğu anlamına da gelmemektedir. Kuvvetler ayrımı, oligarşi içerisindeki dengeyi ve uzlaşmayı sağlamak için de pekâlâ kullanılabilir. Demokrasiler, bilinçli örgütlenmiş sosyolojik gruplara, bilinçli halka dayanmadıkça oligarşik manipülasyonlar kaçınılmazdır. Belki de bu nedenden ötürü, demokrasi ve hukuk devleti ayrımı yapılmaktadır. Demokrasiyle hukuk devleti arasındaki çelişki şu şekilde izah edilebilir: Demokrasilerde siyasal meşruiyetin kaynağı, şüphesiz halktır fakat bunun pratikteki karşılığı parlamento çoğunluğudur. Parlamento elbette yasal kuralları belirleme yetkisine sahiptir, ancak parlamenter çoğunluk mutlak bir güce sahip olmamalıdır. Bu gücü sınırlandıran şey, hukukun üstünlüğü ilkesidir. Hukukun üstünlüğü ilkesi, parlamenter çoğunluğun iradesini sınırlandırarak, azınlıkta kalanların haklarını da korur. İşte bu noktada siyasal meşruiyetin kaynağı olan halkın, daha doğrusu parlamenter çoğunluğun karşısına yeni bir meşruiyet kaynağı çıkmaktadır ki o da <strong>“evrensel insan hakları”</strong>dır. Bu yeni meşruiyet kaynağıyla birlikte demokrasi, yerini temel haklarla sınırlı <strong>“hukuk devleti”</strong>ne bırakmaktadır.<sup><sup>[3]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Demokratik hukuk devletini; klasik ve modern, otoriter ya da totaliter diğer rejimlerden ayırt eden asıl fark onun toplumsal-siyasal iyinin neliği hususunda iktidara alternatif görüşlerin savunulabilirliğini ima etmesi, siyasi muhalefetin varlığına sistem içerisinde yer vermesidir.</strong> Mamafih muhalefetin mevcudiyeti; otoriter ya da totaliter iktidara karşı hem çoğulculuğu ve hukuki dengeyi gözeten ana unsurdur hem de kurumların legal işleyişi için ön şarttır. <strong>Fransız filozof Raymond Aron&#8217;</strong>un da dediği gibi; <strong>“demokratik hukuk devleti, barışçıl yönetime matuf rekabeti içeren yegâne sistemdir”</strong>.[4] Binaenaleyh muhalefetin statüsü, kurumların demokratik karakterini ve çoğulcu siyasal sistemin geniş dengesini belirler. Bu denge; seçimlerin galibi olduğu için yasal emretme gücünü haiz ancak yürütme, yasama ve yargı güçlerini tekelleştirebilecek konumdaki tek parti veya çoğunluk koalisyonu ile temel ve doğal yurttaşlık haklarını haiz diğer seçmenleri temsil eden muhalefet arasındaki dengedir. Muhalefetin yasal olarak tanınması, siyasi diyaloğun etkinliğini ve demokratik hukuk devletinin uzun vadeli istikrarını garanti eden asli faktördür. Bunu sağlayan da muhalefete yüklenen temel fonksiyonlardır. <strong>Muhalefetin temel fonksiyonlarını şu şekilde sıralamak mümkündür: 1- Hükümetin programını, kararlarını ve eylemlerini, taslak yasalarını ve bütçesini yakından inceleyerek eleştirmek ve düzeltilmesini istemek. 2- Kendi programını geliştirmek, hükümet ya da çoğunluğun temsilcileri tarafından planlanan uygulamalara alternatif çözümler önererek, siyasi alternatifler sunmak. 3- Parlamentonun karar alma süreçlerinde tartışma ve müzakerelerde farklı görüşler sunarak prosedürü geliştirmek. 4- İdari makamların faaliyetlerini izlemek ve denetlemek. 5- Siyasi sürecin meşruluğunu, hesap verebilirliğini ve şeffaflığını güçlendirmek. 6- Seçmenlerin çıkarlarını apaçık göstermek ve yönlendirmek.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Demokratik hukuk devletinde siyasi çoğunluk ve muhalefet arasındaki interaktif eylem kodları <strong>(code of conduct)</strong> üç temel ilkeye dayanır: 1- İktidar için rekabet. 2- İktidar kullanımında hoşgörü. 3- İktidarın el değiştirebilirliği. Bu ilkeler çerçevesinde hükümet alternatifi olarak bir kontra-ağırlık oluşturmak; kamuya hizmet için çoğunluk oyuyla iktidara gelen hükümeti şeffaflığa ve temel hak ve özgürlüklere müdahale eden bir politika yürütmekten kaçınmaya zorlamak, muhalefetin başlıca vazifeleridir. Aynı zamanda muhalefet demokratik yollarla iktidar değişimi ihtimalini de temsil eder. Seçim zamanlarında da eylemleri ve beyanlarıyla vatandaşlara doğru bilgi temelli gerçek bir seçim sunulmasını sağlar. Muhalefetin haklarını ve görevlerini garanti eden en önemli referans çerçevesi; Avrupa’da, <strong>“Inter-Parliamentary Union”</strong> tarafından düzenlenen bir dizi seminer bağlamında 1999 yılında kabul edilen kurallardır. Bir başka önemli referans kaynak da Avrupa Birliği&#8217;nin hukuk zemininde demokrasi için <strong>Avrupa Komisyonu (Venedik Komisyonu)</strong> tarafından <strong>Parlamenterler Konseyi</strong>&#8216;nin daveti üzerine 2010 yılında benimsemiş olduğu belgedir. Komisyon kararında; muhalefetin, demokratik çoğunluk yönetimi ve meşru azınlık çıkarları arasında doğru bir denge kurduğunu göz önünde bulundurarak, bir ulusal gelenekten diğerine önemli ölçüde değiştiğini belirtmiş ancak azınlıkları koruyan ve ulusal siyasi sistemin demokratik sağlamlığını güçlendiren bir <strong>Avrupa</strong> kuralı ve standardı olduğuna vurgu yapmıştır. <strong>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi</strong> de içtihatlarında muhalefetin haklarını; özgür ve adil seçimler, ifade ve fikir özgürlüğü, toplanma özgürlüğü ve diğer bir takım temel haklar çerçevesinde garanti altına almıştır. Siyasi muhalefetin temel yükümlülüğü; görevlerini ulusal anayasa, olağan medeni hukuk, ceza hukuku ve parlamentonun prosedürel kuralları da dâhil olmak üzere yasalar çerçevesinde yürütmektir. Muhalefet partileri yasadaki değişiklikleri savunabilirler, ancak bunlar geçmediği sürece, herkes gibi yasaya uymakla yükümlüdürler. Dolayısıyla parlamenter dokunulmazlıktaki değişikliklere tabi olarak, muhalefet de diğer örgütler ve bireyler gibi yasadışı faaliyetlerden sorumlu tutulurlar. <strong>Avrupa</strong> parlamentolarının çoğunun; parti grupları ve milletvekillerinin prosedürel kuralları ihlal etmeleri halinde içsel disiplin yaptırımları vardır. Ayrıca pek çok ülkenin; siyasi partilerin yasaklanması konusunda özel kuralları da mevcuttur. <strong>Venedik Komisyonu</strong> da bir siyasi partinin (muhalefet), demokratik rejimi zayıflatmak için şiddet içeren ya da demokratik olmayan araçları kullanması durumunda kapatılmasının meşru olabileceğini kabul etmiştir…</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda anlatılanların ışığında, <strong>Türkiye</strong>’deki siyasi muhalefeti acaba nasıl değerlendirmek doğru olacaktır?  <strong>Türkiye</strong>’de, <strong>Avrupa</strong> standartlarında bir muhalefet var mıdır ve asli fonksiyonlarını gerçekten de ifa edebilmekte midir? Sualleri, <strong>Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosu</strong>nu teşkil eden siyasi partiler ekseninde cevaplamanın herhalde bir mahzuru yoktur. Ana muhalefet <strong>CHP’</strong>den başlarsak; öncelikle belirtmek gerekir ki kurulduğu günden itibaren <strong>CHP</strong>’nin sergilemiş olduğu muhalefet tarzı, demokratik bir hukuk devletinde, iktidara alternatif olma anlamında muhalefetten ziyade; halkın tarihine, mazisine, tabi olduğu sosyal değerlere muhalefet şeklinde görülmüştür. Haddizatında kurucusu olduğunu iddia ettiği sözde cumhuriyet de zaten <strong>“eşitlik eksenindeki siyasal organizasyon ve halkın rızasına dayanan yönetim” </strong>anlamında cumhuriyet değil, <strong>‘Tekparti Diktatörlüğü</strong>’dür. <strong>İdris Küçükömer</strong>’in ifadeleriyle; <strong>CHP</strong>’nin cumhuriyet projesi; toplumu Batılılaştırma, <strong>“Sivil Toplum”</strong> yaratma çabaları, kökü dışarda yani kökü Batı kapitalizminde olan ve mevcut yerli üretim düzeninden kopuk ya da onunla asla bütünleşmek istemeyen bir <strong>“kültür devrimi”</strong>dir. Bu Batıcı grup; zaman zaman ele geçirdikleri iktidarda olsun, muhalefette olsun Batıdaki tarihi gelişme modelinin tam tersine bir yönden modernleşmeye çalışan ironik bir akımı temsil eder. Bundan dolayı da yaptıkları sözde reform hareketlerinde halk ile gerçek bir organik bağlantıyı hiçbir zaman sağlayamamışlardır. Halkın büyük bir bölümü de bu üst kültür devrim hareketini, anayasasından sanatına kadar, asla kabul etmemiş ve daima ona tepki göstermiştir. Mamafih bir milletin siyasi formasyonu ancak ve ancak tarihi ile mazisi ile tabi olduğu sosyal usullerle ortaya çıkar. <strong>CHP</strong>’nin sol, sosyal demokrat iddiaları da doğru değildir. CHP, devletçi-kapitalist üretim ilişkilerinde yani mülkiyetin dağılımı ve elde edilen ürünün bölüşülmesinde esaslı bir değişikliğin araçlarını da hiçbir zaman düşünmemiştir. Mülkiyet ilişkilerine dokunmayan, başta <strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong> olmak üzere esasta <strong>CHP</strong> yönetimidir. <strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong>’ün ölümüne yakın <strong>Dolmabahçe Sarayı’</strong>nda yaptığı vasiyetname ile hazineye ve <strong>CHP</strong>’ye ve cüzi bir miktarını da yakınlarına bıraktığı büyük bir serveti olmuştur. Bunlar arasında 154. 729 dönüm arazisi, 51 adet binası, çeşitli fabrikaları, hisse senetleri, çok sayıda hayvanları sayılabilir. Bu büyük mülkiyetten anlaşılacağı üzere <strong>Atatürk</strong>, mülkiyet düzeninde anlamlı bir değişikliği katiyen öngörmüyordu.[5]</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Atatürk</strong>’ün mal varlığı ile ilgili olarak<strong>, </strong>tarih araştırmalarıyla maruf<strong> Prof. Dr. Mete Tunçay</strong> da şöyle demektedir:<em> “Vefatından bir buçuk yıl öncesine değin, Atatürk bütün Türkiye’nin en büyük toprak sahiplerinden ve zenginlerinden biriydi. Bu servet ona miras kalmamış, aylıklarından artırmasıyla da oluşmamıştır. Bilinen iki kaynak; Kurtuluş Savaşı yıllarında <strong>Hint Hilafet Komitesi’</strong>nin Ankara’ya yolladığı 600 000 liraya yakın yardımla, daha ileriki yıllarda eski <strong>Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa</strong>’nın T.C. Uyrukluğuna geçerken CHP’ye bağışladığı 900 000 TL dolaylarındaki paradır. Atatürk; ömrünün sonlarında bu serveti hazineye, belediyelere ve geliri Türk Tarih ve Türk Dil Kurumuna verilmek üzere devletle özdeş saydığı CHP’ye bağışlamıştır. Atatürk’ün malvarlığının –devredilmeleri dolayısıyla bildiğimiz- öğeleri şunlar:</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>I- </strong> <em>Reisicumhur Atatürk’ün tasarruflarında bulunan bütün çiftliklerini Hazineye ihda buyurduklarına dair, 12 Haziran 1937 tarihli Başvekâlet tezkeresine ekli mektuptaki liste: 1- Ankara, Yalova, Silifke, Dörtyol ve Tarsus’taki çiftliklerinin 150 000 dönümü aşkın, değerli toprakları. 2- Bunlardaki sayıları 50’yi geçen türlü binalar. 3- Bira, Malt, Buz, Soda, Gazoz, Deri, Tarım Araçları, Yoğurt, Şarap, Un, Çeltik, Peynir, Yağ fabrika ve imalat haneleri. 4- Demirbaşlarıyla birlikte çeşitli tesisler. 5- İyi cinslerinden, yaklaşık 13 000 koyun, 450 sığır, 70 at, 60 eşek, 2500 tavuk. 6- Traktörler, Harman Araçları, Biçerdöverler, Deniz Motoru, Kamyon ve Kamyonetler, Binek Otomobilleri, At Arabaları. Dönemin Başbakanı bunların değerinin –o zamanki parayla “milyonları ifade eden bir servet halinde” olduğunu söylemiştir. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 5, Sene 2, İctimai 75. (12. 6. 1937), Celse 1; Cilt 19, s. 266-76 (Bu armağanlar bugünkü Devlet Üretme Çiftliklerine aktarılmıştır.)…</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>II-</strong><em> Atatürk, 2 Şubat 1938’de Bursa Kaplıcaları’ndaki 34 830 Liralık hissesini ve otel bahçesine bitişik köşkü Bursa Belediyesi’ne; 11 Mayıs 1938’de de Ankara’daki Hipodrom ve Stadyum civarındaki arsalarla çarşı içerisindeki bir oteli ve altındaki dükkânları Ankara Belediyesi’ne; aynı gün Ulus Basımevi ile bir arsayı CHP’ye bağışlamıştır (Mazhar Leventoğlu, Atatürk’ün Vasiyeti, İstanbul, 1968, s. 19).</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>III</strong><em><strong>- </strong>5 Eylül 1938 tarihli vasiyetnamesinde, Atatürk (a) nakit parasının, (b) hisse senetlerinin, (c) Çankaya’daki taşınır ve taşınmaz mallarının, kuru mülkiyetini (?) bazı özel koşullarla CHP’ye bırakmıştır. Anlaşıldığına göre; vefatında (a) üç ayrı hesaptaki nakit parası, 1.5 Milyon TL dolaylarındadır; (b) 300 000 liralığı kurucu, 1 300 000 liralığı normal olmak üzere, yine 1.5 Milyon lirayı aşkın değerde İş Bankası hisse senetlerinden başka, 125 tane kurucu, 25 000 tane de normal Maden Kömürü TAŞ. hisse senedi vardır; (c) Çankaya’daki malı mülkü ise eski Cumhurbaşkanlığı köşkü, arsası ve müştemilatıyla içindeki eşyalar olmalı.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>IV-</strong><em> İl Özel İdaresinin ona armağan ettiği Trabzon’daki Köşk gibi, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde (şimdi müzeye çevrilmiş) evleri vb. bulunmaktadır.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bütün bu malvarlığı için; dönemin Başbakanı’nın 12 Haziran 1937’de Meclis kürsüsünden söylediği gibi, “Senelerden beri şahsi tasarrufu ve bilhassa şahsi emeği ile vücuda getirildiği,” herhalde kolay kolay savunulamaz. O dönemde, Atatürk böyle has çiftlikler vb. kurarken; öteki devlet büyükleri de derece derece, benzeri yollarla “metruk”tan, “mahlul”dan, “ihda”dan kendilerine servet yapmışlardır.”</em>[6] Böylesi ölçüsüz servet sahipliğinin, sosyalist ya da sosyal demokrat olmakla bağdaştırılamayacağı açıktır…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CHP</strong>’nin ekonomik devletçiliği de zaten devletin el koyduğu artık üründen, özel kişilere yapılan servet transferidir. Devletçilik uygulamasını; CHP ideolojisinin ilk günlerdeki yayın organı <strong>Kadro Dergisi</strong>’nin kurucularından yazar ve milletvekili <strong>Yakup Kadri Karaosmanoğlu</strong>, şöyle anlatıyordu: <em>“Bu iktisadi ve sınai gelişme hareketimiz öylesine irrasyonel, öylesine başıbozuk bir tarzda kalmış ve araya işten anlamaz ya da kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmez komisyoncu, anaforcu bir takım tufeyli unsurların karışımıyla kurulan fabrikalar, yapılan tesisler o kadar pahalıya mal olmuştu ki uzun bir süre millet bunların yalnız yükünü hissetmekle kalmıştı. Bu şarkvari iş ve teşebbüs hareketleri böyle alıp yürürken, öte yandan halk ise ne şekerin tadını tadabilmekte, ne de sırtını bir yünlü kumaş parçasıyla örtebilmekte idi.”</em>[7] <strong>CHP</strong>’nin; halkın rızasına dayanmaksızın iktidar olduğu <strong>1920-1950</strong> arası dönemdeki sözde cumhuriyet anlayışından bugün dahi vazgeçmediği açıktır. <strong>İkinci Dünya Savaşı</strong> sonrası, Batı kulübüne kabul edilebilmek için şart koşulan, tek parti diktatörlüğünü bırakma mecburiyetini, hazmedemeyip,<strong> “Hasolar’la Memolar’la eşit mi olacağız.”</strong> diyerek, <strong>“eşitlik eksenindeki siyasal  organizasyon”</strong> anlamındaki gerçek cumhuriyete geçmeye o gün nasıl karşı çıkmış, ayak sürümüşse bugün de öyle. <strong>AKP’nin Cumhurbaşkanlığı Sistemini, “Tek Adam” yönetimine karşı çıktığı iddiasıyla eleştiren</strong> <strong>CHP, Türkiye’nin gerçek Tek Adam rejiminin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk hakkında en küçük bir eleştiri getirebilmiş midir? Recep Tayyip Erdoğan’ı “bir milyar dolar serveti var” iddiasıyla eleştirirken; Mustafa Kemal Atatürk’ün tescilli serveti hakkında tek cümle edebilmiş midir? </strong>Sözde cumhuriyetçi, sözde laik, sözde modern CHP’lilerin kendilerini Müslüman halk çoğunluğundan üstün zannetmeleri; halkın seçimiyle iktidara gelen siyasi partileri darbelerle ya da benzeri yöntemlerle iktidardan indirmeye çalışmaları neyle izah edilebilir? Müslüman çoğunluğun dinini, ezanını, başörtüsünü, müziğini yasaklamak, bunu da “halkçılık” diye iddia etmek, halkın rızasına dayanmak zorunda olan cumhuriyetle bağdaştırılabilir mi? Gençlik eğitimini <strong>“işaret dili, yaratıcı drama ve vals etkinlikleri”</strong> olarak gören <strong>CHP</strong>; Türkiye halkını temsil edebilir, onun rızasıyla iktidara gelebilir mi?[8]</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosunda grubu bulunan ikinci muhalefet partisi <strong>MHP</strong>’ye gelince; <strong>MHP</strong>’nin de normal şartlarda iktidarı hedeflediği ve iktidar alternatifi olduğu söylenemez. Kurulduğu tarihten itibaren <strong>“Lider, Doktrin, Teşkilat”</strong> üçlemesini kendisine şiar edinen ve mensuplarını, <strong>“Liderimin yanlışı, benim doğrumdan daha doğrudur.”</strong> diye, örgütleyen bir siyasi partinin kitleleri motive etmesi mümkün mü? Parti yöneticileri de zaten bunun imkânsızlığını bildiklerinden olmalı, iktidar partisine destek vererek, onun üzerinden statülerini korumaya çalışmaktadırlar. Küçük olsun, benim olsun…</p>
<p style="text-align: justify;">Parlamentoda grubu bulunan bir diğer parti de <strong>HDP</strong>’dir. Hukuk zemininde <strong>Kürt</strong> halkının temel-doğal haklarını savunacaklarına; terör yöntemine başvurmaları, kendilerini haliyle meşru sistemin dışına itmiştir. Yöneticilerinin, sırtlarını <strong>PKK </strong>terör örgütüne dayadıklarını söyledikleri bir parti; demokrasiden, demokratik usullerden, hukuktan nasıl bahsetsin? İktidar partisi AKP’nin yol vermesi sayesinde, <strong>Kürt</strong> bölgelerinde, yerel yönetimlerde izlemiş oldukları <strong>“hendek politikası”</strong> bölge halkını hayatından bezdirme noktasına gelince, bırakın ulusal muhalefeti, yerel yönetimlerden de uzaklaştırılmaları kaçınılmaz olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CHP, MHP </strong>ve<strong> HDP</strong>’nin; iktidar alternatifi olmadıkları, Türkiye’yi muhalefetsiz bıraktıkları iddiasıyla kurulan ve yegâne iktidar alternatifinin kendileri olacağını söyleyen <strong>İYİ PARTİ</strong> de maalesef iddialarıyla orantılı bir varlık gösterememiştir. Gösteremezdi zira eylemleri ve söylemleri onu, iktidar partisi <strong>AKP</strong>’nin değil, muhalefet partileri <strong>CHP </strong>ve<strong> MHP</strong>’nin alternatifi kılmıştır. <strong>Anıtkabir</strong>’e gitmeyi bir marifet zannederek, <strong>“İman tazelemeye geldik.”</strong> diyen, bir parti (genel başkan) olsa olsa <strong>CHP</strong>’nin ya da <strong>MHP</strong>’nin alternatifi olabilir. Türkiye halkının çoğunluğunun şöyle ya da böyle dindar-muhafazakâr olduğunu dahi bilmeyen bir siyasi parti o çoğunluktan oy alabilir mi? Müslüman mahallesinde salyangoz satmanın kârlı bir getirisi olabilir mi? Demokrasinin, halkla aynileşmek (hakikaten ya da öyle görünerek) olduğunu bilmeyen bir siyasi parti o halk tarafından niçin tercih edilsin? Hangi toplumsal tabana hitap etmesi gerektiğini bilmeyen bir siyasi partinin demokrasilerde hiçbir zaman iktidar olma şansı yoktur. Hülasa; <strong>Türkiye</strong>’de, <strong>Avrupa</strong> standartlarında bir <strong>“siyasi muhalefet”</strong>in mevcudiyetinden söz edilemez… <strong>Parlamento</strong>da grubu bulunan üç partinin üçü de iktidar alternatifleri değil, “muhalefet” alternatifleridir. İktidar yerine muhalefete alternatif olmaksa demokratik hukuk devletinde, ironik bir biçimde maalesef “<strong>gerçek muhalefet”</strong> olmamak demektir…</p>
<p style="text-align: justify;">Pekiii; <strong>AKP</strong> demokratik hukuk devletinin neresinde? Demokratik bir hukuk devletinde olunması gereken normal bir iktidar partisi midir? Ne yazık ki <strong>“hukuk devleti”</strong> açısından bakıldığında <strong>AKP</strong> hakkında da çok iyi şeyler söylemek pek mümkün görünmemektedir… 2001’de tüzüğüne; <strong>“Ak Parti içte ve dışta güçlü duruşun adaletle mümkün olacağına inanır. Hukukun “güç”ten değil, “güç”ün hukuktan kaynaklandığı inancı ile her iş ve faaliyette doğrunun ve haklının egemen olmasını önleyici engelleri ortadan kaldırmayı, adil yargılanma hakkını ve hak arama özgürlüğünü bütün unsurları ile gerçekleştirmeyi, ülkemizi, onun sahibi insanlarımız için yaşanılır hale getirmeyi… …amaçlar.”</strong> diye yazan <strong>AKP</strong> nerede? Adil yargılanma hakkı bir tarafa; hukuku siyasallaştırıp, <strong>“berâet-i zimmet asıldır”</strong> ilkesini ve Müslümanlık iddiasına rağmen <strong>“ve lâ teziru vâziratun vizra uhrâ” – “hiç kimse bir başkasının suçunu-sorumluluğunu taşımaz” (Zumer Suresi 7.) </strong>ayetini yok sayarak, akıbeti düşünmeyip, <strong>“zulm ile abad”</strong> olacağını sanan; kanun hükmünde kararnamelerle insanların işini ve aşını elinden alan, hak arama özgürlüklerini engelleyen, ülkesini yurttaşlarına yaşanamaz kılan; adaleti Gâvur Elleri’nde &#8211; <strong>AİHM</strong>’de dilenilir hale getiren bugünkü <strong>AKP</strong> nerede? 2001’de tüzüğüne; <strong>“Ak Parti; millet adına egemenlik yetkisi kullanan yasama, yürütme ve yargı erkleri ile devlet şeması içinde kamusal işlev gören bütün kişi, kurum ve kuruluşların gözetmeleri gereken en üstün gücün hukukun üstünlüğü ilkesi olduğunu savunur&#8230; …hukukun üstünlüğü, akıl, bilim, tecrübe, demokrasi, bireyin temel hak ve özgürlükleri ve ahlakiliğini, siyasi yönetim anlayışının temel referansları olarak görür… …yetki kullanımlarında ve görev ifa etmelerinde “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ile “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi”nde yer alan hukuk devleti normlarına uygunluğu gözetir olmaları gereğini vurgular ve bu gerekliliğe uygunluğu, meşruiyetin esası kabul eder.”</strong> diye, yazan <strong>AKP</strong> nerede? Hukukun üstünlüğünü <strong>“muktedirlerin hukuku”</strong>na; siyasi yönetim anlayışını da temel hak ve özgürlüklere ve ahlakiliğe değil <strong>“iktidara itaat ve biat”</strong>a endeksleyen bugünkü <strong>AKP</strong> nerede? 2001’de tüzüğüne; <strong>“Ak Parti; görevlendirmelerde ve seçimlerde en başta aranacak belirleyici ölçütler olarak liyakat, ehliyet, güven ve hukuk kurallarını… …esas alır…”</strong> diye, yazan <strong>AKP</strong> nerede? Her türlü görevlendirme ve seçimlerde <strong>“sen-ben-bizim oğlan”</strong> noktasına gelen bugünkü <strong>AKP</strong> nerede? Aslında partisiyle ilgili bu değişimi, <strong>Recep Tayyip ERDOĞAN;</strong> <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi</strong> için yapılan anayasa değişikliği-referandum sürecinde propaganda yaparken çok net açıklamıştır:  “<strong>ATATÜRK</strong> olsaydı bu değişikliğe evet derdi.” Şüphesiz <strong>ERDOĞAN</strong> doğru söylüyordu çünkü AKP’nin <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi </strong>iyi işletildiğinde, hayatı boyunca demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz şartı <strong>“kuvvetler ayrımı”</strong> prensibinin daima karşısında yer alan <strong>ATATÜRK’</strong>ün adını cumhuriyet koyduğu <strong>“Tekparti Diktatörlüğü” </strong>sisteminin son kertede aynısı olacaktır… Hukuk devleti açısından, sorulması gereken bir başka önemli sual de şudur: Acaba demokratik hukuk devletinin olmazsa olmaz bir diğer şartı, <strong>“parti içi muhalefet”</strong> AKP’de mümkün müdür? Bu önemli suali, AKP sözcüsü şöyle cevaplandırıyor: <em>“Ak Partide herkesin yeri tartışılabilir ama Genel Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın yeri asla tartışılamaz.”</em> Oysaki tartışılamaz, sual sorulamaz, hata isnat edilemez genel başkanlar ya da liderler demokratik hukuk devletinde değil; sadece ve sadece otoriter ve totaliter rejimlerde mevcuttur… Geleneksel ulemadan bir zat-ı muhterem ne de güzel söylemiş: <strong><em>“Bir millet, cehaletle kendi hukukunu bilmezse ehli hamiyet idareciyi bile müstebit yapar.” </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"> Bütün bunlara rağmen şunu da vurgulamak gerekir ki mevcut sözde muhalefet; yapısal bir değişim geçirmediği, gerçek bir muhalefete dönüşmediği müddetçe, Türkiye’de asla iktidar alternatifi olamayacak; demokrasinin prosedürel kurallarına uygun davranan AKP de iktidarını; haklı ya da haksız, iyi ya da kötü sürdürmeye devam edecektir&#8230; <strong>İngiltere Başbakanı Winston Churchill</strong>’in dediği gibi;  <strong><em>“demokrasi tarih boyunca denenmiş olan diğer bütün formlar hariç olmak üzere, yönetimin en kötü formudur”, </em></strong>meğerki hukuk devletine dönüşe…</p>
<p style="text-align: justify;">[1] Hüseyin Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, İşaret Yayınları, İstanbul, 1989.</p>
<p style="text-align: justify;">[2] Hayrettin Ökçesiz, Hukuk Devleti, Afa Yay., İstanbul, 1998.</p>
<p style="text-align: justify;">[3] Zühtü Arslan, “Devletin Hukuku, Hukuk Devleti ve Özgürlük Sarkacı”, HFSA, S. 6. İstanbul, 2003.</p>
<p style="text-align: justify;">[4] Raymond Aron, Demokrasi ve Totalitarizm, Çev., V. Hatay, Kültür Bakanlığı Yay., İstanbul, 1976.</p>
<p style="text-align: justify;">[5] İdris Küçükömer, Batılılaşma &amp; Düzenin Yabancılaşması, Profil Yay., İstanbul, 2010.</p>
<p style="text-align: justify;">[6] Mete Tunçay, Eleştirel Tarih Yazıları, Liberte Yay., Ankara, 2005.</p>
<p style="text-align: justify;">[7] İdris Küçükömer, Batılılaşma &amp; Düzenin Yabancılaşması, Profil Yay., İstanbul, 2010.</p>
<p>[8] CHP Parti Okulu, 29. Gençlik Kampı, Büyükada-İstanbul, Ağustos 2018.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1277&amp;linkname=Siyasi%20Muhalefet%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1277&amp;linkname=Siyasi%20Muhalefet%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1277&amp;linkname=Siyasi%20Muhalefet%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1277&amp;linkname=Siyasi%20Muhalefet%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1277&amp;title=Siyasi%20Muhalefet%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_14"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1277</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bireysel Özerklik, Azınlık Hakları, Çokkültürlülük Ve Ethik Eksende Barış</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1260</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1260#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:19:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1260</guid>
		<description><![CDATA[Yeryüzündeki mevcut hemen hemen her ülkenin etnisite, lisan ve inanç bakımından muhtelif farklılıklardan müteşekkil olduğu bilinen bir gerçektir. Son dönemlerde yapılan araştırmalara göre dünyada yaklaşık beş bin etnik grup, altı yüz lisan grubu ve yirmi büyük inanç grubu bulunmaktadır. Bu &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1260">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Yeryüzündeki mevcut hemen hemen her ülkenin <strong>etnisite, lisan </strong>ve<strong> inanç</strong> bakımından muhtelif farklılıklardan müteşekkil olduğu bilinen bir gerçektir. Son dönemlerde yapılan araştırmalara göre dünyada yaklaşık beş bin etnik grup, altı yüz lisan grubu ve yirmi büyük inanç grubu bulunmaktadır. Bu çeşitlilik hayli ehemmiyetli ve potansiyeli yüksek ayrılıkçı bir dizi sorunu da beraberinde getirmektedir. <strong>Etnik self determinasyon, anadil kullanımı, inanç özgürlüğü, siyasi temsil, hukuki eşitlik </strong>ve<strong> refah paylaşımı</strong> gibi meseleler bunların başlıcalarıdır. <span id="more-1260"></span>Egemen güçler artık daha yoğun bir biçimde bu problemlerle karşı karşıya kalmaktadır. Bu konularda ahlak ve mantık zemininde savunulabilecek ve politik anlamda geçerli kılınabilecek çözüm talepleri, günümüz iktidar odaklarının karşısına dikilen en güçlü meydan okumalardır. Diğer rejimlere nispetle, söz konusu hususlarda bugüne kadar üretilmiş nisbî anlamdaki en uygun çözümü temsil eden <strong>liberal demokrasiler</strong> de maalesef birçok açıdan artık yetersizdir. Ortaya çıkan yeni çatışmalara bazı liberaller asıl sebebin hukuk düzenindeki eksiklikler olduğunu ve bu eksiklikler giderildiği takdirde de işlerin düzeltilebileceğini ileri sürerken; bazıları çatışmaların sebebinin insanların bir kısmının modernleşme sürecindeki geri kalmışlığı olduğunu ve belirli bir seviyede ekonomik gelişmişliğe ulaşıldığı takdirde ve refahtan onların da yeterince pay almaları halinde çatışmaların durdurulabileceğini; bazıları çatışmaların sebebinin azınlıkların cehaleti olduğunu ve yeterince eğitildikleri takdirde dominant kültüre entegrasyonun sağlanacağını ve çatışmaların da kendiliğinden ortadan kalkabileceğini; bazıları da esasen azınlık taleplerinin, yabancıların onları kışkırtmalarından ve içişlerine karışmalarından kaynaklandığını ve bu provokasyonların önlenmesi durumunda asıl işlerin yoluna konulacağını ileri sürmektedir. Öte yandan, Batılı liberal demokrasilerin tarihî tecrübeleri, tüm bu tespitlerin anlamsız olduğunu ve etnik, dilsel ve inançsal taleplerin de halâ devam ettiğini göstermektedir. Acaba bu problemler <strong>etik eksen</strong>de; <strong>bireysel özerklik, azınlık hakları</strong> ve <strong>çok kültürlülük</strong> dikkate alınarak çözülebilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bireysel özerklik (individual autonomy); </strong>kişinin kendi hayatını kendisinin-yönetmesi, kendi hayatını kendisinin belirlemesi, kendi hayatına kendi kurallarını koyabilmesi gibi anlamlara gelmektedir. Bir başka ifadeyle; bireysel özerklik; kişinin kendi hayatını kendisinin düzenlemesidir. Bu talep; realite dikkate alındığında hayli iddialı bir talep ise de esasta toplumsal pratiklerin devamlı olarak akılcı incelemeden geçirilmesiyle ilişkilidir. Muhakkak ki özerklik; tutkulara, güdülere ve kaprislere göre değil, akla göre karar vermek anlamındadır. <strong>Otonom birey</strong>; muayyen bir toplumda doğması itibarıyla kendi değerlerini kendisi yaratamasa da mevcut toplumsal değerleri devamlı olarak akılcı incelemelerden geçirebilen ve bilgisizliğin veya geçmişin şartlandırmalarının kölesi olmayan kişidir. Bu bağlamda otonom bireyin <strong>“eleştirel düşünen kişi”</strong> olduğu söylenebilir. Bireysel özerkliğin bu tanımı; kişinin sadece cebir ve şiddetten değil, aynı zamanda toplumsal geleneklerin determinasyonlarından da özgür olmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla <strong>otonom birey</strong> demek, <strong>özgür insan</strong> demektir. Şüphe yok ki özgürlüğün realizasyonu, verili toplumun ya da toplumsal hayatın <strong>sözleşme hukuku</strong> zemininde organizasyonunu ya da reorganizasyonunu gerektirir. Bugün itibarıyla <strong>liberal demokrasiler</strong>in <strong>etnisite, lisan </strong>ve<strong> inanç</strong> farklılıklarıyla alakalı başarısızlığından söz edilse de <strong>monarşi</strong> ve <strong>aristokrasi</strong>ye karşı meydan okumaya başladığı ilk günlerde, aslında otonom bireyi ve <strong>sözleşme hukuku </strong>ekseninde organize edilecek <strong>sivil toplum</strong>u hedeflediğini söylemek herhalde yanlış olmayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Liberal</strong> <strong>demokrasiler</strong>in bahse konu başarısızlıkları telafiye yönelik gayretleri elbette yok değildir. Başta; <strong>İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948) </strong>olmak üzere; <strong>Birleşmiş Milletler</strong> nezdinde kabul gören <strong>Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye Edilmesine Dair Uluslararası Sözleşme (1969), Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi</strong> <strong>(1976), Etnik, Dinsel ve ya Dilsel Azınlıklara Mensup Olan Kişilerin Haklarına Dair Sözleşme</strong> <strong>(1993) </strong>bu çerçevede değerlendirilmelidir. <strong><em>Şüphe yok ki insanın; özgür, insanca bir hayat sürdürebilmesi hem insan haklarının kabulüne hem de etnik, dinsel, dilsel, medeni ve siyasi mensubiyetleri sebebiyle etnik, dinsel, dilsel, medeni ve siyasi haklarının kabulüne bağlıdır.</em></strong> 1969yılında kabul edilen “<strong>Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye Edilmesine Dair Uluslararası Sözleşme”</strong>de bu hedefe yönelik şöyle denilmektedir: <strong>Birleşmiş Milletler:</strong> insanların doğuştan sahip oldukları insan onuru ve eşitlik ilkelerine dayanarak; aralarında ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımı yapılmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmesini; hukuk önünde eşit ve ayrımcılık veya ayrımcılığa tahrik karşısında hukukun eşit korumasından yararlanma hakkına sahip olduklarını; koloniciliği ve hangi biçimde ve nerede ortaya çıkarsa çıksın ırk ayrımcılığı şeklindeki uygulamaları kınayarak, yeryüzünden bütünüyle ve süratle tasfiye edilmesi ve insan onuruna dair anlayış ve saygının güvence altına alınmasını; Irk farklılığına dayanan bir üstünlük doktrininin bilimsel olarak yanlış, ahlaki olarak kınanması gereken, toplumsal olarak adaletsiz ve tehlikeli olduğunu, teoride ve pratikte hiç bir haklı noktasının bulunmadığını; ırk ayrımcılığının, uluslar arasında dostane ve barışçıl ilişkiler için bir engel olduğunu; yan yana yaşayan insanlar arasındaki barış ve güvenlik ile ahengi tahrip edebileceğini; ırk ayrımcılığının her türlü biçim ve görünümünü süratle tasfiye etmek ve ırklar arasında anlayışı geliştirmek ve ırkların ayrı tutulmadığı ve ırk ayrımcılığının yapılmadığı uluslararası bir toplumu inşa etmek üzere ırkçı doktrin ve uygulamaları önlemek ve bunlarla mücadele etmek için gerekli bütün tedbirleri almayı kabul ettiğini ilan eder. Bu sözleşmeye taraf devletler aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır: Bu sözleşmedeki <strong>&#8220;ırk ayrımcılığı&#8221;</strong> terimi siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel veya kamusal yaşamın her hangi bir alanında, insan hakları ve temel özgürlüklerin eşit ölçüde tanınmasını, kullanılmasını veya bunlardan yararlanılmasını kaldırma veya zayıflatma amacına sahip olan veya bu sonuçları doğuran ırk, renk, soy, ulusal veya etnik kökene dayanarak her hangi bir ayırma, dışlama, kısıtlama veya ayrıcalık tanıma anlamına gelir. Her bir taraf devlet: Irk ayrımcılığını kınar ve hiç gecikmeden her türlü ırk ayrımcılığını elverişli bütün araçlarla tasfiye eden ve bütün ırklar arasında anlayışın geliştiren bir politika izlemeyi taahhüt eder. Kişilere, kişi guruplarına veya kurumlara karşı ırk ayrımcılığı şeklindeki her hangi bir eylem veya uygulamaya girmemeyi ve bütün kamu makamları ile ulusal veya yerel kamu kuruluşlarının bu yükümlülüğe uygun davranmalarını sağlamayı taahhüt eder. Kişiler, gruplar veya örgütler tarafından yapılan ırk ayrımcılığını, şartların gerektirmesi halinde yasa çıkararak, gerekli her türlü vasıtayı kullanarak yasaklar ve buna son verir.  Bir renk veya etnik kökenden olan bir ırkın veya bir kişi grubunun üstünlüğüne dayanan veya her hangi bir biçimde ırk düşmanlığını veya ayrımcılığını meşru göstermeye teşebbüs eden fikirlere veya teorilere dayanan bütün propagandaları ve örgütleri yasaklar ve mahkûm eder. Her ırk mensubuna; yargı yerleri ve adalet dağıtan her türlü organ önünde eşit muamele görme hakkı; kişi güvenliği hakkı ile hükümet görevlileri veya başka bir birey grubu veya kuruluşu tarafından yapılan şiddete ve müessir fiile karşı devlet tarafından korunma hakkı; siyasal haklar, özellikle genellik ve eşitlik ilkelerine dayanan seçimlere katılma -seçme ve seçimlerde aday olma- yönetimde ve ayrıca kamusal işlerin icrasında yer alma kamu hizmetlerine ulaşma hakkı; devletin hudutları içinde seyahat özgürlüğü ve yerleşim hakkı; kendi ülkesine olduğu gibi bir ülkeden çıkma ve kendi ülkesine dönme hakkı; vatandaşlık hakkı;  evlenme ve eşini seçme hakkı;  tek başına veya başkaları ile birlikte mal ve mülke sahip olma hakkı;  miras hakkı;  düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı;  fikir ve ifade özgürlüğü hakkı;  barışçıl bir biçimde toplanma ve örgütlenme özgürlüğü hakkı; ekonomik, sosyal ve kültürel haklar, özellikle çalışma, işini serbestçe seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma, işsizliğe karşı korunma, eşit işe eşit ücret, adil ve elverişli gelir hakları; sendika kurma ve sendikalara girme hakkı;  konut hakkı;  sağlık, tıbbi bakım, sosyal güvenlik ve sosyal hizmetlerden yararlanma hakkı;  eğitim ve öğrenim hakkı; kültürel faaliyetlere eşit olarak katılma hakkı; ulaşım araçları, oteller, restoranlar, kafeteryalar, tiyatrolar ve parklar gibi halkın kullanımı için tasarlanmış yerlere ve hizmetlere eşit olarak ulaşma hakkı tanır. Kendi egemenlik alanları içinde bulunan herkese, bu sözleşmeye aykırı olarak insan haklarını ve temel özgürlükleri ihlal eden her türlü ırk ayrımcılığına karşı, yetkili ulusal yargı yerleri ve diğer devlet kurumları vasıtasıyla etkili bir koruma ve başvurabilecekleri hukuki yolları sağlar, ayrıca bu tür ayrımcılığın sonucu olarak uğranılan zararlar için yargı yerlerinden gerçekçi ve tatmin edici bir tazminat isteme hakkı tanır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1976 </strong>yılında kabul edilen <strong>Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi’</strong>nde de aynı hedefe yönelik olmak üzere şöyle denilmektedir: <strong>Birleşmiş Milletler: </strong>insanlık ailesinin tüm mensuplarının doğuştan sahip oldukları onurun ve eşit ve devredilmez haklarının tanınmasının, dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu göz önünde bulundurarak; gerekli bütün tedbirleri almayı kabul ettiğini ilan eder. Bu sözleşmeye taraf devletler aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır: Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler. Bu hak gereğince halklar kendi siyasal statülerini özgürce kararlaştırırlar ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce sağlarlar. Bütün halklar, kendi amaçları doğrultusunda, karşılıklı yarar ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine halel getirmemek kaydıyla, kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk hiçbir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olanaklarından yoksun bırakılamaz. Özerk olmayan ve vesayet altında bulunan halkların yönetilmesinden sorumlu olan devletler o halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkının gerçekleştirilmesini kolaylaştıracaklar ve bu hakka saygı göstereceklerdir. Etnik, dinsel ya da dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde, bu azınlıklara mensup olan kişiler, kendi gruplarının diğer üyeleri ile birlikte, kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerine inanma ve bu dine göre ibadet etme, ya da kendi dillerini kullanma hakkından yoksun bırakılmayacaklardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1993 </strong>yılında kabul edilen<strong> Etnik, Dinsel ve ya Dilsel Azınlıklara Mensup Olan Kişilerin Haklarına Dair Sözleşme’</strong>de de yine aynı hedefe yönelik şöyle denilmektedir:<strong> Birleşmiş Milletler: </strong>Azınlıkların korunmasında ve ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişilerin haklarının geliştirilmesinde; uluslararası insan hakları belgelerinin etkili bir biçimde uygulanmasını daha fazla güvence altına alma ihtiyacını kabul ederek; işbu sözleşmeyi ilan eder: Devletler: kendi ülkeleri üzerindeki azınlıkların varlığını ve ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel kimliklerini korur ve bu kimlikleri geliştirmeleri için gerekli şartların oluşmasını teşvik ederek, yasal ve diğer tedbirleri alır. Ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişiler, özel veya kamusal alanda hiç bir müdahaleye veya hiç bir ayrımcılığa maruz kalmadan ve serbestçe kendi kültürlerini yaşama, kendi dinlerinde ibadet etme ve uygulamada bulunma ve kendi dillerini kullanma; kendi örgütlerini kurma ve sürdürme; hiç bir ayrımcılığa maruz kalmadan, kendi grubunun diğer üyeleriyle ve başka azınlıklara mensup kişilerle ve ayrıca hudut komşusu diğer devletlerin ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel bağlarla bağlı oldukları vatandaşlarıyla serbest ve barışçıl ilişkiler kurma ve bu ilişkileri sürdürme hakkına sahiptir. Azınlığa mensup kişiler; bu sözleşmede yer alan haklar da dâhil sahip oldukları hakları, hiç bir ayrımcılığına maruz kalmadan kendi başlarına veya mensup oldukları grubun diğer üyeleri ile birlikte kullanabilirler. Devletler de gerektiği takdirde, azınlıklara mensup olan kişilerin bütün insan haklarını ve temel özgürlükleri hiç bir ayrımcılığa maruz kalmadan tam ve etkili bir biçimde ve hukuk önünde tam bir eşitlik içinde kullanabilmelerini sağlayacak tedbirler alır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Liberal</strong> <strong>demokrasiler</strong>in tüm bu telafi girişimlerine rağmen; <strong>etnisite, lisan </strong>ve<strong> inanç</strong> farklılıklarının haklı taleplerini karşılama hususunda bir türlü başarıya ulaşamaması onun yapısal-temel parametreleriyle alakalıdır. Liberal bir toplumsal pratiğin yapısal-temel parametrelerinin <strong>akılcılık, bireycilik, faydacılık </strong>ve<strong> sekülarizasyon</strong> olduğu dikkate alınırsa niçin başarısız olunduğu kolaylıkla anlaşılacaktır. <strong>Liberalizm</strong>, dünyanın <strong>rasyonel</strong> bir yapısı olduğunu ve bunun bireyler tarafından eleştirel akılla keşfedilebileceğini kabul eder. Buna göre bireyler, kendileri için neyin iyi, neyin kötü olduğuna karar verebilecek niteliğe sahiptirler ve bunu kendi akıllarıyla pekâlâ yapabilirler. Bu konuda dinin ya da toplumun yahut da devletin rehberliğine ihtiyaç yoktur. Bireylerin özgürlüğü, zaten onların <strong>rasyonel</strong> bir varlık olmalarıyla doğrudan alâkalıdır. Söz konusu rasyonellik bazen kurucu-kurgulayıcı akıl, bazen de keşfedici akıl şeklinde değerlendirilse de liberalizm için toplumsal ve siyasal hayatın kriteri akıldan başka bir şey değildir. Bunun anlamı da toplumsal-siyasal ilişkilerin <strong>seküler-laik</strong> eksende inşa edileceğidir. Akılcılığın doğal sonucu olan <strong>bireycilik</strong>, toplum veya devlet karşısında bireyin önceliğine ve üstünlüğüne duyulan inançtır. Bir siyasî teori ileri sürülecekse ya da toplumsal bir açıklama yapılacaksa bu bireye yönelik olmalıdır. Bireyler eşit ahlakî değerde, ayrı ve biricik şahsiyetlerdir. Liberalizmin hedefi, her bireyin kendi yetenekleri ölçüsünde yapabileceğinin en iyisini yaparak, “kendi tanımladığı iyi” yönünde yaşayabileceği bir toplum inşa etmektir. Bunun anlamı da liberalizmin bireylerin kendilerini ilgilendiren ahlakî kararlarını yine kendilerinin almasını mümkün kılan bir kurallar bütünü oluşturma noktasında, <strong>nötr</strong> pozisyonda bulunduğudur. Bireycilik; insanın dünyada kendi otonomisiyle hayatını özgürce ve eşitçe kurmasını savunmaktır. İnsanın bu durumunu hümanist düşünür <strong>Pico Della Mirandola</strong>, Tanrı’ya atfen şu şekilde dile getirir: <em>“İnsanoğlu, sana ne önceden hazırlanmış bir statü ne özel bir bilgi ne de imtiyazlar verdim. Sen bunlara kendi karar ve seçiminle sahip olabilirsin. Seni dünyanın merkezine koydum. Öyle ki bu noktadan dünyadaki en iyi olanı kendin görebilmelisin. Seni ne dünyalı ne de öbür dünyalı ne ölümlü ne de ölümsüz yarattım. Özgür bir sanatçı gibi sen kendi biçimini kendin karar vererek ayırt edici özelliklerinle oluşturmalısın.”</em>[1] Bireyciliğin doğal uzantısı da şüphesiz ahlaki faydacılıktır <strong>(utilitarizm)</strong>. Birey herhangi bir eylemde bulunacaksa peşinde olduğu şey, kaçınılmaz bir biçimde başkalarının iyiliği değil, kendi faydası, kendi öz çıkarıdır. Birey, kendisine faydalı olacak şeylerin peşinde koşarken, toplumun faydasına olacak şeylere katkıda bulunabilir fakat bu direkt olarak gerçekleşmez. Dolayısıyla birey için topluma katkıda bulunmak, onun kendi mutluluğunun bir parçasını oluşturmaz ve oluşturamaz.[2] <strong>Adam Smith</strong>’in deyişiyle; <em>“İnsanın hemen her zaman hemcinslerinin yardımına ihtiyacı vardır. Ancak bu yardım sadece onların cömertliğine bağlı olarak beklenirse çoğunlukla eli boş kalınır. İnsan, kendine fayda sağlayacak biçimde hemcinslerinin bencilliğine seslenir ve onlardan istediği şeylerin karşılanması halinde bundan herkesin kârlı çıkacağını onlara gösterebilirse başarılı olma şansı daha yüksek olur. Sosyal ilişkilerin temel prensibi, ‘benim istediğimi bana ver, buna karşılık sen de benden istediğini al’, biçimindedir. Böylelikle ihtiyaç duyduğumuz yardıma büyük ölçüde kavuşmuş oluruz. Aksi, doğru bir iddia değildir.</em><sup><sup>[3]</sup></sup> Kendisinin hazzına ya da ızdırabına yönelik, kendi beklentileri tarafından motive edilen ve eylemde bulunan birey için özgecilikten ya da toplumculuktan söz edilemez. İyiyi ve kötüyü ayırt etmek için bir kriter sunma bahanesiyle ileri sürülen fayda ilkesi, aslında iyi ve kötü kavramlarının birer revizyonunu vermektedir. Şöyle ki eğer fayda ilkesi kabul edilecek olursa bir eylem ne kadar rezilane olursa olsun, onun kendinde kötü olmadığı ya da sırf öyle olduğu için iyi veya kötü diye kabul edilemeyeceği benimsenmek zorundadır. Çünkü bu ilkeye göre tüm eylemler sonuçları çerçevesinde değerlendirilmek durumundadır ve eğer eylemin sonuçları bireysel faydayı temin edecekse o zaman o eylem, ister masumların öldürülmesi isterse çocukların katledilmesi ya da çocuklara tecavüz edilmesi olsun haklı çıkarılmış olacaktır. Kısacası, fayda ilkesinin ince ipi üzerinde duran, daha doğrusu o ilkenin kabulüyle yıkılması mukadder olan bütün bir adalet sisteminden başkası değildir.[4] Rasyonel ve individual bir kimliğe toplumcu, özgeci çağrılarda bulunmak, rasyonel değil irrasyonel bir istektir. Zira birey için, özgeci etik argümanlara uymak söz konusu olacaksa eğer, bu yalnızca bir yanılsama olarak gerçekleşebilir. Besbelli ki bu yapı içerisinde başkalarına yönelik müspet faaliyetleri, yani başkalarının iyiliğini amaç olarak kabul eden davranışları kavramanın imkânı yoktur. Zira <strong>faydacı-utilitarist</strong> hesaplama, sevgi, kardeşlik, dostluk gibi olumsallıklara hiçbir temel gönderme yapmaz. Etik açıdan sorun tam da bu noktada başlamaktadır. Açıkçası kolektif fayda, kamu düzeni için nedenli rasyonel gözükürse gözüksün, bireysel öz çıkar zemininde haklılaştırılabilmesinin hiçbir yolu yoktur. Fayda ilkesinin, azami sayıdaki insanın azami mutluluğu şeklindeki en iyimser yorumunda bile otoriter ve totaliter yönetimleri savunmak için kullanılabilecek bir argüman olduğu inkar edilemez. Özcü doğaya özgeci çağrılarda bulunmak, rasyonel değil irrasyoneldir. <strong>Sekülarizasyon</strong> denilen şey de tüm bu parametreler sonucunda ortaya çıkan toplumsal pratiktir. Gelinen bu noktada şöyle bir çıkarımda bulunmak kolay kolay yanlışlanamayacaktır: <strong>Liberal</strong> <strong>demokrasiler;</strong> üzerine bina edildiği parametrelerin zorunlu sonucu olarak <strong>etnisite, lisan </strong>ve<strong> inanç</strong> farklılıklarının haklı taleplerini istese de karşılayamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Acaba; kimliğinin unsurlarını tarihsel ve toplumsal herhangi bir kaynaktan almayıp, kendi rasyonalitesiyle yaratan birey için, uyulması gereken-normatif kurallara uymak, dolayısıyla da <strong>etnisite, lisan </strong>ve<strong> inanç</strong> farklılıklarının haklı taleplerini gerçekleştirecek yönde davranmak ve ona uygun bir yeni siyasal model inşa etmek mümkün olamaz mı? Acaba etik argümantasyon <strong>fayda-utilitarizm</strong> gibi bir neticeye göre değil de <strong>“ÖDEV”</strong> ve “<strong>ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK”</strong> gibi bir amaca göre kurulsa bu başarılamaz mı? Modernitenin kapsamında bulunmasına rağmen <strong>“erdemin son taç giyişini sağlayan filozof” Immanuel Kant</strong>[5] vari bir <strong>“deontolojik ahlak”</strong> ve <strong>“ebedi barış ilkeleri”</strong> tasarlanarak <strong>etnisite, lisan </strong>ve<strong> inanç</strong> farklılıklarının haklı talepleri karşılanamaz mı? Bence karşılanabilir… <strong>Kant</strong>’ın sözünü ettiği ahlak ve barış ilkeleri şunlardır: <strong><em>“Genel bir kanun olmasını isteyebileceğiniz bir ilkeye, maxim’e göre davranınız.” “Öyle davranınız ki bu davranışınızda insanlığı hem kendinizde hem de diğer insanların her birinde her zaman bir amaç olarak göresiniz; asla bir araç olarak kullanmayasınız.” “İnsanlığı, kendinizde ve başkalarında hiçbir zaman bir araç olarak değil, hep bir amaç olarak görecek gibi davranın.” </em><strong>[6]</strong></strong> <strong><em>“Ebedi barışın nihai ilk maddesi; devletin siyasal formu; özgürlük, eşitlik ve yurttaşlık ilkelerine dayalı cumhuriyet-demokrasi –rule of law– olmalıdır.” “İkinci maddesi; toplumlar arası hukuk bağımsız toplumlardan kurulu bir federasyona dayanmalıdır.” “Üçüncü maddesi; dünya vatandaşlığı hukuku, evrensel bir misafirlik şartıyla sınırlandırılmalıdır. Zira yeryüzü belirli sayıda devlete-topluma ait değil, bütün insanlığa aittir ve sömürgecilik kabul edilemez.”</em></strong><strong><strong>[7]</strong></strong> <strong>“</strong><strong>Bireysel Özerklik, Azınlık Hakları, Çokkültürlülük ve Ethik Eksende Barış”</strong> derken tasarlamaya çalıştığım zemin işte böyle bir zemindir…</p>
<p style="text-align: justify;">[1] Nino Langiulli, “Humanism”,  The Encyclopedia Philosophia, The Free Press, USA, 1976.</p>
<p style="text-align: justify;">[2] Ross Poole, Ahlak ve Modernlik, Çev., M. Küçük, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1998.</p>
<p style="text-align: justify;">[3] Adam Smith, Ulusların Zenginliği, Çev., A. Yunus – M. Bakırcı, Alan Yay., İstanbul, 1997.</p>
<p style="text-align: justify;">[4] Alasdair MacIntyre, Ethik’in Kısa Tarihi, Çev., H. – S. Hünler, Paradigma Yay., İstanbul, 2001.</p>
<p style="text-align: justify;">[5] Alasdair MacIntyre, Erdem Peşinde, Çev., M. Özcan, Ayrıntı Yay., İstanbul, 2001.</p>
<p style="text-align: justify;">[6] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev., Ioanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara, 1995.</p>
<p style="text-align: justify;">[7] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Deneme, Çev., Y. Abadan – S. Meray, Ankara Üni. SBF Yay., Ankara, 1960.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1260&amp;linkname=Bireysel%20%C3%96zerklik%2C%20Az%C4%B1nl%C4%B1k%20Haklar%C4%B1%2C%20%C3%87okk%C3%BClt%C3%BCrl%C3%BCl%C3%BCk%20Ve%20Ethik%20Eksende%20Bar%C4%B1%C5%9F" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1260&amp;linkname=Bireysel%20%C3%96zerklik%2C%20Az%C4%B1nl%C4%B1k%20Haklar%C4%B1%2C%20%C3%87okk%C3%BClt%C3%BCrl%C3%BCl%C3%BCk%20Ve%20Ethik%20Eksende%20Bar%C4%B1%C5%9F" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1260&amp;linkname=Bireysel%20%C3%96zerklik%2C%20Az%C4%B1nl%C4%B1k%20Haklar%C4%B1%2C%20%C3%87okk%C3%BClt%C3%BCrl%C3%BCl%C3%BCk%20Ve%20Ethik%20Eksende%20Bar%C4%B1%C5%9F" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1260&amp;linkname=Bireysel%20%C3%96zerklik%2C%20Az%C4%B1nl%C4%B1k%20Haklar%C4%B1%2C%20%C3%87okk%C3%BClt%C3%BCrl%C3%BCl%C3%BCk%20Ve%20Ethik%20Eksende%20Bar%C4%B1%C5%9F" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1260&amp;title=Bireysel%20%C3%96zerklik%2C%20Az%C4%B1nl%C4%B1k%20Haklar%C4%B1%2C%20%C3%87okk%C3%BClt%C3%BCrl%C3%BCl%C3%BCk%20Ve%20Ethik%20Eksende%20Bar%C4%B1%C5%9F" id="wpa2a_16"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1260</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Adalet Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1106</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1106#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jan 2017 09:16:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1106</guid>
		<description><![CDATA[Adalet; toplumsal düzenin mümkün ama zorunlu olmayan bir niteliğidir. Adaletin gerçekleştirilmesi hukukun en önemli vazifesidir. Hukuk, toplumsal düzen demektir fakat her toplumsal düzenin adaleti gerçekleştirdiğini söylemek de zordur. Müsbet veya menfi pay (hak ya da ceza) dağıtan kurallarla alakalı olarak &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1106">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Adalet</strong>; toplumsal düzenin mümkün ama zorunlu olmayan bir niteliğidir. Adaletin gerçekleştirilmesi hukukun en önemli vazifesidir. Hukuk, toplumsal düzen demektir fakat her toplumsal düzenin adaleti gerçekleştirdiğini söylemek de zordur. Müsbet veya menfi pay <strong>(hak ya da ceza)</strong> dağıtan kurallarla alakalı olarak hukuktan beklenen, fertler ya da fertlerle devlet <strong>(kamu otoritesi)</strong> arasında gerçekleşen yahut da gerçekleşmesi muhtemel olan sosyal ilişkilerin adilane tanzimidir. Ancak bunun nasıl sağlanacağı çok da açık değildir. <span id="more-1106"></span>Acaba adalet, <strong>konservatif</strong> ve <strong>kollektivist</strong>lerin öngördüğü gibi <strong>“pozitif bir değer”</strong> olduğunda mı sulh ve intizam temin edilir yoksa <strong>liberal</strong> ve <strong>liberteryen</strong>lerin öngördüğü gibi <strong>“negatif bir değer”</strong> olduğunda mı? Adalet; herkese hakkı olanı ve hak ettiğini vermek midir yoksa bireysel hakları ve sözleşme özgürlüklerini güvence altına alan, sosyal ilişkilerde sahtekârlığı ve güç kullanımını yasaklayan genel ve soyut kuralların yöntemi, usulü müdür? İnsanlığın cevabını bulmaya çalıştığı en önemli sual belki de “Adalet nedir?” sualidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Felsefe tarihinin ana mevzusunun bir yönüyle adaleti temellendirmek olduğu söylense herhalde yanlış bir şey söylenmiş olmaz. <strong>Klasik</strong> dönemde, adaleti <strong>“pozitif bir değer”</strong> olarak sistematize eden ilk önemli düşünür <strong>Aristoteles</strong>’tir. Selefi ve hocası <strong>Platon</strong>’dan mülhem olarak, organizmacı sosyal teoriyi benimseyen <strong>Aristoteles</strong>; adaletin ne olduğuna dair değerlendirmelerini, siyasal modelleri iyi ya da kötü diye tasnife tabi tuttuğunda ortaya koyar. Ona göre her siyasal model, şu ya da bu çeşit bir adaleti gerçekleştirmeyi hedefler. Fakat tasarladıkları adalet tanımları muğlaktır. Siyasî yönetim tarzlarından hemen hemen hiçbirisi <strong>“mutlak adalet”</strong>in bütününü göz önünde bulundurmazlar. Mesela, demokrasi için adalet, eşitlik iken, oligarşi için eşitsizliktir. Yahut demokrasiden yana olanlar için hak, çoğunluğun üzerinde anlaştığı şey iken; oligarşiden yana olanlar için hak, “zengin ve elit” azınlığın üzerinde anlaştığı şeydir. Her iki yaklaşımda da doğruluk payı vardır, ancak bütün bütün doğru oldukları da söylenemez. Şöyle ki adalet elbette eşitliktir, ama herkes için değil, eşit olanlar için eşitliktir. Yine, adalet elbette eşitsizliktir, ama herkes için değil, eşit olmayanlar için eşitsizliktir. Öte yandan, bu görüşlerin her ikisi de içlerinde belirli ölçülerde adaletsizliği barındırmaktadır: Eğer hak, azınlığın üzerinde anlaştığı şeyse bu tiranlıkla aynı şeydir. Şayet hak, çoğunluğun üzerinde anlaştığı şeyse bu da tiranlıkla aynı şey demektir. Hâlbuki adalet ve eşitliği arayanlar her zaman zayıf olanlardır, güçlü olanlar bunlara aldırış bile etmezler. Dolayısıyla, neyin adalet olduğuna karar verirken “kimin için” olduğunu dikkate almak gerekir. Devlette hedeflenen iyilik, şüphe yok ki adalettir, ancak adalet, bütün toplum için iyi olandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz, <strong>Aristoteles</strong>’in kendi adalet tanımı da hayli müphemdir. Bütün toplum için iyi olan da nedir? Fertler için iyi olan şeylerin, müşterek hale getirilmesi mümkün müdür? Açıktır ki böyle bir şeye kalkışmak, kaçınılmaz bir biçimde devleti otoriter kılacaktır. Zaten Aristoteles’in köleliği meşru görmesinin asıl nedeni de bu otoriter yaklaşımıdır. <strong>Aristoteles</strong>’in aşağıdaki ifadeleri, onun adalet tanımının ne kadar muğlak olduğunu çok net ortaya koymaktadır: <em>“Ortak yararı gözeten doğru siyasal modellerin hepsine, eşyanın doğal düzeninde yer vardır. Bir efendi tarafından yönetilmek de bir kral tarafından yönetilmek de erdemliler grubunca yönetilmek de anayasal çerçevede (<strong>politeia</strong>) yönetilmek de eşyanın doğal düzenine uygundur. Bir toplum, üstün erdemleri haiz bir kral ailesinin, devletin yöneticisi olmasını doğal kabul edecek türden bir toplumsa ona krallık yönetimi; siyasal görevler için gerekli yetenek ve erdeme sahip bir grubun yöneticisi olmasını doğal kabul edecek türden bir toplumsa ona aristokrasi yönetimi; liyakat esasına göre ve yasal çerçevede siyasal görevleri sırayla yürütebilecek eşit yurttaşların yöneticiliğini doğal karşılayacaksa ona da anayasal (politeia) yönetim uygundur. Toplumun ortak yararını gözeten doğru siyasal modellerin dejenerasyonu sonucu ortaya çıkan sapma modellere -realitede mevcut olsalar dahi- doğanın düzeninde yer yoktur, çünkü onlar doğaya aykırıdır.”</em><sup><sup>[1]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aristoteles<em>, </em></strong>idealde en iyi modelin, erdemliler yönetimi olan krallık ya da aristokrasi olabileceğini, ancak pratiğe aktarılabilirlik veya uygulamaya konulabilirlik açısından bakıldığında ise anayasal yönetimin <strong><em>(politeia)</em></strong> daha fazla tercih edilebilir olduğunu belirtir. Ona göre, krallık ya da aristokrasi, <strong><em>“en iyilerin egemenliği”</em></strong> demektir fakat bu nitelemeyi rastgele bir ölçüte oranla herhangi bir devletteki iyi yurttaş, iyi adam tanımları için değil, yalnızca erdem itibarıyla mutlak en iyi olanlar için kullanmak gerekir. Ancak, krallık ya da aristokrasiler, mümkün olduğu kadar çok sayıda insanın katılabileceği, kalabalık nüfuslu bir hayat tarzı teşkil edemezler. Bunu sağlayabilecek yegâne siyasal model, anayasal demokrasidir <strong><em>(politeia).</em></strong> Anayasal demokrasi; çoğunluğu da azınlığı da yoksulları da zenginleri de niteliksel üstünlüğü de düşüklüğü de birlikte gözetebilecek bir <strong><em>“orta yol”</em></strong>dur. Nasıl ki erdem bir <strong><em>“altın orta”</em></strong>dır ve mutluluk da özgür ve engelsiz bir biçimde erdeme uygun bir hayat sürdürmektir; aynı ilke devletlerin iyilik ya da kötülükleri için de kriter olmalıdır. <strong>Aristoteles</strong>, <strong><em>“orta yol”</em></strong> argümanını şu şekilde de temellendirir: Bütün devletlerde, toplumu oluşturan üç kesim insan vardır; çok zenginler, çok yoksullar ve orta halliler. Büyük çaplı suçları işleyenler daha çok zengin kesimden, küçük çaplı suçları işleyenler de daha çok yoksul kesimden çıkarken; ölçülü olanlar daha çok orta kesimden çıkarlar. Aşırılıklar daima sakıncalıdır. Her hususta ortalama bir derecenin en iyi olduğu kesindir. Akla uygun olan da bu durumdur. Anayasal bir yönetim, alabildiğince eşit insanlardan oluşmayı hedefler. Böyle bir nitelik ise yalnızca orta tabakada bulunur. Dolayısıyla en iyi yönetim, orta tabakanın en geniş olduğu toplumlarda daha çok mümkündür. Kısacası, orta tabakanın aracılığıyla işleyen siyasal ortaklık, modellerin en iyisidir ve orta tabakanın geniş olduğu, mümkünse diğer iki tabakanın toplamından, hiç değilse bunların her birinden daha güçlü bulunduğu toplumların daha iyi yönetilme ihtimalleri çok daha yüksektir. Bu türden bir yönetimin üstünlüğünü, bu toplumlardaki iç çatışmaların hemen hemen hiç olmayışı da ispat eder. Orta yol ölçütü benimsendiği taktirde, ona yakın yönetim şekillerinin nispeten daha iyi ve uzak olanlarının da nispeten daha kötü olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Erdemli devlet, erdemli toplum ve erdemli yurttaş sıralaması, <strong>Platon</strong>’da olduğu gibi <strong>Aristoteles</strong> için de geçerlidir. En iyi devlet, en çok istenilir hayatı temin edebilen devlettir. Şüphesiz, en çok istenilir hayat, insanları mutlu kılacak olan hayattır. Bunun için de bir arada bulunması gereken üç şart vardır: Beden sağlığı, akıl sağlığı ve erdem. Akıl ve beden sağlığı olmayan, cesaret ve ölçülülükten yoksun, yeme – içme ya da şehvet tutkusunu doyurmak için hiçbir şeyden geri durmayan çılgın bir insanı kim mutlu sayabilir? Her insan manevî ve zihnî iyilikten pay aldığı ve bunlara uygun hareket ettiği taktirde mutlu olur. Gerek fertler gerekse toplumlar için en iyi hayat, erdemin gerektirdiği davranışları sergilemeye yetecek oranda maddî varlıkla desteklenmiş hayattır. Akıl ve erdem olmadan ne bir ferdin ne de bir toplumun iyi hayatından söz etmek mümkündür. Şüphesiz fertler için de toplum için de mutluluk bir ve aynı şeydir.</p>
<p style="text-align: justify;">Özetle; <strong>Aristoteles</strong> için siyasal sistemlerin farklılaşmasının temelinde, bir çeşit adalet ve eşitlik tanımı yatmaktadır. Esasen iki türlü eşitlik anlayışından bahsedilebilir. Birincisi sayısal denkliği, ikincisiyse değersel denkliği ölçü almaktır. Nicelik bakımından eşit veya aynı olana <strong><em>“sayısal eşitlik”</em></strong>, değerce eşit veya aynı olana da <strong><em>“orantılı eşitlik”</em></strong> denir. Fertler değerce eşit değillerse eşit şeylere sahip olmamalıdırlar. Hem değerce eşit olanlar eşit olmayan şeylere sahip olduklarında, hem de değerce eşit olmayanlar eşit olan şeylere sahip olduklarında çatışma çıkacaktır. Nitekim hak, orantılı eşitlikte, haksızlıksa buna aykırı olandadır. Bu açıdan bakıldığında daha azın ve daha çoğun olması kaçınılmazdır. Orantılı eşitlik,  adaletin <strong><em>dağıtıcı</em></strong> <strong><em>adalet</em></strong> ya da <strong><em>paylaştırıcı adalet</em></strong> denilen türüne karşılıktır. Dağıtıcı adalet, herkesin toplumsal statüsüne ve sahip olduğu kabiliyetine göre kendisine düşen mülkiyet ve şeref payını almasıdır. Dağıtıcı adaletin gayesi fertle toplum ya da devlet arasındaki münasebetleri düzenlemektir. Fertlerin siteye karşı vazifelerinde farklı kabiliyet ve statülerde olması, dağıtıcı adaletin gereği olarak değişik muamelelere maruz kalmasını gerektirir. Dağıtıcı adalet; insanların doğal eşitsizliğine paralel olarak orantılı bir eşitliği kendisine ölçü yapıp, herkese hakkı olanı verir. Adaletin diğer türü ise <strong><em>düzeltici</em></strong> <strong><em>adalet </em></strong>ya da <strong><em>denkleştirici adalet</em></strong>tir. Düzeltici adalet; fertlerin, isteyerek ya da istemeyerek birbirleriyle giriştikleri mal ve hizmetlerin değiş-tokuşu gibi ilişkileriyle alakalıdır. Düzeltici/denkleştirici adalet, sayısal eşitliğe göredir. Mesela, iyi bir ferdin kötü birini ya da kötü bir ferdin iyi birini dolandırması arasında hiçbir fark yoktur. Yasa yalnızca haksızlığa bakar ve onlara eşit muamele yapar. Dolayısıyla yargıç, yalnızca bu haksızlığı düzeltmeye çalışır, çünkü biri dolandırılıp öteki dolandırınca ya da biri öldürülüp öteki öldürünce, yapılan ile maruz kalınan, eşit olmayan bir bölümleme olarak görünür. Buna karşılık da yargıç, cezayla haksız bölümlemeyi azaltarak bunları düzeltmeye, haksız bölümlemeyi denkleştirmeye çalışır.<sup><sup>[2]</sup></sup> Temelinde yeknesak eşitliğin sağlanması yatan denkleştirici adalet, orantılı eşitliği esas alan dağıtıcı adaletin aksine sayısal-nicel bir eşitlik düzeninin kurulmasını gerektirir. Adaletin bu türü; başkasına verilen zararların karşılanması sorumluluğunu hukuki açısından sorgulayan şahsi hakların temelini oluşturur. Ne yazık ki insanlar, mutlak adaletin değere göre ve orantılı eşitlik olduğu hususunda anlaşabilirseler de <strong><em>“değer”</em></strong> üzerinde anlaşmazlığa düşerek, adaletten uzaklaşırlar. İşte bu farklı tanımlamalardan ötürü, bir devletin yurttaşları, o devletin ilke edindiği adalet tanımlamalarının kendilerine haksızlık ettiğini düşünmeye başlarlarsa onlara bağımlılık da hissetmemeye başlarlar ki bu noktadan itibaren toplumda, <strong><em>devrim</em></strong>e <strong><em>(stasis)</em></strong> elverişli bir ortam meydana gelir. Devrimlerin ana kaynağı buradadır. Eşitliğin yalnızca bir türünü esas alan sistemler, adil olamayacakları gibi, şüphe yok ki uzun ömürlü de olamazlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Modern</strong> dönemde; adaleti <strong>“negatif bir değer”</strong> olarak temellendirmeye çalışan ilk önemli düşünür de <strong>Aydınlanma</strong> filozofu <strong>John Locke</strong>’tur. <strong>Locke</strong>’a göre adaletin maksimlerinin zeminini anlamak ve kaynaklandığı kökeni tespit etmek için insanların doğal durumlarını göz önünde tutmak gerekir. Doğa durumu, insanların hak paylaşımında ve kendi eylemlerinin tanziminde yalnızca <strong><em>doğal hukuk</em></strong>a bağlı oldukları ve sadece ona uygun düşündükleri bir <strong><em>özgürlük durumu</em></strong>dur. Özgürlük, başkalarının zorbalıklarından ve engellemelerinden uzak olmaktır. Zaten özgürlüğün olmadığı ortamda hukuk da olamaz. Özgürlük, söylenildiği gibi, herkesin her istediği şeyi yapması değildir. Aksine; kişiliğini, eylemlerini, sahip olduğu şeyleri ve bir bütün olarak mülkiyetini, hukukun müsaade ettiği ölçülerde tanzim edebilmesi için, bireyin başkalarının keyfi isteklerinden bağımsız olmasıdır. Bu şekliyle özgürlüğün teminatı doğal hukuktur. Doğa durumu aynı zamanda tüm otorite ve yargılama hakkının karşılıklı olarak herkese ait olduğu ve kimsenin kimse üzerinde herhangi bir egemenlik hakkının bulunmadığı bir <strong><em>eşitlik durumu</em></strong>dur. Doğadan kaynaklanan bu eşitlik durumu, karşılıklı sorumluluğun ve adaletin maksimlerinin zeminini de oluşturur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Locke<em>, </em></strong>bir özgürlük durumu olan doğa durumunun, bir kuralsızlık durumu olmadığı kanaatindedir. Doğa durumunda insanlar, kendilerine ait hususlarda kontrolsüz bir özgürlüğe sahip iseler de bu, kendi kendilerini ya da başka herhangi birini ve onun sahip olduğu bir şeyi imha özgürlüğünü de içermez. Doğa durumu, herkesin itaat ettiği akıl anlamında, doğal hukukun egemen olduğu durumdur. Doğal hukuk açısından herkes, doğal olarak özgür ve eşittir. Hiç kimse diğerlerinin hayatına, sağlığına, özgürlüğüne ya da mülkiyetine zarar veremez. Doğal hukukun egemenliği, insanların birbirinin kurdu olmalarını engelleyen temel faktördür. Herhangi birinin doğal hukuka aykırı davranması durumundaysa insanların her birinin o kişiyi cezalandırmaya hakkı vardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Doğal hukuk</em></strong>un egemen olduğu doğa durumunda, doğal hukuku kim uygulayacaktır? Locke, bütün diğer hukuk anlayışları gibi doğal hukuku da bu dünyadaki insanlarla ilgili görür. Ancak, doğa durumunda doğal hukukun müşterek, yetkili bir icra makamı yoktur. Başkalarını temsilen hukuku tatbik etme otoritesine kimse sahip olmadığından, masumları koruma ya da suçluları engelleme yahut da cezalandırma işini herkes kendi başına yapmak durumundadır. Yani doğa durumunda herkes herkesin üzerine bir otoritedir. Bu, mutlak ya da keyfi <strong><em>(absolute–arbitrary)</em></strong> anlamda değil, doğal hukukun çiğnenmesi durumunda, misillemede bulunma ya da cezalandırma anlamındadır. Acaba doğal hukuk açısından suç nasıl belirlenecektir? <strong>Locke</strong>’un değerlendirmeleri açısından suç, aklın kuralları dışına çıkmayı içerir. Bir insan bu şekilde dejenere olduğu takdirde, insan doğasının prensiplerini terk ettiğini açıklıyor demektir. O takdirde de diğer insanlar için zararlı bir varlık olmakta ve yapılan haksızlığın düzeltilmesi <strong><em>(reparation)</em></strong> için de müşterek bir cezayı hak etmektedir. Esas itibarıyla, suçluyu cezalandırma yönünde iki farklı haktan bahsetmek mümkündür: Birincisi, bireye yönelik işlenen bir suça karşılık yine o bireyin kendisinin ceza vermesi ki bu <strong><em>“ihkak-ı hak”</em></strong> anlamındadır. Diğeri ise cezalandırmanın müşterek bir hak olduğu durumda onları temsilen yargıç <strong>(devlet)</strong> tarafından ceza verme hakkının kullanılmasıdır. Müşterek bir hakkın ihlali durumunda, işlenen suç özel bir şahıs tarafından bağışlanamaz. Çünkü kamu iyiliği talep edilmekte olan ve kamuyu ilgilendiren hususlara bireyler tek başlarına karar veremezler. Ancak doğa durumunda ne insanları temsil söz konusudur ne de müşterek haklardan ve müşterek kararlardan bahsetmek mümkündür. Dolayısıyla <strong>Locke</strong> için, doğa durumunda her bir insan, kendi kararıyla, suçun telafisinden öte <strong><em>(reparation)</em></strong>, bedelini ödetmek ve suç işlemesi muhtemel olanları da caydırmak için, doğal hukuku tatbik etme hakkına da otoritesine de sahiptir. İşlenen suçlar ölüm cezasını dahi gerektirse uygulama yetkisi yine doğal hukukun teminatı altında ve bireylere aittir. <strong>Locke</strong>, çizilen bu tablonun çok da iç açıcı olduğunu söylemez. Ona göre doğa durumu bir kargaşa, bir hukuksuzluk hali değildir. Doğa durumunda her türlü suç işlenebilir fakat devlet durumunda <strong><em>(civil state)</em></strong> olduğu gibi cezalandırılabilir de. Çünkü devlet durumundaki <strong><em>pozitif hukuk</em></strong>a karşılık, doğa durumunda da herkesin tabi olduğu, rasyonel varlıklar için, anlaşılabilir ve açık-seçik, bir <strong><em>doğal hukuk</em></strong> vardır. Bununla birlikte yine de doğa durumunda <strong><em>“herkes doğal hukukun icrasında yetki sahibidir”,</em></strong> şeklindeki anlayışa, insanın kendi davasının yargıcı olmasının makul olmadığı noktasından hareketle karşı çıkılabilir. Zaten Locke da bu yüzden, sivil yönetimin <strong><em>(c</em></strong><strong><em>ivil government)</em></strong> varlık nedeni olarak, doğa durumunun işte bu rahatsız edici yönlerinin düzeltilmesini göstermektedir. Onun ifadeleriyle, bu rahatsız edici durumdan ötürüdür ki doğal halde yaşayan insanlar, kendi rızalarıyla ve ahitleşerek, kendilerini sivil toplumun üyeleri yapar ve sivil yönetime geçerler.<sup><sup>[3]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Locke;</strong> sivil yönetime geçiş sürecini savaş durumuna düşme tehlikesiyle açıklar. Doğa durumunun bir savaş durumundan farklı olduğu açıktır fakat savaş durumuna dönüşme tehlikesi her zaman vardır. <strong><em>Doğal hukuk</em></strong> açısından insanlar, her ne kadar doğuştan özgür ve kendilerini başkalarından gelebilecek tehlikelere karşı koruma hakkına sahip iseler de içlerinden özgürlüklerini kötüye kullanmak isteyenlerin çıkması da mümkündür. Mesela başkalarının emekleriyle elde ettikleri şeyleri zorla onların ellerinden almaya kalkışanlar çıkabileceği gibi onların doğal özgürlüklerine mani olmaya kalkışanlar da çıkabilir. Oysaki başkalarının özgürlüğünü ortadan kaldırmaya ve onları köleleştirmeye teşebbüs etmek, bir savaş durumuna geçmek demektir. Buna sebep olanların imhası elbette ki doğal bir haktır ama müşterek bir otoritenin mevcut olmaması nedeniyle, doğa durumunda insanların bunu tek başlarına halletmeleri oldukça zordur. Doğa durumu, yeryüzünde yaşayan insanların, herhangi bir müşterek üst-otorite olmaksızın, akla uygun olarak birlikte yaşadıkları hali, savaş durumu ise insanların, birbirlerine baskı ve şiddet uyguladıkları fakat buna karşılık yardıma çağırabilecekleri müşterek üst bir otoritenin olmadığı, akla aykırı bir durumu ifade eder. Yani doğa durumunda, tüm insanları bağlayan, akıl gibi bir otorite, bir yargı gücü olmasına karşılık, savaş durumunda akla aykırı olarak haksız baskı ve zorlamalar vardır. Ancak her iki durumda da müşterek üst bir otorite <strong>(devlet)</strong> yoktur. Doğa durumunda mevcut olan problem, suçlulara karşı koyabilmek için insanların kolaylıkla birleşememeleri halidir. Dolayısıyla doğa durumunun, savaş durumuna dönüşmesinden kaçınmak için, insanların hem doğa durumunu terk etmeleri hem de akla uygun olarak toplum halinde yaşamaları gerekir. Böyle bir durumda da tabiatıyla insanları bağlayan hem müşterek bir otorite hem de kendilerine yönelik haksız eylemlerde ya da ihtilafların çözümünde yardıma çağırabilecekleri müşterek bir güç olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Locke</strong> için, insanların <strong><em>toplum sözleşmesi</em></strong> yaparak geçtikleri sivil durum, yani devlet altında birleşme hali, sahip oldukları doğal haklarını koruma hakkının müşterek otoriteye devredildiği haldir. Bu devretme işi sözlü ya da fiili bir güveni ifade eder. İnsanların bireysel otoritelerini devlete devretmesi kendi iyilikleri ve kendi emniyetleri içindir. Yani sivil otoritenin varlık sebebi, insanların sahip oldukları hayat, hürriyet ve mülkiyet gibi temel ve doğal hakların <strong><em>(lives, liberties, estates: property)</em></strong> muhafazasıdır. Kısacası, politik otoritenin gayesi ve ölçüsü, bir bütün olarak toplumun üyelerinin haklarının korunmasıdır. Dolayısıyla da politik otorite, insanların özgürlükleri ve kaderleri üzerine mutlak ve keyfi bir otorite değildir. Zaten, politik otoritenin kaynağı, yalnızca insanların karşılıklı rıza ile gerçekleştirdikleri, anlaşma ve sözleşmeden ibaret olup, sözleşme, politik otorite için de bağlayıcıdır. İnsanların rızaları ve sözleşmelerine dayandığından, sınırlı bir devlet olup, herkesi temsil eder ve meşruiyetinin temeli de budur. Bir devletin yönetimi altında bulunmak, insanları pozitif hukuka bağımlı kılıyor ise de insanlara köle muamelesi yapmak, onları savaş durumuna sokmak demektir. Kölelikten ve savaş durumundan kurtulmaya çalışmak da insanlar için elbette ki doğal bir tavırdır. Gayrimeşru otoritelere karşı insanların direnme hakkı <strong><em>(right of resistance)</em></strong> vardır ve meşru olmayan bir otoriteye direnmek de gayrı meşru isyan değildir. Halkın rızasına dayanmayan bir devletin <strong><em>(government) </em></strong>onlardan itaat talep etmeye hakkı da yoktur. Yani, insanlar sivil politik duruma geçseler bile doğal hakları her zaman bakidir. Devletin pozitif hukukunu da yine doğal hukuk determine eder. <strong>Locke</strong>; <strong><em>“sivil pozitif hukuk, kendi doğası veya gücü sayesinde değil, otoriteye itaati ve toplum barışını korumayı emreden doğal hukuk sayesinde bağlayıcıdır”</em></strong> derken, özellikle buna vurgu yapmaktadır.<sup><sup>[4]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Locke</strong>’a göre; <strong><em>doğal hukuk</em></strong> olmadan insanlar kendi aralarında hiçbir sosyal münasebet ve birlik oluşturamazlar. Gerçekte toplumsal hayatın dayandığı iki temel faktör vardır: İlki, devlet ve yönetim biçimi; ikincisi de sözleşmelerin yerine getirilmesidir. Bu faktörler olmadan toplumdan <strong><em>(community),</em></strong> doğal hukuk olmadan da bu faktörlerden bahsedilemez. Yöneticiler, istedikleri şekilde kanun yapma veya kanunları yenileme ve diğer insanların efendileri olarak, egemenlikleri lehine her şeyi yapabilme gücüne sahip olsalardı ve kendilerini bağlayan üst bir hukuk, doğal bir hukuk olmasaydı, durum acaba ne olurdu? Eğer insanlar, sadece başkalarının güçleri için hazır bir av olmak amacıyla bir toplumun üyesi oluyorlarsa böyle bir toplumun üyesi olmak onlara ne sağlayacaktır? Sivil toplumun pozitif kanunları, devlete itaati ve toplum barışını korumayı emreden doğal hukuk dışındaki başka bir şey sayesinde bağlayıcı değildir. Doğal hukuk olmadan, yöneticiler, güç kullanarak ordular yardımıyla toplumu itaate zorlayabilirler fakat onları, kontrolü asla mümkün olmayan bir duruma da sokmuş olurlar. Çünkü insanların sözleşmelerini ve ona vefalı bir şekilde uymalarını sağlayan doğal hukuk olup, doğal hukuk yoksa sözleşme de vefa da uyum da yok olacaktır. Zorlamalara maruz kalan insanlar, kendilerini zorla itaate mecbur bırakanlardan elbette kurtulmaya çalışacaklardır. Kanunlara itaat ve sadakat yükümlülüğü doğal hukuktan değil de egemen iradeden çıkarılmaya kalkışıldığı takdirde vaatlere sadakat umulmamalıdır. Doğal hukuk olmasaydı her şey insan iradesine dayanmak zorunda kalacak ve sorumluluk gereği davranış diye bir şeyden bahsedilemeyeceğinden insan, fayda ya da hazzın emrettiği veya kör ve kanunsuz içgüdünün rastgele sarıldığı eylemden başkasını yapamayacaktı. Dürüst ve erdemli terimleri anlamsız görülecek veya içi boş kelimelerden başka bir şey olmayacaktı. Böylece, disiplinsiz bir varlık haline gelen insan, hayatı için fazla düşünmeyecekti. Oysaki insan, hiçbir şekilde onuru ve vazifeyi ihmal edemez. Çünkü iyi ve kötünün doğası ezeli ve kesin olup, onların değeri insanların genel düzenleri veya herhangi bir özel kanaat tarafından tayin edilemez. Doğal hukuk, tüm insanlar ve tüm yasama güçleri için ebedi bir kural <strong><em>(eternal rule) </em></strong>olarak varlığını daima sürdürür. Pozitif hukuk <strong><em>(laws humane), </em></strong>doğal hukuka göre yapılmak mecburiyetindedir.<sup><sup>[5]</sup></sup> Adalet; temel-doğal hakların <strong><em>(lives, liberties, estates: property)</em></strong> muhafazası için, insanların rızasına istinaden yapılan sözleşmelere riayet etmekten ibarettir. Kısacası <strong>kanun, kanun olmak için adil olmak zorundadır.</strong> Pozitif hukuk âdil ise geçerlidir, değilse bağlayıcılığı yoktur. Adil olmayan pozitif hukuka da kimse itaat etmek zorunda değildir.<sup><sup>[6]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Adaletin <strong>“pozitif bir değer”</strong> mi yoksa <strong>“negatif bir değer”</strong> mi olduğuyla ilgili; sonuç formunda rasyonel bir çıkarım yapılacaksa şunları söylemek herhalde imkân dâhilindedir: <strong>Aristoteles</strong>’in <strong>“pozitif bir değer”</strong> olarak temellendirmeye çalıştığı adalet anlayışı, özellikle <strong><em>“dağıtıcı adalet”</em></strong> tanımından ötürü eleştirilere muhataptır. Herkesin toplumsal statüsüne ve kabiliyetine göre kendisine düşen mülkiyet ve şeref payını ya da hakkını alması tanımı; herkesin payının ve hakkının ne olduğunun belirsizliğinden ötürü, adaletin mahiyetine dair yeterli bir reçete sunmamaktadır… Aynı eleştiri; temel ilke olan <strong><em>“nitelikleri aynı olanlara aynı, farklı olanlara farklı”</em></strong>  ya da <strong><em>“iyilik için iyilik, kötülük için kötülük” </em></strong>şeklindeki eşitlik ilkesi için de geçerlidir. Zira iyilik ve kötülük ideası, farklı insanlar için, farklı zaman ve mekânlarda birbirinden farklıdır. Modern dönemlerde <strong><em>sosyal adalet</em></strong> diye nitelenen <strong><em>dağıtıcı adalet</em></strong> anlayışı ne yazık ki içi boş bir reçeteden ibarettir. Açıktır ki dağıtıcı-sosyal adalet söylemleri, toplumsal olduğu varsayılan mülkiyetin etik çerçevede tek bir doğru dağılımının yapılabileceğini ve bunun da mevcut toplumda yapılmadığını iddia ederek, devletin tam da bunu yapmasını, refah seviyesi yüksek olanlardan alıp kendi himaye ettiği gruplara dağıtmasını öngörmektedir. Şüphesiz bunun anlamı devletin otoriter ve totaliter olması gerektiğidir. Devlete ve onu yönetenlere kimin neye sahip olacağına karar verme yetkisini tanımak, rasyonalitenin ötesinde toplumsal hoşnutsuzluğu arttırmak ve iktidarı ele geçirmek maksadıyla kullanılan irrasyonel bir slogan, bir demagojidir. Böyle bir kabul, insanlara devletin taleplerini karşılamak için var olan sosyal bir araç muamelesi yapmakta, insanların devletin kölesi olduğunu ifade etmektedir. Bu nevi taleplerin özgür bireyler açısından ciddi tehditler içerdiği inkâr edilemez bir gerçektir. Hem bireysel özgürlüklerden hem de sosyal adaletten yana olmak kabil-i telif değildir. <strong>Locke</strong>’un <strong>“negatif bir değer”</strong> olarak temellendirmeye çalıştığı adalet anlayışına gelince; <strong>“doğal hukuk”</strong> teorisinden hareketle <strong>kölelik</strong> savunusu yapmak ne kadar rasyonelse <strong>özgürlük</strong> savunusu yapmak da veya <strong>doğal hukuk-teolojik hukuk</strong> özdeşliği kurmak yahut da aynı yöntemle mutlak monarşi veya anayasal demokrasi savunusu yapmak da o kadar rasyoneldir. Yine; kapitalist bir sistemin temeli olan özel mülkiyetin doğal ve kutsal bir hak olduğu iddiasını savunmakla özel mülkiyetin kaldırılması ve tek adil örgütlenme olarak komünist bir toplumsal düzenin kurulması yönündeki propaganda da aynı doğal hukuk öğretisine dayandırılarak yapılan bir rasyonalizasyondur. İnsanın belli bir yönde davranması gerektiğine dair ifadeye insan aklıyla ulaşılabilir. Ancak insan davranışlarına dair normları akılla belirlemek, o davranışları doğadan çıkarsamakla aynı yanılsamaya tekabül eder. Eğer siyasi düşünce tarihi bir şeyi ispatlamışsa bu, rasyonel bir çıkarsamayla insan davranışının mutlak doğru standardını kurmaya yönelik çabaların boşuna olduğudur. İnsan aklı, bu davranışı anlayabilir ve tanımlayabilir, ancak onu emredemez. Geçmişin entelektüel tecrübesinden öğrenilebilecek bir şey varsa o da rölatif değerlerin insan aklınca ulaşılabilir olduğudur. Mutlak adalet, rasyonel bir ideal değil mistik bir idealdir. Rasyonel kavrayış perspektifinden insanların sadece çıkarları ve bu nedenle giriştikleri çıkar çatışmaları vardır. Alternatiflerden sadece birinin ya da diğerinin adil çözüm olduğunu rasyonaliteyle kanıtlamak mümkün değildir. Bazı koşullar altında biri, diğer koşullar altında öteki adil olabilir. Eğer toplumsal barış nihai amaç olarak düşünülürse ve sadece o zaman, uzlaşmaya dayalı çözüm uzlaşanlar açısından adil olabilir fakat barışın adaleti, sadece görece, yani mutlak olmayan bir adalettir.[7] Belki de mutlak adalet; yalnızca <strong>pozitif</strong> ve <strong>negatif</strong> değerlerin birleştirilebildiği, gönüllü benimsenen ilahi-teolojik bir kaynak çerçevesinde mümkündür.</p>
<p> [1] Aristoteles, Politika, Çev., M. Tunçay, Remzi K., İstanbul, 1990.</p>
<p>[2] Aristoteles, Nikomakhos’a Etik, Çev., S. Babür, Hacettepe Üniversitesi Yay., Ankara, 1988.</p>
<p>[3] John Locke, Two Treatises of Government, Book I., Ed. Peter Laslett, Cambridge Uni. Press, Cambridge, 1994.</p>
<p>[4] John Locke, Essays On The Law Of Nature, Ed. W. Von Leyden, Oxford Uni. Press, Oxford, 1958.</p>
<p>[5] John Locke, Tabiat Kanunu Üzerine Denemeler, Çev., İ. Çetin, Paradigma Yay., İstanbul, 1999.</p>
<p>[6] John Locke, Two Treatises of Government, Book II., Ed. Peter Laslett, Cambridge Uni. Press, Cambridge, 1994.</p>
<p>[7] Hans Kelsen, “Adalet Nedir”, Çev., Ali Acar, TBB Dergisi S. 107, 2013.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1106&amp;linkname=Adalet%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1106&amp;linkname=Adalet%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1106&amp;linkname=Adalet%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1106&amp;linkname=Adalet%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1106&amp;title=Adalet%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_18"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1106</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslam Fıkhında Devlet</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1080</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1080#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Nov 2016 12:55:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1080</guid>
		<description><![CDATA[İslam Hukukunun geleneksel adı fıkıhtır. Fıkıh kelimesi; Ehli Sünnet hukuk ıstılahında şu şekilde tarif edilmektedir: &#8220;Dinin-şeriatın amelî hükümlerini delilleriyle birlikte bilmek&#8221;. Asıl fonksiyonu toplumsal ilişkilerin, “muamelat”ın tanzimi olan “fıkıh” Emevîler Dönemi (661-750) itibarıyla teşekkül etmeye başlamıştır. Zira kompleksleşen ve medenileşen &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1080">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İslam Hukukunun geleneksel adı fıkıhtır. Fıkıh kelimesi; <strong>Ehli Sünnet</strong> hukuk ıstılahında şu şekilde tarif edilmektedir: <em>&#8220;Dinin-şeriatın amel</em><em>î hükümlerini delilleriyle birlikte bilmek&#8221;. </em>Asıl fonksiyonu toplumsal ilişkilerin, <strong>“muamelat”</strong>ın tanzimi olan <strong>“fıkıh”</strong> <strong>Emevîler Dönemi</strong> <strong>(661-750) </strong>itibarıyla teşekkül etmeye başlamıştır. <span id="more-1080"></span>Zira kompleksleşen ve medenileşen İslam toplumundaki siyasal kurumsallaşma ve devletleşme süreci sadece ahlak ilkelerine bağlı kalınarak yürütülemezdi. Mamafih ahlakın; cemaat halinde yaşayan küçük bir toplulukta fertler arasındaki ilişkileri düzenlemekte yeterli olabilir ise de cemaate mahsus ayniliğin ya da benzerliğin ortadan kalktığı bir cemiyet hayatında, bir başka ifadeyle homojen topluluğun heterojen topluma dönüştüğü bir sosyal yapıda yetersiz kalacağından, yerini hukuka bırakması gerektiği açıktır. İşte bu zorunluluğun bir uzantısı olarak, kendi içerisinde farklı nirengi noktalarını benimseyen farklı doktrinler görünümünde yazılı bir İslam hukuku teşekkül etmiştir. Bir hukuk sisteminin ihdası demek, elbette toplumsal yahut da siyasal iyinin ne olduğunun tespit ve tayini demektir. <strong>Ehli Sünnet</strong> inancı etrafında sistematize edilen bu ekoller; <strong>Ebu Hanife’</strong>nin <strong>(Ölümü 767)</strong> kurduğu <strong>Hanefî Ekolü</strong>, <strong>Malik b. Enes</strong>’in <strong>(Ölümü 795)</strong> kurduğu <strong>Malikî Ekolü</strong>, <strong>Muhammed b. İdris el- Şafiî</strong>’nin <strong>(Ölümü 819)</strong> kurduğu <strong>Şafiî Ekolü</strong> ve <strong>Ahmed b. Hanbel</strong>’in <strong>(Ölümü 855)</strong> kurduğu <strong>Hanbelî Ekolü</strong>dür. Gelişim seyri dikkate alındığında denilebilir ki fıkıh; hem usul hem de esas açısından kendi içerisinde ciddi ve mutedil bir revizyonunu temsil eder. O, vahyin akıl-ötesi niteliğinden ziyade, vahyin aklî yorumundan doğmuş olup; hukukî konuların yapısal düzeninin dinî ölçüler ve ahlakî kaidelerle determinasyonunu karşılar.[1] Şüphesiz fıkhın tatbikatı, <strong>İslam Devleti</strong>’nin asli vazifesidir…</p>
<p style="text-align: justify;">Fukahaya göre <strong>Devlet (Hilafet)</strong>, dine ve dünyaya ait işlerin yürütülmesi için <strong>“Nübüvvet”</strong>e <strong>“halef”</strong> kabul edilmiş bir müessesedir ve temel varlık nedeni de insanların; <strong>can, mal, akıl, namus ve din emniyeti</strong>nitemin etmektir. Devletin varlığı, aklen de dinen de zorunludur. Şöyle ki devletin varlığının insanları kötülüklerden ve zulümlerden koruyacağı, aralarındaki problemleri çözümleyerek barışı sağlayacağı; yokluğununsa toplumsal kaosa yol açacağı elbette akılla temellendirilebilir bir argümandır. Bununla birlikte, akıl tek başına, insanların kuralları ve kaideleri içselleştirmeleri için yeterli değildir. Çıkarları aleyhine de olsa onlara adaleti ve merhameti emredecek yegâne faktör şüphesiz dindir. <strong><em>“Ey inananlar; adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. Şahitlik ettikleriniz zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, şahitliği eğer-büker (doğru şahitlik etmez) yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”(Nisa 135).</em></strong> Allah ve ahiret yani din yoksa insanlar çıkarlarına aykırı bir biçimde niçin adil olsunlar? Kur’an’daki ifadelerden anlaşılmaktadır ki insanlara, kendilerinin olan devlete itaat etmeleri, Allah’ın bir emridir. <strong>Allah, “Ey iman edenler; Allah’a, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin; eğer herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Resulüne götürün” (Kur’an 4/59)</strong> buyurmaktadır. Din, aklen de bir zorunluluk olduğu tespit edilen devletin, varlığını hem destekleyen hem de onun yasalarının içselleştirilmesini sağlayan en önemli faktördür. Tek başına akıl insanları sadece karşılıklı adaletsizlik, çatışma ve kaostan korurken; din, insanları insaflı olmaya ve başkalarına merhamet etmeye teşvik eder. Din, insanları diğerleriyle hiçbir çıkarın olmadığı sevgi üzerine kurulu samimi dostluklar kurmaya davet eder. Dünya hayatı ancak bu tür ilkelerle düzelebilir. İnsanlar ancak bu ilkelere bağlı kalmakla istikrarlı ve doğru bir yola girebilirler. Devlet, bu ilkeleri korumak ve ona bağlı olarak amel etmek için yalnızca bir vesiledir. Akıl; güçlü ile zayıfı, seçkinlik iddiasında olanla olmayanı kolay kolay bir araya getiremez. Bunu sağlayacak tek unsur, şüphesiz dindir. Din ve devlet, ayrılmaz bir bütündür. Birinin yardımı olmadan diğerinin ayakta kalması oldukça zordur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Fukaha</strong> devletin vazifelerini de şu şekilde sıralamaktadır: 1- Dini muhafaza etmek. Kuran’da bildirilen emir ve yasakları aynen uygulamak, değiştirilmelerinin önüne geçmek.  2- Toplumun varlığını sürdürebilmesi için, insanların can, mal ve yol emniyetini sağlamak suretiyle, geçimlerini temin etmek. 3- Zulmü engellemek ve mazlumları korumak; insanlar arasında cereyan eden ihtilafları çözmek. Hakların gasp edilmesi durumunda cezaları tatbik etmek. 4- İslamiyet’in bütün dinlerden üstün olduğunu ispatlamak, tebliğe rağmen Müslüman olmayan kimselere karşı ya Müslüman ya da zimmi oluncaya dek mücadele etmek. 5- Müslümanların, zimmilerin ve anlaşmalı olan toplumların mallarına ve canlarına kastetmeye kalkışabilecek düşmanlara karşı savaş hazırlığı yapmak. 6- Zulme veya baskıya yol açmadan, dinin alınmasını öngördüğü kimselerden zekât ve diğer vergileri almak. 7- Devlet hazinesinden, muhtaç durumda olanlara yeterli ölçüde yardımda bulunmak. 8- Kamu işlerini yürütecek, ehil görevlileri tayin etmek ve onları denetlemek. 9- Kamu görevlerinin, ibadet bahanesiyle aksatılmasına engel olmak.[2]</p>
<p style="text-align: justify;">Devletin temel görevleri farklı eserlerde farklı ifadelerle şu şekilde de izah edilmiştir: 1) Bayındırlık ve iskân. 2) Asayiş ve güvenlik. 3) Askeri ve mali yapılanma. Sıralanan bu fonksiyonlar, modern siyasî literatürdeki <strong>adliye</strong>, <strong>maliye</strong>, <strong>hariciye</strong> ve <strong>askeriye</strong> şeklindeki fonksiyonların birer karşılığıdır. Buna göre bir devlet; toplumun hukukunu, güvenliğini, ibadet özgürlüğünü, serbest dolaşımını, ziraî ve ticarî faaliyetlerde bulunabilme imkânını ve adil vergiler sayesinde belediye hizmetlerini temin edebildiği takdirde adil ve meşru bir devlettir. Meşruiyetin vasıtaları <strong>Kur’an</strong>’da şu şekilde sıralanmaktadır: <strong><em>(Müslümanlar); büyük günahlardan ve hayâsızlıklardan kaçınırlar, kızdıkları zaman kusurları bağışlarlar. Rablerinin davetine icabet eder, namaz kılarlar; aralarında her işi, istişare ile şura ile hallederler. Kendilerine verilen rızıktan (mülkten) yoksullara da harcarlar. Haksızlığa uğradıklarındaysa yardımlaşıp kendilerini savunurlar.”(Şura 37-39). “İçinizden hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) alıkoyan bir topluluk (Hılful Fudul) bulunsun.”(Al-i İmran 104). “Allah size, mutlaka emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emreder. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor. Doğrusu Allah, İşitendir, Görendir.”(Nisa 58). </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Fukaha</strong>; meşru yönetimi <strong>sevgi</strong>, <strong>korku</strong>, <strong>adalet</strong> ve <strong>eşitlik</strong> üzerine oturtur: Sevgi, insanları dayanışmaya ve devlete gönülden sadakat ve bağlılığa yöneltir. Akıllı yöneticinin halkla diyalogu elbette ki sevgi ekseninde olmalıdır ancak korku da karşıt görüşlerin muhalefetine engel olacağından uygun ölçülerde o da gereklidir. Otoriteyi istikrarlı kılmanın en emin yolu korkudur. Bununla birlikte, yönetici sevgi ve korkuyu birlikte hissettirebildiği takdirde, halkta gönüllü itaat yaklaşımı ön plana çıkar. Sevgi ve korkunun dengesini kuran temel unsur ise adalettir. Adalet, doğru ve yanlışı birbirinden ayırır. Halkına adil davranmayıp zulmeden bir devletin uzun süre ayakta kalması mümkün değildir. <strong><em>“Mülk, küfür (İslam’ı red) ile devam edebilir ama zulüm ile devam edemez”.</em></strong> Adalet, şüphesiz eşitlikle de direkt alakalıdır. İki kişi ya içinde bulundukları şartlar aynı olduğunda ya da aynı muameleye tabi tutulduklarında eşittir. Devletin güçlenmesi hukuk karşısında insanlara eşit muamele etmesine bağlıdır. Bu dört ilke çerçevesinde fonksiyonlarını icra eden devlet yönetimi halkın örf ve adetlerini göz önünde bulundurduğu ve ilkelere yerli yerinde riayet ettiği taktirde istikrar muhafaza edilecek, aksi haldeyse dejenerasyon kaçınılmaz olacaktır.<sup><sup>[3]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Acaba <strong>“yöneticilik”</strong> doğuştan elde edilen bir <strong>“imtiyaz”</strong> mıdır yoksa meşruiyetin dışına çıkıldığında el çektirilebilen bir <strong>“kamusal görev”</strong> midir??? Fukaha, devlet idaresinde bulunmayı bir imtiyaz mevkii değil; aksine, bir görev diye niteler. Kamu işlerinin yürütülmesinin bir sorumluluk olduğunu, Peygambere atfedilen, <strong>“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.”</strong> sözüyle ve <strong>Kur’an</strong>’dan ayetlerle temellendirir: <strong>“Ey Davud, biz seni yeryüzünde bir halife / devlet başkanı yaptık, o halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet. Heva ve hevesine tabi olma…” (Kur’an 38/26).</strong> Toplumu adil bir biçimde yöneten devlet başkanı, halife hem kendi hem de onunla birlikte amel edenlerin mükâfatını kazanır. İçinde bulunduğu toplumu kötü bir şekilde yöneten devlet başkanı, halife ise hem kendi günahlarını hem de onunla birlikte hareket edenlerin günahlarını üstlenir. Allah, toplumda işlerin düzelmesini yöneticilerin doğru olmalarına bağladığı gibi, bozulmasını da yöneticilerin bozulmalarına bağlamıştır. Çünkü fukahaya göre, bir toplumda yöneticiler, bedendeki kalbe, yönetilenler de diğer organlara benzerler. Kalbin tefessühü, tüm bedenin tefessühüne yol açar. Bu noktadan hareketle fukaha; dejenerasyona bağlı olarak devlet başkanın ya da halifenin görevden uzaklaştırılabileceğini yani azlinin mümkün olduğunu söyler. Devlet başkanı ya da halife; dinî vecibeleri yerine getirip, meşru dairede kamu görevini yürüttüğü takdirde ona itaat bir zorunluluktur; meşru dairenin dışına çıktığı takdirdeyse görevden uzaklaştırılmalıdır. Azli gerektiren şartlar da şu şekilde sıralanmıştır:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Adaleti terk etmek. Devlet başkanı, halife gayri meşru arzularına kapılmak suretiyle, kötü işler işlemeye ve dinen yasak olan şeyleri yapmaya başlarsa görevini ihlal etmiş ve makamdan düşmüş sayılır. Yaptıklarından pişman olup düzelse dahi artık muteber addedilemez. Yine, inançla ilgili şüpheli hareketlerde bulunup, dinî hakikatlere ters düştüğü tespit edildiğinde de durum aynıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">2) Zihinsel ya da bedensel fonksiyonlarından bazılarını yerine getiremez duruma düşmek. Bu iki şarta, savaş veya isyan durumlarında, devlet başkanının, halifenin esir düşmesini ve kurtuluş imkânının bulunmamasını da ilave etmek gerekir. Böyle bir durum gerçekleştiğinde yapılacak olan şey, yeni bir başkan, yeni bir halife seçmektir. Yenisi seçildikten bir süre sonra eskisi esaretten kurtulup dönse dahi görev, artık onun için söz konusu değildir.<sup><sup>[4]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Azil konusu şu şekilde de değerlendirilmektedir: Devlet başkanının, halifenin dinî değerlerden uzaklaşması ve ehil olmayanları kamu makamlarına ataması, görevine aykırı davrandığını gösterir. Onun böyle davranması halkın kendisinden nefret etmesine ve ona karşı başkaldırmasına neden olacaktır. Halk; zahiren başkana, halifeye yani devlete itaat ediyor gözükse de kalpleriyle ona isyan edecektir. Bu ikilemden kurtulmak için de sürekli yol arayacaktır. Devlet, halkın hedefi haline gelince yıkım artık çok yakın demektir. Yönetimin dini hafife alması ve dindarlara baskı uygulaması da toplumsal çözülmenin yakın olduğunu gösterir. Yine, yönetimin dini kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamaya ya da yorumlatmaya çalışması da halkın, yönetimdekilerin değiştirilerek başka bir yönetimin getirilmesi için çalışmasına neden olur. Çünkü insanlar, doğru olduğuna inandıkları inançlarının yok edilmesine ve hafife alınmasına uzun süre tahammül etmezler. Neticede yönetim geçersiz kılınarak alaşağı edilecektir. Yönetimde bu şekildeki suiistimaller gerçekleştiğinde, onların yaptıklarını değiştirip, dinin aslî değerlerini tekrar hayata geçireceğini ve adaletle davranacağını söyleyen birileri halk arasından çıkıp yönetime talip olduğunda, muhakkak ki halktan büyük destek görecektir. Kısacası bir devletin yönetimi ya ihmal ve acizlikten veya zulüm ve haksızlıktan dolayı çözülmeye mahkûmdur. Kadim düşünürlerden rivayet odur ki devlet bir meyveye benzer. O meyveye dokunmak başlangıçta güzel ve hoştur ancak tadı acıdır. Meyve geliştikçe yumuşar ve tadı güzelleşir. Olgunlaşmanın tamamlanmasıyla da bozulmaya ve yok olmaya yüz tutar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Fukaha</strong>;devleti istikrarsızlığa düşüren ve zayıflamasına yol açan başlıca nedenler ve alınması gereken tedbirlerle ilgili olarak da şunları söylemektedir: Bir devlette yönetimin karşılaşabileceği iki türlü problem vardır. Bunlardan ilki, ilahi sebeplerden kaynaklanan doğal afetler; ikincisi de halkın, yönetimin aleyhine dönmesidir. Şüphesiz, Allah’tan gelene karşı durulamaz ise de bu tür felaketleri önlemenin yolu, gizli-saklı gayrı meşruluklara engel olmak ve dua etmektir. İnsanlardan kaynaklanan problemleri çözmenin yoluysa kararlılıkla o problemlerin üzerine gitmektir. Halkın, yönetimin aleyhine dönmesi, adaletin ve ekonominin bozulması nedeniyledir. Nedenler ortadan kaldırılmadıkça problemlerin çözümü de mümkün olmayacaktır. Çözüm için yapılması gereken, öncelikle nedenleri ortadan kaldırmaktır. Öte yandan, kamu görevlilerinin dejenerasyonu da devletin istikrarsız hale gelmesine bir nedendir. Kamu görevlilerinin bozulmaları genellikle üç nedenden kaynaklanır. Birincisi, ücretlerinin düşük olması; ikincisi de onlara haksızlık ve düşmanlık edilmesidir. Üçüncüsü ise yöneticilerin bizzat kendilerinin tamahkâr olmalarıdır. Dejenerasyonun en çirkini üçüncü tarzdakidir. Zira birinci durumda ücretler iyileştirilerek, ikinci durumda haksızlıkların ve düşmanlıkların önü alınarak düzen sağlanabilir; ancak tamahkârlık, akılların içine düştüğü bir tuzak, kalplerin samimiyetini bozan bir huydur. Eğer tamahkârlığın önüne geçilemezse bu huy kişinin bütün her şeyini bozar. Kamu görevlilerinin kendilerinden kaynaklanan bu yozlaşma, bir nankörlük ve bir ihanet durumu olduğundan, böyleleri derhal işten el çektirilmelidir. Peygamberden rivayet odur ki <strong><em>“Yöneticiler, halka zulmetmeye başlayınca gökten yağmur bile yağmaz olur”</em></strong>.</p>
<p style="text-align: justify;">Fukahayagöre, önemli olan husus istikrarsızlığa düştükten sonra önlem almak değil, düşmeden almaktır. Bunun için de devletin mutlaka bir istihbarat teşkilatına ihtiyacı vardır. İstihbarat hem ülke içine yönelik, hem de ülke dışına, komşu ülkelere yönelik oluşturulmalıdır. Diğer yandan istihbarat; güvenilir, dürüst ve devlete sadakatten ayrılmayan, başkalarının hukukunu çiğnemeyen ve fitneye yol açmayacak kimselerden teşkil edilmelidir. Doğaldır ki haklarının ne olduğunu ve işlerin nasıl yürütüldüğünü bilmeyen bir toplumu yönetmek son derece zordur. Düzen ve istikrar açısından bakıldığında dört farklı sosyo-politik yapıdan bahsetmek mümkündür: 1) Hem yöneticilerin, hem de yönetilenlerin dürüst olduğu yapı: Böyle bir yapıda genel olarak herkes mutludur. Halk, dürüst ve itaatkâr olmakla yönetime yardım eder, devletin daha da güçlenmesine katkıda bulunur. Peygamberin de dediği gibi, <strong><em>“Yöneticilerin en hayırlıları, halkın onları, onlarında halkı seven kişilerden olmaları; en hayırsızları da halkın onlardan, onlarında halktan nefret eden kişilerden olmalarıdır.”</em></strong> 2) Yöneticilerin dürüst, yönetilenlerin yozlaşmış olduğu yapı: Böyle bir yapı da mutsuzluğun bir göstergesidir. Bu durumda yönetime düşen görev, gerek cezayla gerekse tehditle yozlaşmış insanları tedibe çalışmaktır. 3) Halkın dürüst, yönetimin yozlaşmış olduğu yapı: Yönetimin dürüst olmaması durumunda halk, haklı ve dürüst olmanın verdiği güçle yönetimi tehdit eden bir unsura dönüşür. Bu durumda iki ihtimal mukadderdir. Ya yönetim halkı zorla, baskıyla sindirerek uzun vadede kendi sonunu hazırlayacaktır ya da halkın baskısıyla yönetim değişecektir. 4) Hem yöneticilerin, hem de yönetilenlerin yozlaşmış olduğu yapı: Bu durumda, kaçınılmaz bir biçimde iki kesim arasında düşmanlık peyda olacaktır. Yönetim halkı kontrol altında tutabilmek için zulme, halk da isyana yol arayacak, önünde sonunda devlet yıkılacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunların ışığında, fukaha devletin düzeni ve istikrarı için alınması gereken tedbirleri de şu şekilde özetlemektedir: Öncelikle devlet, adil olup, bütün insanlara hukuk karşısında eşit davranmalı, yöneticiler de dâhil, hiç kimse hukukî anlamda imtiyazlı olmamalıdır. İnsanların dış hallerine saygı gösterilmeli, iç dünyaları araştırılmamalıdır. İhtiyaçlı insanlara ve kimsesiz çocuklara yardım edilmeli, kimse aç susuz bırakılmamalıdır. Ahlaka ve hukuka aykırı davrananlar tespit edilmeli, öncelikle eğitilip düzeltilmelerine çalışılmalı, mümkün olmadığı takdirde de cezalandırılmalıdır. Gerçek dindarlara değer verilmeli, emirler ve yasaklar hususunda daima <strong>Kur’an</strong><strong>î</strong> hükümlere müracaat edilmelidir. Eğitim ve öğretim önemsenmeli, çocukların geleceği için her türlü yatırım yapılmalıdır. En az bunlar kadar önemli, belki de daha önemli bir diğer unsur da halkın sevgisinin kazanılmasıdır. Ariflerin de dediği gibi, bir devletin gerçek hazinesi, insanların kalplerinin kazanılmasıdır. Dünyayı isteyen de ebediyeti isteyen de muhakkak ki insanların kalplerini kazanmalıdır. Sevgi temelli bir devletin muhakkak ki ömrü uzun olacaktır. Toplumsal düzen ve istikrar için dikkat edilmesi gereken başlıca hususlar da şunlardır:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Toplumda, dinin yasakladığı günah ve fitneye yol açıcı kumar, içki, iftira, ölüler üzerine ağıt yakmak gibi kötü davranışların sergilenmesine engel olmak ve insanları dine teşvik edip, onlara dinin zahiri hükümlerine göre muamele yapmak.</p>
<p style="text-align: justify;">2) Ülkenin, topyekûn refah seviyesini yükseltmek; insanların güvenliğini temin ederek kazançlarını temin etmelerine yardımcı olmak.</p>
<p style="text-align: justify;">3)  İnsanların gayrı meşru işlerle uğraşmalarına engel olmak, gerektiğinde onlara dinin öngördüğü şekilde hak ettikleri cezaları tatbik etmek. Devletin suçlulara acıması ya da bazılarını kayırmaya kalkışması, kendi sonunu hazırlamasına neden olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">4) İnsanlara uygulanacak cezalarda dinin koymuş olduğu sınırları aşmamak. Yargılamayı dikkatli ve adil yapıp, hapsedilmesi gerekmeden hiç kimseye böyle bir ceza vermemek, şayet birilerine hapis cezası verilecekse onların yiyecek ve giyecek gibi masraflarını karşılamak, zaman zaman onları serbest bırakmak, belki de en önemlisi suç ve ceza oranını iyi tespit etmek. Hâkimlerin; dindar, iffetli, bilgili, basiretli, güvenilir ve vakur insanlardan seçilmelerini sağlamak.</p>
<p style="text-align: justify;">5) Fertlerin toplumsal tabakalarını ve mevkilerini iyi bilip ona göre muamele etmek. Böyle bir muamele, işlerinin tanzimine ve kalplerinin hoşnutluğuna sebep olur. Aksi söz konusu olduğunda devlete ve devlet yetkililerine karşı kin ve nefret duymalarına yol açılır. Böyle bir tavır asla tasvip edilemez.</p>
<p style="text-align: justify;">6) Halka zulüm yapmamak, insanların canlarına, mallarına ve namuslarına tasallut etmemek, aksine onlara adaletle, saygı ve sevgiyle muamele etmek.</p>
<p style="text-align: justify;">7) Dâhilde ve hariçte istihbarat faaliyetlerinde bulunmak. Devletin istikrarına yönelik sağlıklı tedbirler almak ve isabetli siyaset yürütmek, istihbarat faaliyetlerine bağlıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">8) Devlet başkanının ve diğer yetkililerin gerektiğinde insanlar için ulaşılabilir olması. Ulaşılabilir olmayı zorlaştırmak, iyiyi kötüye çevirir, halkı bozar ve devlete ve yetkililere karşı şüphelere yol açar.</p>
<p style="text-align: justify;">9) Ehil olmayan insanları idarî görevlere getirmemek. Çünkü insanlara, cahil yetkililerden daha fazla zulmeden ve katı davranan kimse olamaz. Böyleleri muhakkak ki devlete büyük külfetler oluşturup büyük cinayetlere neden olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">10) İstikrara yönelik bu şartlar, hukukun gereğini yerine getirmek maksadıyla gözetilmeli, istismara fırsat verilmemeli ve uygulamalarda itidalli bir yol takip edilmelidir.<sup><sup>[5]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Şüphe yok ki <strong>fukaha</strong>, devlet telakkisinde yaşadıkları dönemin şartlarından etkilenmiştir. Ancak siyasetin temel ilkelerinin Kur’an’dan ve onun tatbikatı anlamında Sünnetten istihracı Müslümanlar için örnek alınması gereken en önemli husustur. Özetlemek gerekirse; <strong>devletin varlık sebebi insanların; can, mal, akıl, namus ve din emniyetini temin etmektir.</strong> Temin edilmesi gereken emniyet, yalnızca Müslümanlar için değil, Müslim-Gayrimüslim herkes için geçerlidir. Emniyet; adaletle kabildir. Adil olmayan bir devlet, meşru bir devlet olamaz. Meşruiyetse ancak ve ancak “hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) alıkoyan bir şuranın varlığıyla”; “şura azalarının meşveret ve istişaresiyle”; meşveret ve istişareye istinaden yürütülmesi birer “emanet olan kamusal işlerin-görevlerin liyakat ve ehliyete istinaden ehil ellere tevdi edilmesi” ile mümkündür… Devlet, meşruiyete riayet ediyorsa devlettir; meşruiyete riayet etmeyen bir devlet, devlet değil, gayrı meşru otoritelerin, despotların baskı aracıdır. Gayrı meşru vasıtalar nasıl meşruiyet tesis edemezse meşru gayeler de gayrı meşru vasıtaları mubah kılamaz…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Joseph Schacht, İslam Hukukuna Giriş, Çev., M. Dağ – A. Şener, Ankara Üni. İ.F.Yayınları, Ankara, 1986.</p>
<p>[2] Maverdî, El-Ahkamu’s-Sultaniyye, Çev., A. Şafak, Bedir Yay., İstanbul, 1976.</p>
<p>[3] Maverdî,Teshilü’n-Nazar ve Tacilü’z-Zafer (Devlet Yönetimi), Çev., M. A. Kara, İlke Yay., İstanbul, 2003.</p>
<p>[4] Maverdî, El-Ahkamu’s-Sultaniyye, Çev., A. Şafak, Bedir Yay., İstanbul, 1976.</p>
<p>[5] Maverdî, Nasihatü’l Müluk (Siyaset Sanatı), Çev., M. Sarıbıyık, Kırkambar Yay., İstanbul, 2000.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1080&amp;linkname=%C4%B0slam%20F%C4%B1kh%C4%B1nda%20Devlet" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1080&amp;linkname=%C4%B0slam%20F%C4%B1kh%C4%B1nda%20Devlet" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1080&amp;linkname=%C4%B0slam%20F%C4%B1kh%C4%B1nda%20Devlet" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1080&amp;linkname=%C4%B0slam%20F%C4%B1kh%C4%B1nda%20Devlet" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1080&amp;title=%C4%B0slam%20F%C4%B1kh%C4%B1nda%20Devlet" id="wpa2a_20"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1080</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
