<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>MERHABA... &#187; WEB</title>
	<atom:link href="https://www.nesettoku.com.tr/?cat=1&#038;feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.nesettoku.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Dec 2025 09:36:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
		<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
		<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=3.9.25</generator>
	<item>
		<title>Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve Hukuk Devleti Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=2009</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=2009#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Sep 2025 14:21:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=2009</guid>
		<description><![CDATA[Muhalefetin, AKP iktidarı tarafından yargı eliyle dizayn edilmeye çalışıldığı şüphesi uyandıran ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İMAMOĞLU’nun 19 Mart 2025 tarihinde tutuklanmasıyla  CHP’li belediyelere ve CHP’ye yönelik başlatılan “adlî” soruşturmalar; 16 Nisan 2017 referandumu neticesinde “yüzde bir buçuk” gibi cüzî bir puan farkıyla kabul edilen ve 9 Temmuz 2018’den itibaren Türkiye&#8217;de yürürlüğe konulan “Cumhurbaşkanlığı Sistemi”nin “hukuk devleti” modeliyle bağdaşıp bağdaşmadığı &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=2009">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Muhalefetin, <strong>AKP</strong> iktidarı tarafından <strong>yargı</strong> eliyle <strong>dizayn</strong> edilmeye çalışıldığı şüphesi uyandıran ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İMAMOĞLU’nun <strong>19 Mart 2025</strong> tarihinde tutuklanmasıyla  <strong>CHP</strong>’li belediyelere ve <strong>CHP’</strong>ye yönelik başlatılan <strong>“adlî”</strong> soruşturmalar; <strong>16 Nisan 2017</strong> referandumu neticesinde <strong>“yüzde</strong> <strong>bir buçuk”</strong> gibi cüzî bir puan farkıyla kabul edilen ve <strong>9 Temmuz 2018</strong>’den itibaren Türkiye&#8217;de yürürlüğe konulan <strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi”</strong>nin <strong>“hukuk devleti”</strong> modeliyle bağdaşıp bağdaşmadığı tartışmalarını yeniden gündeme getirdi… <span id="more-2009"></span>Öyle ki <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>, <strong>2016</strong>’da, <strong> yargı</strong> hiyerarşisinin tepesindeki nihaî karar mercii Anayasa Mahkemesinin  vermiş olduğu bir kararla ilgili olarak; <em>“Anayasa Mahkemesi bu şekilde bir karar vermiş olabilir. Ben, Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu karara uymuyorum, saygı da duymuyorum. O kadar…”</em><strong><strong>[1]</strong></strong> derken; şimdilerde, yargı hiyerarşisinin en alt basamağında bulunan herhangi bir mahkeme, <strong>CHP</strong>’li belediyeler ya da <strong>CHP </strong>yönetimi<strong> </strong>hakkında aleyhte bir karar verdiğinde, <strong>CHP</strong>’liler o kararı eleştiriyorsa <em>“Anayasanın yüz otuz sekizinci maddesine göre, hakimler görevlerini bağımsız olarak kanuna ve hukuka uygun şekilde yaparlar. Ben söylemiyorum, Anayasanın yüz otuz sekizinci maddesi söylüyor. Her zaman söylediğimiz gibi, mahkemelerin verdiği her kararı beğenmek mecburiyetinde değiliz. Bizim de eleştirdiğimiz pek çok mahkeme kararı da olmuştur. Ama bu kimseye mahkeme kararlarını tanımama hakkı vermez.  Ben mahkeme kararlarını tanımıyorum demek, açıkça hukuk devletine kafa tutmaktır. Böyle bir sorumsuzluğa göz yumulması elbette düşünülemez. Adlî ve idarî süreçleri sorunsuz işletilmesi için sorumluluklarımızı harfiyen yerine getireceğiz.”</em><strong><strong>[2]</strong></strong> demekte ve hararetle <strong>“hukuk devleti”</strong> savunusu yapmaktadır. Güzel de hukukun h’sinden haberdar olan birileri sormaz mı yargı hiyerarşisinin en alt basamağındaki mahkemeler <strong>hukuk devleti </strong>kapsama alanı içerisinde de hiyerarşinin tepesindeki <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>dışarısında mıdır? Anayasa Mahkemesinin almış olduğu kararları iktidar gücünü kullanarak uygulattırmamak hangi <strong>“hukuk devleti” </strong>anlayışıyla kabildir? Yine, Türkiye yargı hiyerarşisi için en üst mahkeme diye kabul edilen <strong>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi</strong>nin almış olduğu kararları iktidar gücünü kullanarak uygulattırmamak hangi <strong>“hukuk devleti” </strong>anlayışıyla kabildir? Yoksa hukuk devleti tanımı, <strong>AKP</strong> literatüründe farklı mıdır?! Mamafih, yine birileri sormaz mı “Hani ya <strong>Kur’an’</strong>ın <strong>(Maide 8) </strong><strong>“Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten ayırmasın.” </strong>hükmü akidenizdi.”?!</p>
<p style="text-align: justify;">Bilenlerin malumudur, hukuk devletinin <strong>sahih</strong> literatürdeki karşılığı şu şekilde beyan edilmektedir:<strong>  Hukuk devleti; </strong>evrensel insan hakları temeline ve eşitlik ekseninde yurttaşların rızası ilkesine dayanan, çoğunluk tercihi çerçevesinde hükümet etme yetkisini içeren, temsilî iktidarın genel iradeye yani halka hesap verme mükellefiyetinin bulunduğu ve her türlü erkin de <strong>anayasa</strong> ile sınırlandırıldığı yönetim biçimidir. Temel unsurları ise <strong>kuvvetler ayrımı</strong>, <strong>muhalefetin varlığı</strong>, <strong>enformasyon çeşitliliği</strong>, <strong>ifade özgürlüğü</strong> ve <strong>periyodik seçimler</strong>dir. Hukuk devletinin formel ölçütü; kamu gücü olarak devletin, doğal hukukla ve pozitif kanunlarla sınırlandırılmış, hukuka ve kanunlara tabi kılınmış ve tasarruflarının bağımsız mahkemeler tarafından sorgulanabilir olması, muhteva bakımından ölçütüyse adaleti tahakkuk ettirme vazifesiyle tavzif edilmesidir. Bir devletin adlî  sistemindeki yasa, tüzük, yönetmelik, yönerge ve benzeri çokluğu, o devletin <strong>hukuk devleti</strong> olduğuna delalet etmez. Mesela; tekparti diktatörlüklerinin her hususta ve oldukça ayrıntılı yasal düzenlemelerinin bulunması, onları hukuk devleti yapmaz. Temel ve doğal insan haklarını tanımayan bir devlet, <strong>“kanun devleti”</strong> olabilir ise de asla hukuk devleti olamaz. Her şeyden önce orada bütün bireyler için <strong>insan hakları</strong>nın yürürlükte olması gerekir. Adaletin asgari şartı budur.[3] Hukuk devletinin tesisi için pratikte bir takım yasal mekanizmaların kurulması da zorunludur. Temel öncelik <strong>yasama</strong>, <strong>yürütme</strong> ve <strong>yargı</strong> organlarının yetki ve görev alanlarının belirlenmesi, sınırlara mutlak riayet ve idarî faaliyetlerin yasalara uygun olarak gerçekleştirilmesidir. Bireysel özgürlükler açısından en önemli husus ise hak arama yollarının açık tutulması, kazanılmış haklara saygı, suçsuzluk karinesi (beraet-i zimmet), mücbir sebep, suç ve cezaların kanunîliği ve geçmişe yürümezliği ve haksız olarak verilen zararların tazminidir. Hukukî denetimin hakikaten etkin olabilmesi de elbette yargının bağımsızlığına ve <strong>hukukun evrensel prensipleri</strong>ne (İnsan Haklarına Bağlılık, Anayasa’nın ve Uluslararası Sözleşmelerin Üstünlüğü, İşkence Yasağı ve İnsan Onurunun Korunması, Ayrımcılığın Reddi ve Eşitlik, İdarenin İşlem ve Eylemlerine Karşı Hukukî Güvenlik, vs.) riayettir.<sup><sup>[4]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Hukuk devletini gerçekleştirmede en uygun siyasal form, <strong>demokrasi</strong> ise de <strong>demokrasi</strong>nin hukuk devletine alelıtlak ulaştıracağı yine de söylenemez. Çünkü araçlar kullananların hedeflerine hizmet ettiklerinden, <strong>etik</strong> ve <strong>hukuk </strong>tanımayanların ellerine düştükleri taktirde aykırı yönde de kullanılabilir. Maalesef demokrasinin manipülasyonlara açık tarafları hayli çoktur. Demokrasilerde çağdaş teknolojiden yararlanan propaganda araçlarıyla insanlar etkilenebiliyor ve güdümlenebiliyorsa ki bunlar kuvvetle muhtemeldir, böylesi durumlarda demokrasinin hukuk devletine hizmet edeceği tabiatıyla çok şüphelidir. Demokrasi perdesi altında yönetimler pekâlâ <strong>oligarşi</strong> olabilmekte, hukuk devletine değil, aksine muayyen çıkar gruplarına hizmet edebilmektedir. Kaldı ki bir devlette kuvvetler ayrımı ilkesinin resmiyette var olması, mutlaka o devletin demokratik olduğu anlamına da gelmemektedir. Kuvvetler ayrımı, <strong>oligarşi</strong> içerisindeki dengeyi ve uzlaşmayı sağlamak için de pekâlâ kullanılabilir. Demokrasiler, bilinçli örgütlenmiş sosyolojik gruplara, bilinçli halka dayanmadıkça oligarşik manipülasyonlar kaçınılmazdır. Belki de bu nedenden ötürü, <strong>demokrasi</strong> ve <strong>hukuk devleti</strong> ayrımı yapılmaktadır. Demokrasiyle hukuk devleti arasındaki çelişki şu şekilde izah edilebilir: Demokrasilerde siyasal meşruiyetin kaynağı, şüphesiz halktır fakat bunun pratikteki karşılığı parlamento çoğunluğudur. Parlamento elbette yasal kuralları belirleme yetkisine sahiptir ancak parlamenter çoğunluk mutlak bir güce sahip değildir. Bu gücü sınırlandıran şey, <strong>hukukun üstünlüğü</strong> ilkesidir. Hukukun üstünlüğü ilkesi, parlamenter çoğunluğun iradesini sınırlandırarak, azınlıkta kalanların haklarını da korur. İşte bu noktada siyasal meşruiyetin kaynağı olan halkın, daha doğrusu parlamenter çoğunluğun karşısına yeni bir <strong>meşruiyet</strong> kaynağı çıkmaktadır ki o da <strong>“evrensel insan hakları”</strong>dır. Bu yeni <strong>meşruiyet</strong> kaynağıyla birlikte <strong>demokrasi</strong>, yerini temel haklarla sınırlı hukuk devletine bırakmaktadır.<sup><sup>[5]</sup></sup> Evrensel insan haklarına dayanmayan bir demokrasi olsa olsa ayak takımının despotizmidir. Binaenaleyh <strong>hukuk devleti</strong> kurallara uymak bakımından devletle yurttaş arasında bir eşitlik oluşturur. Yasalara uymak sadece yurttaşlar için değil, devlet için de bir zorunluluktur. Bunun anlamı, yurttaşların tek taraflı olarak devlete boyun eğmekle mükellef  bir <strong>“tebaa”</strong> olmadığı, karşılıklı sorumlulukların mevcut olduğudur. Bu nedenle hukuk devleti, bazı yönleriyle demokrasiye benzer ise de demokrasiden bağımsız bir ideal olarak onunla bazen de çelişir…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi”</strong>; açıktır ki dünya <strong>siyaset</strong> ve <strong>hukuk</strong> literatüründe karşılığı bulunmayan <strong>nevzuhur</strong> bir siyasal sistemdir. Her ne kadar <strong>AKP</strong> çevreleri <strong>“ABD Başkanlık Sistemi”</strong> benzeri bir <strong>“hukuk devleti”</strong> kuracakları propagandasıyla eğitim kalitesi düşük kitleleri ikna edip, referandumla <strong>“parlamenter sistem”</strong> yerine <strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi”</strong>ni uygulamaya geçirmeyi başarmış ise de onun <strong>“ABD Başkanlık Sistemi” </strong>ile gerçekte hiçbir benzerliği yoktur… Mukayese etmek gerekirse <strong>ABD Başkanlık Sistemi; yasama</strong> gücünün (Kongre) de <strong>yürütme</strong> gücünün (Başkan) de muayyen bir süre için halk tarafından seçildiği, ne kongrenin başkanı azil yetkisinin ne de başkanın kongreyi fesih yetkisinin bulunduğu, ancak her iki organın da tüm faaliyetlerinin <strong>yargı</strong> (Yüksek Mahkeme/Supreme Court) tarafından denetlenebildiği yönetim biçimidir. Bu sistemde;<strong> yasama (legislative), yürütme (executive)</strong> <strong> </strong>ve<strong> yargı (judicial)</strong> organları kurumsal anlamda birbirinden keskin hatlarla ayrılmıştır. Her bir organın bir diğeri üzerinde <strong>fren ve denge</strong> <strong>(checks and balances)</strong> mekanizması aracılığıyla etkide bulunabilme imkânı vardır… <strong>Yasama Organı (Kongre: Temsilciler Meclisi </strong>ve<strong> Senato) </strong>seçimleri şu şekilde gerçekleşmektedir: <strong>Temsilciler Meclisi</strong> üyelerinin halka yakın olması, halkın taleplerini yansıtması amacıyla seçimler, <strong>dar bölge seçim sistemi </strong>ile iki yılda bir yinelenir ve tüm üyeler yeniden seçilir. Her eyalet, nüfusuna göre belirlenen temsilci sayısı kadar seçim bölgesine ayrılır ve her seçim bölgesinde, tek turlu seçimde <strong>basit çoğunluğu</strong> elde eden aday seçimi kazanır. Seçimi kazanan, <strong>“parti”</strong> değil <strong>“şahıs”</strong>tır. <strong>Senato </strong>ise elli eyaletten gelen ikişer senatörün oluşturduğu üst bir meclistir. Temsilciler Meclisinden farklı olarak <strong>Senato</strong> üyeleri altı yıl için seçilir. İki yılda bir yapılan seçimlerde <strong>Senato</strong>nun üçte biri yenilenir. <strong>Kongre</strong> seçim süreci, seçimden önce kişilerin adaylıklarını açıklamasıyla başlar. Aynı partiden birden fazla kişi aday olursa, genel seçimlerde oy pusulasında yer alacak adayı belirlemek için <strong>“önseçim”</strong> yapılır. Oy verme işlemi gizli ve hızlı bir şekilde yapılır. Bazı eyaletlerde sadece kayıtlı parti üyelerinin katılabildiği &#8220;kapalı&#8221; önseçimler düzenlenir. Açık bir önseçime ise hangi partinin üyesi olduğuna veya herhangi bir parti üyeliği olup olmadığına bakılmaksızın tüm seçmenler katılabilir. Amerikan siyasi partileri, genelde yerel örgütlerin ve eyalet örgütlerinin dört yılda bir başkanlık seçimleri sırasında koordinasyon amaçlı işlemesi üzerine kuruludur. Bu sebeple, <strong>Kongre</strong> üyeleri; konumlarını, partilerinin genel başkanına değil, yerel düzeydeki ya da eyaletteki seçmenlerine borçludur. Bunun sonucu olarak da senatörlerin ve temsilciler meclisi üyelerinin kanunlaştırma faaliyetleri sırasındaki tutumları şahsî ve bağımsızdır. Yani; <strong>Amerikan Kongresi</strong> partilere karşı <strong>“tabi-metbu”</strong> ilişkisiyle değil, <strong>mevkidaşlar</strong> ilişkisiyle çalışır. Bu da <strong>Kongre</strong>’deki politikaların, nerdeyse her kanunlaştırmada yapısı değişebilen koalisyonlarca yürütülmesine imkân tanır. Dolayısıyla partilerin <strong>blok</strong> halinde hareket ettiği kanunlaştırmalar çok çok nadirdir. Öte yandan <strong>Anayasa</strong>; <strong>Kongre</strong>’nin yetkilerine de bazı konularda kesin sınırlamalar getirmiştir. Mesela, <strong>Kongre</strong> ifade hürriyetini kısıtlayacak kanun da suç işleyen ya da illegal davranışlarda bulunan bireyleri yargısız mahkûm eden kanun da geçmişte yapılmış davranışları suç sayan herhangi bir kanun da çıkaramaz… Tek kişilik yürütme <strong>(executive)</strong> organı <strong>Başkan</strong>ın seçimine gelince;<strong> </strong>Başkan bu göreve <strong>dört yıllık</strong> bir süre için, bir <strong>Başkan Yardımcısı</strong> ile birlikte seçilir. Siyasî partiler, önce eyaletler bazında <strong>“önseçim”</strong> yaparak <strong>“seçici kurul”</strong>a <strong>(electoral college) </strong>delegelerini seçer. Her eyaletin <strong>“seçici kurul”</strong>a <strong>(electoral college) </strong>gönderdiği delege sayısı, Temsilciler Meclisi&#8217;nde sahip olduğu ve eyalet nüfusunun sayımıyla belirlenen temsilci sayısına ilave olarak iki senatörün de eklenmesiyle bulunan sayıya eşittir. Bu delegeler de <strong>“Federal Genel Kurul”</strong>da kendi başkan adaylarını seçer. Mevcut başkanın <strong>ikinci dönem</strong> için aday olması durumunda, başkanın mensubu olduğu parti önseçim yapmaz ve mevcut başkanı yeniden aday gösterir. Adaylar belirlendikten sonra, her dört yılda bir seçmenler, başkanı seçecek delegeleri <strong>(electoral college);</strong> delegeler de başkanı seçer. <strong>Başkan </strong>yasama organının bir üyesi olmadığı gibi; yasama organının üyelerinin seçiminde de herhangi bir rolü yoktur. <strong>Başkan;</strong> <strong>Senato</strong>’nun rızası ve mevcut senatörlerin üçte ikisinin onayı şartıyla <strong>Yüksek Mahkeme </strong>hâkimlerini, büyükelçileri, konsolosları belirlemeye ve uluslararası antlaşmalar yapmaya yetkilidir. <strong>Başkan;</strong> yasa tasarısı hazırlayamaz, yasama çalışmalarına katılamaz ve yasama organının çalışmalarını engelleyemez. Birleşik Devletler’in bütün yetkilileri gibi <strong>Başkan</strong> da vatana ihanet, rüşvet ve görevi kötüye kullanma ithamıyla sorgulanabilir, yargılanabilir ve mahkum edildiği taktirde de görevden el çektirilebilir. Bu fiillerle başkanı suçlama yetkisi <strong>Temsilciler Meclisi</strong>ne; yargılama yetkisi de <strong>“impeachment”</strong> usulüyle<strong> Yüksek Mahkeme</strong> başkanlığında <strong>Senato</strong>ya aittir… En yüksek yargı <strong>(Judicial) </strong>organı<strong> Yüksek Mahkeme</strong>nin <strong>(Supreme Court) </strong>teşekkülü de şöyledir: <strong>Anayasa</strong> tarafından özel olarak oluşturulan tek mahkeme dokuz üyeli <strong>Yüksek Mahkeme</strong>dir. Senatonun onayı şartıyla üyelerin hepsini atama <strong>(teklif)</strong> yetkisi <strong>Başkan</strong>a aittir. Üyeler; <strong>“iyi hâlleri” (good behavior)</strong>  sürdüğü müddetçe ömür boyu görevde kalırlar. İyi hâlin kaybı yani üyenin suç işlemesi durumunda <strong>“impeachment”</strong> usulünün işletilmesiyle <strong>Senato</strong>nun üçte ikisinin oyuyla görevden alınmaları da mümkündür. <strong>Senato</strong> onaylamadan önce, <strong>Başkan</strong> tarafından önerilen adayların sorgulamasını yapmak için bir komite oluşturur. Komitede sorgulama sözlü ve kamuya açıktır ve adayın siyasal eğilimlerini de özel hayatını da sorgulayabilir. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin herhangi bir organ tarafından ihlali durumunda oluşacak problemleri çözmek yargıya, bilhassa <strong>Yüksek Mahkeme</strong>’ye ait bir görevdir. <strong>Yüksek Mahkeme</strong>’nin kararları mutlak surette bağlayıcıdır. <strong>Başkan</strong>; <strong>Yüksek Mahkeme</strong>’nin kararlarına karşı, <strong>“Tanımıyorum, saygı da duymuyorum.”</strong> gibi cümleleri, aklından bile geçiremez… Özetle, <strong>“ABD Başkanlık Sistemi”; </strong>evrensel insan hakları temeline ve eşitlik ekseninde yurttaşların rızası ilkesine dayanan, çoğunluk tercihi çerçevesinde hükümet etme yetkisini içeren, temsilî iktidarın tüm icraatlarında adalete hesap verme mükellefiyetinin bulunduğu ve devlet erklerinin anayasayla sınırlandırıldığı <strong>hukuk devleti </strong>modelidir… <strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi”</strong>nin <strong>“hukuk devleti”</strong> modeli ile bağdaşıp bağdaşmadığı değerlendirmelerinin yukarıdaki kriterlere istinaden yapılması elzemdir&#8230;<strong> </strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi; yürürlükteki yedi yıllık pratiğinden de çıkarılabileceği üzere, <strong>yasama, yürütme </strong>ve<strong> yargı</strong> organları <strong>keskin </strong><strong>hatlarla </strong>birbirinden ayrılmış bir siyasî model değildir. Tek kişilik yürütme gücü olan <strong>Cumhurbaşkanı </strong>üzerinde, <strong>yasama</strong> ve <strong>yargı</strong> organlarının <strong>fren ve denge</strong> mekanizması olarak etkide bulunabilme imkânı yoktur. <strong>Cumhurbaşkanı</strong>ve <strong>Meclis</strong> seçimleri aynı tarihte ve muayyen bir süre için yapılmakta ise de bu durum aralarında herhangi bir <strong>fren ve denge</strong> mekanizması kurmamaktadır. <strong>Cumhurbaşkanı</strong>’nın, istediği bir tarihte seçimleri yenileme ve <strong>Meclis</strong>’i fesih yetkisi vardır… Dahası, <strong>Cumhurbaşkanı</strong> ile <strong>Meclis</strong>in <strong>genel bütçe</strong> konusunda çatışması ve <strong>Meclis’</strong>in genel bütçeyi onaylanmaması halinde C<strong>umhurbaşkanı</strong>nın <strong>Meclis</strong>i <strong>“By-Pass”</strong> etme, yok sayma yetkisi vardır… <strong>Meclis</strong> üyelerinin halka yakın olması, halkın taleplerini yansıtması mümkün olmadığı gibi, siyasî parti genel başkanlarından bağımsız aday olma şansları da yoktur… Seçimlerde kazanan, <strong>“şahıslar” </strong>değil, her zaman <strong>“partiler”</strong>dir. Zira seçimlerde <strong>“önseçim”</strong> uygulaması yoktur ve sadece <strong>“merkezi yoklama”</strong> yani parti genel başkanının liste yapma hakkı vardır. Meclis üyeleri konumlarını; yerel düzeydeki seçmenlerine değil, genel başkanlarına borçludur. Bunun sonucu olarak da meclis üyelerinin yasama faaliyetleri sırasındaki tutumlarının özgürlüğünden ve bağımsızlığından söz edilemez. Mensubiyetlerinden ötürü parti tutumuna bağlı olarak <strong>blok </strong>halinde hareket etmeleri de kaçınılmaz bir durumdur. Mamafih <strong>Cumhurbaşkanı; yasama</strong> organının bir üyesi olmadığı halde yasama faaliyetlerindeki en etkili güçtür. Cumhurbaşkanı’nın istemediği herhangi bir yasal düzenleme asla yapılamamaktadır… Meclisin rızası ve onayı olmaksızın, bakanları da büyükelçileri de konsolosları da tüm üst düzey bürokratları da rektörleri de <strong>Yüksek Yargı </strong>organları konumundaki <strong>Hakimler-Savcılar Kurulu</strong> ve <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> üyelerini de atama yetkisi dolaylı ya da dolaysız tek başına Cumhurbaşkanı’na aittir. <strong>Cumhurbaşkanı</strong>’na ait söz konusu atama yetkilerinde şüphesiz en çarpıcı nokta <strong>Hakimler-Savcılar Kurulu</strong> ve <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> üyelerinin tamamının tek kişilik yürütme organı olan <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından şöyle ya da böyle tayin edilmesidir. Bu zaviyeden bakıldığında; varlığını Cumhurbaşkanı’na borçlu olan <strong>Hâkimler-Savcılar Kurulu’</strong>nun da <strong>Anayasa Mahkemesi’</strong>nin de maalesef <strong>“bağımsız” </strong>ve<strong> “tarafsız”</strong> olması mümkün görünmemektedir.<sup><sup>[6]</sup></sup> Binaenaleyh Cumhurbaşkanlığı Sistemi; <strong>Meclis</strong>’in, <strong>Cumhurbaşkanı</strong> karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırdığı gibi, <strong>Yargı </strong>organının da <strong>Cumhurbaşkanı</strong> karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırmıştır.<sup><sup>[7]</sup></sup> Binaenaleyh<strong> “Cumhurbaşkanlığı Sistemi”; </strong>evrensel insan hakları temeline ve eşitlik ekseninde yurttaşların rızası ilkesine dayanan, çoğunluk tercihi çerçevesinde hükümet etme yetkisini içeren, temsilî iktidarın tüm icraatlarında adalete hesap verme mükellefiyetinin bulunduğu ve her türlü erkin de anayasayla sınırlandırıldığı <strong>“ABD Başkanlık Sistemi” </strong>vari bir siyasal model değildir… Fiilî <strong>“kuvvetler birliği”, </strong>demokratik-hukuk devleti olarak nitelenebilir mi?<strong> </strong>Siyasî parti genel başkanlarının merkezî listelerle seçtirdiği vekillerden oluşan <strong>yasama </strong>organı halkı temsil edebilir mi? Siyasal olanın müdahalesine tabi hukuk veya <strong>güdümlü</strong> <strong>yargı</strong> organı <strong>“bağımsız”</strong> ve <strong>“tarafsız”</strong> olabilir mi? Yüz seksen defa değiştirilen <strong>“ihale yasası”</strong> ve <strong>“kur korumalı mevduat”</strong> düzenlemeleriyle kamu kaynaklarının <strong>iktidar yanlısı</strong> şahıslara ve bir avuç faizci sermayedara dağıtıldığı bir sisteme, <strong>adil</strong> <strong>devlet </strong>denilebilir mi? Muayyen bir ideoloji ve muayyen bir dinî görüş egemen kılınarak, iktidar sürdürülmek isteniyorsa o sistem, <strong>çoğulcu</strong> ve <strong>demokratik</strong> sayılabilir mi? Bireysel hak ve özgürlüklerin katı bir şekilde kısıtlandığı, vatandaşların kamusal ve özel hayatlarının tüm yönlerinin hatta düşünce ve inançlarının dahi kontrol edilmeye uğraşıldığı, şiddet içermeyen iktidar karşıtı faaliyetlerin illegal suçlamasıyla takibata uğratıldığı, muhalif basın-yayın organlarının seslerinin susturulduğu, iletişim ve eğitim tekeli kurularak <strong>homojen</strong> <strong>devlet halkı </strong>profilinin yaratılmaya kalkışıldığı, insanların kendi tercihlerine göre değil, iktidarın keyfi iradesine göre yaşamak zorunda bırakıldığı, yöneticilerin meşruiyetlerini <strong>indoktrinasyon</strong> yoluyla veya barış, kalkınma ve güvenlik propagandasıyla manipülatif kamuoyu oluşturarak sağladığı, bir sistem <strong>özgürlükçü</strong> olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Ne yazık ki yukarıdaki suallere müspet cevap vermek pek de mümkün görünmemektedir.<strong> </strong>Malum sistem <strong> </strong>hakkında yapılabilecek belki de en iyimser değerlendirme, onun bir <strong>hukuk devleti</strong> modeli değil,  egemen gücün irade bildirimini yansıtan ve kanun hükmünde kararnameler zemininde cereyan eden bir siyasal model formunda, <strong>otoriter</strong> ve <strong>totaliter</strong>sisteme varmadan önceki en son durak olduğu biçiminde olacaktır…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">[1]<a href="https://www.youtube.com/watch?v=OKl35htF8fE">https://www.youtube.com/watch?v=OKl35htF8fE</a>/<a href="https://www.youtube.com/watch?v=mjMuTL541UQ">https://www.youtube.com/watch?v=mjMuTL541UQ</a></p>
<p style="text-align: justify;">[2]<a href="https://www.youtube.com/watch?v=4UTWjuch_Bo">https://www.youtube.com/watchv=4UTWjuch_Bo</a>/<a href="https://share.google/BbjZO4i4hS56szBbB">https://share.google/BbjZO4i4hS56szBbB</a></p>
<p style="text-align: justify;">[3] Hüseyin Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, İşaret Yayınları, İstanbul, 1989.</p>
<p style="text-align: justify;">[4] Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Siyasal Kitabevi, Ankara, 1996.</p>
<p style="text-align: justify;">[5] Zühtü Arslan, “Devletin Hukuku, Hukuk Devleti ve Özgürlük Sarkacı”, HFSA, S. 6. İstanbul, 2003.</p>
<p style="text-align: justify;">[6] <a href="http://erdoganmustafa.org/">http://erdoganmustafa.org/</a></p>
<p style="text-align: justify;">[7] <a href="http://www.anayasa.gen.tr/gozler.htm">www.anayasa.gen.tr/gozler.htm</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2009&amp;linkname=Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2009&amp;linkname=Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2009&amp;linkname=Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2009&amp;linkname=Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2009&amp;title=Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_2"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=2009</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Terörsüz Türkiye Projesi Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=2002</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=2002#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Jul 2025 20:41:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=2002</guid>
		<description><![CDATA[Cumhurbaşkanı ERDOĞAN; “inşa edeceğimiz en büyük eser” diye nitelediği &#8220;Terörsüz Türkiye” projesini mealen şöyle tanımlıyor: &#8220;Türkiye; diplomaside, ekonomide, ticarette, turizmde ve diğer alanlarda artık yeni bir ligde mücadele etmektedir. Büyük bir gururla ifade etmek isterim ki “Terörsüz Türkiye” ile inşallah en büyük eserimizi inşa edeceğiz. Dünya kabuk &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=2002">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>; <strong><em>“inşa edeceğimiz en büyük eser”</em></strong> diye nitelediği <strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesini mealen şöyle tanımlıyor: <em>&#8220;Türkiye; diplomaside, ekonomide, ticarette, turizmde ve diğer alanlarda artık yeni bir ligde mücadele etmektedir. Büyük bir gururla ifade etmek isterim ki <strong>“Terörsüz Türkiye”</strong> ile inşallah en büyük eserimizi inşa edeceğiz. </em><span id="more-2002"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dünya kabuk değiştirmekte, eski nizam çatırdamakta, coğrafyamızda ise merkezinde Türkiye&#8217;nin yer aldığı yepyeni bir denklem kurulmaktadır. Tarih; Türk, Kürt ve Arap&#8217;ı çözülmez, dağılmaz şekilde birbirine sıkıca bağlamıştır. Malazgirt; Türk, Kürt, Arap&#8217;ın ortak zaferidir. Çaldıran; Türk, Kürt, Arap&#8217;ın ortak zaferidir. Ridaniye; Kudüs&#8217;ün fethi; İstanbul&#8217;un fethi; daha nicesi ortak zaferimizdir. Biz bu coğrafyada ittifak yapınca büyüdük, güçlendik, cihana hükmettik. Ancak dağılınca hep beraber fetreti yaşadık. Birbirimize düştüğümüzde zayıfladık, geriledik. Dikkat edin, bunu hasımlarımız çok iyi biliyor. Bunu emperyalistler gayet iyi biliyor. Böl, parçala, yönet. Asırlardır bu kirli oyunu oynamayı çok ama çok iyi biliyorlar. Onun için aramıza cetvelle çizer gibi sınırlar çizdiler. Onun için aramıza nifak soktular, fitne soktular. Bizi birbirimizden uzaklaştırmak, koparmak için uğraştılar. Bizi birbirimize düşman etmek için ellerinden geleni yaptılar. Bizim farkında olmadıklarımızın onlar farkında. Onlar çok iyi biliyor ki Türk, Kürt, Arap birlikte hareket ederlerse büyük güç olurlar. Bölgeye barış gelir, huzur gelir, refah gelir ve işte bunu engellemek için her yola başvuruyorlar. Kardeşliğimize pusu kurmaya ısrarla devam ediyorlar. Birlikteliğimize, dayanışmamıza engel olmak için her yolu deniyorlar. Kimileri ihanetle, kimileri cehaletle bu ayrışmayı körüklüyor. Şunu hiçbir zaman unutmayacağız; Kürdü, Türk&#8217;ten ayırırsan yalnız kalır ve yutarlar. Türkü, Kürt&#8217;ten ayırırsan, Arap&#8217;tan ayırırsan yalnız kalır, zayıflar. Onun için içeride de dışarıda da ayrıştıran, uzaklaştıran, kutuplaştıran, bölen, parçalayan değil, birleştiren olacağız. Başkaları ne yaparsa yapsın biz inadına kardeşliği savunacağız. <strong>“Terörsüz Türkiye”</strong> gerçekleştiğinde milletimizin başına musallat olan 40 yıllık musibetten ilanihaye kurtulacak, bölgemizin kalıcı huzura kavuşmasını sağlayacağız. Biz terörü, şiddeti, silahı tamamen terk edene suhuletle yaklaşırız. Ayaklarımızı yere sağlam basıyoruz. Her meseleyi en ince detayına kadar analiz ediyor, istişare ediyoruz. İlgili kurumlarımızla, tecrübeli arkadaşlarımızla her konuyu, hiçbir boşluk bırakmadan, hiçbir ihtimali göz ardı etmeden çok kapsamlı bir şekilde düzenli olarak değerlendiriyoruz. Temkinliyiz, tedbirliyiz, sabırlıyız ama aynı zamanda iyimseriz, umutluyuz. Milletimizi on binlerce canını, trilyonlarca dolarlık kaynağını yutan 40 yıllık terör girdabından tamamen çıkarmakta kararlıyız.Türkiye Cumhuriyeti Devleti gündemine hakimdir. Üstelik bugün Allah&#8217;a hamdolsun her bakımdan çok daha güçlüyüz. Bölgemizde terör kullanım süresi bitmiştir. Yabancı aktörlere bel bağlama dönemi kapanmıştır. Türkiye kutup başı olarak yeni dönemde hak ettiği konuma hızla gelmektedir. Terör meselesini tamamen geride bıraktıktan sonra Türkiye bambaşka bir Türkiye olacak, huzur daha da artacak, kalkınma daha da hızlanacak, demokrasi daha da güçlenecek, kardeşlik daha da perçinlenecek, yarım asırdır Türkiye&#8217;nin ayağına vurulmuş prangayı söküp atacak inşallah menzile daha güçlü ilerleyeceğiz.”</em><strong><strong>[1]</strong></strong> <!--more--></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’</strong>ın <strong><em>“Terörsüz Türkiye” </em></strong>temennilerine katılmamak akıl kârı değildir elbette. Ancak bunun nasıl mümkün olacağına dair muktedirin proje hakkındaki açıklamalarında herhangi bir emare de maalesef bulunmamaktadır. <strong>PKK; </strong>Türkiye’ye yönelik terörden neyin karşılığında vazgeçecektir? <strong>ÖCALAN</strong>’ın, <strong>DEMİRTAŞ</strong>’ın ve diğer tutuklu-hükümlülerin serbest bırakılması karşılığında mı? <strong>DEM</strong> Partiden belediye başkanı seçilen insanların görevden alınıp, yerine kayyım atanması uygulamalarına son verilmesi karşılığında mı? Kürtlerin <strong>anadilde eğitim</strong> hakkı başta olmak üzere <strong>temel-doğal hak</strong> ve özgürlüklerinin tanınması karşılığında mı? Kürtlere her hususta <strong>eşit-yurttaş</strong> muamelesi gösterilmesi karşılığında mı? Yoksa ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin geleceğe matuf aşamalarına uygun zemin oluşturmak maksadıyla bölgesel Kürt unsurlarının Suriye’deki “en büyük silahlı güç” <strong>Suriye Demokratik Güçleri (PYD-YPG)</strong> etrafında birleşmelerine Türkiye’nin ses çıkarmamasını temin karşılığında mı? Mevhum süreç başladı başlayalı Türkiye’de iktidar çevreleri niçin artık Suriye’deki Kürt güçlerine <strong>PYD-YPG </strong>terör örgütü demekten vazgeçmiş, <strong>Suriye Demokratik Güçleri </strong>demeye başlamıştır? <strong>PKK, PYD, YPG, PJAK</strong>, vs. vs. gibi Kürt örgütlerini her türlü silahla destekleyen, eğiten, donatan <strong>ABD</strong>; malum örgütlerin terörden vazgeçmelerine niçin müsaade edecekmiş? Neyin karşılığında? Konunun çetrefilliğini <strong>AKP</strong> eski milletvekili <strong>Şamil TAYYAR</strong> şu cümlelerle dillendirmektedir: <em>“Tuhaf şeyler oluyor, izaha muhtaç, bilenlerin anlatması gereken. Terör örgütü PKK tüm bileşenleriyle tasfiye olacaktı. Oysa YPG, Suriye’de ‘Kuzey Irak’ benzeri ‘özerk’ statüye kavuşturulmak isteniyor sanki. ABD; YPG’ye sözde DEAŞ’la mücadele kılıfı altında 130 milyon dolar yeni kaynak hazırlıyor. ABD ve Fransa özel temsilcilerinin gözetiminde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet ŞARA, YPG lideri Mazlum ABDİ ile bir araya geliyor, gündem, YPG’nin yeni statüsü. ŞARA/ABDİ arasında daha önce imzalanmış mutabakat metni hiç uygulanmıyor. YPG mevcut idari ve askeri sınırlarını koruyor. Şam yönetimi, petrol ve doğal gaz gelirlerini YPG’yle paylaşmaya devam ediyor. PKK’nın bazı ağır silahları ve kimi kadroları YPG’ye transfer ediliyor. Eğer, PKK, YPG kisvesiyle Suriye’de devletleşecekse, Türkiye için tehdit olmaya devam edecektir. İsrail, ABD ile birlikte 4 ülkenin (Türkiye, İran, Irak, Suriye) ortasına yerleşecek. Muhtemelen, ilk aşamada İran, sonrası Türkiye’yi bölmeye, Ortadoğu’nun yeni haritasını çizmeye çalışırken, ihtiyaç duyacakları kara gücünü buradan temin edecekler. Türkiye, bu tehlikeli oyuna asla izin vermemelidir. Gördüğüm kadarıyla devlet içinde bu projeye destek verenler ağırlıkta ve güçlüler. Çok yazık.”<strong>[2]</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’a göre; <strong>&#8220;Terörsüz Türkiye” </strong>sürecini, <strong>PKK</strong>’nın mahpus lideri <strong>Abdullah ÖCALAN</strong>’a yaptığı cesur ve ezberleri bozan çağrısıyla cumhur ittifakı ortağı <strong>Devlet BAHÇELİ</strong>, başlatmıştır. <strong>BAHÇELİ’</strong>nin 22 Ekim 2024 tarihindeki TBMM Grup Toplantısı konuşmasında seslendirdiği bahis mevzuu çağrı şu şekildedir: <em>“Ne ABD ne AB ne Irak ne Suriye ne de bir başka ülkeyle birlikte içimizdeki bazı mihrakların, Kürt kardeşlerimizin sözcüsü ve vasisi olması asla ve kata mümkün değildir. TBMM’de her meselenin ele alınıp milli ve müşterek akılla çözümü mümkün ve hatta mecburidir. Eğer terörsüz bir siyaset, terörsüz bir ülke, terörsüz bir gelecek hususunda herkes ittifak halindeyse o halde değil elimizi taşın altına koymaya, gövdemizi koymaya varız ve buradayız. Geçen haftaki grup konuşmamda demiştim ki; Türkiye’ye getirilirken, ‘her türlü hizmete hazırım’ diyen terörist başı, buyursun terörün bittiğini, örgütünün tasfiye edileceğini tek taraflı ilan etsin. Bu çağrımın içyüzünü henüz anlamayan, anlasa bile işine gelmediğinden saptırmaya çalışanlar çok sayıdadır. Türk ve Türkiye Yüzyılında terörü sıfırlamak, milli birlik ve beraberliği çelikleştirmek amacına matuf hüküm cümlem şöyledir: Terörist başı işin içinde olmazsa bir şey çıkmaz diyenlere de sesleniyorum; Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığı gösterirse, “Umut Hakkı”nın kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. Ne Kandil ne de Edirne, adres İmralı’dan DEM’e uzansın, bu ağır ve tarihi terör sorunu ülke gündeminden tamamen çıkarılsın. Hodri meydan, buna varız. Vatan, millet, devlet, bayrak, ortak gelecek ve tam bağımsızlık için bunu dahi sineye çekmeye sonuna kadar hazırız. Türkiye ve Türk milleti için her fedakârlığı yapmaya, her çileye katlanmaya, lazım gelen her adımı atmaya kararlıyız, inançlıyız, tarih huzurunda diyorum ki yeminliyiz. Yeni Yüzyıl, Yeni Hayat, Yeni Türkiye temelinde bagajları boşaltalım ve milli ülküleri hep birlikte yakalayalım.”</em><strong><strong>[3]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın ifadeleriyle “<strong>BAHÇELİ, <em>kendisinin ve partisinin yarım asrı aşkın siyasi kariyerini ortaya koyarak bu cesur çağrıyı yapmıştır.” </em></strong>Doğrusunu söylemek gerekirse <strong><em>hafıza-i beşer nisyan ile malûl</em></strong> değilse şayet <strong>BAHÇELİ</strong>’nin yaptığı çağrıyla hem kendisinin hem de partisinin yarım asrı aşkın siyasi kariyerini ortaya koyduğu açıktır. Dahası <strong>BAHÇELİ </strong>bununla da yetinmemiş, <strong>kırk yıl</strong> boyunca <strong>terörist-başı, bebek katili, cani, vs. vs. </strong>diye bin bir çeşit sıfatla tavsif ettiği <strong>ÖCALAN</strong>’a, <strong>ÖCALAN</strong>’ın bilahare yaptığı <strong>&#8220;Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı&#8221; </strong>mukabilinde <strong>“<em>PKK’nın Kurucu Önderi” </em></strong>dahi diyebilmiştir. <strong>“<em>Kurucu Önder” </em></strong>tamlamasının zihinlerdeki çağrışımının hayli müspet olduğu düşünülürse, değişimin bu kadarına <strong>“Pes doğrusu.”</strong> dememek, pek de mümkün görünmemektedir. Böylesi değişimlerin, <strong>Türkiye Barolar Birliği</strong> sabık başkanı <strong>Metin FEYZİOĞLU</strong>’nu hatıra getirmesi çok mu yanlış acaba? <strong>AKP</strong>’nin iktidara geldiği ilk günlerde, haddini aşarak <strong>Başbakan ERDOĞAN</strong>’la münakaşa etmeye kalkışan <strong>Metin FEYZİOĞLU</strong> bilahare, her ne hikmetse <strong>yüz seksen derece </strong>değişmiş ve <strong>AKP, ERDOĞAN</strong> taraftarı kesilmişti?! <strong>“FEYZİOĞLU</strong>’nun bir açığını yakalamışlardır, o da <strong>‘dön baba dönelim, hacılara gidelim’</strong> şarkısını söylemeye başlamıştır.” diyenler, belki de doğru tahminde bulunuyorlardır?!<strong> </strong>Eğri oturup, doğru konuşmak gerekirse<strong> FEYZİOĞLU</strong> dönüşüm sayesinde nemayı da kapmadı değil hani?! Mucizevi değişim sonrası <strong>Türkiye Barolar Birliği </strong>başkanlığını kaybettiyse de <strong>“Büyükelçi”</strong> statüsünü kazandı. “Devlet, kamu kaynaklarını dağıtım vasıtasıdır.” diyenlerin kulakları çınlasın… Muhalefetteyken <strong>BAHÇELİ</strong> de <strong>ERDOĞAN</strong>’a; ÖCALAN, PKK, terör, vs. vs sebebiyle az şey söylememişti tabi.<strong><strong>[4]</strong></strong> Her neyse <strong><em>hafıza-i beşer nisyan ile malûldür?!</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Devlet BAHÇELİ;</strong> terör hükümlüsü <strong>Abdullah ÖCALAN</strong>’ı Türkiye Büyük Millet Meclisine, gelsin konuşsun diye davet edince, <strong>DEM</strong> Partiden oluşturulan heyet İmralı’ya gönderilmiş ve <strong>ÖCALAN</strong>’dan <strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesi için istenen açıklama <strong>25 Şubat 2025 </strong>tarihinde gelmiştir. <strong>ÖCALAN</strong>’ın<strong> &#8220;Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı&#8221;</strong> şu ifadeleri içermektedir: <em>“PKK; tarihin en yoğun şiddet yüzyılı olan 20. Asrı, iki dünya savaşı, reel-sosyalizm ve dünya genelinde yaşanan soğuk savaş ortamları, Kürt realitesinin inkârı, başta ifade özgürlüğü olmak üzere özgürlükler konusunda yasaklardan kaynaklı oluşan zeminde doğmuştur. Teori; program, strateji ve taktik olarak yüzyılın reel-sosyalist sistem gerçeğinin ağır etkisinde kalmıştır. 1990’larda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkârının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır. Kürt-Türk ilişkileri; 1000 yılı aşan tarih boyunca Türkler ve Kürtler, varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı ayakta kalmak için gönüllülük yönü ağır basan, hep bir ittifak içinde kalmayı zorunlu görmüşlerdir. Kapitalist modernitenin son 200 yılı, bu ittifakı parçalamayı esas gaye edinmiştir. Etkilenen güçler, sınıf temelleriyle birlikte buna hizmeti esas bellemişlerdir. Cumhuriyetin tek tipçi yorumlarıyla birlikte bu süreç hızlanmıştır. Günümüzde çok kırılgan hâl alan tarihsel ilişkiyi, kardeşlik ruhu içinde inançları da göz ardı etmeden yeniden düzenlemek esas görevdir. Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nin güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır. Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır. Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür. Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur, olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir. Barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmek durumundadır. Sayın Devlet Bahçeli&#8217;nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanının ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir. Bu perspektifi ortaya koyarken, şüphesiz ki pratikte silahların bırakılması ve PKK&#8217;nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir. Ortak yaşama inanan ve çağrıma kulak veren tüm kesimlere selamlarımı iletirim.”</em><strong><strong>[5]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">DEM Parti çevreleri <strong>&#8220;Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı&#8221;</strong>nın nasıl ortaya çıktığını şu şekilde değerlendirmektedir: <em>“Sayın Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik çözümü için Ekim 2024’te görüşmeler başladı. Üç kişilik DEM Parti İmralı Heyeti belirlendi. Sayın Öcalan bu heyet aracılığıyla öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’a ve de DEM Parti’ye mesajlar gönderdi. Bu mesajlar DEM Parti tarafından muhataplarına ulaştırıldı. Ayrıca diğer siyasi partiler, STK’lar ve kanaat önderleri ziyaret edildi. Bu görüşmelerin sonuçları İmralı’ya iletildi. Sayın Öcalan PKK, PAJK, Rojava ve Avrupa’ya ayrı ayrı mektuplar kaleme aldı. Aynı zamanda YNK, KDP ve diğer Kürt partilerine de sözlü mesajlar gönderdi. İmralı Heyeti ve siyasi parti temsilcilerinden oluşan geniş bir heyet mektup ve mesajları yerine ulaştırdı ve gerekli görüşmeleri yaptı. Bu temasların neticesinde Rojava merkezli Ulusal Birlik Konferansı gerçekleşti. Sayın Öcalan, 27 Şubat’ta, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile silahlı mücadelenin bitirilmesi ve örgütün kendini feshetmesi çağrısını yaptı. PKK, 2025 yılının Mayıs ayında bu çağrıya olumlu cevap vererek ve 5-6 Mayıs’ta 12. kongresini toplayarak fesih kararını duyurdu. Sayın Öcalan, demokratik çözümün önünü açmak için sorumluluk ve inisiyatif alarak gerekli adımları attı ve atmaya da devam etmektedir.”</em><strong><strong>[6]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÖCALAN</strong>’ın çağrısıyla ilgili olarak <strong>CHP Genel Başkanı Özgür ÖZEL</strong>  de şu beyanda bulundu: <em>&#8220;Ben iktidar partisinin ve ülkenin Cumhurbaşkanının milletin aklıyla alay etmesini doğru bulmuyorum. Bir yandan bir yılı aşkın süredir bir müzakereyi yürüteceksiniz, yapılan görüşmelere devlet adına birisi tam yetkili, dört kişilik bir heyet eşlik edecek, bu konudan dakika dakika haberiniz olacak; Anayasa Mahkemesi&#8217;nin bir üyesi, Yargıtay&#8217;dan üyeler, yüksek hakimlerin bulunduğu 20&#8242;nin üzerinde hukukçudan oluşan bir masa, bir yerde çalışma yapıyor olacak sizin bilginizle ama siz süreci BAHÇELİ başlattı benim haberim yoktu tavrı takınacaksınız. İyi sonuçlar olursa bana yarasın, kötü sonuçlar olursa uzak durayım, yaklaşımı doğru değildir. Bu millet böyle kandırılabilecek, zekası hafife alınabilecek bir millet değil. Aktörlerin pozisyonları belli, bir kişinin pozisyonu güya belli değil. Her şeyi biliyor da işine gelince duyan, işine gelmeyince kulağı sağır olan büyükbaba numarası yapıyor. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizim pozisyonumuz şöyledir: Bu ülkedeki insanların yararına, kan akmayacaksa, şehit gelmeyecekse, bu ülke bütün varını-yoğunu harcadığı terör belasından kurtulacaksa, insanların yüzü gülecekse, analar ağlamayacaksa, barış gelecekse, artık Kürtler yaşadıkları bu sorunlardan kurtulacaksa, kendilerini bu ülkenin tam ve eşit vatandaşları hissedecekse biz orada varız.&#8221;</em><strong><strong>[7]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesiyle alakalı sürecin nasıl başladığı hususunda iktidar ve muhalefet taraflarından yapılan açıklamalar muhtelif ise de hangi şartlarda gerçekleşebileceğine dair suale verilebilecek cevaplar dikkate alınırsa <strong>Özgür ÖZEL’</strong>in beyanatının doğruluk ihtimalinin daha yüksek olduğu açıktır. Kamu idaresiyle ilgili meselelerde, <em>“Aslında böyle bir planımız yoktu ama birdenbire, kendiliğinden gelişiverdi.”</em> türü açıklamaların hakikate tekabül etme ihtimali çok çok düşüktür. Kaldı ki planlanmış olmasında herhangi bir beis de yoktur. <strong>AKP</strong> temsilcilerinin ilk günlerdeki ikircikli tavrının gerçek nedeni olsa olsa önceki seçim döneminde yürüttükleri propaganda faaliyetlerinde CHP’yi PKK’yla ve DEM Parti ile işbirliği içerisinde gösterme manipülasyonlarına kalkışmış olmalarıdır. <em>“KILIÇDAROĞLU’nu Kandil destekliyor.”, “KILIÇDAROĞLU seçilirse APO’yu serbest bırakacak.”, CHP’liler gece-gündüz DEM’leniyorlar.” </em>türü yalanlara tevessül edip, sonra da o yalanları gerçeğe dönüştürmeye çalışmak hakikaten de AKP için endişe verici olmalı. Öyle ya <strong>AKP</strong> seçmeni yanılır da hani aldatan bizden değildi derse ne olacak?! Allah’tan, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı var da <strong>AKP</strong> seçmeninin <strong>Özgür ÖZEL’</strong>e inanmasına engel oluyor?! Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı hemen devreye girdi ve şu “inandırıcı” açıklamayı yaptı: <em>“Abdullah Öcalan’ın örgüte yönelik yaptığı çağrı için ortaya atılan ‘Bir yıla aşkın süredir müzakere yürütülüyor. Anayasa Mahkemesi’nin bir üyesi, Yargıtay üyeleri, Yüksek Hakimlerin bulunduğu 20’nin üzerinde hukukçudan oluşan bir masa çalışmalar yapıyor.’ iddiaları kesinlikle doğru değildir.  Öcalan’ın ‘silah bırakma ve örgütün kendisini feshetme çağrısı’ karşılığında Devletle herhangi bir anayasal/yasal değişiklik pazarlığı söz konusu değildir. Terörsüz Türkiye’ye doğru olumlu adımlar atılmasını engellemek isteyenler tarafından yürütülen/yürütülecek olan dezenformasyon faaliyetlerine itibar edilmemelidir.”</em><strong><strong>[8]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesi<strong> </strong>için iktidarın <strong>Abdullah</strong> <strong>ÖCALAN</strong>’dan istediği fesih çağrısına, <strong>PKK </strong>da topladığı kongrede olumlu cevap verince, sürecin <strong><em>“silah bırakma aşaması”</em></strong>na geçilmek üzere <strong>ÖCALAN</strong>’ın <strong>19 Haziran 2025 </strong>tarihli<strong> </strong>videolu mesajı devreye sokulmuştur. Bahis mevzuu mesajda <strong>ÖCALAN</strong> şu ifadelere yer vermektedir: <strong><em>“Değerli yoldaşlar; Komünalist yoldaşlık hareketimizin geldiği aşamayı, yaşadıkları somut durumu, sorun ve çözüm yollarına ilişkin kapsamlı bir mektupla tekraren de olsa açıklayıcı ve yaratıcı yanıtlar vermeyi, sizlere karşı etik bir görev saymaktayım. 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısını savunmaya devam etmekteyim. Sizlerin PKK’nin 12. Fesih Kongresi’yle, buna kapsamlı oldukça doğru bir içerikle pozitif yanıt vermenizi tarihi bir karşılık olarak değerlendirmekteyim. Gelinen nokta oldukça değerli ve tarihi nitelikte sayılmak durumundadır. Bu arada köprü ilişkide bulunan yoldaşların çabası aynı değerde ve takdire şayandır. Tüm yaşanan gelişmeler sonunda tarihi bir dönüşüm sayılması gereken bir Demokratik Toplum Manifestosu hazırladım. Bu manifesto, yaklaşık 50 yıllık ‘Kürdistan Devriminin Yolu’’ manifestosunu başarıyla ikame edecek niteliktedir. Sadece Kürt tarihsel toplumu için değil, bölgesel ve küresel toplum için de tarihsel toplumsal bir içerik taşıdığına inanmaktayım. Tarihi manifesto geleneğinin başarılı bir örneğini teşkil ettiğinden kuşku duymamaktayım. Tüm bu gelişmelerin İmralı’da gerçekleştirdiğim görüşmeler neticesinde yaşandığını açıkça belirtmek durumundayım. Görüşmelerin özgür irade temelinde yürütülmesine azami dikkat gösterilmiştir. Varılan aşama, yeni adımlarla pratiğe geçmeyi gerekli kılmaktadır. Bu aşamanın ve gerekli adımların da tarihi nitelikte olduğunun önemle belirtilmesi, anlaşılması ve gereklerine bağlı kalınması, yol alınması açısından kaçınılmazdır. Varlık inkarına dayalı ve ayrı devlet amaçlı PKK hareketi ve dayandığı ulusal kurtuluş savaş stratejisine son verilmiştir. Varlık tanınmış, dolayısıyla ana amaç gerçekleşmiştir. Miadını doldurma bu anlamdadır. Gerisi aşırı tekrar ve açmaz olarak değerlendirilmiştir. Bu temelde kapsamlı eleştiri-öz eleştiri devam edecektir. Siyaset boşluk tanımayacağına göre, boşluk, Barış ve Demokratik Toplum başlıklı program, ‘demokratik siyaset’ stratejisi ve temel taktik olarak bütüncül hukukla doldurulmak durumundadır. Tarihsel nitelikte ve kader belirleyici bir süreçten bahsediyoruz. Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir. Kısır mantıklı, önce sen-ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır. Atılan adımların boşa çıkmayacağını biliyorum. Samimiyeti görüyor ve güveniyorum. Dolayısıyla daha da pratik ve somut kilit açıcı adımlara geçilmeye çalışılmaktadır. Benim tarafımdan ileri sürülen tezlerin belli başlı olanları şunlardır: Herkesin üzerine düşeni yapması, Barış ve Demokratik Toplum hedefine ulaşılması, pozitif entegrasyonalist bir perspektifle mümkündür. Tüm anlatılanlardan çıkarılan sonuç; PKK ulus devletçi bir amaçtan vazgeçmiş, bu temel amaçtan vazgeçişle birlikte temel savaş stratejisinden de vazgeçmiş, varlığını sona erdirmiştir. Gelinen tarihi noktanın daha da ileriye götürülmesi beklenmektedir. Gerek TBMM ve komisyon için anlam ifade edecek, gerek kamuoyundaki şüpheleri giderecek ve sözümüzün gereğini karşılayacak şekilde silahların bırakılmasını, ilgili çevre ve kamuoyuna açık olarak temin etmeniz doğal karşılanmalıdır. Silah bırakma mekanizmasının kurulması süreci ileri taşıyacaktır. Yapılan silahlı mücadele aşamasından demokratik siyaset ve hukuk aşamasına gönüllüce geçiştir. Bu bir kayıp değil, tarihi bir kazanım olarak değerlendirilmek durumundadır. Silah bırakmaya ilişkin detaylar belirlenecek ve hızlıca hayata geçirilecektir. Meclisin çatısı altında bulunan DEM, diğer partilerle birlikte bu sürecin başarıya ulaşması için üzerine düşeni yapacaktır. Bu arada tüm karar metinlerinde vazgeçilmez bir şart olarak benim özgür kalma durumuma gelince; biliyorsunuz ki ben hiçbir zaman kendi özgürlüğümü bireysel bir sorun olarak görmedim. Felsefi olarak da kişi özgürlüğü toplumdan soyut olamaz. Birey özgürleştiği oranda toplum, toplum özgürleştiği oranda birey özgür olabilir. Bu eğilimin gereğine bağlı kalınacağı tabidir. Silahın değil, siyasetin ve toplumsal barışın gücüne inanıyorum. Ve sizi de bu ilkeyi hayata geçirmeye çağırıyorum. Son günlerde bölgede yaşanan gelişmeler, attığımız bu tarihi adımın önemini ve aciliyetini açıkça teyit ediyor. Sürece yönelik her türlü eleştiri ve önerilerinizi, katkılarınızı dört gözle beklediğimi belirtmeliyim. Bu tartışmalar tüm ülke, bölge, küresel düzeyde bizleri, Demokratik Modernite Güçlerini yeni bir teorik program, stratejik ve taktik evreye ulaştıracağına, şimdiden bunun hazırlık çabası içinde olunduğuna dair çok iyimser ve hazır olduğumu, arzulu ve coşkulu olarak belirtirim. Önümüzdeki döneme çağrım, kongre kararları ve en son bu yazıda dile getirdiğim görüş ve öneriler doğrultusunda yüklenelim ve başarı temelinde gelişmeler sağlayalım. Daimi yoldaşça selam ve sevgiyle kalın.”</em><strong>[9]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>PKK</strong>’nın <strong>“silah bırakma”</strong> merasimi/müsameresi <strong>11 Temmuz 2025</strong> tarihinde Kuzey Irak’ın Süleymaniye vilayeti sınırları içerisinde yer alan Surdaşi bölgesindeki Casene mağarasında sahnelendi. Silah bırakan <strong>PKK</strong>’lılar adına <strong>Eş Başkan Bese Hozat </strong>şu mesajı seslendirdi: <em>&#8220;Halkımıza ve Kamuoyuna; Demokratik değişim ve dönüşüm sürecine ivme kazandırmak üzere oluşan Barış ve Demokratik Toplum Grubu olarak; burada bulunan ve tarihi demokratik eylemimize tanıklık eden herkesi saygıyla selamlıyoruz. Kürt varlığına yönelik inkâr ve imha amaçlı saldırılara karşı savaşmak amacıyla farklı tarihlerde PKK’ye katılmış ve silah kuşanıp farklı bölgelerde mücadele etmiş biz kadın ve erkek özgürlük savaşçıları, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 19 Haziran 2025 günü açıklamasında dile getirdiği çağrıya cevap olarak bugün buraya geldik. Gelişimiz aynı zamanda Önder Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 günü açıkladığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, 5-7 Mayıs günlerinde yapılan PKK 12. Kongre kararları temelindedir. Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz. Attığımız bu adımın başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm halkımıza, Türkiye ve Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa hayırlı olmasını, barış ve özgürlük getirmesini diliyoruz. Önder Abdullah Öcalan’ın “Silahın değil, siyasetin ve toplumsal barışın gücüne inanıyorum ve sizi de bu ilkeyi hayata geçirmeye çağırıyorum” ifadesine yürekten katılıyor ve bu tarihi ilkenin gereğini yerine getiriyor olmaktan büyük gurur ve onur duyuyoruz. Biliyoruz şimdiye kadar hiçbir şey kolay, bedelsiz ve mücadelesiz olmadı; tersine her şey her gün ağır bedeller ödeyerek ve dişle-tırnakla mücadele ederek kazanıldı. Elbette bundan sonrası da zorlu bir mücadele ile olacak. Bu gerçeği çok iyi biliyoruz, bu temelde yeni başarılar ve demokratik kazanımlar elde etmek üzere, Önder Abdullah Öcalan’ın fikir ve paradigmasına yürekten inanıyor, kendimize ve yoldaşlar topluluğu olarak kolektif gücümüze güveniyoruz. Dünyada faşist baskı ve sömürünün arttığı, bölgemiz Ortadoğu’nun kan gölüne döndüğü ve halkımızın barış içinde özgür, eşit ve demokratik bir yaşama her zamankinden daha fazla ihtiyacının olduğu bu ortamda attığımız bu tarihi adımın büyük önemini, doğruluğunu ve aciliyetini görüyor ve hissediyoruz. Umuyoruz ki herkes, kadınlar ve gençler, işçi ve emekçiler, sosyalist ve demokratik güçler, tüm halklar ve insanlık da attığımız bu barış ve demokrasi adımının tarihi değerini görür, anlar ve takdir eder. Bunlar temelinde halkımızın yaşadığı acının sorumlusu olan tüm bölgesel ve küresel güçleri, halkımızın son derece meşru ve demokratik ulusal haklarına saygı göstermeye, barış ve demokratik çözüm sürecine destek vermeye davet ediyoruz. Başta kadınlar ve gençler, işçi ve emekçiler olmak üzere tüm halkları, demokratik ve sosyalist güçleri, aydın, yazar, akademisyen, hukukçu, sanatçı ve siyasetçileri attığımız bu tarihi adımı doğru anlayarak, bizimle, halkımızla dayanışmaya çağırıyoruz. Yine Önder Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü ve Kürt sorununun demokratik siyasi çözümü için daha aktif mücadele etmeye, küresel düzeyde demokratik, sosyalist enternasyonal mücadeleyi ve dayanışmayı geliştirip, güçlendirmeye çağırıyoruz. Halkımızı ve tüm siyasi güçlerini, yaşadığımız tarihi sürecin özelliklerini ve Önder Apo’nun geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum sürecini doğru anlayarak, her alandaki eğitsel, örgütsel, eylemsel görevleri başarıyla yerine getirmeye, demokratik yaşamı geliştirmeye çağırıyoruz. Zulüm ve sömürü son bulacak, özgürlük ve dayanışma kazanacaktır. Barış ve Demokratik Toplum süreci mutlaka başarıya ulaşacaktır.</em><strong><sup><strong><sup>[10]</sup></strong></sup></strong><em> Kuşkusuz bu tarihi girişimin başarıya ulaşması için çok ciddi hukuksal reformlara ihtiyaç var; yasal ve anayasal düzenlemelere. Gerekliliktir bunlar.&#8221;</em><strong><sup><strong><sup>[11]</sup></strong></sup></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesinin; bir proje olarak güzelliğinden şüphe edilmesine lüzum yok elbette. İktidarını muhafazaya çalışan <strong>AKP</strong>’nin yapmayı arzuladığı <strong>anayasa</strong> değişikliği için <strong>DEM</strong> Partilileri iknâya (kandırmaya) uygun düşeceği de ortada?! Ancak gerçekleştirilebilir olup olmadığına, teorik bir tasarımdan hareketle karar verilemeyeceği de apaçık. Zira Türkiye’ye yönelik terörün yalnızca <strong>Türk Devleti</strong> ve <strong>PKK</strong> diye görülebilecek iki tarafı yoktur. Aynı şekilde terörün tek kaynağı <strong>“Kürt Sorunu”</strong> da değildir. “Kürt Sorunu”nun teşekkülünde <strong>AKP</strong> öncesi siyasi iktidarlar tarafından yürütülen seksen yıllık <strong>etnik inkâr </strong>politikalarının ve <strong>eşitlik karşıtı</strong> icraatların azami katkıyı sağladığı kabul edilebilir ise de terörün asıl kaynağının hem Türkiye hem de Orta Doğu-İslam Dünyası üzerinde hegemonya tesis etmek isteyen (tesis eden) <strong>ABD, Avrupa, Rusya</strong> gibi güçler olduğu da görmezlikten gelinmemelidir. Son yıllarda terör örgütleri üzerindeki asıl <strong>dominant</strong> gücün <strong>ABD</strong> olduğu dikkate alınırsa terörün bitip bitmeyeceğine karar verecek olan asıl gücün de yine <strong>ABD</strong> olacağı besbellidir. Dolayısıyla <strong>AKP</strong> iktidarının <strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesinin başarısı da <strong>ABD</strong>’ye bağlıdır. Anlaşılan o ki <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong> da zaten <em>“Süreci, Irak ve Suriye&#8217;deki Kürt kardeşimizle de görüşüyoruz. Türkiye&#8217;deki bu gelişmeler, hele hele dünkü (<strong>11 Temmuz 2025) </strong>atılan adımlar (silah yakma görüntüleri) Irak&#8217;ta çok farklı sesler meydana getirdi. Suriye&#8217;deki Kürt kardeşlerimizin de huzur, barış ve emniyet içerisinde yaşaması bizim olmazsa olmazımızdır. ABD&#8217;nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi olan <strong>Tom BARRACK</strong> da Suriye’de, Suriye Demokratik Güçleri Temsilcisi Mazlum ABDİ ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet ŞARA ile görüşmeler, toplantılar yaptılar ve oradan verilen mesajlar da gerçekten çok çok olumluydu, bizler için de sevindiriciydi. Terörsüz bir iklimin süratle oluşması için yeni Suriye hükümeti ile ve uluslararası ortaklarıyla da birlikte çalışmayı sürdürüyoruz. Orada da terör defterinin kapanacağına, kardeşliğin, birlik, beraberlik ve bütünlüğün kazanacağına yürekten inanıyorum.”</em><strong><sup><strong><sup>[12]</sup></strong></sup></strong> derken, tam da bu noktaya işaret etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan, Teşkilat Akademisi Liderlik Okulu Program Konuşması, 15 Mayıs 2025.</p>
<p>[2] <strong>@samiltayyar27 / 9 Temmuz 2025</strong></p>
<p>[3] <a href="https://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/5354/index.html">https://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/5354/index.html</a></p>
<p>[4] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=-kcc5n4lk-c">https://www.youtube.com/watch?v=-kcc5n4lk-c</a></p>
<p>[5] <a href="https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi/20769/">https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi/20769/</a></p>
<p>[6] <a href="https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokratik-toplum-bulusmalari/22045/">https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokratik-toplum-bulusmalari/22045/</a></p>
<p>[7] <a href="https://tr.euronews.com/2025/02/28/">https://tr.euronews.com/2025/02/28/</a></p>
<p>[8] <a href="https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/terorsuz-turkiye-hedefi-icin-calismalar-">https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/terorsuz-turkiye-hedefi-icin-calismalar-</a> 02. 03. 2025</p>
<p>[9] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=g6VvJedBvXY">https://www.youtube.com/watch?v=g6VvJedBvXY</a></p>
<p>[10] <a href="https://www.rudaw.net/turkish/kurdistan/110720256">https://www.rudaw.net/turkish/kurdistan/110720256</a></p>
<p>[11] <a href="https://x.com/firatfstk/status/1943648961358598586">https://x.com/firatfstk/status/1943648961358598586</a></p>
<p>[12] <a href="https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/">https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/</a> 12.07.2025</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2002&amp;linkname=Ter%C3%B6rs%C3%BCz%20T%C3%BCrkiye%20Projesi%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2002&amp;linkname=Ter%C3%B6rs%C3%BCz%20T%C3%BCrkiye%20Projesi%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2002&amp;linkname=Ter%C3%B6rs%C3%BCz%20T%C3%BCrkiye%20Projesi%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2002&amp;linkname=Ter%C3%B6rs%C3%BCz%20T%C3%BCrkiye%20Projesi%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2002&amp;title=Ter%C3%B6rs%C3%BCz%20T%C3%BCrkiye%20Projesi%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_4"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=2002</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anayasa Değişikliği Tartışmaları Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1992</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1992#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Sep 2024 17:06:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1992</guid>
		<description><![CDATA[Anayasal devlet (constitutional state); kadim rejimlerin “kralın tanrısal hakkı” ve “mutlak iktidarı” inancına dayanan monarşi ve feodal yapıdan neşet eden “doğal eşitsizlik” eksenli aristokrasi yönetimine reaksiyon olarak on dokuzuncu yüzyıl başlarında tesis edilen, siyasî otoritenin temel bir hukuktan (fundamental law) kaynaklandığı ve bununla sınırlandırıldığı modern devlet biçimidir. Gelenekten (tradition) devrimsel (revolutionary) bir kopuşu ifade eden, yeni hukuk kavramı “anayasa”, toplum tarafından &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1992">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Anayasal devlet <strong>(constitutional state)</strong>; kadim rejimlerin <strong>“kralın tanrısal hakkı” </strong>ve<strong> “mutlak iktidarı” </strong>inancına dayanan<strong> monarşi</strong> ve feodal yapıdan neşet eden <strong>“doğal eşitsizlik”</strong> eksenli <strong>aristokrasi</strong> yönetimine reaksiyon olarak on dokuzuncu yüzyıl başlarında tesis edilen, siyasî otoritenin temel bir hukuktan <strong>(fundamental law)</strong> kaynaklandığı ve bununla sınırlandırıldığı <strong>modern devlet</strong> biçimidir. Gelenekten <strong>(tradition)</strong> devrimsel <strong>(revolutionary)</strong> bir kopuşu ifade eden, yeni hukuk kavramı <strong>“anayasa”,</strong> toplum tarafından kararlaştırılan ve tüm kamu gücünü düzenleyen, <strong>seküler ideal tip</strong> formundaki en <strong>temel hukuk</strong> metnidir. <span id="more-1992"></span><strong>Anayasa</strong>; hükümet yetkililerinin<strong> keyfî </strong>yargıları veya tasarrufları ile gerçekleşen yönetime karşı, hukukun üstünlüğünün ve kamu görevlilerinin istedikleri her şeyi istedikleri şekilde yapma özgürlüğüne sahip olmadıklarının, aksine toplumun en üst hukukunda belirtilen prosedürlerle sınırlandırıldıklarının ve onlara uymakla yükümlü olduklarının ilanıdır. Şüphesiz <strong>anayasa</strong>; yalnızca siyasî otoritenin yapısıyla ilgili değildir. Aynı zamanda vatandaşların sivil haklarının ve özgürlüklerinin, özellikle sosyal azınlıkların çıkarlarının güçlü bir şekilde korunmasıyla da yakından ilgilidir. Gerçek bir anayasa sadece siyasal gücü kısıtlamakla sınırlı kalmaz; ona ilaveten idare edilenlerin idarecilerle hukukî eşitliğinin ve hükümet politikalarını halkın isteklerine göre yönlendirebilmelerinin de garantörü olur. Siyasal sistemler; her türlü azınlık da dahil olmak üzere tüm vatandaşların çıkarlarını ve özgürlüklerini korumak için kurumsallaşmış kontrol mekanizmaları içerdikleri ölçüde anayasaldır. Öte yandan; yazılı bir anayasanın varlığı, bir devletin veya siyasî yapının <strong>anayasal</strong> bir sistem olduğu manasına da gelmemelidir. Mesela; <strong>Weimar Cumhuriyeti</strong> döneminde <strong>(1919–1933)</strong> <strong>Almanya</strong>&#8216;yı yöneten <strong>Weimar Anayasası;</strong> o günlerde dünyanın en ileri anayasalarından biri olarak görülmesine rağmen, <strong>demokratik prosedürler</strong> vasıtasıyla iktidara gelen <strong>nasyonal-sosyalist</strong> keyfiliği <strong>(diktatörlüğü)</strong> yasa biçiminde örgütlemeyi başaran kararlı düşmanlarının elinde kolayca çökertilmiştir. Bu nevi tehlikelerden ötürüdür ki <strong>1789</strong> tarihli <strong>Fransız İnsan Hakları Beyannamesi</strong>&#8216;nin on altıncı maddesi <strong><em>&#8220;Hakların güvence altına alınmadığı ve yürütme, yasama, yargı ayrımının sağlanmadığı bir toplumun anayasası yoktur.&#8221;</em></strong> ifadesine yer vermiştir. Binaenaleyh anayasal yönetim savunusu; halkın, siyasal iktidarın teşkiline yönelik hem <strong>&#8220;rıza&#8221;</strong> hakkının hem de <strong>oligarşik</strong> yapılara karşı <strong>“eşitlik”</strong> ve <strong>“özgürlük”</strong> talebinin tanınması için verilen tarihî mücadeleye atıfta bulunur. Mutlak monarşileri anayasal monarşilere dönüştürmek üzere İngiltere’de <strong>iç savaş (1640-1648)</strong> yılları itibarıyla başlayan süreç; <strong>monarşik</strong> ve <strong>parlamenter</strong> güçler arasındaki mücadelenin parlamenterleşmeye doğru yönelmesiyle hem <strong>Avrupa</strong>’yı hem de yeni kıta <strong>Amerika</strong>’yı etkilemiş ve <strong>1776</strong> ve <strong>1789</strong>&#8216;daki on sekizinci yüzyıl <strong>Amerikan</strong> ve <strong>Fransız</strong> devrimleri motivasyonuyla da ikiliği ortadan kaldırarak, <strong>Birinci Dünya Savaşı</strong> akabinde hemen hemen tüm ülkelerde siyasî sistemlerin anayasallaşması ve demokratikleşmesiyle neticelenmiştir. Ne var ki savaş sonrası yıllar bir taraftan anayasacılığın <strong>(constitutionalism)</strong> zirvesini temsil ederken; diğer taraftan, diktatörlüğün <strong>(dictatorship)</strong> yükselişiyle anayasacılığın <strong>(constitutionalism) </strong>devlet gücünü yasalarla sınırlandıran temel işlevini yok etmiştir.[1] Bu dejenerasyonun etkileri <strong>Avrupa</strong>’da kademeli bir biçimde de olsa <strong>1989</strong>&#8216;dan sonra <strong>Doğu Bloku</strong> komünizminin çöküşüyle giderilebilmiş ise de dünyanın birçok yerinde ve tabii ki <strong>Türkiye</strong>’de hâlâ giderilememiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hukukun üstünlüğünü, keyfî iktidarın reddini, halkın rızasını ve her türlü <strong>seçkinlik</strong> iddiasına karşı insanların eşitlik, özgürlük ve refah talebini temsil eden<strong> anayasal yönetim </strong>sisteminin<strong> 1876</strong>’dan beri <strong>Türkiye</strong>’de hâlâ tesis edilememiş olmasının <strong>asıl</strong> sebebi; şüphe yok ki halkın kahir ekseriyatının <strong>cehalet</strong> nedeniyle kendi hakkını hukukunu bilmemesi ve <strong>münevver </strong>görünen ekalliyetin de <strong>“kralın tanrısal hakkı” </strong>ve<strong> “mutlak iktidarı” </strong>inancını avama ya <strong>“bilim” </strong>diye ya da  <strong>“din” </strong>diye anlatıp, onları <strong>iğfal</strong> etme becerisidir. <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin (<strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın tabiridir.) <strong>organik aydın</strong> taifesinin “Hayatta en hakiki mürşit bilimdir.” teranesiyle diktatörlüğü <strong>“cumhuriyet”</strong> diye; <strong>AKP</strong>’nin <strong>suî ulema</strong> taifesinin de “Ulü&#8217;l-emre itaat farzdır.” istismarıyla tek-adam rejimini <strong>“İslamî şûra”</strong> dolayısıyla da <strong>“cumhuriyet”</strong>diye kabûl ettirmeye çalışması iğfalin apaçık numune-i imtisalidir. <strong>2024 Eylül</strong> ayında Türkiye gündemine yeniden sokulan <strong>anayasa</strong> tartışmalarının maksadı da besbelli ki <strong>anayasal yönetim</strong> taraftarlığı değil, <strong>kutuplaştırma </strong>manipülasyonlarıyla sahip olunan mevzilerin tahkimidir. İşin garip tarafı tartışmalarda <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin bugünkü varyasyonları (CHP, MHP, İYİP, VATAN P, İP, TKP, ÖDP vs. vs.) var gücüyle yerini alırken; kâr maksimizasyonu sevdasıyla iktidarını muhafaza derdine düşen <strong>AKP</strong>, geçmişteki açıklamalarına rağmen, her zamanki riya kokan ikircikli tavrıyla bütün kesimleri idare etmeye çalışmaktadır. Tartışmaları başlatan <strong>AKP</strong>’nin cumhur ortaklarından <strong>HÜDAPAR </strong>genel başkanı şöyle diyor: <em>“Ey <strong>CEHAPE</strong>’liler …biz cumhuriyetçiyiz, cumhuriyet karşıtı değiliz, saltanat istemiyoruz, bizim inancımız o şekildeki bir yönetimi doğru bulmaz, ‘Onların arasındaki işler şûra iledir, istişare iledir.’ der. Dolayısıyla devlet başkanının, idarecinin seçilmesi de halkın oyuyla olmalıdır, cumhuriyet dediğiniz şey de budur, cumhuriyet dediğiniz şey, halkın kendi idarecilerini kendi eliyle seçmesidir yani idareciliğin babadan oğula geçtiği sistemin zıddıdır. Biz diyoruz ki evet bu millet kendi idarecisini seçecek. Diyorsunuz ki falanca kişinin eşi başörtülü ondan cumhurbaşkanı olmaz, sözde değil özde laik olmalı. Siz istiyorsunuz ki bir kast sistemi olsun, sizin bu cumhuriyet anlayışınız cumhur kelimesinin ne anlama geldiğini bilmediğinizi göstermektedir. Aslında istediğiniz şey diktatörlüktür, siz tek-parti diktatörlüğü istiyorsunuz. Biz cumhuriyet istiyoruz ama buna rağmen siz hâlâ bize, bunlar şuna şuna karşı diyorsunuz. Ahmağa anlatır gibi söyledim, buna rağmen anlamamakta ısrar ediyorlar. O zaman onların bile anlayacağı şekilde söyleyeyim; biz anayasanın dördüncü maddesi olmasın diyoruz, biz anayasanın dördüncü maddesine karşıyız. Kameraya bakarak söyleyeyim bir daha, anayasanın dördüncü maddesi olmasın demek, bütün o maddelerin hepsi değişsin demek değildir, biz anayasanın dördüncü maddesine karşıyız, tamam mı anladınız mı? Dördüncü madde olmasın çünkü dördüncü madde gelecek nesillerin iradesine ipotek koymaktır, altını çizerek söylüyorum, tamam mı, anladınız mı?”</em><strong><strong>[2]</strong></strong><em> </em>Türkiye genelindeki seçmen karşılığı <strong>yüzde bir</strong> bile olmayan bir partinin <strong>anayasal yönetim </strong>istediğine hangi <strong>rasyonel insan</strong> inanır?! Daha dün, aynı partinin bir başka sözcüsü; <em>“Biz iktidara geldiğimizde kadınların çarşaflarının renklerine karışmayacağız.”</em> diyerek, nasıl bir <strong>iktidar</strong> ve nasıl bir  <strong>özgürlük</strong> tasavvuruna sahip olduklarını insanlarla alay edercesine beyan buyurmuştu?! Böyle bir tasavvurun hedefi <strong>Afganistan-Taliban</strong> rejimi ya da <strong>İran-Molla</strong> rejiminden başkası elbette değildir. Ne var ki maksadı <strong>anayasal yönetim </strong>olmasa da <strong>HÜDAPAR</strong>’ın,<strong> CEHAPE</strong> zihniyetine yönelik ileri sürdüğü eleştirilerin <strong>haklılık payı</strong> da kolay kolay <strong>inkâr </strong>edilemez… Tam da bu <strong>haklılık payı</strong> rahatsız etmiş olmalı ki <strong>CEHAPE </strong>sözcüsü; <strong>NATO</strong>’ya kabûl için müracaat eden seleflerine, “tek-parti diktatörlüğünün, halkın rızasına dayanan cumhuriyete dönüştürülmesi” şartını koşan <strong>Batı</strong>karşısında afallayıp, <strong>“Hasolar’la ve Memolar’la eşit mi olacağız?”</strong> diyerek ayak sürümeye çalışan <strong>ataları</strong> gibi, tepeden bakar bir edayla şu cevabı verdi: <em>“Geri zekalıya anlatır gibi anlatalım!!! Devletin şekli ve niteliklerini tarif eden Anayasa&#8217;nın 1., 2. ve 3. maddelerini koruyan ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında da yer alan 4. madde, <strong>gericiler </strong>istiyor diye ilga edilemez. Cumhuriyet Halk Partisi olarak herkesin inancına, yaşam tarzına saygılıyız. Sizin probleminiz olan “Laiklik İlkesi” de inanç özgürlüğünün teminatıdır. Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’sinde Cumhuriyeti Laiklikten, Laikliği Cumhuriyetten ayıramazsın! Cumhuriyeti ve Devrimleri koruyan maddelerden vazgeçmek, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nden vazgeçmektir. Taliban kafalı, gerici, 3-5 yobaz istedi diye, ne Atatürk&#8217;ten, ne demokrasiden, ne cumhuriyetten, ne de laiklikten vazgeçmeyiz! Toplumun sinir uçlarıyla oynayarak siyaseten var olmaya çalışan Hizbullah artığı bir kaç zibidiye de pabuç bırakmayız!”</em><strong><strong>[3]</strong></strong> Ne kadar da buyurgan bir dil değil mi? Şimdiki <strong>CHP</strong>’yi, tek-parti diktatörlüğü <strong>CHP</strong>’si zannediyor olmalı?! Maalesef <strong>CEHAPE </strong>sözcüsünün zannettiği şekilde ne <strong>1924 </strong>Anayasasında ne de <strong>1961</strong> Anayasasında <strong>“değiştirilemeyecek hükümler” </strong>başlığı altında bir <strong>4. Madde</strong> mevcut.<strong><strong>[4]</strong></strong><strong> </strong>Olsaydı bile, bu <strong>1924 </strong>ve<strong> 1961</strong> anayasalarının, bir hukuk kavramı olarak anayasayı icat eden <strong>BATI</strong> ülkeleri standartlarında bir <strong>anayasa</strong> olduklarına yine de delalet etmezdi. Hatırlatmak gerekir ki <strong>ATATÜRK</strong> hayattayken ve Cumhurbaşkanı iken <strong>TBMM</strong> tarafından kabûl ve ilan edilmiş olan <strong>cumhuriyet anayasası</strong> <strong>1924 Anayasası</strong> metnidir. <strong>Ahkâm-ı Esasiye</strong> başlığı altındaki maddeler şunlardır:</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><strong>Madde:</strong> Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslam’dır; resmi dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Hakimiyet; bilakayd-ü şart milletindir.</li>
<li><strong>Madde:</strong> TBMM, milletin yegâne ve hakiki mümessili olup, millet namına hakk-ı hakimiyeti istimal eder.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Teşrî salahiyeti ve icra kudreti TBMM’de tecelli ve temerküz eder.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Meclis, teşrî salahiyetini bizzat istimal eder.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Meclis; icra salahiyetini, kendi tarafından müntahab Reisicumhur ve onun tayin edeceği bir İcra Vekiller Heyeti marifetiyle istimal eder. Meclis, hükümeti her vakit murakabe ve ıskat edebilir.</li>
<li><strong>Madde:</strong> Hakk-ı kaza millet namına usulü ve kanunu dairesinde müstakil mehakim (hakimler) tarafından istimal olunur.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong>ATATÜRK</strong>’ün yaşadığı süre zarfında, sekiz maddeden ibaret olan bu <strong>“esas hükümler”</strong> üzerindeki tek önemli değişiklik, 1928’de, <strong>ikinci madde</strong> üzerinde yapılan tadilat olup, o da ilgili maddeden, <strong>“Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslam’dır.”</strong> kısmının çıkarılmasıdır. Dikkat edilirse <strong>“esas hükümler” </strong>arasında <strong>“Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif edilemez.”</strong> gibi, herhangi bir madde bulunmamaktadır. Besbelli ki bu ifadeyi <strong>askeri darbeler</strong> sonrası ihdas edilen <strong>“kurucu meclisler”,</strong> <strong>“kraldan çok kralcı”</strong> mantığıyla <strong>sivil siyaset</strong> üzerinde askerî vesayetin devamını sağlamak maksadıyla <strong>“anayasa”</strong> metnine koymak zorunda bırakılmışlardır. Binaenaleyh, böyle bir madde <strong>anayasal yönetim </strong>anlayışına da anayasacılığın ruhuna da aykırıdır. Böyle bir maddeyi savunmak, sadece ve sadece <strong>vesayet</strong>odaklarının yapabileceği bir iştir. Gerçek anayasanın ve <strong>anayasal yönetim</strong> formunun ne olduğunu öğrenmek isteyenler, <strong>tarihteki ilk anayasa</strong> örneği olan <strong>ABD</strong> <strong>anayasası</strong> metnine bakmalıdır.<strong><strong>[5]</strong></strong> Eski başbakanlardan <strong>Necmettin ERBAKAN,</strong> o dönemde yapılan anayasa tartışmaları esnasında <strong>“ABD anayasasını tercüme edip, Türkiye anayasası diye kabûl edelim.”</strong> teklifinde bulunduğunda, <strong>“gerçek anayasa”</strong> istemeyen <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin o günkü varyasyonları (CHP, DSP, AP, MHP, İP, TKP, vd.) şiddetle karşı çıkmışlardı. Zira hiçbirisinin derdi gerçek <strong>anayasal yönetim</strong> değildi. Halkın rızasına endeksli anayasal<strong> </strong>bir<strong> </strong>yönetimde, demokratik prosedürlerle <strong>“değiştirilemeyecek” </strong>bir <strong>anayasa hükmü</strong> olacaksa o da sadece ve sadece devletin bir <strong>anayasal devlet</strong> olduğu ilkesi olmalıdır. Onun dışındaki her ilave hüküm elbette ki <strong>HÜDAPAR</strong>’ın genel başkanının dediği gibi <strong>gelecek nesillerin iradesine ipotek koymak”</strong><em> </em>olacaktır. Kaldı ki mevcut anayasadaki devletin şekli cumhuriyete de cumhuriyetin nitelikleri olarak belirtilen demokratik, laik, sosyal, hukuk devletine de devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı, milli marşı ve başkentine de itirazımız yok deniyorsa yaygaranın anlamı manipülasyon değildir de nedir?! Düşünce ve ifade özgürlüğü ile bağdaşması mümkün olmayan <strong>“Değiştirilmesi teklif edilemez.”</strong> cümlesi, <strong>akıl tutulması</strong> psikozundan başka bir şeyle açıklanabilir mi?! Hele hele <strong>“Atatürk milliyetçiliği”</strong> gibi bir ifadenin, <strong>anayasal yönetim</strong> sisteminin <strong>üst hukuk </strong>belgesinde yer almasını istemek, <strong>anayasa hukuku</strong> bilgisiyle asla telif edilemeyecek bir irrasyonalitedir. Bunu savunanlar; ilk gerçek anayasa, <strong>ABD</strong> <strong>anayasası</strong> metninde <strong>“George Washington milliyetçiliği” </strong>gibi bir tabirin geçtiğini zannediyor olmalıdır?! İlham kaynakları da muhtemelen bu zandır?! Gerçek anayasalarda <strong>“değiştirilemez hükümler”</strong> arayanlar şu ifadeleri görmelidir: <strong><em>“Kongre, dinî bir kuruma ilişkin veya serbest ibadeti yasaklayan; ya da ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü kısıtlayan; ya da halkın sükûnet içinde toplanma ve şikâyete neden olan bir halin düzeltilmesi için hükümetten talepte bulunma hakkını kısıtlayan herhangi bir yasa yapmayacaktır. Halkın silah bulundurma ve taşıma hakkı ihlal edilmeyecektir. Kişilerin üstlerinin, evlerinin, belgelerinin ve eşyalarının gereksiz aranması ve bunlara el konulmasına karşı masuniyeti ihlal edilemeyecek ve bu yetkiyi veren müzekkere mutlaka muhtemel bir nedene dayanacak, yemin ve beyanla desteklenecek ve özellikle aranacak yeri, tutuklanacak kişi ile el konacak eşyaları belirleyecektir.”</em><strong>[6]</strong> CEHAPE </strong>kültüründe bu ifadelerin karşılığı var mıdır?! <strong>CEHAPE </strong>sözcüsünün <strong>“gericiler”</strong> diye kastettiği insanların <strong>Müslüman</strong><strong>kitleler</strong> olduğunu bilmeyen <strong>“geri-zekalılar”</strong> kimler acaba?! Gericilik diyerek; İslam’ı, Kur’an’ı, Ezanı, Türk müziğini geçmişte yasaklayanlar <strong>CEHAPE’</strong>liler değil de <strong>Alman Nasyonal-Sosyalistler</strong> miydi?! <strong>Gerici</strong> diye <strong>tahkir</strong> ettiğiniz insanların reyini <strong>tek-parti diktatörlüğü</strong> günlerindeki gibi <strong>icbar</strong> ile mi elde edeceksiniz?! <strong>1950</strong>’ye kadar serbest seçim olmaksızın, seçilenleri de seçenleri de belirleyip, <strong>gasp</strong> ve <strong>hile </strong>yöntemleriyle iktidarı elinizde tutmadınız mı?! <strong>CEHAPE</strong>’liler <strong>Patagonya</strong> ülkesinde mi <strong>“herkesin inancına, yaşam tarzına saygılı”</strong> olmaktadır?! <strong>CEHAPE</strong>’liler tarafından savunulan sözde <strong>laiklik</strong> ilkesi <strong>Patagonya</strong> ülkesinde mi inanç özgürlüğünün teminatı olmuştur?! Mütehakkim olduğunuz günlerde, <em>“Eşi başörtülü olandan cumhurbaşkanı olmaz, sözde değil özde laik olmalı.”</em> demiyor muydunuz? Avrupa Birliği standartlarında <strong>laiklik</strong> yerine, yıllarca din düşmanlığını <strong>laiklik</strong> diye uygulamadınız mı? <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin <strong>organik aydın</strong> taifesi madem <strong>“bilim, bilim, bilim”</strong> diyor, <strong>“sosyal bilim”</strong> disiplinlerinden bir parça haberdarlarsa öğrenmiş olmalıydılar, <strong>“gericilik”</strong> diye itham ettikleri <strong>İslam siyaset düşüncesi</strong> saltanat rejimini, krallığı-padişahlığı telkin etmez; teklif ettiği muayyen bir siyasal form yok ise de şûrayı, meşvereti, liyakati, ehliyeti, adaleti emreder… Bu kavramların, malûm güruhun lügatinde yeri var mı? <strong>Bilim</strong> <strong>(science)</strong> dediğiniz, şey şayet <strong>pozitivizm</strong> ise <strong>ahlakî, hukukî, siyasî</strong> normları hangi eşyaya bakarak tespit edeceksiniz? Halkın rızasına dayanmayan rejimin <strong>cumhuriyet</strong> değil <strong>diktatörlük</strong> olduğunu bilmeyen, sözde <strong>“ilerici”</strong> tiplerin <strong>“mürşidi  bilim”</strong> midir?! Bu <strong>bilim </strong>olsa olsa <strong>“science for dummies”</strong> kabilinden <strong>bilim</strong> olabilir?! Açıktır ki <strong>Türkiye</strong>’de, <strong>Avrupa Birliği</strong> standartlarındaki modernleşmenin önünde en büyük engel, tüm <strong>Batıcılık</strong> iddialarına rağmen, <strong>CEHAPE</strong> zihniyetidir. Modern düşünce; özgürlük, eşitlik ve ekonomik refahı bir avuç zengine <strong>(oligarşiye-aristokrasiye)</strong> münhasır kılan geleneksel <strong>DİN</strong>anlayışını elbette eleştirebilir. Herkes için özgürlük, herkes için eşitlik ve herkes için ekonomik refah talep eden <strong>rasyonel </strong>insanların<strong> </strong>geleneksel <strong>DİN </strong>eleştirisinden daha tabii ne olabilir? Batı kültüründe geleneksel <strong>DİN </strong>eleştirisi yapılmışsa; özgürlük, eşitlik ve ekonomik refahı bir avuç zengine münhasır kılan <strong>mutlak monarşi</strong> rejimini yıkabilmek ve anayasal yönetimi tesis edebilmek için yapılmıştır. <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin geleneksel <strong>DİN </strong>eleştirisinin maksadıysa <strong>mutlak diktatörlük</strong> rejimini tesis etmek için olmuştur. <strong>CEHAPE</strong> zihniyeti ne zaman <strong>rasyonel</strong> olabilmiş ve ne zaman herkes için özgürlük, herkes için eşitlik ve herkes için ekonomik refah talep etmiştir?! <strong>CEHAPE</strong> zihniyetinin böyle bir derdi hiçbir zaman olmamıştır. Birazcık rasyonalitesi olsa <strong>İskandinav</strong> tipi <strong>sosyal demokrasi</strong> savunusu yapmaz mı? Tek-parti diktatörlüğünü <strong>sosyal demokrasi </strong>diye savunmak, akılla, zekayla, rasyonaliteyle telif edilebilir mi?! Tek-parti diktatörlüğünü <strong>sosyal demokrasi </strong>diye savunmak, akılla, zekayla, rasyonaliteyle telif edilemez ise de <strong>“niteliği kendinden menkul”</strong> <strong>CEHAPE</strong> zihniyeti, kendini ülkenin aslî sahibi zannettiği için <strong>suret-i haktan</strong> görünerek, bunu yapmaya ısrarla devam etmektedir. <strong>Necmettin ERBAKAN</strong> başbakanlığındaki <strong>REFAHYOL</strong> hükümetinin <strong>“irtica” </strong>yaygaralarıyla <strong>28 Şubat 1997</strong> <strong>post-modern darbe</strong> girişimi sayesinde iktidardan uzaklaştırılması sonrası kurulan hükümetlerde bir süre <strong>İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı</strong>, bir süre de <strong>Adalet Bakanı </strong>görevlerini üstlenen ve bu sıfatlarıyla bağdaştırılması kabil olmayan <strong>“Başörtüsü bir insan hakkı değildir.”</strong> cümlesini telaffuz eden, <strong>CEHAPE </strong>zihniyeti millet vekillerinden  <strong>Hikmet Sami TÜRK</strong>; anayasa tartışmaları üzerine <strong>muhafazakâr</strong> <strong>KARAR</strong> gazetesinde kaleme aldığı (Yayınlamak, Karar gazetesinin vazifesi olmalı?!) yazısında iktidar partisi <strong>AKP</strong>’ye şöyle yol göstermekte:<em>“AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı tarafından yapılan bir açıklama olarak basında çıkan ‘Anayasa’nın ilk maddesinden son maddesine kadar, hepsinin ele alınacağına’ ilişkin sözler, yürürlükteki Anayasa’nın ilk 4 maddesini de değiştirilmesi düşünülen hükümler olarak bu tartışmaların odağına alacak niteliktedir. Oysa ‘Değiştirilemeyecek hükümler’ kenar başlıklı 4. maddeye göre; Anayasanın 1’inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2’inci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.</em> <em>Bu madde, yapılacak yeni bir anayasa için de geçerlidir. Yeni Anayasa, sıfırdan başlayarak değil, yürürlükteki Anayasa’nın 175. maddesinde düzenlenen usule ve 4. maddeye uygun olarak yapılacak bir anayasa değişikliğiyle gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla yürürlükteki Anayasa’nın ilk üç maddesi, 4. maddede gösterilen numaraları, kenar başlıkları ve değişmezlik kapsamındaki içerikleriyle yapılacak yeni Anayasa’da da yer alacaktır. Buna karşılık 2 ve 3. maddelerde aynı hükümleri koruyan bazı ifade değişiklikleri yapılabilir. Önerilen değişiklikler sadece (sadeleştirme kabilinden) özlü bir ifade içindir. İlk 3 maddeden sonra onların sigortası niteliğindeki 4. madde de aynı kenar başlığı ve içeriğiyle yerini korumalıdır. Onlar için farklı bir içerik söz konusu olamaz…”</em><strong><strong>[7]</strong></strong> Yani; hukuk tanımı “Egemen gücün irade bildirimi.” olan <strong>Hikmet Sami TÜRK</strong> demek istiyor ki mevcut anayasadaki “<strong>Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.” </strong>maddeler, dil bakımından sadeleştirilebilir ama değiştirilemez… Ne güzel anayasal yönetim, ne güzel anayasacılık?!</p>
<p style="text-align: justify;">Hülasa; <strong>anayasal devlet</strong> <strong>(constitutional state)</strong>; kadim rejimlerin <strong>“kralın tanrısal hakkı” </strong>ve<strong> “mutlak iktidarı” </strong>inancına dayanan<strong> monarşi</strong> ve feodal yapıdan neşet eden <strong>“doğal eşitsizlik”</strong> eksenli <strong>aristokrasi</strong> yönetimine reaksiyon olarak on dokuzuncu yüzyıl başlarında tesis edilen, siyasî otoritenin temel bir hukuktan <strong>(fundamental law) </strong>kaynaklandığı ve bununla sınırlandırıldığı <strong>modern devlet</strong> biçimidir. Gelenekten <strong>(tradition)</strong> devrimsel <strong>(revolutionary)</strong>bir kopuşu ifade eden, yeni hukuk kavramı <strong>“anayasa”,</strong> toplum tarafından kararlaştırılan ve tüm kamu gücünü düzenleyen, <strong>seküler ideal tip</strong> formundaki en <strong>temel hukuk</strong> metnidir. <strong>Anayasa</strong>; hükümet yetkililerinin<strong> keyfî </strong>yargıları veya tasarrufları ile gerçekleşen yönetime karşı, hukukun üstünlüğünün ve kamu görevlilerinin istedikleri her şeyi istedikleri şekilde yapma özgürlüğüne sahip olmadıklarının, aksine toplumun en üst hukukunda belirtilen prosedürlerle sınırlandırıldıklarının ve onlara uymakla yükümlü olduklarının ilanıdır. Aynı zamanda vatandaşların sivil haklarının ve özgürlüklerinin, özellikle sosyal azınlıkların çıkarlarının güçlü bir şekilde korunmasının, idare edilenlerin idarecilerle hukukî eşitliğinin ve hükümet politikalarını halkın isteklerine göre yönlendirebilmelerinin de garantörüdür. Halkın rızasına endeksli anayasal<strong> </strong>bir<strong> </strong>yönetimde, demokratik prosedürlerle <strong>“değiştirilemeyecek” </strong>bir <strong>anayasa hükmü </strong>olacaksa şayet o hüküm; devletin bir <strong>anayasal devlet</strong> olduğu ilkesi ve <strong>insan hakları</strong> öğretisine aykırı yasal bir düzenlemenin yapılamayacağı ilkesi olmalıdır…</p>
<p style="text-align: justify;">[1] Gerhard Casper, &#8220;Constitutionalism,&#8221; University of Chicago Law Occasional Paper, No. 22 (1987).</p>
<p style="text-align: justify;">[2] <a href="https://www.instagram.com/hurdavapartisi/reel/C_3tT4ZgaBm/">https://www.instagram.com/hurdavapartisi/reel/C_3tT4ZgaBm/</a></p>
<p style="text-align: justify;">[3] <a href="https://x.com/avdenizyucel/status/">https://x.com/avdenizyucel/status/</a>15 Eylül 2024</p>
<p style="text-align: justify;">[4] <a href="https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa">https://www.tbmm.gov.tr/anayasa/anayasa</a></p>
<p style="text-align: justify;">[5] <a href="https://constitutioncenter.org/the-constitution">https://constitutioncenter.org/the-constitution</a></p>
<p style="text-align: justify;">[6] <a href="https://usa.usembassy.de/etexts/turkish/oagt.pdf">https://usa.usembassy.de/etexts/turkish/oagt.pdf</a></p>
<p style="text-align: justify;">[7]<a href="https://www.karar.com/gorusler/ilk-maddeden-son-maddeye-anayasa-degisikligi-1893314">https://www.karar.com/gorusler/ilk-maddeden-son-maddeye-anayasa-degisikligi-1893314</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1992&amp;linkname=Anayasa%20De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1992&amp;linkname=Anayasa%20De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1992&amp;linkname=Anayasa%20De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1992&amp;linkname=Anayasa%20De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1992&amp;title=Anayasa%20De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_6"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1992</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Mustafa Kemal’in Askerleriyiz.” Tartışmaları Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1989</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1989#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 15:10:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1989</guid>
		<description><![CDATA[Rivayet o ki; Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa 1950 itibarıyla uygulamaya konan serbest seçim sistemi halkın reyiyle Demokrat Parti’yi iktidara getirince, tek-parti diktatörlüğü dönemi “devlet partisi” CHP’nin milli şefi İsmet İNÖNÜ; kızgınlığını “İktidar olabilirsiniz ama muktedir olamazsınız.” vecizesiyle dile getirmiştir… Vecizenin pek de yabana atılır olmadığını Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın da iştirak ettiği, Milli Savunma Üniversitesi tarafından düzenlenen 2024 yılı mezuniyet töreni sonrası Kara &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1989">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Rivayet</strong> o ki; <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> tarihinde ilk defa <strong>1950</strong> itibarıyla uygulamaya konan <strong>serbest seçim</strong> sistemi halkın reyiyle <strong>Demokrat Parti</strong>’yi iktidara getirince, <strong>tek-parti diktatörlüğü dönemi</strong> <strong>“devlet partisi”</strong> <strong>CHP</strong>’nin milli şefi<strong> İsmet İNÖNÜ</strong>; kızgınlığını <strong>“İktidar olabilirsiniz ama muktedir olamazsınız.”</strong> vecizesiyle dile getirmiştir… Vecizenin pek de yabana atılır olmadığını <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın da iştirak ettiği, <strong>Milli Savunma Üniversitesi</strong> tarafından düzenlenen <strong>2024 </strong>yılı <strong>mezuniyet töreni</strong> sonrası <strong>Kara Harp Okulu</strong> mezunu genç teğmenlerin bir araya gelerek <strong>“Mustafa Kemal’in Askerleriyiz.” </strong>sloganıyla gerçekleştirdikleri <strong>kılıçlı gösteri</strong> bir kez daha ispatlamıştır, demek, çok da kolay yanlışlanamaz… <span id="more-1989"></span>Açıktır ki <strong>CEHAPE</strong> (<strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın tabiridir.) zihniyeti eleştirileriyle kurulan <strong>“muhafazakâr demokrat parti” AKP</strong>; <strong>Kemalci</strong> oligarşinin; halkın tarihine, dinine ve diline karşı yaratmak istediği İslam dışı (karşıtı) <strong>seküler kültür</strong> adına yaklaşık seksen yıl boyunca icra edilen <strong>Batıcı</strong> politikaların yanlışlığını seslendirerek, sürekli periferide tutulmuş olan halkın reyiyle iktidarı ele geçirmeyi başarmış ise de <strong>yirmi iki</strong> <strong>yıllık </strong>iktidarına rağmen <strong>eğitim-öğretim</strong> ve <strong>kültürel değişim</strong> programlarında <strong>liyakat ve ehliyet</strong> yetersizliğinden ötürü başarısız olmuş (Başarılı olduğu alan acaba hangisi?) <strong>“muhafazakâr demokrat” </strong>icraatlar yerine, <strong>kâr maksimizasyonu</strong> gayesiyle  karşısında mevzilendiğini söylediği <strong>CEHAPE</strong> zihniyetine benzer bir düşünsel forma bürünerek, <strong>“yeni tek-adam rejimi”</strong> ve <strong>“yeni devlet partisi”</strong> politikalarıyla tüm gücünü sadece ve sadece mevcut iktidarını muhafazaya endekslemiştir. Tabiatıyla böyle bir durum da onu, kendisine destek olacak, <strong>iktidardan nemalanmak</strong> isteyen her kesimle uzlaşmaya ve iktidarını riske sokacak her türlü tavırdan da uzak durmaya sevk etmiştir. <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın; siyasî hayatının ilk yıllarında kendileriyle bin-bir çeşit <strong>hakaretamiz</strong> polemiğe giriştiği sol Kemalist, <strong>Doğu PERİNÇEK<strong>[1]</strong> </strong>ve<strong> </strong>sağ<strong> </strong>Kemalist,<strong> Devlet BAHÇELİ<strong>[2]</strong></strong> ile son yıllarda <strong>stratejik ortak </strong>olması, her türlü uzlaşıya açık olduğunu göstermez mi? <strong>2001</strong> yılı kuruluş aşamasında yazılan <strong>“iç tüzük” </strong>metninde geçen <strong><em>“Ak Parti; milli iradenin tek belirleyici güç olduğunu kabul eder… Millet adına egemenlik yetkisi kullanan kurumların ve kişilerin gözetmeleri gereken en üstün gücün ise hukukun üstünlüğü ilkesi olduğunu savunur&#8230; Milli irade, hukukun üstünlüğü, akıl, bilim, tecrübe, demokrasi, bireyin temel hak ve özgürlükleri ve ahlakiliği, siyasi yönetim anlayışının temel referansları olarak kabul eder… En üstün hizmetin, insana hizmet olduğuna inanır&#8230; İnsanın mutluluğu, huzuru, güveni ve sağlığı çalışmalarının hedefini teşkil eder&#8230; İnsanların farklı inanç, düşünce, ırk, dil, ifade etme, örgütlenme ve yaşama gibi doğuştan var olan tüm haklara sahip olduklarını bilir ve saygı duyar&#8230; Farklı olmanın ayrışma değil, pekiştirici kültürel zenginliğimiz olduğunu kabul eder… Birey-devlet ilişkilerinde, demokratik toplum olmanın gereklerine uygun düşmeyen yaklaşımları ve her türlü ayırımcılığı reddeder… Devleti, bireye hizmet için, bireylerin oluşturduğu etkin bir hizmet kurumu olarak kabul eder&#8230; Milli iradenin egemen olabilmesinin, bütün siyasal hakların ancak özgür kullanımı ile mümkün olabileceğine, özgür siyasal hak kullanımının ise, çoğulcu ve katılımcı hür demokratik düzen içinde hayat bulabileceğine inanır&#8230; İnsanın, insanca yaşamasının yöntemi olan sosyal devlet anlayışının hayata geçirilmesine özel önem verir&#8230;”</em><sup><strong><sup>[3]</sup></strong></sup></strong><em> </em>şeklindeki<em> </em>taahhütlerinden vazgeçip, <strong>“yeni tek-adam rejimi” </strong>kurmaya kalkışırsa Kemalist müttefiklerine rağmen <strong>Kemalizm</strong> aleyhtarlığı iktidarını riske sokmaz mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Handikap</strong> şu ki kendisine destek olacak <strong>iktidardan nemalanmak</strong> isteyen her kesimle uzlaşmaya ve iktidarını riske sokacak her türlü adımdan da uzak durmaya <strong>mecbur</strong> kalan <strong>AKP; </strong>tek-parti diktatörlük dönemi “devlet partisi” <strong>CHP</strong>’nin aksine, iktidarda kalabilmek için bir taraftan da halkın reyine <strong>ihtiyaç</strong> duymaktadır… Halkın değerleri ve halkın rızası, demokratik yöntemlerle iktidara gelme kaygısı taşımayan sağ ve sol Kemalistleri pek fazla ilgilendirmiyorsa da (PERİNÇEK’in; “Kurtarıcı, sandıktan çıkmaz, Samsun’a çıkar.” vecizesi tam da bunu anlatmaktadır.) sözde <strong>“muhafazakâr demokrat”</strong> olan <strong>AKP</strong>’yi behemehal ilgilendirmektedir. Binaenaleyh <strong>AKP</strong>; her hal ve şart altında <strong>“koyunların hamisiymiş gibi davranıp, kurtlarla işbirliği yapan çoban”</strong> marifetiyle <strong>siyasî maharet</strong> göstermek mecburiyetindedir. <strong>AKP</strong>’nin yirmi iki yıllık iktidarının bu maharetten kaynaklandığını söylemek pek de abartı olarak nitelendirilmese gerektir. Haddizatında <strong>AKP</strong>, en üst mevkiden; <strong>“Eğitim ve kültür politikalarında başarılı olamadık.” </strong>cümleleriyle düştüğü pozisyonu zaman zaman itiraf da etmektedir… Peki bu muvaffakiyetsizliğin temel sebebi nedir? Şüphe yok ki <strong>AKP</strong>’nin <strong>3 Kasım 2002</strong> seçimleriyle iktidara gelişinin gerçek nedeni <strong>“liyakat</strong> <strong>ve</strong> <strong>ehliyet”</strong> gibi üstün nitelikleri değil, sağ ve sol Kemalci oligarşiye karşı halkın birikmiş öfkesi ve nefretidir. Zira, <strong>ATATÜRK</strong> ve arkadaşları tarafından <strong>Birinci Dünya Savaşı</strong> sonrası <strong>Osmanlı İmparatorluğu</strong> bakiyesi topraklar üzerinde <strong>halkın tarihine, dinine ve diline karşı</strong> inşaya çalışılan <em>[Mesela; Hilâfetin Kaldırılması (1924), Şeriyye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması (1924), Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924), Şapka Kanunu (1925), Harf Devrimi (1928), Dil Devrimi (1932), Ezan Yasağı (1932), Türk Müziği Yasağı (1934), Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun (1934), vd.]</em> <strong>nominal cumhuriyet </strong>rejimi hiçbir zaman <strong>Avrupa</strong> standartlarındaki karşılığıyla, <strong>“eşitlik eksenindeki siyasal organizasyon” </strong>ve<strong> “halkın rızasına dayanan yönetim”</strong> şeklinde <strong>gerçek cumhuriyet</strong> olmamış ve hiçbir zaman da halkın kahir ekseriyatı için <strong>“özgürlük”, “eşitlik” </strong>ve<strong> “ekonomik refah”</strong> temin etmemiştir. 1950 öncesi tek-parti diktatörlüğü döneminde de 1950 sonrası sağ Kemalist partilerin iktidar olduğu dönemde de halkın kahir ekseriyatının payına çoğunlukla <strong>“yoksulluk”, “işsizlik”, “sefalet”, “cehalet” </strong>ve<strong> “hastalıklar”</strong> düşmüştür. <strong>Monarşi-aristokrasi</strong> devirlerinde olduğu gibi, <strong>“özgürlük”, “eşitlik” </strong>ve<strong> “ekonomik refah” </strong>da<strong> </strong>yalnızca bir avuç zümreye münhasır kalmıştır. Halkın tarihine, dinine ve diline yönelik tasallutlar da cabası olmuştur. <strong>Muhafazakâr-liberal</strong> politikalarıyla <strong>Turgut ÖZAL</strong> ve <strong>Necmettin ERBAKAN</strong> iktidarları kısmen farklı olmuş ise de maalesef o dönem de çok kısa sürmüştür. Mamafih, Kemalci oligarşinin <strong>seçilen iktidarlar</strong> üzerindeki askerî vesayeti hiçbir zaman eksik olmamış, çoğunluğu <strong>Müslüman</strong> olan halk, <strong>DARBE </strong>kepazelikleriyle daima cenderede tutulmuştur. İşte bu askerî vesayet ve tasallut politikaları halkı canından bezdirmiş olmalı ki <strong>3 Kasım 2002</strong> seçimlerinde Kemalci oligarşiden kurtulmak niyetiyle, kendisini halka <strong>“muhafazakâr demokrat” </strong>diye takdim eden ve <strong>Batıcı</strong> politikaların yanlışlığını seslendiren <strong>siyasal İslamcı</strong> <strong>AKP</strong>’yi tek başına iktidara taşımıştır. İktidarının ilk birkaç yılında, vesayetçi yapıdan kurtulmak isteyen <strong>AKP</strong>, kabul etmek lazım ki halkın desteğini kaybetmemek maksadıyla halka yakın durmuş ve halkın lehine sayılabilecek bir takım icraatlara da imza atmıştır. Ancak bu dönem de kısa sürmüş, vesayetçi yapıdan kurtulan <strong>liyakat ve ehliyet</strong> fakiri <strong>AKP;</strong> iktidarın nimetleriyle tanışınca, <strong>etik</strong> dejenerasyona dûçar olmuş ve iktidardayken halktan yana tavır koymanın pek de <strong>kârlı</strong> olmadığını kabullenerek, kuruluş günlerinde bitireceğini vaad ettiği <strong>yasaklar, yoksulluklar </strong>ve<strong> yolsuzluklar</strong> yumağıyla anılmaya başlamıştır. İlerleyen süreçte de halka verdiği sözleri tamamen unutup, kendi oligarşisini ve kendi <strong>totaliter</strong> kültürünü yaratmaya çalışmıştır. Dolayısıyla da eleştirdiği Kemalci oligarşi devirlerindeki gibi, halkın kahir ekseriyatını o da <strong>“yoksulluk”, “işsizlik”, “sefalet”, “cehalet” </strong>ve<strong> “hastalıklar”</strong> bataklığına itelemiştir. Daha da ötesi; <strong>Kur Korumalı Mevduat Hesabı, Kamu-Özel İşbirliği Yatırımları, Davetiye Usulü İhale, Çok Maaşlı Altın Bürokrat</strong> ve benzeri icraatlarla <strong>milyarlarca dolara baliğ kamu kaynaklarını</strong> bir avuç yeni mutlu azınlığa aktarmakta beis görmemiştir. Maatteessüf, <strong>“AKP Usulü Başkanlık Sistemi”</strong> yılları itibarıyla da ahlak, liyakat ve ehliyet kaygısı yok edilerek <strong>“asiyab-ı devleti har da olsa döndürür”</strong> kurnazlığı ön plana çıkarılmış ve <strong>kamu idaresi</strong> vasıfsız ellere tevdi edilmiştir. Siyasetin hedefi <strong>adaleti tahakkuk ettirmek</strong> değil de bir avuç siyasetçinin <strong>kâr maksimizasyonu</strong> olunca, haliyle hem meşruiyetin aslî kaynağı <strong>evrensel hukuk </strong>ve<strong> evrensel insan hakları</strong> (Siyasal İslamcı oldukları için İslam’ı da dahil etmek yanlış olmaz.) unutulmuş hem de meşruiyetin talî kaynağı olan <strong>halk</strong> algı operasyonlarıyla <strong>“ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek”</strong> kabilinden, <strong>Kemalci </strong>oligarşinin<strong> </strong>geçmişteki İslam karşıtı icraatları hatırlatılarak, <strong>AKP</strong>’nin ahlakî (İslamî) meşruiyeti tartışılır her türlü icraatına <strong>“ehven-i şer”</strong> akidesiyle mecbur bırakılmıştır. Böyle bir yapıda iktidara yönelik <strong>meşruiyet</strong> eleştirilerinin yoğunlaşacağı izahtan varestedir. Acaba, Türkiye’de <strong>cumhuriyet</strong>denilen rejimin meşruiyet kaynağı <strong>Kemalizm</strong> ya da <strong>Atatürkçülük</strong> diye adlandırılan <strong>CEHAPE</strong> zihniyeti midir yoksa iktidarın halk tarafından seçilmiş olması mı yahut da <strong>Avrupa</strong> standartlarındaki <strong>gerçek cumhuriyet (demokrasi)</strong> gibi <strong>evrensel hukuk, evrensel insan hakları </strong>ve<strong> halkın rızası </strong>birlikteliği midir? Şüphesiz olması gereken, <strong>Avrupa</strong>standartlarındaki gibi <strong>evrensel hukuk, evrensel insan hakları </strong>ve<strong> halkın rızası </strong>birlikteliğidir, ancak insanlar sözde <strong>eğitim-öğretim</strong> sayesinde <strong>cahil</strong> bırakıldıkları için <strong>kakofoni</strong> kaçınılmaz olmaktadır. Türkiye’deki siyasal problemlerin kaynağı tam da bu tartışmalarda yatmaktadır. <strong>CEHAPE</strong> <strong>zihniyetinin varyasyonları</strong> (CHP, MHP, İYİP, VATAN P, İP, TKP, ÖDP, vd.) meşruiyetin kaynağını <strong>Kemalizm</strong> ya da <strong>Atatürkçülük</strong> denilen düşünce zannederken; <strong>AKP</strong>, meşruiyetin kaynağını yalnızca seçilmiş olmakta görmektedir. Bu tartışmalardaki <strong>AKP’</strong>nin <strong>ironik</strong> açmazı; karşıtı olduğu zihniyetten, <strong>kâr maksimizasyonu </strong>sevdası nedeniyle <strong>meşruiyet</strong> devşirmek zorunda kalmasıdır. <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın; geçmişte, mecliste yaptığı konuşmalarda <strong>“iki ayyaş”<strong>[4]</strong></strong> diye bahsettiği insanların kimler olduğu, akledebilen her insanın malumu değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;">İşte <strong>AKP</strong>; seçilmiş de olsa <strong>kâr maksimizasyonu </strong>sevdası nedeniyle ikilemlere düşüp, muhalefet ettiği zihniyetten <strong>meşruiyet</strong> devşirmeye kalkıştığı içindir ki iktidarına <strong>ortak olmak</strong> isteyenlerin ve politikalarına <strong>balans ayarı</strong> yapmaya niyetlenenlerin sayısı her geçen gün biraz daha çoğalmaktadır. Açıktır ki <strong>Kara Harp Okulu</strong> mezunu genç teğmenlerin <strong>“Mustafa Kemal’in Askerleriyiz.” </strong>sloganıyla gerçekleştirdikleri <strong>kılıçlı gösteri<strong>[5]</strong> </strong>de<strong> </strong>bu vasatın neticesidir. Teğmenlerin gösterisinden rahatsız olan <strong>AKP</strong>’lilere sormak gerekmez mi: Cumhuriyetin <strong>meşruiyet</strong> kaynağını <strong>Kemalizm, Atatürkçülük</strong> zanneden, daha doğrusu tüm hayatı boyunca maruz kaldığı <strong>yanlış formel eğitim </strong>sayesinde öyle öğrenen insanlar, <strong>inhiraf</strong> gördüklerinde bir biçimde itiraz etmezler mi? Yanlış formel eğitimle <strong>cahil </strong>bırakılan insanlara, <strong>doğru formel eğitim</strong> vasıtasıyla monarşilerde askerlerin <strong>“majestelerinin askerleri”</strong>; diktatörlüklerde <strong>“diktatörlerinin askerleri”</strong>; <strong>ulus-devlet</strong> rejimlerinde ise <strong>“uluslarının, devletlerinin askerleri” </strong>olduğu gerçeğini öğretmek <strong>elzem</strong> değil midir? <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> hâlâ <strong>ulus-devlet</strong> olamadı mı yoksa? Bu <strong>yanlış formel eğitim </strong>sistemini yirmi iki yıllık iktidarı süresince hiç esnetmeden sürdüren <strong>AKP</strong> değil midir? Türkiye’deki tüm eğitim kurumlarında, <strong>tek-parti diktatörlüğü</strong> niçin hâlâ <strong>cumhuriyet</strong> diye öğretilmektedir? Hayatı boyunca, <strong>cumhuriyet</strong>rejiminin olmazsa olmazı <strong>“kuvvetler ayrımı”</strong> prensibine karşı çıkmış olan <strong>ATATÜRK</strong>, niçin hâlâ <strong>cumhuriyetçi</strong> diye takdim edilmektedir? <strong>1923-1950</strong> dönemi devlet örgütlenmesinin <strong>görünüşte cumhuriyet</strong> olduğu ama sistemin muhtevasında <strong>yürütme, yasama, yargı</strong> ayrımının esamesinin dahi bulunmadığı niçin hâlâ anlatılmamaktadır? Oysaki, Atatürkçülüğün önde gelen ideologlarından, o dönemde <strong>CHP</strong> milletvekili ve partinin resmi yayın organı <strong>Hakimiyet-i Milliye (Ulus)</strong> gazetesi başyazarı <strong>Falih Rıfkı Atay</strong>; <strong>ATATÜRK</strong>’ün kurmaya çalıştığı cumhuriyetin niteliklerinin ne olduğunu <strong>1931</strong>’de kaleme aldığı <strong>“Faşist Roma Kemalist Tiran”</strong> başlıklı kitapta açık açık tanımlamıştır: <strong><em>“Biz ne komünistiz ne faşistiz, Kemalistiz. Bizim Rusya’da ve İtalya’da sevdiğimiz şey, bizim işimize yarayacak ihtilalci terbiye ve inkişaf metotlarıdır… Faşizmle sosyalizmi ayıran farklar gaye değil, hareket tarzı farklarıdır… Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova’nın yığın terbiyesi metotları, devletçi Türk iktisatçılığı içinse Faşizmin korporasyon metotları benimsenmelidir…”</em><sup><strong><sup>[6]</sup></strong></sup><em> </em></strong>Realite o ki yeni rejim <strong>Falih Rıfkı Atay </strong>için; cumhuriyet diye adlandırılan tek-parti diktatörlüğüdür… Sualler baki: Dönemin devlet partisi <strong>CHP</strong>’nin iktidarını <strong>icbar</strong> ile elde ettiği ancak <strong>seçim</strong> yoluyla iktidar olunuyor görüntüsü verdiği niçin hâlâ gizlenmektedir? Sözde seçimlerde; seçilenlerin de seçenlerin de listesinin <strong>tek-parti</strong> <strong>(CHP) </strong>tarafından belirlendiği niçin hâlâ saklanmaktadır? Milletvekili olmak isteyenlerin <strong>CHP</strong>’ye müracaat ettikleri, listede kimin yer alacağına parti divanının, daha doğrusu hem partinin hem de <strong>dikta</strong> rejiminin başkanı olan kişinin <strong>(ATATÜRK, İNÖNÜ)</strong> karar verdiği niçin hâlâ ört-bas edilmektedir? Sözde seçimlerin sayımının; gerçek cumhuriyetlerdeki <strong>genel oy</strong> hakkının öngördüğü ilke üzerine <strong>“gizli oy, açık tasnif”</strong> olarak değil, <strong>“açık oy gizli tasnif”</strong> esasına göre yapıldığı niçin hâlâ ifşa edilmemektedir? İşbu seçim görünümlü mizansenin<strong> </strong>1950’ye kadar devam eden <strong>tek-parti diktatörlüğü</strong> süresince <strong>resmi seçim sistemi</strong> olarak uygulandığı niçin hâlâ açık açık anlatılmamaktadır? Daha da ötesi <strong>tiyatral</strong> seçimlerden sonra bir de halkla dalga geçercesine <strong>“Sandık Alayı”</strong> adı verilen <strong>törenler</strong> düzenlendiği, oy sandıklarının bayraklar, halılar, dallar ve çiçeklerle süslenerek sokaklarda dolaştırıldığı, <strong>“Hakimiyet Milletindir.”</strong> yazılı pankartlar taşıyan okul çocuklarına ve esnaf cemiyetlerine <strong>düğün</strong> yaparcasına parti devletine ve dikta rejimine methiyeler dizdirildiği niçin hâlâ beyan edilmemektedir? Kısacası, <strong>1923-1950</strong> yılları <strong>seçim yöntemi</strong>; diktatöryal yöneticilerin kendilerine, halk nezdinde <strong>meşruiyet</strong> kazandırmak için başvurdukları bir <strong>onaylattırma</strong> yöntemidir. Yani <strong>dikta</strong> heveslilerinin kendilerine karşı çıkabilecek hiçbir <strong>muhalif</strong> olmadan ve rakiplerine propaganda özgürlüğü tanımadan, iktidarlarını halka-seçmene onaylattırmalarıdır. Tabiatıyla bu yapıda halk-seçmen edilgendir; karar alma sürecinin sadece neticesine konu mankeni olarak katılan figüran topluluğudur.<sup><sup>[7]</sup></sup> Tek-parti diktatörlüğü dönemi seçimlerinin <strong>sakil bir tiyatro</strong> örneği olduğunu; <strong>CHP Genel Sekreterliği</strong>’nin seçim öncesi valiliklere ve il parti başkanlıklarına gönderdiği <strong>“Müntehib-i sani Yoklama Talimatnamesi”,</strong> zeka özürlü<strong> </strong>insanların dahi anlayabilecekleri açıklıkta ortaya koymaktadır: <strong><em>“1- İntihap yoklama talimatnamesinin ikinci maddesi mucibince, Mebus intihabına esas olan müntehib-i sani seçimlerinde yoklama yapmak mecburidir&#8230; Talimatnamede yalnız müntehib-i sani intihapları için yapılan yoklamalara mahsus olmak üzere Parti, vilayet idare heyetlerine yoklama neticelerini gösteren listeler üzerinde lüzum gördükleri değişiklikleri yapma salahiyeti vermiştir. Mebus intihabı gibi hayati ehemmiyeti haiz olan bir intihaba esas teşkil eden müntehib-i sani intihabının neticesinden mesul olan vilayet idare heyetlerinin bu işe mahsus salahiyetlerini artırmak ve yoklama listelerinde itimada layık görmedikleri herhangi bir şahsı değiştirerek yerine itimada layık bir zatı koyabilmeleri temin edilmektedir. 2- Müntehib-i sani intihabının Mebus intihabı üzerindeki tesiri mutlak ve malum olduğuna göre, yoklamalarda müntehib-i sani olarak seçilecek arkadaşların behemehâl Partili olması, Parti prensiplerine sadık ve Parti disiplinine riayetkâr olması şarttır. Teşkilatımızda faal vazife almış ve bu sebeple tecrübe edinmiş arkadaşlara müntehib-i sani yoklamalarında geniş bir surette yer verilmelidir.” (Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliğinin Parti Teşkilatına Umumi Tebligatı, İkinci-kanun 1939’dan 30 Haziran 1939 Tarihine Kadar, Cilt 14, Büro I. Zerbamat Basımevi, Ankara, 1940).</em><sup><strong><sup>[8]</sup></strong></sup><em>  </em></strong>İşte bu sakil tiyatrodan ötürü, <strong>CHP</strong> <strong>parti devleti rejimi</strong> uzun yıllar istedikleri vekilleri istedikleri yerden seçtirmeyi başarmıştır?! Böylesi bir <strong>dikta</strong> rejiminin uzun süre devam etmesinin arka planında yatan asıl faktörse maalesef <strong>muasır medeniyet seviyesi</strong> diye lanse edilen <strong>Batılı</strong> hayat tarzını yani <strong>İslam</strong>’a karşı <strong>Batılılaşma</strong> tercihini gerçekleştirmeye matuf icraatların <strong>[Hilâfetin Kaldırılması (1924), Şeriyye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması (1924), Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924), Şapka Kanunu (1925), Harf Devrimi (1928), Dil Devrimi (1932), Ezan Yasağı (1932), Türk Müziği Yasağı (1934), Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun (1934), vd.]</strong> sayesinde devşirilen <strong>uluslararası</strong> ortamın duygudaş, sorgulamayan ve ilgisiz varlığı ve yönetici mevkiindeki asker-sivil bürokrat seçkinler arasında bulunan yüksek seviyedeki <strong>örgütlü</strong> <strong>oligarşi</strong> birliğinin, dağınık köylü kitleler karşısındaki üstünlüğüdür&#8230; Teğmenlerin gösterisinden rahatsız olan <strong>AKP</strong>’lilere yine sormak gerekmez mi: Türkiye Cumhuriyeti devletinin <strong>“ulusal-sivil”</strong> bayramlarında camilerde yaptırılan <strong>“dua”</strong> merasimlerinde <strong>ATATÜRK</strong>’ün adını anmadığınız için başınıza bu tür işler geliyor olmasın? <strong>CEHAPE</strong> zihniyeti mensuplarının <strong>“dua”</strong> taleplerini niçin karşılamadığınızı açık açık anlatmanız lazım gelmez mi? <strong>CEHAPE</strong> zihniyeti mensuplarından <strong>sempati</strong> ve <strong>rey </strong>beklediğiniz için mi <strong>ATATÜRK</strong>’ün İslam dini hakkındaki kanaatlerini (Kanaatin ötesinde, <strong>on sekiz yıl</strong> süren <strong>EZAN YASAĞI</strong> icraatını) insanların öğrenmelerine hâlâ izin vermiyorsunuz? Oysaki <strong>ATATÜRK</strong>’ün İslam dini hakkındaki kanaatleri, el yazısıyla <strong>16/17 Ağustos 1931</strong> tarihinde<strong> Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’</strong>ne gönderdiği mektupta apaçık beyan edilmiştir: <strong><em>“Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; (Ikra, Bismi, Rabbi) safsatasını esas tutmuş olan Araplar, medeni cihanlarda, bilhassa Türk zengin medeni muhitlerinde bu iptidai ve cahiliyet devrinin timsali olan düstura dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır.”</em><sup><strong><sup>[9]</sup></strong></sup><em> </em>ATATÜRK</strong>’ün, <strong><em>“Ikra, Bismi, Rabbi safsatası”, </em></strong>dediği şey; bilenlerin malumudur; <strong>Kur’an</strong>’ın ilk ayeti olduğu kabul edilen, <strong>Alak Suresi</strong>’nin ilk ayeti, <strong>“Ikra bi-ismi rabbike-l leżî ḣalak” (Yaratan Rabbinin adıyla oku.) </strong>ayetinden başkası değildir… <strong>ATATÜRK</strong>’ün, <strong>İslam’</strong>la ilgili kanaatlerini; isteyenler, <strong>Kâzım Karabekir</strong>’in, <strong>“Paşaların Kavgası”</strong> başlıklı kitabının <strong>“Kur’an’ın Türkçeye Çevrilişi”</strong> bölümünden de okuyabilirler. <strong>ATATÜRK</strong> şöyle diyor: <strong><em>“Evet, Karabekir; Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım. Ta ki budalalık edip, aldanmakta devam etmesinler.”</em><sup><strong><sup>[10]</sup></strong></sup></strong> <strong>ATATÜRK</strong>’ün, <strong>“Arap oğlunun yaveleri”</strong> dediği şey de elbette <strong>İslam </strong>dininden başkası değildir… AKP’lilere göre, dinlerini <strong>tahkir</strong> dahi etse Müslümanların, ATATÜRK’e “dua” etme mecburiyeti mi vardır? <strong>Cahil</strong> kitlelerin ve <strong>CEHAPE</strong> zihniyetine mensup <strong>“entellektüel”</strong> taifenin bu gerçeği bilmeye hakkı yok mu ki engel oluyorsunuz?! Malum <strong>“entellektüeller”</strong> bu gerçeği bilseler, herhalde <strong>Cihan Harbi </strong>esnasında, <strong>pragmatik</strong> nedenlerle <strong>ATATÜRK</strong>’ün ahaliyle birlikte <strong>dua</strong> eden resimlerini gösterip, el-aleme ders verme cehaletini göstermeyeceklerdir?!</p>
<p style="text-align: justify;">Hülasa etmek gerekirse: Şüphesiz, muhtevası <strong>hukuk devleti</strong> olan Avrupa standartlarındaki bir <strong>gerçek cumhuriyet </strong><strong>(demokrasi)</strong> diğer tüm yönetim biçimlerinden daha makbuldür ve tercih edilmelidir. Zira tarihi tecrübe göstermiştir ki yalnızca muhtevası <strong>hukuk devleti</strong> olan Avrupa standartlarındaki <strong>gerçek cumhuriyet (demokrasi) </strong>şöyle ya da böylebütün <strong>yurttaşlar</strong> için <strong>özgürlük, eşitlik </strong>ve<strong> ekonomik refah</strong> temin etmeyi <strong>görev</strong> bilmekte ve insan onuruna yaraşır hayatın önündeki <strong>“yoksulluk”, “işsizlik”, “sefalet”, “cehalet” </strong>ve<strong> “hastalık”</strong> biçimindeki beş büyük engeli şöyle ya da böyle asgarî seviyelere indirebilmektedir. <strong>Gerçek cumhuriyet</strong> <strong>(demokrasi) </strong>rejimlerinde <strong>askerler</strong>, yalnızca ulus-devletin askerleridir. Birilerinin askeri olma mecburiyetleri yoktur. Silah taşıma imtiyazına sahip olmalarının yegâne sebebi de hukuk devletinin emri altında halkın güvenliğini temin etmektir. Ne var ki <strong>cahil</strong> kitlelerin ve <strong>CEHAPE </strong>zihniyetine mensup <strong>“entellektüel”</strong> taifenin zannettiği gibi, <strong>ATATÜRK</strong> ve arkadaşları tarafından <strong>Birinci Dünya Savaşı </strong>sonrası <strong>Osmanlı İmparatorluğu</strong> bakiyesi topraklar üzerinde <strong>halkın tarihine, dinine ve diline karşı</strong> inşaya çalışılan <strong>nominal cumhuriyet</strong> rejimi hiçbir zaman <strong>Avrupa</strong> standartlarındaki karşılığıyla, <strong>“eşitlik eksenindeki siyasal organizasyon” </strong>ve<strong> “halkın rızasına dayanan yönetim”</strong> formunda bir <strong>gerçek cumhuriyet</strong> olmamıştır. Dolayısıyla da siyasî iktidarı <strong>serbest seçim</strong> yoluyla değil, <strong>icbar</strong> ile elde etmiştir. Söz konusu dönem, <strong>Kemalci oligarşi</strong> için bir <strong>“altın çağ”</strong> olsa da <strong>halkın kahir ekseriyatı için</strong> daha ziyade <strong>“yoksulluk”, “işsizlik”, “sefalet”, “cehalet” </strong>ve<strong> “hastalık” </strong>dönemi olmuştur. Bütün bunlara rağmen birilerinin <strong>Mustafa Kemal</strong>’i sevmeye ve onun askeri olmaya hakkı yok mudur? Başkalarını <strong>icbar etmemek</strong> kaydıyla elbette vardır… Ancak <strong>cehalet</strong> nedeniyle kendilerine yapılan kötülükleri iyilik zanneden insanlara <strong>GERÇEĞİ</strong> öğretmek de hem gerçek entellektüellerin vazifesi hem de <strong>CEHAPE</strong> zihniyetine karşı nominal cumhuriyeti gerçek cumhuriyete <strong>tebdil</strong> etmek üzere <strong>halk</strong> tarafından tavzif edilmiş olan seçilmiş <strong>erdemli </strong>siyasetçilerin vazifesidir. Algı operasyonlarıyla iktidarını sürdürmeye çalışan <strong>kâr maksimizasyonu sevdalısı </strong>siyasetçilerin erdemli olup olmadığını idrâk etmekse <strong>özgürlük, eşitlik </strong>ve<strong> ekonomik refah</strong> isteyen tüm insanların vazifesidir. Vazifesini ifa etmeyenlere <strong>VEYL </strong>olsun…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://tr-tr.facebook.com/1801951846793893/videos/1296304760548501/">https://tr-tr.facebook.com/1801951846793893/videos/1296304760548501/</a></p>
<p>[2] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=29ars6k4a_Q">https://www.youtube.com/watch?v=29ars6k4a_Q</a></p>
<p>[3] <a href="https://www.akparti.org.tr/parti/parti-tuzugu/">https://www.akparti.org.tr/parti/parti-tuzugu/</a></p>
<p>[4] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=QknVq9fWtOI">https://www.youtube.com/watch?v=QknVq9fWtOI</a></p>
<p>[5] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=SqZF1ntuxY8">https://www.youtube.com/watch?v=SqZF1ntuxY8</a></p>
<p>[6] Falih Rıfkı Atay, Faşist Roma Kemalist Tiran, Hakimiyeti Milliye Matbaası, Ankara, 1931.</p>
<p>[7] Kemal Gözler, “Referandum mu, Plebisit mi?”, <a href="http://www.anayasa.gen.tr/">www.anayasa.gen.tr</a></p>
<p>[8] Mehmet Ö. Alkan, “Milli Şef’li Tek-Parti Döneminde Seçimler”, Prof. Dr. Bülent Tanör Armağanı, Oğlak Yayınları, İstanbul, 2006.</p>
<p>[9] Atilla Oral, Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2018.</p>
<p>[10] Kâzım Karabekir, Paşaların Kavgası, Emre Yayınları, İstanbul, 1994.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1989&amp;linkname=%E2%80%9CMustafa%20Kemal%E2%80%99in%20Askerleriyiz.%E2%80%9D%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1989&amp;linkname=%E2%80%9CMustafa%20Kemal%E2%80%99in%20Askerleriyiz.%E2%80%9D%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1989&amp;linkname=%E2%80%9CMustafa%20Kemal%E2%80%99in%20Askerleriyiz.%E2%80%9D%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1989&amp;linkname=%E2%80%9CMustafa%20Kemal%E2%80%99in%20Askerleriyiz.%E2%80%9D%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1989&amp;title=%E2%80%9CMustafa%20Kemal%E2%80%99in%20Askerleriyiz.%E2%80%9D%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_8"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1989</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslamî Şûra Yönetimi, Demokratik Parlamenter Bir Sistem Midir?</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1984</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1984#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Jun 2024 16:02:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1984</guid>
		<description><![CDATA[Modern karşılığıyla parlamenter sistem; yasama organı mecliste en fazla temsile sahip parti liderinin hükümet başkanı (başbakan) olarak atanıp, hükümeti kurmakla görevlendirildiği ve güven oylaması neticesinde teşkil edilen kabinenin de (bakanlar kurulu) yasama organı parlamentoya karşı sorumlu tutulduğu demokratik yönetim formudur. Sistemin tarihî arka planını; ülkesini mutlak monarşi ile &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1984">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Modern karşılığıyla<strong> parlamenter sistem</strong>;<strong> </strong>yasama organı mecliste en fazla temsile sahip parti liderinin hükümet başkanı (başbakan) olarak atanıp, hükümeti kurmakla görevlendirildiği ve <strong>güven oylaması</strong> neticesinde teşkil edilen kabinenin de (bakanlar kurulu) <strong>yasama organı</strong> parlamentoya karşı sorumlu tutulduğu demokratik yönetim formudur. <span id="more-1984"></span>Sistemin tarihî arka planını; ülkesini <strong>mutlak monarşi</strong> ile yöneten <strong>İngiltere Kralı 3. Henry</strong>&#8216;ye karşı <strong>meşrutî monarşi </strong>isteğiyle başkaldıran ve <strong>Baronlar Savaşı</strong> diye bilinen harbi organize eden, Fransız kökenli İngiliz asilzadesi <strong>Leicester Kontu</strong> (1208 &#8211; 1265) <strong>Simon de Montfort</strong>’ın kraliyet güçlerine karşı galibiyetinin ardından <strong>1258 </strong>ve <strong>1265</strong> tarihlerinde fiilî hükümdar sıfatıyla şekillendirdiği Oxford Parlamentosu’nun, <strong>Kral Henry</strong>&#8216;nin sınırsız yetkilerini elinden alan ve sıradan insanları temsilci seçen icraatları oluşturduğu için <strong>İngiliz Parlamentosu</strong>, sıklıkla <strong>&#8220;Parlamentoların Annesi&#8221; </strong>olarak anılır. <strong>Parlamento; </strong>kavramın etimolojisine uygun olarak, ülke siyasetine dair meselelerin konuşulduğu, tartışıldığı yerdir. Orijininde <strong>“parliament”</strong> kelimesi; manastırlarda rahipler arasındaki akşam yemeği sonrası yapılan teolojik tartışmaları, konuşmaları tanımlamak üzere kullanılırken, on üçüncü yüz yıl itibarıyla piskoposlar, kontlar ve baronlar arasındaki siyasal konsey toplantıları için kullanılmıştır. On dördüncü yüzyıl başlarındaysa manevi ve dünyevi lordlar <strong>(Lords)</strong> arasında bir mecliste, generaller ve burjuvalar <strong>(Commons)</strong> arasında başka bir mecliste tartışmaların yürütülmesi uygulaması gelişmiştir. Bugün halâ var olan kral ve manevi konsey ile <strong>Lordlar kamarası</strong> (House of Lords) ve <strong>Avam kamarası</strong> (House of Commons) pratiği o günlerden kalmadır. Parlamento; toplantıları on yedinci yüzyılda üçer yıllık arayla zorunlu hale getirilince önce profesyonel temsilciler sınıfı ortaya çıkmış, sonra da örgütlü muhalefet doğmuştur. Dahası parlamento, <strong>İngiliz İçsavaşı</strong> <strong>(1642-1651)</strong> sırasında krala karşı devrimci bir organ ve direnişin merkezi haline dönüşmüştür. Restorasyon Döneminde (1660-1688), sonraki siyasi partilerin ataları olan <strong>Whig</strong> ve <strong>Tory </strong>fraksiyonları oluşmuş; Muhteşem Devrim <strong>(Glorious Revolution) 1688-1689</strong> ertesindeyse <strong>parlamenter egemenlik ilkesi</strong> ve kabine üyelerinin Avam Kamarası üyeleri arasından seçilmesi prensibi benimsenmiştir. On yedinci yüzyılın sonlarına doğruysa monarşinin gücü azalmış ve Lordlar Kamarası ile Avam Kamarası arasındaki ilişki Avam Kamarası lehine değişmiştir. 1911 ve 1949 Parlamento Yasalarıyla da Lordlar Kamarası&#8217;nın aşağı statüsü resmen kurumsallaştırılmış ve herhangi bir kanun tasarısını reddetme yetkisi yasaklanmıştır. 1990&#8242;lardan itibaren de kalıtsal ayrıcalıklar ciddi şekilde azaltılarak sistem tam demokratik hale getirilmiştir.[1] Tarihte görülen siyasal sistemler içerisinde; uyruklarına daha ziyade özgürlük, daha ziyade eşitlik ve daha ziyade ekonomik refah temin edebilen yönetim formunun zaman içerisinde olgunlaşan <strong>parlamenter sistem</strong> yahut da onun çağdaş formu <strong>hukuk devleti </strong>olduğunu söylemek pek de yanlış olmasa gerektir…</p>
<p style="text-align: justify;">Acaba <strong>“İslamî Şûra Yönetimi”</strong>, demokratik parlamenter bir sistem midir? Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisine göre; <strong>“şûra”</strong> <strong>(الشورى)</strong>, Müslüman yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hususunda hem ilgililerle <strong>müşavere</strong> edip, onların temayüllerini göz önünde bulundurmasını hem de <strong>danışma kurulu </strong>anlamındaki yapıyı tanımlar. <strong>Kur’an</strong>’da <strong>Şûra</strong> suresi otuz sekizinci ayette geçen <strong>“Onların işleri, aralarında şûra iledir.”</strong> beyanı ve <strong>Âl-i İmrân</strong> suresi yüz elli dokuzuncu ayette geçen <strong>“Ey Peygamber, yapılacak işler hususunda onlarla müşavere et.”</strong> beyanı bu duruma işaret eder. Ancak, İslâm tarihi boyunca <strong>meşveret usulü</strong> şöyle ya da böyle devlet idaresinde işletilmeye çalışılmış ise de <strong>meşveret heyeti </strong>üyeliği, genellikle yönetim merkezlerinde bulunan çok az sayıdaki insanın iştirakinden ibaret kalmıştır. Mesela; <strong>Emeviler</strong>’le başlayan süreçte <strong>şûra</strong>; toplumun önde gelen insanları olarak idareciler, ordu kumandanları ve ilim adamlarından meydana gelen üç sınıfın temsilcileriyle sınırlıdır. İktidarı, <strong>Emevîler</strong>’den devralan <strong>Abbasîler</strong> devrinde ve Müslüman olduktan kısa bir süre sonra <strong>İslâm</strong> dünyasında hâkimiyeti üstlenen <strong>Türkler </strong>zamanında da <strong>şûra</strong> fikri korunmuş fakat meşveret heyetine kimlerin katılacağı hususu daima müphem bırakılmıştır. Belki de bunun temel sebebi şûraya iştirak hususunda <strong>Kur’an’</strong>da ve <strong>Sünnet</strong>’te özel bir düzenlemenin bulunmamasıdır.[2] Mamafih, <strong>klasik fıkıh</strong> doktrinindeki devlet başkanının kimler tarafından seçileceği sorunu tartışılırken kullanılan <strong>ehlü’l-hal ve’l-akd (أهل الحلّ و العقد) </strong>tabirinin, şöyle ya da böyle konuyla ilişkili olduğu pekâlâ söylenebilir. Devlet başkanını seçmek ve gerektiğinde azletmekle yetkili olan heyet anlamında <strong>ehlü’l-hal ve’l-akd</strong> tabirinin ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Terkibin; halifenin iş başına getiriliş usulü ve meşruiyeti konularının <strong>Şii</strong> ve <strong>Sünni</strong> alimler arasında tartışılmasıyla literatüre girdiği kabûl edilmektedir. Şiilerin <strong>nassa dayalı</strong> <strong>imamet</strong> görüşüne karşılık; Sünniler, halifenin <strong>seçim</strong> yoluyla iş başına gelmesi fikrini ileri sürmüş ve devlet başkanını <strong>ehlü’l-hal ve’l-akd</strong> denilen grubun belirlemesi gerektiğini savunmuştur. Bahis mevzuu heyetin kaç kişiden ibaret olacağı tartışmalı ise de ülkenin genelinden veya sadece hilâfet merkezinden seçilmesi ve onların da halifeyi seçmesi gerektiği yönündeki iki temel görüş ön plana çıkmıştır. <strong>Ehlü’l-hal ve’l-akd</strong> grubuna girecek olan kişilerde ne gibi özelliklerin aranacağı hususu da yoğun tartışmalara vesile olmuştur. Yaygın kabul, <strong>ehlü’l-hal ve’l-akd</strong> grubuna girebilmek için <strong>ictihad </strong>derecesinde bir ilmin gerekliliğidir. Zira iki ekol açısından da ümmetin hayatıyla ilgili meseleler; cahil kitlelere, avamın reyine terk edilemez. Ehlü’l-hal ve’l-akdin sayısı ve nitelikleri konusundaki görüş ayrılıklarında, bu görüşlere mesnet teşkil eden dört halife döneminin kısa sürmesi ve icraatlarının farklı şekillerde yorumlanması da ulemanın içinde bulunduğu siyasî ve sosyal şartların ve mevcut siyasî yapıyı eleştirme veya meşru gösterme gayretlerinin de etkisi olmuştur. Açıktır ki mutlakıyet ve saltanat usulünün hâkim olduğu dönemlerde, ulemanın halifeyi ehlü’l-hal ve’l-akdin seçmesi yönünde görüş beyan etmesi, siyasî iktidarın gücünü sınırlama yönünde atılmış önemli bir adım olduğu gibi gerektiğinde azletme yetkisinin savunulması da hukuk devletinin gerçekleşmesi yolunda çok önemli bir adımdır. Ne var ki dört başı mamur bir şûra doktrininin geliştirilememesi ve kurumsallaştırılamaması nedeniyle tarihte meşruiyet gerekçeleriyle ehlü’l-hal ve’l-akdin azli yoluyla değiştirilmiş herhangi bir halifeye de rastlanmamaktadır.[3] Belki de bu durumun gerçek nedeni klasik fıkıh ekolündeki <strong>“Şûrada ortaya çıkan kararlar; çoğunlukla, hatta ittifakla alınmış olsa bile yine de devlet başkanı için bağlayıcı değildir.”</strong> şeklinde ifadesini bulan genel yaklaşımdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İslamî Şûra </strong>tartışmalarında; <strong>Osmanlı-Türk</strong> toplumundaki Batılılaşma (modernleşme) hareketlerine bağlı olarak, <strong>Tanzimat</strong> yılları itibarıyla, devlet yönetiminde <strong>Batılı</strong> siyasal sistemlerdeki <strong>kuvvetler ayrımı</strong> ilkesini andırır tarzda bir evirilmenin yavaş yavaş da olsa tezahür ettiğini söylemek mümkündür. Evirilmenin motivasyonunu belirleyen faktör, şüphesiz <strong>Batı</strong> karşısındaki mağlubiyetlerdir. Devletin varlığını tehdit eden mağlubiyetlerin sebep olduğu sorunların çözümünde, sorumluluğu paylaşıp, geniş bir mutabakata dayandırarak halkın gözünde meşrulaştırma düşüncesi, siyasal yapıda <strong>meclis-i has, meşveret-i havas, meclis-i şûra, meclis-i umumi</strong> gibi çeşitli danışma heyetlerinin teşkilini sağlamıştır. Bu meclisler önemli devlet işlerini görüşmek, savaşa veya barışa karar vermek yahut antlaşmalar yapmak üzere zaman zaman toplanırdı. İstişareye katılacak kişiler ve görüşülecek hususlar padişahın emri üzerine önceden belirlenirdi. Meclislerin aldığı kararlar mazbata haline getirilip saraya sunulur ve padişah da genellikle alınan kararlara uyardı. <strong>Sultan II. Mahmut,</strong> 1830’lu yıllarda devletin merkezî yapısında gerçekleştirdiği reformlarla, söz konusu meclislerde alt kademelerdeki yöneticilerin de kararlarda yer almasını sağlamış ve Avrupaî bir kabine sistemi görüntüsü oluşturmaya çalışmıştır. Bu vesileyle geleneksel <strong>meclis-i meşveret</strong> yapısından <strong>“meclis-i vükelâ”</strong>ya yani <strong>Batı</strong> tarzı modern hükümet yapısına tedricî bir geçiş yaşanmıştır.[4] <strong>Şûra </strong>tartışmalarının <strong>Batı</strong> tarzı bir siyasal modele doğru evirilmesi maalesef beraberinde bir takım sorunları da getirmiştir. <strong>Tanzimat</strong> yıllarında yürütülen siyasal reform hareketleri ne yazık ki toplumda bir <strong>ikilem</strong> doğurmuş ve geleneksel yapıya karşı yönetim kesiminde bir <strong>yabancılaşma </strong>yaratmıştır. Bu durum; nüfusun <strong>Müslüman</strong> kesimi üzerinde güçlü bir kültürel kırılmaya yol açmış ve bu kırılma vasıtasıyla <strong>yönetici elit</strong>, düşünce ve davranışlarında keskin bir şekilde farklılaştığından, yönetilen halkla paylaştıkları ileri sürülen din, dil ve adetlere rağmen, aralarında pek de fazla müşterek yön görünmez olmuştur.<sup><sup>[5]</sup></sup> Öyle ki <strong>Tanzimatçı</strong> elitlere göre <strong>İslam</strong>, esasta ferdi bir anlayış olup, herkes için kendi hususi mabedinde yaşanacak özel bir hayattan ibarettir yani din bir vicdan meselesidir, sosyal bir mahiyeti yoktur; dolayısıyla devlet, dinî hususlarda tarafsız kalmalı, tebaa da artık aynı siyasî ideolojiye mensup bir toplum biçimine dönüşmelidir. <strong>Osmanlıcılık </strong>denilen bu yeni ideoloji, <strong>Sultan II. Mahmut</strong>’un <strong>&#8220;Ben tebaamdaki edyan farkını ancak cami, havra ve kiliselerine girdikleri zaman görmek isterim&#8221;<sup><strong><sup>[6]</sup></strong></sup></strong> şeklindeki meşhur sözüyle <strong>Tanzimat</strong>’ın resmi ideolojisine haline gelmiştir. Yönetici elit üzerindeki Batının üstünlüğü fikri, <strong>Tanzimat</strong> ve <strong>Islahat Fermanı</strong> ile ne kadar pekişmişse de <strong>Müslüman</strong> tebaaya çok fazla sirayet etmemiş, siyasal sorunlara çözüm olarak halk arasında, özellikle genç aydınlarda aksülamel tarzında <strong>İslam</strong>’a yeniden dönüş fikri belirmiştir. Temsilcileri de <strong>Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi</strong> gibi şahısların mensubu oldukları <strong>Yeni Osmanlılar Cemiyeti<em>&#8216;</em></strong>dir.<strong><em> </em>Yeni Osmanlılar, Tanzimat</strong> hareketlerine <strong>İslam</strong> hukuku dışında yeni bir hukuk sistemi getirilmeye çalışıldığı için karşı çıkmıştır.<sup><sup>[7]</sup></sup><strong><em> </em>Tanzimat</strong> idaresinin hem iç hem de dış siyasette ülke zararına olduğuna inanan <strong>Yeni Osmanlılar,</strong> Padişahı ve <strong>Babıali</strong> icraatlarını kontrol edecek bir meclisin kurulması gerektiğini savunuyorlardı ki bu da <strong>Meşrutiyet</strong> idaresidir. <strong>Meşrutiyet</strong> idealinin yegâne dayanağı da halkı <strong>Babıali</strong>’ye karşı harekete geçirecek tek unsur olan konuştuğu dil İ<strong>slam</strong>’dır.<sup><sup>[8]</sup></sup> Siyasal sorunlara çözüm olarak İslam’a yeniden dönüşü savunan bu insanlara göre; İslâm hükümetleri, <strong>hükûmet-i mukayyede</strong> niteliği taşır ve <strong>emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker</strong> ilkesi çerçevesinde şeriatın çizdiği sınırların dışına çıkılmasını önler. <strong>Dört Halife</strong> sonrası İslam dünyasında ortaya çıkan <strong>saltanat rejimleri</strong>, İslam’ın özüne uygun düşmeyen hükümet modelleridir. <strong>Osmanlı</strong>’nın <strong>Batı</strong> karşısındaki mağlubiyetlerine de <strong>İslam</strong> dünyasının sorunlarına da çare İslamî öze yeniden dönüştür. Kurulması gereken siyasal sistem de şeriata istinat eden, mahza adalet ve meşveretten ibaret olan <strong>Meşrutiyet</strong> sistemidir.[9] Teorik arka planını <strong>Yeni Osmanlılar’</strong>ın hazırladığı <strong>Meşrutiyet</strong> sistemi, İslamî temellere istinat edip etmediği tartışmalı da olsa <strong>23 Aralık 1876</strong>’da yürürlüğe giren <strong>Kânûn-ı Esâsî </strong>ile birlikte nihayet ilan edilmiştir. <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong>’nin ilanı, <strong>Osmanlı</strong>’da <strong>Birinci Meşrutiyet</strong> dönemi olarak adlandırılır. Haddizatında, <strong>Meşrutiyet</strong>’in, <strong>Batı</strong> tarzı modern hükümet yapısına geçiş olduğunu söylemek de elbette mümkündür. <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong>’nin öngördüğü <strong>Meclis-i Mebusan </strong>ve <strong>Meclis-i A‘yân</strong>’dan oluşan <strong>Meclis-i Umûmî’</strong>nin, <strong>İngiliz</strong> parlamenter sistemini çağrıştırdığı açıktır. <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong>’ye göre: Mebusları halk değil daha önce halkın seçmiş olduğu vilâyet, sancak ve kaza <strong>idare meclisi</strong> üyeleri seçer. Mebusan sayısı; sekseni Müslüman, ellisi Gayrimüslim olmak üzere toplam 130 kişidir. Mebuslar; mecliste padişaha ve vatana sadık kalacaklarına ve <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong> hükümlerine uyacaklarına dair yemin ederek göreve başlar. Meclisin esas görevi kanun yapmak ve yıllık bütçe kanununu inceleyip kabul etmektir. Mecliste kabul edilen tasarı, üyeleri padişah tarafından atanan <strong>Meclis-i A‘yân</strong>’a gönderilir, burada görüşülüp onaylandıktan sonra da padişahın tasdikiyle kanunlaşır. Reddedilen tasarılar, o yıl içinde tekrar meclis gündemine getirilemez. Padişahın atamasıyla kurulan <strong>hükümet</strong>; meclise karşı değil padişaha karşı sorumludur. Ancak herhangi bir mebus, hükümet üyelerinden biri hakkında şikâyette bulunur ve meclisin üçte iki çoğunluğu şikâyeti haklı bulursa o vekil <strong>Divan-ı Ali</strong>’ye gönderilebilir. Ayrıca hükümetle meclis arasında bir anlaşmazlık çıkar ve iki taraf da görüşlerinde ısrar ederse padişah, yeniden seçim yapılmak üzere meclisi feshedebilir veya hükümeti değiştirebilir. <strong>Hükümet</strong>, meclisin kapalı olduğu dönemlerde <strong>Meclis-i Mebusan</strong>’ın toplanmasına kadar geçerli olmak üzere gerektiğinde geçici kanunlar çıkarabilir. Hükümet üyeleri istediklerinde <strong>Meclis-i Umûmî</strong>’nin her iki kanadındaki toplantılara katılabilir. Buna mukabil  <strong>Meclis-i Meb‘ûsan</strong>da çoğunlukla alacağı bir kararla hükümet üyelerini çağırıp icraatlarıyla ilgili izahat isteyebilir… Bu minval üzere kurulan <strong>Meclis-i Umûmî</strong>’nin açılış töreni 19 Mart 1877’de <strong>Sultan II. Abdülhamid</strong>, devlet erkânı, ruhanî liderler ve yabancı misyon şeflerinin katılımıyla <strong>Dolmabahçe Sarayı</strong>’nın Muayede Salonu’nda yapılır. Meclisin çalışma şekli ve kuralları 20 Eylül 1877 tarihli bir iç tüzükle belirlenir. Buna göre başkanlık divanı; başkan, başkan vekili, iki kâtip üye ve iki idare memurundan oluşacak, padişah, başkan ve vekilini üyeler arasından bir yıllığına atayacaktır. Başkanın görevi müzakereleri yönetmek, iç tüzüğü uygulamak, düzeni ve emniyeti sağlamaktır. <strong>Birinci Meşrutiyet</strong> dönemi <strong>Meclis-i Umûmî</strong>’si; <strong>Meclis-i A‘yân</strong> ve <strong>Meclis-i Meb‘ûsan</strong>, 19 Mart &#8211; 28 Haziran 1877 ve 13 Aralık 1877 &#8211; 14 Şubat 1878 tarihleri arasında iki devre halinde yaklaşık beş ay kadar faaliyet gösterdikten sonra <strong>Osmanlı-Rus</strong> <strong>Harbi</strong>’nin <strong>(93 Harbi)</strong> başlaması nedeniyle <strong>Sultan II. Abdülhamid</strong> tarafından, 13 Şubat 1878 tarihinde <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong>’nin kendisine verdiği yetkiye istinaden süresiz olarak tatil edilmiştir… Yeniden açılması ise yaklaşık otuz yıl süren <strong>İstibdat Dönemi </strong>sonrası, 23 Temmuz 1908’de <strong>İkinci Meşrutiyet</strong>’in ilânı üzerine gerçekleşebilmiştir… <strong>İkinci Meşrutiyet </strong>döneminde <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong>’ye; meclisten <strong>güven-oyu</strong> alamayan hükümetin görevden düşürülmesi yönündeki düzenlemenin ve tahta çıkan padişahın <strong>Meclis-i Umûmî</strong>’de şeriata ve <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong> hükümlerine uyacağına ve vatana-millete sadık kalacağına dair yemin metninin eklenmesi <strong>Avrupa</strong> tarzı <strong>parlamenter monarşi</strong> ve <strong>hukuk devleti </strong>yönünde atılan önemli adımlardır.[10]  <strong>Birinci Meşrutiyet</strong> dönemindeki, Meşrutiyetin <strong>İslamî</strong> ilkelere dayandığına dair <strong>Yeni Osmanlılar</strong> tarafından yapılan savunmanın benzerini; <strong>İkinci Meşrutiyet</strong> yıllarında da yine İslamcı aydınlar ve ulemadan bazı insanlar yapmıştır. Dönemin İslam alimlerinden <strong>Bediüzzaman</strong>’a göre; <strong>Meşrutiyet</strong>; hâkimiyet-i milliye, mahza adalet ve meşveretten ibaret olup şeriata istinat eder. Şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Mütehakkimane istibdadın şeriatla bir münasebeti yoktur. <strong><em>“Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.”,</em></strong> <strong>Hadis</strong>-i şerifinin de işaret ettiği gibi; şeriatın âleme gönderiliş gayesi istibdadı ve zalimane tahakkümü ortadan kaldırmaktır. <strong>Şeriatın meslek-i hakikisi de Meşrutiyettir.</strong> Fakat bir millet cehaletle kendi hukukunu bilmezse ehl-i hamiyet idareciyi dahi müstebit eder. Meşrutiyet-i meşruanın birinci kapısı, ittihad-ı kulûb; ikincisi, muhabbet-i milliye; üçüncüsü, maarif; dördüncüsü, sa’y-i insanî; beşincisi de terk-i sefahattir. <strong>Meşrutiyet</strong>; meşru çerçevede yürütülmezse idare istibdada dönüşür. İdareciler, peygamberin emrine itaat edip, onun yolunda giderse halifedir ve itaat farzdır. Ancak peygambere tâbi olmayıp, zulmederse o idareci padişah da olsa hayduttur. <strong>Meşrutiyet’</strong>te kuvvet, kanundadır. Anlamı, <strong>“Kudret ve izzet sahibi olan yalnızca Allah’tır.” (Hac Suresi: 40.)</strong> ayetinin hâkim ve âmir-i vicdan olduğudur. Bu da marifet-i tam ve medeniyet-i âmm ve din-i İslâm namıyla mümkündür. Alem-i İslam’ın istikbalde terakkisinin ana kapısı <strong>meşrutiyet-i meşrua</strong> ve meşru dairedeki hürriyet; taht ve baht-ı İslam’ın anahtarı da meşrutiyetteki şûradır.<sup><sup>[11]</sup></sup><strong>Bediüzzaman</strong>; <strong>II. Meşrutiyet</strong> döneminde <strong>Meclis-i Umûmî</strong>’nin yeniden açılışından sonra mebuslara yaptığı bir konuşmada da şu hususlara işaret eder: <em>“Cumhuriyet ve demokrat manasındaki meşrutiyeti ve kanun-u esasiye denilen adalet ve meşvereti ve kanunda cem’i kuvveti temin eden, evham ve şükûk sahibini varta-i hayretten kurtaran ve istikbal ve ahiretimizi tekeffül eden ve menafi-i umumiye olan hukukullahı izinsiz tasarruftan tahlis eden ve hayat-ı milliyemizi muhafaza eden ve umumî ezhanı manyetizmalandıran ve ecanibe karşı metanetimizi ve kemalimizi ve mevcudiyetimizi gösteren ve bizi muaheze-i dünyeviye ve uhreviyeden kurtaran ve maksad ve neticede ittihad-ı umumiyeyi tesis eden ve o ittihadın ruhu olan efkâr-ı ammeyi tevlid eden ve çürük mesavi-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasak eden ve bizi <strong>Avrupa</strong> dilenciliğinden kurtaran ve geri kaldığımız uzun mesafe-i terakkiyi, sırr-ı i’caza binaen bir zaman-ı kasırda tayyettiren ve <strong>Arap</strong> ve <strong>Turan</strong> ve <strong>İran</strong> ve <strong>Samileri</strong> tevhid ederek az zaman içinde bize bir büyük kıymet verdiren ve şahs-ı manevi-i hükûmeti <strong>Müslüman</strong> gösteren ve <strong>Kanun-u Esasî</strong>’nin ruhunu ve bizi hıns-ı yeminden kurtaran ve Avrupa’nın eski zann-ı fasidelerini tekzib eden, <strong>Hâtem-ül Enbiya</strong> ve şeriatının ebedî olduğunu tasdik ettiren ve muharib-i medeniyet olan ve anarşiliğe yol açan dinsizliğe karşı set çeken ve zulmet-i tebayün-ü efkâr ve teşettüt-ü ârâyı safha-i nuranîsi ile ortadan kaldıran ve umum ulema ve vaizleri ittihad ve saadet-i millete ve icraat-ı hükûmeti meşruta-i meşruaya hâdim eden ve adalet-i mahza gereği anasır-ı Gayrımüslimeyi daha ziyade te’lif ve rabteden ve en cebîn ve âmi adamı en cesur ve en has adam gibi hiss-i hakikî-i terakki ile ve fedakârlık ve hubb-u vatanla mütehassis eden ve insanları sefahet ve israfattan ve havaic-i gayr-ı zaruriyeden halâs eden ve muhafaza-i ahiretle beraber imar-ı dünya etmekle sa’ye gayret veren ve hayat-ı medeniye olan ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviyenin düsturlarını öğreten ve bizi icma-i ümmete küçük bir misal-i meşru gösteren ve hüsn-ü niyete binaen amalinizi ibadete çeviren ve üç yüz milyon Müslümanın hayat-ı maneviyesine sû-i kasttan ve cinayetten tahlis eden ol <strong>Kur’an-ı Mukaddes</strong>’in düsturları ünvanıyla Meşrutiyeti gösterseniz ve hükümlerinize mehaz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz, acaba bu kadar fevaidi ile beraber ne gibi bir şey kaybedeceksiniz? <strong>Meşrutiyeti, meşruiyet ünvanı ile telâkki ve telkin etmek gerekir.</strong> İnsanlar hür olmalıdırlar ama her halükârda abdullahtırlar. Her şey serbest denilerek gayrı meşru işlere kalkışmak, insan için senet ve özür olamaz. <strong>Hürriyet, adab-ı şeriatla kayıtlıdır.</strong> Zira ittifak hüdadadır, heva ve heveste değildir. Aksi taktirde <strong>istibdat</strong> daima hükümferma olacaktır.”</em><sup><sup>[12]</sup></sup><em> </em>Ne yazık ki <strong>Bediüzzaman</strong>’ın <strong><em>“Cem’i kuvvetimle bütün âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki umum İslam’ın saadetinin fecr-i sadığı gelmiştir. Faraza, şu devletin yarı milleti pahasına da verilseydi gene erzan ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz”</em></strong> dediği <strong>Meşrutiyet</strong>, onu sukut-u hayale uğratmıştır. İktidarı ele geçiren <strong>İttihat ve Terakki Fırkası</strong> öyle bir tahakküm ve istibdat uygulamıştır ki <strong>Sultan II. Abdülhamid</strong>’in sözde istibdadını herkes mumla aramıştır. Bu sebeple gerçekleşen <strong>31 Mart Olayları </strong>neticesinde; <strong>Meşrutiyet</strong>’in üçüncü günü <strong>Sultanahmet Meydanı&#8217;</strong>ndaki mitingde ve daha sonra da <strong>İttihat ve Terakki Fırkası’</strong>nın ileri gelenleriyle birlikte gittiği <strong>Selanik</strong>’te, <strong>Selânik Meydanı</strong>&#8216;nda bir <strong>Meşrutiyet</strong> müdafii olarak halka hitap eden <strong>Bediüzzaman</strong>, <strong>Meşrutiyet</strong> karşıtlığıyla suçlanarak tutuklanmış ve <strong>Divan-ı Harp</strong>’te yargılanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Literal-kitabî anlamıyla <strong>Kur’anî İslam</strong>’ın muhataplarına herhangi bir <strong>siyasal form</strong> önermediği açıktır… Ancak, <strong>Aristoteles</strong>’in ifadeleriyle eşyanın doğal düzeninde yeri olan formların tatbikatına yönelik <strong>meşveret heyeti </strong>manasında <strong>şûra </strong>ve<strong> meşveret usulü </strong>teklif ettiği de açıktır. Daha doğrusu emrettiği şüphesizdir. <strong>Şûra</strong> suresi otuz sekizinci ayette geçen <strong>“Onların işleri, aralarında şûra iledir.”</strong> beyanı ve <strong>Âl-i İmrân</strong> suresi yüz elli dokuzuncu ayette geçen <strong>“Ey Peygamber, yapılacak işler hususunda onlarla müşavere et.”</strong> beyanı bu durumun <strong>muvazzah</strong> delilidir. Ne var ki İslam’ın tarihî tecrübesinde bu <strong>emre</strong> riayet edildiğini söylemek çok da kolay değildir. Dahası iktidardan beslenen hem <strong>klasik</strong> ulemanın suî taifesi hem de <strong>modern</strong> ulemanın suî taifesi, <strong>“Şûrada ortaya çıkan kararlar; çoğunlukla, hatta ittifakla alınmış olsa bile yine de devlet başkanı için bağlayıcı değildir.” </strong>hezeyanıyla bir taraftan <strong>Kur’an</strong>’ın <strong>sarih </strong>hükmünü iptale bir taraftan da şöyle ya da böyle kendisini İslam’a nispet eden <strong>cahil-avam</strong> tabakasının samimi duygularını iğfale kalkışmışlardır. Bundan ötürüdür ki İslam ülkelerinde; klasik dönemlerde <strong>saltanat rejimleri</strong>, modern dönemlerde de <strong>tek-adam (monokrasi) rejimleri</strong> egemen olmuştur. Dolayısıyla da İslam dünyasında, Batı’da yaratılan <strong>parlamenter sistem</strong> ya da <strong>hukuk devleti</strong> ölçeklerinde <strong>kahir ekseriyet</strong> için <strong>özgürlük</strong>, <strong>eşitlik</strong> ve <strong>ekonomik refah </strong>gerçekleştirilememiştir. Keşke sadece <strong>literal-kitabî</strong>  teoriden ibaret kalan <strong>İslamî şûra yönetimi; </strong>Avrupaî tarzda <strong>demokratik parlamenter </strong>bir<strong> hukuk devleti </strong>pratiğine dönüşebilseydi de <strong>Müslümanlar</strong> da olabildiğince <strong>özgür</strong>, olabildiğince <strong>eşit</strong> ve olabildiğince <strong>müreffeh</strong> bir hayat yaşasaydı… Müslümanların entelektüel seviyesine nispetle böyle bir temennide bulunmak çok mu hayalî?!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://www.britannica.com/topic/Parliament">https://www.britannica.com/topic/Parliament</a></p>
<p>[2] <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/sura">https://islamansiklopedisi.org.tr/sura</a></p>
<p>[3] <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/ehlul-hal-vel-akd">https://islamansiklopedisi.org.tr/ehlul-hal-vel-akd</a></p>
<p>[4] <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/meclis-i-mesveret">https://islamansiklopedisi.org.tr/meclis-i-mesveret</a></p>
<p>[5] Kemal Karpat, Osmanlı Modernleşmesi, İmge Kitabevi, Ankara, 2002.</p>
<p>[6] Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, Matbaa-i Kader, İstanbul, 1327.</p>
<p>[7] İhsan Sungu, “Tanzimat ve Yeni Osmanlılar”, Tanzimat I. Maarif Matbaası, İstanbul, 1940.</p>
<p>[8] Mümtazer Türköne, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İletişim Yay., İstanbul, 1991.</p>
<p>[9] <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/mesrutiyet">https://islamansiklopedisi.org.tr/mesrutiyet</a></p>
<p>[10] <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/meclis-i-mebusan">https://islamansiklopedisi.org.tr/meclis-i-mebusan</a></p>
<p>[11] Bediüzzaman, Asar-ı Bediiyye, Elmas Neşriyat, İstanbul, 2004.</p>
<p>[12] Bediüzzaman, Asar-ı Bediiyye, Elmas Neşriyat, İstanbul, 2004.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1984&amp;linkname=%C4%B0slam%C3%AE%20%C5%9E%C3%BBra%20Y%C3%B6netimi%2C%20Demokratik%20Parlamenter%20Bir%20Sistem%20Midir%3F" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1984&amp;linkname=%C4%B0slam%C3%AE%20%C5%9E%C3%BBra%20Y%C3%B6netimi%2C%20Demokratik%20Parlamenter%20Bir%20Sistem%20Midir%3F" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1984&amp;linkname=%C4%B0slam%C3%AE%20%C5%9E%C3%BBra%20Y%C3%B6netimi%2C%20Demokratik%20Parlamenter%20Bir%20Sistem%20Midir%3F" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1984&amp;linkname=%C4%B0slam%C3%AE%20%C5%9E%C3%BBra%20Y%C3%B6netimi%2C%20Demokratik%20Parlamenter%20Bir%20Sistem%20Midir%3F" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1984&amp;title=%C4%B0slam%C3%AE%20%C5%9E%C3%BBra%20Y%C3%B6netimi%2C%20Demokratik%20Parlamenter%20Bir%20Sistem%20Midir%3F" id="wpa2a_10"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1984</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1979</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1979#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 May 2024 20:22:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1979</guid>
		<description><![CDATA[Milli Eğitim Bakanlığı; Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın yetiştirilmesini istediği “dindar nesil” hedefine dair eğitim modelini, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli başlığı altında nihayet görücüye çıkardı… Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’nın beyanına bakılırsa yeni model, on yıllık uzun soluklu bir çalışmanın ürünüdür. Hazırlık sürecinde; akademisyen, öğretmen ve diğer eğitim paydaşlarının katılımıyla yirmi çalıştay düzenlenmiş, &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1979">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Milli Eğitim Bakanlığı; <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın yetiştirilmesini istediği <strong>“dindar nesil”</strong> hedefine dair eğitim modelini, <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong> başlığı altında nihayet görücüye çıkardı… Talim Terbiye Kurulu Başkanlığı’nın beyanına bakılırsa <strong>yeni model</strong>, on yıllık uzun soluklu bir çalışmanın ürünüdür. Hazırlık sürecinde; akademisyen, öğretmen ve diğer eğitim paydaşlarının katılımıyla <strong>yirmi</strong> <strong>çalıştay</strong> düzenlenmiş, hayli uzun görüş alış-verişlerinde bulunulmuş, <strong>bin küsur</strong> <strong>akademisyen</strong> ve öğretmenle toplantılar yapılmış, merkez teşkilatındaki bütün birimlerle çok yoğun çalışılmış ve nihaî şekli verilmek üzere eleştiri, görüş, öneri ve paylaşımlar için de askıya çıkarılmıştır.[1] <span id="more-1979"></span>Yeni modelin  iddialı bir model olduğu başlığından belli: <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli… </strong>Buna göre; <em>“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, <strong>bütün ideolojilerin üstünde</strong> millî bir şahsiyetin oluşumuna katkı sağlamak ve millî bilince sahip şahsiyetlerden oluşan bir toplum oluşturabilmek adına ahlaklı, milleti ve insanlık için iyi, doğru, faydalı ve güzel olanı yapmayı ideal edinmiş, eleştirel düşünebilen, sorgulayan, araştıran, mesuliyet ve ülkü sahibi millî ve manevi değerler manzumesi ile maddi gelişmenin zirvesini hedefleyen, bir ayağı geçmişte duran, diğer ayağı insanlığın geleceğine ufuklar açan, yalnızca medeniyete uyum sağlayan değil, etkin olarak medeniyet kurucusu ve geliştiricisi, milleti ve insanlık için iyi, doğru, faydalı ve güzel olanı yapmayı ideal edinmiş, öğrenci profili <strong>erdem-değer-eylem</strong> bileşenlerinden oluşan, bilge nesilleri, erdemli insanı hedefleyen bütüncül bir eğitim modelidir…” </em></p>
<p style="text-align: justify;">İddialı olmak güzel de sormazlar mı <strong>AKP</strong> yönetimindeki <strong>Türkiye</strong>, <strong>yüzyıla</strong> <strong>damgasını hangi başarısıyla vurdu?</strong> <strong>Fatih Sultan Mehmet</strong> gibi <strong>Bizans</strong>’ı mı fethetti de yeni bir çağ başlasın? <strong>Yavuz Sultan Selim</strong> gibi <strong>Sina</strong> <strong>Çölü</strong>’nü mü aştı da <strong>Hilafet</strong> kapıları Türk devletine açılsın? <strong>Kanunî Sultan Süleyman</strong> gibi <strong>Akdeniz</strong>’i Türk gölüne mi çevirdi de deryalar mavi vatan olsun? <strong>Sanayi Devrimi</strong>’ni mi gerçekleştirdi de yeni bir medeniyet kurulsun? <strong>Atom Bombası</strong>nı mı icat etti de cihan harbinin galibi ilan edilsin? Acaba <strong>ampul,</strong> <strong>parti logosu</strong> oldu diye <strong>elektrik</strong> AKP’liler tarafından keşfedildi sanılmasın?! Kim bilir?! Peki <strong>dindar</strong> nesil hangisi? <strong>“Yolsuzluk, hırsızlık değildir.”</strong> içtihadıyla meşhur, AKP’nin fetva emini Hayrettin KARAMAN’ın yetiştirdiği imam-hatipli/ilahiyatlı nesil mi? <strong>AKP</strong> iktidarına her hâlükârda <strong>meşruiyet </strong>kazandırmaya çalışan <strong>İsmail Ağa</strong> <strong>Cemaati’</strong>nin <strong>“İslam, akıl dini değildir.”</strong> diyen (Fransisken benzeri) nesli mi ya da <strong>Meşveret Nurcuları’</strong>nın <strong>“İslam, akıl dinidir.”</strong> diyen (Dominiken benzeri) nesli mi yahut da <strong>Menzil Tarikatı</strong>’nın,<strong> servet paylaşımı</strong> kavgalarından ötürü menzilini bir türlü tayin edemeyen miras-zedelerinin irşadına muhatap nesli mi? Yoksa <strong>AKP</strong> iktidarına on-on beş yıl boyunca, Kemalci Oligarşiye karşı stratejik ortaklık yapan, <strong>“Umumun selameti için fertlerin hakları gasp edilebilir.”</strong> sapkın akidesiyle bürokratik hiyerarşide  <strong>paralel yapı</strong> kurmakta beis görmeyen, paralel yapı tatmin etmeyince de <strong>DARBE</strong> kalkışmasında bulunan, <strong>Başbakan ERDOĞAN</strong>’ın o flört günlerinde <strong>“Garipliğe tahammül edemiyoruz, sıla hasreti bitsin, gel artık.”<strong>[2]</strong> </strong>diyerek Amerika’dan dönmesini istediği <strong>GÜLEN Cemaati</strong>’nin (Kalvinist benzeri) nesli mi? Yoksa, iktidar yanlısı dindar çevrelerin amelleriyle aksini temsil ettikleri, <strong>Yunus Emre</strong>’nin <strong>“Sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san. / Dört kitabın manası budur eğer var ise.”</strong> dizelerine riayet eden <strong>kayıp nesil</strong> mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz eğitim teorileri, bireyin ve toplumun nasıl şekillenmesi gerektiği hususundaki bütüncül teorik perspektifin en önemli yönünü oluşturur. Teorilerin anlamlı olup olmadığına ilişkin yapılacak değerlendirmeler; teklif ettikleri örgütlenmelerin biçimini, eğitim için koydukları amaçları, tekniklerin kullanımına ait imkânları ve varlık temelini teşkil eden <strong>bireysel</strong> veya <strong>toplumsal</strong> şartları dikkate almalıdır. Modern dünyadaki mevcut eğitim teorilerinin esas olarak iki farklı model <strong>(milli-kitlesel-resmi model ve bireyci-özgürlükçü model)</strong> ileri sürdükleri söylenebilir. <strong>Totaliter</strong> bütün <strong>devletler</strong> tarafından aynı amaçlarla benimsenen modellerden ilki, düzenli bir planlama ve yüksek verimlilik aracılığı ile toplumsal istikrar hedefleyen <strong>kollektivist</strong> bir yönelime sahiptir. Bu model, öncelikle sosyal düzenle ve ekonomik verimliliğin artmasıyla ilgilenir. Eğitilecek çocuklara, üzerinde tasarrufta bulunulacak ve toplumun iyiliği için şekillendirilecek obje nazarıyla bakar. Eğitim vasıtasıyla <strong>ham insan kaynakları</strong> çocuklar ayıklanacak, sınıflandırılacak, biçimlendirilecek ve işlendikleri okullardan toplumda kendilerine uygun düşen mevkilere tayin edileceklerdir. Eğitim işte bu ham insan kaynaklarını belli bir amaca götürecek olan hem bir araç hem de yeni bir dünyanın anahtarıdır.<sup><sup>[3]</sup></sup> Devlet denetimindeki okullar vasıtasıyla yürütülen <strong>&#8220;milli-kitlesel-resmi&#8221;</strong> eğitim anlayışının kökeni burada bulunmaktadır. Bu eksendeki eğitimin temel hedefi; bir taraftan <strong>makbul yurttaş</strong> yetiştirmek, bir taraftan da ekonomik verimliliği sağlayacak <strong>kalifiye eleman</strong> yetiştirmektir. <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong>&#8216;nin temel yaklaşımı tam da budur. Modeldeki ifadelerle: <em>“Eğitim; herkesin hayat boyu erişiminin teminat altına alındığı temel bir hak olarak görülür. Eğitim alma ve öğrenme; hayatın toplumsal açıdan herkes için daha güvenli, müreffeh ve iyi kılınması, birlikteliğimizin pekiştirilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin dinamik vizyonuyla güçlü bir şekilde var olması bağlamında bir ödevdir. Tüm politika ve uygulamalar, eğitim hakkının kullanımını ve fırsat eşitliğini sağlamak amacıyla uygulamaya geçirilir… Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, sahip olduğu mefkûre ile toplumu ve ülkesini imar eden şahsiyetler yetiştirmeyi ahlaki bir sorumluluk olarak görür… Fertlerin bütün yönleriyle gelişimini amaçlar ve bu çerçevede bütüncül bir eğitim yaklaşımını esas alır. Bu bağlamda eğitim süreçlerini zenginleştirmek üzere disiplinler arası niteliğinin yanında disiplinler üstü ve disiplinler ötesi yaklaşımlardan da yararlanır. Medeniyetimizin üzerine inşa edildiği temel kavramlar olan aklı selim, kalbi selim<strong> </strong>ve<strong> </strong>zevki selim sahibi nesiller yetiştirmek için madde-mana, akıl-duygu, nefis-vicdan, insan-toplum ve zaman-mekân dengesini gözetir…</em> <em>Programlarda bilgi, beceri, tutum ve davranışlar; yetenek, ilgi, ihtiyaç ve bireysel farklılıklarla güçlendirilerek ele alınır. Programların teknik açıdan gerektiğinde yenilenen, güncellenen, sadeleşen bir esnekliğe sahip olması ve aynı zamanda <strong>millî, manevi ve insani değerlerimiz </strong>istikametinde hayata geçirilmesi amaçlanır…</em><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli; <strong>“fırsat eşitliği”</strong> iddialarına rağmen, önceliği <strong>özgürlük </strong>olan bir eğitim modeli değildir. Çünkü etnik-kültürel farklılıkları ve dil farklılıklarını dikkate almamaktadır&#8230; <strong>Milli-kitlesel-resmi</strong> <strong>eğitim</strong> modeline karşıt olarak ileri sürülen <strong>özgürlükçü</strong> <strong>model</strong> açısından eğitimde temel öncelik <strong>toplumsal istikrar</strong> ve <strong>ekonomik verimlilik </strong>değil, <strong>bireysel özerklik</strong> alanının genişletilmesidir. Toplumsal istikrar ve ekonomik verimlilik, bireysel özerkliğin arttırılması sayesinde gerçekleşir. Sosyo-politik örgütlenmenin istikrarı da ekonomik verimlilik de bireylerin maksimum özgürlüğüyle ilişkilidir. Eşitliği reddeden <strong>monarşiler</strong>, insanları cehalet durumunda tutarak köleleştiriyorduysalar, toplumsal istikrarı ve ekonomik verimliliği hedefleyen, güya eşitlikçi <strong>totaliter ulus-devletler</strong> de onları <strong>milli-kitlesel-resmi</strong> eğitimden geçirerek köleleştirmektedir. Modern insanın kölelikten kurtulmasının yolu, <strong>totaliter ulus-devlet </strong>yapısını destekleyen kurumları radikal bir biçimde değiştirmek ve onların yerine özgürlüğü gerçekleştirecek kurumları tesis etmektir.[4] <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong>; <strong>totaliter</strong> <strong>ulus-devlet</strong> uygulamalarının <strong>&#8220;milli-kitlesel-resmi&#8221;</strong> eğitim anlayışını baz aldığı için eğitim sisteminde yalnızca <strong>Türkçe eğitim-öğretim</strong> yapılmasına izin vermektedir: <em>“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli&#8217;nde Türkçe bütün zenginliğiyle toplumun birbiriyle iletişimine, bu iletişimi anlamlandırma çabalarına ve kültür unsurlarımızı nesilden nesile aktarılmasına öncülük ve eşlik eder. Bu nedenle Türkçemizin öğretimi ve geliştirilmesi, eğitim sistemimizde temel bir politika olarak yer alır. Eğitimin her aşamasında Türkçenin öğretimine, doğru kullanımına titizlikle dikkat edilir. Türkçenin zenginliği, derinliği, estetiği ve inceliğinden faydalanılarak oluşturulan eğitim programları ile bu programlar doğrultusunda hazırlanan kitaplar, uygulanan etkinlikler; dilin birleştirici ve bütünleştirici bir ana unsur olarak ön plana çıkmasını sağlar. Türk eğitim sisteminde Türkçe, eğitim süreçlerinde hem istifade edilen büyük bir kültür ve hazine hem de bilginin ve sanatın aktarımında kullanılan temel araçtır. Bu nedenle Türkçemizin etkili kullanılmasına yönelik becerilerin kazandırılması tüm derslerin ortak hedefidir.” </em>Metinde, <strong>Türkçe</strong> kelimesinin bu kadar çok kullanılması maalesef Türk diline gösterilen hassasiyetten kaynaklanmamakta zira hassasiyet gösterilse Modelin hemen ilk sayfasında <strong>“İnfografik: Beceri Örgüsü Temelli Öğretim Programı” </strong>tablosunda büyük harflerle <strong>DÖNÜT </strong>diye bir ifadeye yer verilir miydi? <strong>“Dön baba dönelim, hacılara gidelim.”</strong> Türkçe ile alakalı hassasiyet, anadili Türkçe olanlar için elbette normaldir. Ancak durumun anadili Türkçe olmayanlar açısından <strong>“fırsat eşitliği”</strong> anlamına geldiğini iddia etmek ne yazık ki mümkün değildir. Şayet <strong>dil</strong>; <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong>&#8216;nde söylendiği gibi <em>“insanın varlık dünyasına erişiminin, düşünceyi oluşturmasının ve değer üretmesinin, dolayısıyla kendini ve başkalarını anlamlandırmasının temel aracı” </em>ise anadili Türkçe olmayanlar anadille eğitimden mahrum edildikleri taktirde <strong>“fırsat eşitliği” </strong>gözetilmiş olabilir mi? Öte yandan <strong>tek-dil</strong> dayatması; <strong>totaliter</strong> <strong>ulus-devlet </strong>pratiği açısından siyasal iktidarın tek-eline itaatin daha kolay temini ve <strong>monopolist</strong> istihsalin tek-tip mallarının herkes tarafından daha rahat tüketiminin sağlanması bakımından önemli bir payanda gibi görünüyor ise de başka birçok açıdan da oldukça büyük bir handikaptır. Binaenaleyh ulus-devletin resmi tekil dili haricinde kalan diğer dillerin yasaklanması, çok da başarılı sonuçlar getirmemekte hatta zaman zaman ulus-devletin istikrarsızlaşmasına yol açmaktadır. Mesela; ulus-devleti yaratan <strong>Fransız Devrimi</strong> sonrası başlatılan <strong>“tekil dil” </strong>uygulaması <strong>Breton</strong> dilini yok edip, Fransızcayı dominant kılmış ise de çok-kültürlü yapıyı tahrip edip, istikrarsızlığa yol açmıştır. İspanya’daki uygulama ise hem <strong>Bask</strong> dilini yok edememiş hem de toplumu istikrarsızlaştırarak, ayrılıkçı hareketlerin ve terör olaylarının zuhuruna neden olmuştur. Türkiye’deki Kürt sorununun da aynı sebepten kaynaklandığı inkâr edilebilir mi? Ulus-devletin resmi diliyle muayyen bir etnisitenin aynileştirilmesi behemehal bir istikrarsızlık sebebidir. Şöyle ki madem, tekilleştirilen muayyen bir dilin ve muayyen bir etnisitenin <strong>ulus-devlet</strong> olmaya hakkı vardır, diğerlerinin niçin kendi ulus-devletleri olmasın, sualinin ikna edici bir cevabını bulmak kolay değildir. Bu türden problemlerin çözümü kolay olmadığı gibi, meselenin ahlakî açıdan haklılaştırılması da oldukça zordur… Tekil dil uygulaması, <strong>utiliteryan etik </strong>anlayışıyla<strong> </strong>telif edilmeye çalışılıyor ise de aslında o bile bir manipülasyondur. Zira ahlakın; <strong>“olabildiğince çok insanın olabildiğince çok faydası”</strong> şeklinde tanımlanması, realize edilmesi imkânsız bir paradokstur. Çünkü <strong>individüalist</strong> insanlardan, <strong>solidarist</strong> olmalarını beklemek eşyanın doğasına aykırıdır. Çıkarlarını ön planda tutan bir insan, başkalarını ya da bir bütün olarak toplumun çıkarlarını gözetebilir mi? Böyle bir beklentinin <strong>absürt</strong> olduğunu, modern hayat, kendi tarihi boyunca daima gözler önüne sermiştir. <strong>Avrupa</strong> ülkeleri yaşamış oldukları tarihî tecrübeden şöyle ya da böyle ders çıkarıp, <strong>tekil dil</strong> uygulamasından bu nedenle vazgeçmiştir. Netice itibarıyla <strong>Avrupa Konseyi</strong>; <strong>Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı’</strong>nı <strong>1998</strong>’de yürürlüğe koyarak çok dilliliği ve anadilde eğitim hakkını güvenceye almıştır.<strong><strong>[5]</strong></strong><strong> </strong>Türkiye; <strong>Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı’</strong>nı henüz imzalamamış ise de <strong>Avrupa Birliği’</strong>ne katılım müzakereleri çerçevesinde bugün ya da yarın imzalamak zorunda kalacaktır. Ancak mesele yalnızca AB’ye katılımla sınırlı da değildir. Meselenin Türkiye’nin tarihî, dinî, ahlakî değerleriyle ilgili boyutları da vardır. İslam dünyasının yüz akı simalarından<strong> İbni Haldun (1332-1406) Mukaddime </strong>adlı eserinde anadil mevzusuna şu şekilde temas etmektedir: <em>“Hangi ilmî sahada olursa olsun, eğitim ve öğretim için en uygun dil şüphesiz <strong>anadil</strong>dir. Çünkü ister aklî ilimler söz konusu edilsin isterse naklî ilimler, hepsi soyut düşünceye dayalı yürütülen disiplinler olduklarından, talimi çok zor yapılan uğraş alanıdırlar. İlmî faaliyetlerin tabiatında var olan bu zorluğa bir de lisan zorluğu eklenirse eğitim ve öğretim son derece çetinleşecektir. İşte bundan ötürüdür ki bir toplumda ilim ve fikir hayatının var olabilmesi için <strong>anadil</strong>e bağlı kalınması elzemdir.”</em><strong><strong>[6]</strong></strong><em> </em>Binaenaleyh yapılması gereken; Türkiye’de de mevzuya ahlakî açıdan bakıp, yaşayan etnisitelere ait (Kürtçe, Lazca, Çerkezce, Rumca, Ermenice, vd.) tüm dillerin eğitim-öğretim dili olarak var olmasına zemin hazırlamaktır…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong>&#8216;nin <strong>ideolojiler üstü</strong> olma iddiası da hayli ilginç?! Acaba nasıl bir <strong>eğitim modeli </strong>ideolojiler üstü diye nitelenebilir? Bilenlerin malumudur; ideoloji demek, hayata ve varlığa şu ya da bu perspektiften bakmak demektir. <strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli,</strong> hayata ve varlığa muayyen bir perspektiften bakmıyor mu? <strong>İdeoloji </strong>kavramından <strong>bihaber</strong> eğitim teorisyeni olabilir mi? Millî şahsiyet, millî bilinç tabirlerinin Batılı <strong>nasyonalist </strong>ideolojilerden tercüme edildiğini bilmemek cehaletten başka bir şey midir? İdealize edilen her toplum modelinin ideolojik bir tasarım olduğunu düşünememek eğitimle kabil midir? Madem; <em>“<strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli</strong>&#8216;nde öğretim programları <strong>1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu</strong>’nun 2. Maddesinde ifade edilen “Türk Millî Eğitiminin Genel Amaçları” ile “Türk Millî Eğitiminin Temel İlkeleri” esas alınarak hazırlanmıştır.”</em> o taktirde <strong>ideolojiler üstü </strong>iddiası <strong>yalan</strong> olmaz mı? <strong>1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu</strong>’na <strong>atıf</strong> yapıp, metinde içeriğe yer vermeyerek insanları <strong>aldatmak</strong> mümkün müdür?! <strong>İstiklal Şairi Mehmed Akif</strong> ne de güzel söylemiş: <strong>“Alemi aldatmaksa maksat aldanan yok nafile.”</strong> Bahis mevzuu madde, zeka özürlülerin <strong>(Dummies)</strong> dahi anlayabileceği açıklıkta oysa ki: <strong><em>“Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini ATATÜRK inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir.” </em></strong>Temel ilkeler de aynı açıklıkta: <strong><em>“Eğitim sistemimizin her derece ve türü ile ilgili ders programlarının hazırlanıp uygulanmasında ve her türlü eğitim faaliyetlerinde ATATÜRK inkılap ve ilkeleri ve Anayasada ifadesini bulmuş olan ATATÜRK milliyetçiliği temel olarak alınır.”</em><strong>[7]</strong></strong> <strong>1739 Sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu</strong>’nun <strong>ideolojik</strong> bir duruşu yansıttığını anlamamak yalnızca ve yalnızca <strong>“Education for Dummies” </strong>sistemine maruz kalmakla mümkündür elbette…</p>
<p style="text-align: justify;">Modelde sözü edilen <strong>ülkü</strong> hangi ülküdür? 1933 yılından 2013 yılına kadar ilköğretim okullarında okutulan; <strong>AKP</strong>’nin, Türkiye’deki <strong>Kürt</strong> sorunuyla alakalı, terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesine dair <strong>“çözüm süreci”</strong> uygulamaları çerçevesinde <strong>güya</strong> yürürlükten kaldırdığı (Aslında kaldırılan bir şey yok. Metin ilköğretim kitaplarında halâ duruyor. İcraatlarındaki şiarı <strong>“…mış gibi görünmek”</strong>; “dindar-mış, demokrat-mış, milli-imiş, yerli-imiş gibi, vs.” olan<strong> AKP</strong> bu hususta da <strong>“kaldır-mış”</strong> gibi görünüyor.) tek-parti diktatörlüğüne mahsus <strong>“öğrenci andı” </strong>metninde bahsedilen <strong>ülkü</strong> mü? <strong>Kollektivite</strong> adına seslendirilen iyi, doğru, faydalı ve güzel olanı yapma çağrıları, <strong>ferdî hukuku</strong> yok edecekse makbul müdür? Böyle bir kabul, hakkaniyet olarak <strong>adalete</strong> uygun mudur? Mesuliyet, hukuka karşı mı otoriteye karşı mı olmalıdır? Eleştirel düşünebilen, sorgulayan, araştıran insan <strong>totaliter</strong> bir kollektiviteye evet der mi? Aynı şekilde; modelde atıfta bulunulan <strong>millî ve manevi değerler</strong> manzumesi nelerden ibarettir? Türkiye vatandaşı Müslümanlara ait olan değerler mi, Hıristiyanlara ait olan değerler mi, Yahudilere ait olan değerler mi, Atatürkçülere ait olan değerler mi? Aynı şekilde; bahsi geçen medeniyet, hangi medeniyettir? <strong>ATATÜRK</strong>’ün muasır medeniyet diye güya hedef gösterdiği Batı medeniyeti mi?! Saltanat rejimlerinden ibaret Osmanlı ya da Selçuklu medeniyeti mi?! Aynı şekilde; <strong>yetiştirilecek öğrenci profili</strong> için temel nitelik olarak kastedilen erdemin tarifi nedir? <strong>Erdem; taksimi meçhul, herkese hakkını vermek midir, muktedir (ulü&#8217;l-emre) itaat midir, kollektif ya da bireysel faydayı gözetmek midir, kaynağı muamma-muhayyel bir ödeve riayet midir, altın kurala uymak mıdır? </strong>Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin hangi <strong>erdem</strong> tanımını benimsediği hususunda <strong>sarahat</strong> yoktur. Mesela; Antik Yunan filozofu <strong>Platon</strong>’dan <strong>(427-347)</strong> beri yazılı metinlerde geçen dört temel<strong> </strong>erdeme <strong>(adalet, basiret, şecaat, itidal) </strong>ilave gibi görünen ve <strong>öğrenci profil özellikleri </strong>diye model metninde sıralanan nitelikler şayet<strong> </strong>temel erdemlerse birçoğu tarife muhtaçtır. Bilhassa <strong>erdem</strong> olduğu “rivayet edenlerden mervî” <strong>vatanseverlik</strong> kavramı hakkında tavzihe ve tasrihe alelıtlak ihtiyaç vardır&#8230; Ravilere göre <strong>vatansever</strong>: “<em>Bayrağına ve millî sembollerine saygı gösteren, Türkçeye sahip çıkan, vatanını-milletini seven ve savunan, toplumsal sorumluluklarını yerine getiren,<strong> </strong>gelişmiş bir devlet bilicine sahip, devletin millet için anlamını bilen, ülke çıkarlarını üstün tutan, millî kültürüne ve manevi değerlerine bağlı olan insandır.”</em> Açıktır ki bu yaklaşım; Antik Yunan ve Roma döneminin “patria”ya (vatana) sadakati, siyasi rejime sadakat olarak algılayan yaklaşımından mülhemdir. Patria’ya (vatana) duyulan bu sevgi, tipik olarak askeri güç ve kültürel üstünlüğe duyulan gururla karışsa da ayırt edici odak noktası, kişinin kendi iyiliğini (hayatı da dahil) devlete feda etmeye istekli olmasıdır. Modern ulus-devletin kuruluşuyla birlikte bu anlayış, ulus-devlet ve ona birlik ve bütünlük sağlayan resmi dil ve homojen kültürle eş anlamlı hale gelmiştir. Bu nedenle de kozmopolitliğe ve üniversal kültüre asimilasyona karşıdır. Dolayısıyla da fertler için <strong>özgürlük</strong>, siyasi baskılara karşı mücadele, kollektivite adına savunulan keyfi isteklerden bağımsızlık değil, mütecanis halkın korunması ve ulus-devletin bekasının güvence altına alınması arzusuyla donatılmış fedakârlıkla emsal değerdedir. Bu soyut, spekülatif anlayışı benimsemek; tüm fertlerin eşit ahlaki değere sahip olduğunun tanınmasıyla, evrensel değerlerle, insan haklarına saygıyla ve etnik-ulusal farklılıklara hoşgörü ile<strong> </strong>bağdaşmayan, faşizme ve ırkçılığa yol açması kuvvetle muhtemel hayli tehlikeli bir anlayıştır. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin <strong>vatanseverlik </strong>yaklaşımı, modelin satır aralarında gizlenmeye çalışılan İslamî değerlerin  evrensellik iddiasına da uygun değildir. Mamafih çağdaş toplumları karakterize eden Avrupa standartlarındaki <strong>çok-kültürlü</strong> yapılar da elbette dayanışma duygusuna ihtiyaç duymaktadır. Ancak bu dayanışma, <strong>homojen topluluk</strong> fikrine değil, <strong>evrensel, sosyal-liberal</strong> <strong>anayasal </strong>ilkelere bağlılığa istinat etmektedir. Bahse konu sosyal-liberal hukuk devletinin <strong>anayasa</strong> prensipleri; plüral kültürün farklı etnik ve dini hayat tarzlarına mensup vatandaşlarını, aralarında herhangi bir ayrımcılığa yol açmayacak, kendi ülkelerinde bir arada yaşayabilmelerini ve kendi ülkelerinde eşit şartlarda var olabilmelerini sağlayacak, <strong>altın kural</strong> ilkesinden mülhem evrensel prensiplerdir. Netice itibarıyla vurgulamak gerekirse; Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin bir <strong>erdem</strong> olarak tasarladığı <strong>vatanseverlik; </strong>evrensel değerlere bağlılık, insan haklarına saygı ve etnik-dilsel-etik farklılıklara hoşgörüyle bağdaştırılabilir nitelikte görünmemektedir.  Eğitimle alakalı temel değerler hususunda genel-geçer tanımlamalara yer vermemek muhtelif manipülasyonlara sebep olacağı için elbette tasvip edilemez… <strong>Kemalci Oligarşi;</strong> on yıllarca tanımı belirsiz <strong>laiklik</strong>, <strong>irtica</strong> manipülasyonlarıyla insanlara zulmetmedi mi? Yoksa zulmetme sırası AKP’ye mi geçti?!</p>
<p style="text-align: justify;">Hülasa; Milli Eğitim Bakanlığı’nca büyük iddialarla görücüye çıkarılan “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli”, maalesef <strong>Avrupa Birliği</strong> standartlarındaki bir eğitim modeliyle yarışabilecek nitelikte değildir… Erdemli insan yetiştirme hedefi isabetli de olsa <strong>“erdem”</strong> hususundaki tanım belirsizliği muhayyel hedefe ulaşmayı elbette sağlayamaz… Erdem; <strong>Yunus Emre</strong>’nin <strong>“Sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san. / Dört kitabın manası budur eğer var ise.” </strong>mısralarında da ifade edilen <strong>“altın kural”</strong>dır. Milli Eğitim Bakanlığı becerebilecekse şayet tüm çocuklara temel erdem <strong>“altın kural”</strong> ilkesi çerçevesinde, Türkiye’nin <strong>çok-kültürlü</strong> yapısına uygun düşecek tarzda müşterek dil <strong>Türkçe </strong>öğretiminin yanı sıra bütün yerel anadillerle nüfusa orantılı sürdürülebilecek, <strong>Avrupa Birliği</strong> müktesebatına uygun, mesela İngiltere’deki ya da Almanya’daki ilköğretim, ortaöğretim ve yükseköğretim programlarında öğretilen disiplinleri (kültürel dersleri Türkiye’deki kültürel karşılığıyla tarih, edebiyat, vd.; felsefe, matematik, fen bilimleri, vs. aynıyla) esas alan ve <strong>anadilde</strong> yapılan bir eğitim-öğretim sistemini hayata geçirsin… Ötesi gereksiz çaba…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://ttkb.meb.gov.tr/www/turkiye-yuzyili-maarif-modeli%2026.04.2024">https://ttkb.meb.gov.tr/www/turkiye-yuzyili-maarif-modeli 26.04.2024</a></p>
<p>[2] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=ZioVJ65g4J0">https://www.youtube.com/watch?v=ZioVJ65g4J0</a></p>
<p>[3]Bertrand Russell, Eğitim Üzerine, Çev., Nail Bezel, Say Yay., İstanbul, 1993.</p>
<p>[4] Joel Spring, Özgür Eğitim, Çev., Ayşen Ekmekçi, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1991.</p>
<p>[5] <a href="https://hukukbook.com/avrupa-bolgesel-ve-azinlik-dilleri-sarti/">https://hukukbook.com/avrupa-bolgesel-ve-azinlik-dilleri-sarti/</a></p>
<p>[6] İbni Haldun, Mukaddime, C. I., II., Çev., S. Uludağ, Dergah Yay., İstanbul, 1983.</p>
<p>[7] <a href="https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.1739.pdf">https://www.mevzuat.gov.tr/MevzuatMetin/1.5.1739.pdf</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1979&amp;linkname=%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%20Y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1%20Maarif%20Modeli%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1979&amp;linkname=%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%20Y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1%20Maarif%20Modeli%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1979&amp;linkname=%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%20Y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1%20Maarif%20Modeli%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1979&amp;linkname=%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%20Y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1%20Maarif%20Modeli%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1979&amp;title=%E2%80%9CT%C3%BCrkiye%20Y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1%20Maarif%20Modeli%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_12"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1979</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Parti Devletinin Seçim Mağlubiyeti Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1971</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1971#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Apr 2024 10:15:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1971</guid>
		<description><![CDATA[Parti devleti; ülke yönetimiyle özdeşleşen bir siyasi partinin tek başına yürütme, yasama ve yargı organlarını domine ettiği yani baskı altına alıp tahakküm kurduğu rejimlere verilen isimdir. Modern dikta rejimlerine özgü olan bu yönetim biçimi; muhaliflerini yok etmekle ve halkı politik alanın dışına itmekle maruf klasik örneklerinin &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1971">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Parti devleti;</strong> ülke yönetimiyle özdeşleşen bir siyasi partinin tek başına <strong>yürütme</strong>, <strong>yasama</strong> ve <strong>yargı</strong> organlarını domine ettiği yani baskı altına alıp tahakküm kurduğu rejimlere verilen isimdir. Modern dikta rejimlerine özgü olan bu yönetim biçimi; muhaliflerini yok etmekle ve halkı politik alanın dışına itmekle maruf klasik örneklerinin aksine, meşruiyeti <strong>milli irade</strong> normuna endeksleme efsanesini korumaya gayret ederek, manipülatif <strong>plebisiter seçim </strong>yöntemleriyle halkın onayını almaya büyük önem atfeder. <span id="more-1971"></span><strong>Parti devleti; otoriter</strong> ve<strong> totaliter</strong> bir ideolojiye dayanır ve o ideolojinin gereklerine göre yeni bir toplum modeli oluşturmayı hedefler. Bu hedefe ulaşabilmek için de toplumsal hayatı kontrol altında bulundurma hakkını kendinde görür. Her türlü <strong>sosyo-ekonomik</strong> faaliyete müdahale eder. Kültürel entegrasyonu ve homojeniteyi sağlayabilmek için <strong>eğitim-öğretim</strong> kurumlarını ve <strong>enformasyon</strong> araçlarını tekelinde tutar. Tüm bunları yaparken de muayyen bir hayat tarzını yaratmak üzere, <strong>muasır medeniyet seviyesine yükselme</strong> ve <strong>iktisadî kalkınma</strong> gayesini gerçekleştirmeye çalıştığı propagandasını yapar. <strong>Parti devleti;</strong> zaman zaman <strong>çok-partili sistem</strong> uygulamalarına görünüşte izin verse de bu, <strong>formel</strong> bir uygulamadan öteye geçmez. Mutlak üstünlüğü bulunan parti dışındaki <strong>uydu partiler</strong> gerçek anlamda muhalefet partileri değildir ve egemen partiye karşı <strong>rekabet</strong> etmeleri de imkânsızdır. Bir anlamda dominant partinin müttefikleri olarak onun yanında yer alır ve muhtemel toplumsal ihtilafların çözümünde ona destek olurlar.<strong> Parti devleti; </strong>toplumsal bölünmeler karşısında güdülen politikalar açısından <strong>dışlayıcı</strong> <strong>(exclusionary)</strong> tutum takınabileceği gibi, <strong>devrimci</strong> <strong>(revolutionary)</strong> tutum da takınabilir. Dışlayıcı tutum; toplumdaki bölünmeleri kabul edip, partiyi kendi tabanlarını seferber etme aracı haline getirerek siyaset tekelini elinde tutar, muhalif karşı grubunsa siyasal etkenliğini <strong>yasaklama</strong> ya da <strong>sınırlama</strong> yöntemiyle devlete katılmalarını engeller. Devrimci tutum ise toplumdaki muhalif gruba yönelik eritme ya da özümleme yolunu tercih ederek, uzun vadede bölünmeyi ortadan kaldırmaya, sınıfsal çeşitliliği yok etmeye çalışır. Yaygın olan <strong>tarihî tecrübe</strong> daha ziyade dışlayıcı tutumdur. <strong>Parti devleti</strong>nin hegemonyası elbette <strong>sür-git</strong> devam edemez. <strong>Sosyo-ekonomik </strong>değişmeler şöyle ya da böyle mevcut oligarşik düzeni bozar. <strong>Tek-parti</strong> monopolünden yarışmacılığa geçme temayülü belirir. Bu temayülün belirmesinde; iktidar seçkinlerinin çıkar çatışmalarına düşmeleri kadar, siyasetten dışlanan dezavantajlı grupların bir biçimde güçlenmesi ve <strong>beynelmilel faktörler</strong> de etkili olmaktadır elbette. Gelişen bu şartlar karşısında <strong>parti devleti</strong> ya dış faktörlere direnip, iktidar seçkinlerinin anlaşmazlığı ve dışlanan, dezavantajlı grupların hoşnutsuzluğu krizlere yol açmasın diye baskılarını artırarak <strong>kışla düzeni</strong> uygulamasına geçer ya da toplumsal değişimi yavaşlatarak mukadder transformasyona uğrayıp, dönüşüme ayak uydurarak, ömrünü uzatmaya, hayatta kalmaya çabalar.[1]</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong>’nin <strong>1923-1950</strong> dönemindeki <strong>tek-parti</strong> <strong>(CHP)</strong> yönetiminin, muhaliflerine karşı dışlayıcı <strong>(exclusionary)</strong> tutum takınan <strong>diktatöryal</strong> bir <strong>parti devleti</strong> pratiği olduğu şüphesizdir. Devlet; görünüşte çağdaş siyasal örgütlenme modeli olan <strong>cumhuriyet</strong> formunda örgütlenmiş ise de <strong>yürütme, yasama</strong>,  <strong>yargı</strong> ayrımının esamesi dahi bulunmadığı gibi, sistem dışı bırakılan muhalif toplum kesimleri <strong>(Müslüman Türkler ve Kürtler) </strong>bakımından, katılımı, sınırlamanın çok ötesinde, onlara karşı daima yasaklayıcı bir tavır takınmıştır. Siyasal meşruiyetini, gerçekte <strong>icbar</strong> ile halka onaylatmış, ancak <strong>seçim</strong> yoluyla iktidar olunuyor görüntüsü vermekten de geri durmamıştır. Plebisiter seçimlere mahsus, seçilenlerin de seçenlerin de listesinin <strong>tek-parti</strong> <strong>(CHP) </strong>tarafından belirlendiği <strong>iki dereceli</strong> <strong>sözde seçim</strong> pratiği dört yılda bir olmak üzere (1923, 1927, 1931, 1935, 1939, 1943) düzenli bir şekilde tekrarlanmıştır. <strong>Seçim</strong> dönemine girildiğinde <strong>CHP </strong>tarafından önce illerin çıkaracağı <strong>milletvekili</strong> sayısı ve ikinci seçmen <strong>(müntehib-i sani)</strong> sayısı belirlenir ve listeler tanzim edilirdi… <strong>Genel oy</strong> manipülasyonlarıyla birinci seçmenler <strong>(müntehib-i evvel)</strong> iki haftalık süre zarfında ikinci seçmenleri <strong>(müntehib-i sani)</strong> seçer, seçilen bu ikinci seçmenler de <strong>CHP</strong> <strong>milletvekili</strong> adaylarına <strong>rey</strong> verirlerdi&#8230; Milletvekili olmak isteyenler <strong>CHP</strong>’ye müracaat edebilirdi ancak listede kimin yer alacağına <strong>parti divanı</strong> daha doğrusu hem partinin hem de dikta rejiminin başkanı olan kişi <strong>(ATATÜRK, İNÖNÜ)</strong> karar verirdi… Seçimlerde sayım; <strong>genel oy</strong> hakkının öngördüğü ilke üzerine <strong>“gizli oy, açık tasnif”</strong> olarak değil, <strong>“açık oy gizli tasnif”</strong> esasına göre yapılırdı&#8230; Bu seçim görünümlü <strong>mizansen,</strong> tek-parti diktatörlüğü süresince <strong>resmi seçim sistemi</strong> olarak uygulanmıştır&#8230; Mizansen bu ya <strong>“iki dereceli seçim sistemi”; </strong>halkın doğrudan <strong>milletvekili</strong> seçebilecek <strong>olgunlukta</strong> olmamasından ve serbest bırakıldığı taktirde hata yapma, yanlış kişiyi seçme ihtimalinin yüksekliğinden bahisle savunulurdu (Olsa, dükkân sizin ?!)… Bu sebepten ötürü evvela <strong>“genel oy”</strong> kisvesi altında birinci seçmenler <strong>(müntehib-i evvel) </strong>tarafından ikinci seçmenler <strong>(müntehib-i sani) </strong>seçilir; ardından da sayıları sınırlı ikinci seçmenler <strong>(müntehib-i sani), CHP </strong>milletvekillerini seçerdi… Hemen her seçimden sonra da <strong>“Sandık Alayı”</strong> adı verilen törenler düzenlenir, oy sandıkları bayraklar, halılar, dallar ve çiçeklerle süslenir, <strong>“Hakimiyet Milletindir.”</strong> yazılı pankartlar taşınır, okul çocukları, esnaf cemiyetleri, vs. düğün yaparcasına caddelerde dolaştırılır ve parti devletine, dikta rejimine methiyeler dizilirdi… İşbu seçim sistemi; <strong>plebisiter seçim</strong> sisteminin <strong>“ideal”</strong> örneğidir. <strong>Plebisiter seçim; </strong>belli bir dönemde iktidarı fiilen ellerinde bulunduranların, seçimlerde seçtirmek istedikleri listeyi ya da hazırladıkları yasal düzenlemeleri bir tartışma ortamı yaratmaksızın, blok halinde ‘evet’ ya da ‘hayır’ ile sonuçlanabilecek bir halkoylamasına sunmalarıdır. <strong>Plebisiter seçim;</strong> halkın rızasına dayanmayan, <strong>anti-demokratik</strong> bir usuldür. Diktatöryal yöneticilerin kendilerine, halk nezdinde <strong>meşruiyet</strong> kazandırmak için başvurdukları bir <strong>onaylattırma</strong> yöntemidir. Yani dikta heveslilerinin kendilerine karşı çıkabilecek hiçbir <strong>muhalif</strong> olmadan ve rakiplerine propaganda özgürlüğü tanımadan, iktidarlarını halka onaylattırmalarıdır. Demokrasi platformundaki <strong>Sezarizm</strong>’in bir oyunu, muhalefetsiz, rakipsiz bir yarıştır. Tabiatıyla halk edilgendir; karar alma sürecinin sadece neticesine konu mankeni olarak katılan figüran topluluğudur.[2]</p>
<p style="text-align: justify;">Tek-parti dönemi seçimlerinin <strong>sakil bir tiyatro</strong> örneği olduğunu; <strong>CHP Genel Sekreterliği</strong>’nin seçim öncesi valiliklere ve il parti başkanlıklarına gönderdiği <strong>“Müntehib-i sani Yoklama Talimatnamesi”,</strong> zeka özürlü<strong> </strong>insanların dahi anlayabilecekleri açıklıkta ortaya koymaktadır: <strong><em>“1- İntihap yoklama talimatnamesinin ikinci maddesi mucibince, Mebus intihabına esas olan müntehib-i sani seçimlerinde yoklama yapmak mecburidir&#8230; Talimatnamede yalnız müntehib-i sani intihapları için yapılan yoklamalara mahsus olmak üzere Parti, vilayet idare heyetlerine yoklama neticelerini gösteren listeler üzerinde lüzum gördükleri değişiklikleri yapma salahiyeti vermiştir. Mebus intihabı gibi hayati ehemmiyeti haiz olan bir intihaba esas teşkil eden müntehib-i sani intihabının neticesinden mesul olan vilayet idare heyetlerinin bu işe mahsus salahiyetlerini artırmak ve yoklama listelerinde itimada layık görmedikleri herhangi bir şahsı değiştirerek yerine itimada layık bir zatı koyabilmeleri temin edilmektedir. 2- Müntehib-i sani intihabının Mebus intihabı üzerindeki tesiri mutlak ve malum olduğuna göre, yoklamalarda müntehib-i sani olarak seçilecek arkadaşların behemehâl Partili olması, Parti prensiplerine sadık ve Parti disiplinine riayetkâr olması şarttır. Teşkilatımızda faal vazife almış ve bu sebeple tecrübe edinmiş arkadaşlara müntehib-i sani yoklamalarında geniş bir surette yer verilmelidir.” (Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliğinin Parti Teşkilatına Umumi Tebligatı, İkinci-kanun 1939’dan 30 Haziran 1939 Tarihine Kadar, Cilt 14, Büro I. Zerbamat Basımevi, Ankara, 1940).</em><strong>[3]</strong><em>  </em></strong>İşte bu sakil tiyatrodan ötürü, <strong>CHP</strong> <strong>parti devleti rejimi</strong> uzun yıllar istedikleri vekilleri istedikleri yerden seçtirmeyi başarmıştır?! Böylesi bir dikta rejiminin uzun süre devam etmesinin arka planında yatan asıl faktörse <strong>muasır medeniyet seviyesi</strong> diye lanse edilen <strong>Batılı</strong> hayat tarzını yani <strong>İslam</strong>’a karşı <strong>Batılılaşma</strong> tercihini gerçekleştirmeye matuf icraatların <strong>[Hilâfetin Kaldırılması (1924), Şeriyye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması (1924), Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924), Şapka Kanunu (1925), Harf Devrimi (1928), Dil Devrimi (1932), Ezan Yasağı (1932), Türk Müziği Yasağı (1934), Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun (1934), vd.]</strong> sayesinde devşirilen <strong>uluslararası</strong> ortamın duygudaş, sorgulamayan ve ilgisiz varlığı ve yönetici mevkiindeki asker-sivil bürokrat seçkinler arasında bulunan yüksek seviyedeki <strong>örgütlü</strong><strong>oligarşi</strong> birliğinin, dağınık köylü kitleler karşısındaki üstünlüğüdür&#8230; Bahsi geçen bu <strong>örgütlü</strong> <strong>oligarşi</strong>; ticaret ve sanayi girişimlerine atıldıkları ölçüde devletle alakalı işlere girmiş ve <strong>yasal</strong> ya da <strong>çalıntı</strong> kamu parasını <strong>sermaye</strong> diye kullanıp, siyasal pozisyonları kendileri açısından atlama taşı olarak kullanmışlardır… <strong>14 Mayıs 1950</strong> itibarıyla çok partili hayata geçişte, <strong>devletçilik</strong> ilkesinin tartışma odağı olması da zaten <strong>parti devleti</strong> eliyle yaratılan bu <strong>örgütlü </strong><strong>oligarşi, </strong>iş adamları sınıfının bürokratik denetimden sıyrılma isteğiyle alakalıdır…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CHP parti devleti; </strong>sosyo-ekonomik değişimlere bağlı olarak, ömrünün sonlarına doğru, <strong>köy kökenli</strong> girişimci orta sınıfın doğması ve kendisini bu yeni sınıfla özdeşleştiren <strong>Demokrat Parti’</strong>nin ortaya çıkması karşısında, üç muhtemel pozisyondan birini seçmek zorunda kalmıştır… Muhtemel pozisyonlardan birincisi baskıydı ama baskı hem ekonomik gelişmeye zararlı hem de ülkenin <strong>İkinci Dünya Savaşı</strong> sonrası müttefiklerin egemenliğindeki uluslararası düzen içerisindeki kuşkulu durumu açısından tehlikeliydi&#8230; İkincisi; <strong>Demokrat Parti </strong>tabanını oluşturan yeni sınıfı kapsayıp, özümsemekti ama bu da iktidar politikasında büyük değişiklikler yapılmasını gerektirirdi&#8230; Üçüncüsü de iç ve dış baskılara boyun eğip, <strong>çok partili sistem</strong> için izin vermekti… <strong>CHP parti devleti;</strong> iktidarının devrilemeyeceği düşüncesiyle, savaşın galibi <strong>Batılı</strong> devletlerin siyasal modeline uymak ve bu vesileyle de <strong>Birleşmiş Milletler </strong>teşkilatına kabul edilebilmek için üçüncü pozisyonu takındıysa da maalesef (?!) hesabı yanlış çıktı… <strong>İkinci Dünya Savaşı</strong>nın getirdiği ekonomik, sosyal ve siyasal zorlamaların sonucu büyük değişiklik gereksinimi hissedilmeye başlanınca, <strong>ATATÜRK</strong> sonrası <strong>CHP</strong> parti devletinin milli şefi <strong>İNÖNÜ</strong>; <strong>Türkiye</strong>’nin tek-partili devlet sistemini dönüştürmeyi ve çok partili sisteme geçmeyi bu nedenle kabul etmiştir… Zira savaşın galibi <strong>Batı</strong> bloku ülkeler, çok partili rejimi özgürlüklerin garantisi sayıyordu ve <strong>İNÖNÜ</strong> de onların hoşuna gidecek icraatlarla o blokta yer edinmek arzusundaydı… Bu niyetle erkene çekilen <strong>1946</strong> seçimleri, henüz bütün illerde örgütlenmesini tamamlayamamış olan muhalefetin tüm karşı koymalarına rağmen zamanından bir sene önce <strong>21 Temmuz 1946</strong> günü üç partinin katılmasıyla gerçekleştirilmiştir. Seçim sonuçları <strong>açık oy, gizli tasnif</strong> yöntemine göre sayıldığı için netice oldukça tartışmalı çıkmıştır. Buna göre; <strong>CHP 397, DP 61 Bağımsız 7</strong> olmak üzere toplam <strong>465 </strong>milletvekili seçilmiştir. <strong>1946 </strong>seçimleriyle ilgili dikkate alınması gereken husus, iktidar partisi <strong>CHP</strong>’nin seçime dair tüm ayak oyunlarına karşılık, henüz yeni kurulmuş olan muhalefetin meclise hiç de küçümsenmeyecek sayıda milletvekili soktuğudur. Durum her ne kadar böyle ise de <strong>Demokrat Parti,</strong> seçimler konusundaki itirazlarının dikkate alınmaması nedeniyle, <strong>1946</strong> seçim sonuçlarına ve uygulanan yasanın anti-demokratikliğine karşı protesto olarak, <strong>1950 </strong>seçimlerine kadarki hiçbir mahalli ve ara seçime katılmama kararı almıştır. Bu süre zarfında yoğun dış baskılara maruz kala <strong>CHP</strong>, <strong>Şubat 1950’</strong>de seçim kanununda değişikliğe gitmiştir. Çıkarılan kanuna göre: <strong><em>“Milletvekili seçimi tek dereceli ve çoğunluk yöntemine göre, genel, eşit, serbest, gizli oylamayla yapılacak; oyların sayılması ve tasnifi halka açık ve yargı denetimine tabi olacaktır.”</em></strong> Yeni yasa çerçevesinde yapılan <strong>14 Mayıs 1950</strong> seçimleri, <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> tarihinin ilk <strong>serbest </strong>seçimi olup <strong>Demokrat Parti’</strong>nin zaferiyle neticelenmiştir… Yani çok partili sistem ve <strong>serbest seçimler</strong> tek-parti diktatörlüğü <strong>CHP parti devleti</strong>nin sonunu getirmiştir… Seçime katılım oranı hayli yüksektir. Yüzde 89,3 katılımın olduğu seçimlerde <strong>Demokrat Parti</strong> büyük bir çoğunluk kazanmış ve yirmi yedi yıldır iktidarda bulunan <strong>Cumhuriyet Halk Partisi</strong> iktidarı sona ermiştir… Oy dağılımı da şu şekilde gerçekleşmiştir: <strong>Demokrat Parti 420, Cumhuriyet Halk Partisi 63, Millet Partisi 1, Bağımsızlar 3… </strong>Böylelikle toplamda <strong>487</strong> milletvekili TBMM’ye girmeye hak kazanmıştır. Genel seçimlerden hemen sonra yapılan mahalli seçimlerde de yine <strong>Demokrat Parti</strong>; 600&#8242;ü aşkın belediyeden 560&#8242;ını kazanarak, <strong>CHP’</strong>yi yerelde de hezimete uğratmıştır.<strong><strong>[4]</strong></strong> Açıktır ki  <strong>tek-parti diktatörlüğü CHP’</strong>si hiçbir zaman <strong>halkın rızası</strong> ile iktidar olmamış, daima iktidarı <strong>gasp</strong> etmiş, <strong>cebir</strong> ve <strong>hile</strong> ile kendisini halkın rızasıyla güya seçiliyor şeklinde göstermiştir… <strong>14 Mayıs 1950</strong> tarihinde ilk kez yapılan <strong>tek dereceli serbest seçim</strong>, halkın rızasıyla <strong>Demokrat Parti’</strong>yi iktidar, <strong>CHP</strong>’yi de iktidardan alaşağı etmiştir… Böylelikle de Türkiye’de yaşanan ilk, <strong>parti devleti seçim mağlubiyeti</strong>gerçekleşmiştir… Mağlubiyetin sebebi açıktır: Adında <strong>cumhuriyet</strong> kelimesi bulunan <strong>ATATÜRK</strong>’ün ve <strong>İNÖNÜ</strong>’nün <strong>CHP</strong>’si hiçbir zaman <strong>cumhuriyet</strong> rejimini, Avrupa standartlarındaki gibi, <strong>yurttaşların eşitliği eksenindeki siyasal organizasyon</strong> olarak görmemiş, <strong>cumhuriyet</strong> kavramını manipüle edip, <strong>dikta rejimi</strong> tesis etmiştir. Dolayısıyla da hiçbir zaman <strong>halkın rızası</strong> dahilinde iktidar olmamıştır. Parti umdelerindeki <strong>altı kavram</strong> sadece ve sadece dikta rejimini, <strong>Batı</strong> blokunun egemen olduğu <strong>uluslararası</strong> platformlarda ve <strong>maarif</strong> iddialarına rağmen <strong>eğitim-öğretim </strong>faaliyetlerinden uzak tutulan halk nezdinde <strong>meşru</strong> göstermek için yürütülen <strong>algı operasyonları</strong> çerçevesinde, <strong>manipülasyon</strong> aracı fonksiyonunu ifa etmiştir. Zira, <strong>ATATÜRK</strong>’ün ve <strong>İNÖNÜ</strong>’nün <strong>CHP</strong>’sinin <strong>altı oku </strong>gerçekte şudur: <strong>Cumhuriyetçilik;</strong> eşitlik eksenindeki siyasal organizasyon değil, <strong>tekparti diktatörlüğü</strong>dür. <strong>Halkçılık;</strong> halkın rızası değil, <strong>oligarşik </strong>seçkinciliktir. <strong>Milliyetçilik</strong>; milletinin değerlerini ve kültürünü savunmak değil, etnik farklılıkları yok edip, <strong>tekil etnisite</strong> dayatan <strong>faşizm</strong>dir. <strong>Laiklik;</strong> muhtelif inançlara karşı eşit mesafede durmak değil, <strong>İslam düşmanlığı’</strong>dır. <strong>Devletçilik;</strong> sivil toplumun yetersiz kaldığı yerde halk adına ekonomiye destek çıkmak değil, <strong>korporatizm</strong>dir. <strong>İnkılapçılık;</strong> özgürlük, eşitlik ve ekonomik refaha yönelik değişim değil <strong>Batıcılık </strong>dayatmasıdır… Oysaki <strong>Avrupa</strong> standartlarında <strong>gerçek cumhuriyet</strong>; ülkede yaşayan<strong> “herkes için özgürlük, herkes için fırsat eşitliği, herkes için hukukî eşitlik ve herkes için ekonomik refah” </strong>temin eden rejimdir…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Parti devleti </strong>uygulaması şüphesiz yalnızca <strong>1923-1950</strong> dönemine hasredilemez…  Malum; <strong>15 Temmuz 2016</strong>tarihinde adına <strong>“Yurtta Sulh Konseyi”</strong> diyen, ne idüğü belirsiz bir <strong>askeri cunta</strong> tarafından, halkın seçtiği meşru iktidara <strong>“DARBE”</strong> girişiminde bulunulunca; <strong>AKP</strong>, kalkışmanın faillerinin, <strong>“ATATÜRKÇÜ OLİGARŞİ”</strong>ye karşı on-on beş yıllık kendi <strong>stratejik ortağı</strong> <strong>GÜLEN CEMAATİ</strong> olduğunu söylemiş ve onları <strong>PDY, FETÖ</strong> şeklinde isimlendirerek, mevcut müesses nizamı <strong>HAŞHAŞİ</strong> taktikleriyle ele geçirmeye çalıştıklarından bahisle, <strong>PDY, FETÖ</strong>’ye yönelik, Türkiye adına <strong>“ikinci kurtuluş mücadelesi”</strong> başlattığını belirterek, sistem değişikliği talebinde bulunmuştu&#8230; <strong>AKP</strong>’nin<strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi </strong>tam da bu değişim talebinin ürünüdür. <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın ifadeleriyle kalkışma, <strong>“Allah’ın lütfu”</strong> olmuş ve durum, sistem değişikliğine vesile kılınmıştır. Bu vesile ile <strong>16 Nisan 2017</strong>tarihinde <strong>Türkiye,</strong> <strong>14 Mayıs 1950</strong> sonrası kurulan <strong>Demokratik</strong> <strong>Parlamenter Sistemi</strong> bırakıp, <strong>AKP</strong>’nin teklif ettiği <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi</strong> rejimini oylamak üzere referanduma gitmiştir. Referandum sonuçları birbirine çok yakın çıkmış, <strong>“EVET”</strong> oylarının oranı <strong>yüzde</strong> <strong>51,41;</strong> <strong>“HAYIR”</strong> oylarının oranı da <strong>yüzde</strong> <strong>48,59 </strong>olmuş ve değişiklik <strong>2019’</strong>da yürürlüğe girmek kaydıyla kabul edilmiştir… İşte <strong>AKP</strong>’nin teklif ettiği <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi</strong>nin yürürlüğe girdiği tarih, <strong>Türkiye Cumhuriyeti </strong>tarihindeki <strong>ikinci parti devleti dönemi</strong> olmuştur… <strong>AKP’</strong>nin <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi, </strong>1923-1950 tek-parti diktatörlüğü dönemindeki <strong>manipülatif sistem</strong> gibi <strong>yürütme, yasama, yargı</strong> erklerinin <strong>“tekel”</strong>de toplandığı bir <strong>“kuvvetler birliği”</strong> sistemidir.<strong><sup><strong><sup>[5]</sup></strong></sup></strong> Her iki sistemde de <strong>tek kişilik yürütme makamı</strong> Cumhurbaşkanlığı’nın karşısında <strong>yasama</strong> organının da <strong>yargı</strong> organının da bağımsızlığı yoktur. Tabiatıyla <strong>AKP</strong>’nin yeni sisteminde de hem <strong>yasama</strong> hem <strong>yargı</strong> esas itibarıyla <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından şekillendirilmektedir. Yasamanın da Yargının da Cumhurbaşkanlığı karşısında herhangi bir <strong>kontrol-denge</strong> fonksiyonu bulunmamaktadır. Görünüşte çok partili bir sistem mevcut olsa da devlet imkânlarıyla <strong>medya</strong> ve <strong>enformasyon</strong> tekelini uhdesinde tutan <strong>AKP</strong> karşısında muhalefetin <strong>halka ulaşma</strong> şansı hayli sınırlıdır. Bu sebeple de genel seçimlerde <strong>AKP</strong> algı oyunlarıyla, yirmi yıldır birinci parti çıkmayı ve <strong>yasama</strong> organını domine etmeyi başarmıştır. Milletvekilliğini parti liderine borçlu olan kişiler, kendilerini seçen halkın değil, onları milletvekilliği listelerine yazan liderlerinin güdümündedir… Elbette ki milletvekili listelerinin <strong>CHP</strong>’nin tek-adamı ya da <strong>AKP</strong>’nin tek-adamı tarafından yapılması arasında herhangi bir mahiyet farkı yoktur… Yine, geçmişteki gibi, bütün <strong>idarî</strong> mekanizmayı tek başına kontrol eden <strong>Cumhurbaşkanı,</strong>  atama yöntemiyle <strong>adlî</strong> mekanizmayı da kontrol etmektedir. <strong>Adalet Bakanı</strong>’nı atayan <strong>Cumhurbaşkanı</strong>, ülkedeki <strong>adlî</strong> mekanizmanın kontrol merkezi olan <strong>Hakimler ve Savcılar Kurulu</strong>’nun üyelerini de esasta atamaktadır. Adalet Bakanı ve Kurulun <strong>5 üyesi</strong>, yani <strong>6 üye</strong> doğrudan doğruya <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından atanmaktadır. Meclisteki <strong>6 üye</strong> seçimi ise çoğunlukta olan iktidar partisine endekslidir. <strong>Cumhurbaşkanı</strong> seçimiyle <strong>Parlamento</strong> seçiminin birlikte yapılacak olmasının doğal sonucu <strong>Hâkimler ve Savcılar Kurulu’</strong>nun <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından teşkil edilmesidir. Benzer bir durum <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> için de geçerlidir. Binaenaleyh, <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>on beş üyeden oluşur, Cumhurbaşkanı; <strong>üç</strong> üyeyi Yargıtay, <strong>iki</strong> üyeyi Danıştay genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından her boş üyelik için gösterecekleri üçer aday içinden; en az ikisi hukukçu olmak üzere <strong>üç</strong> üyeyi Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden; <strong>dört</strong> üyeyi üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçer (Değişik: 16/4/2017-6771/16 md.)… Geriye kalan <strong>üç</strong> üyeyi ise TBMM; <strong>iki</strong> üyeyi Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, <strong>bir</strong> üyeyi ise baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç aday içinden yapacağı gizli oylamayla seçer (Değişik: 16/4/2017-6771/16 md.)… TBMM’de kontrol iktidar partisi <strong>AKP’</strong>nin elinde olduğuna göre, bu da demektir ki <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>de <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından şekillendirilmektedir… Dolayısıyla <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>de kağıt üzerinde iddia edildiği üzere pek fazla bağımsız olamamaktadır… Anayasa Mahkemesinin, Cumhurbaşkanlığı makamı karşısında herhangi bir <strong>kontrol-denge</strong> fonksiyonunun bulunmadığını gösteren <strong>apaçık</strong> <strong>delil</strong>, <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın, <strong>14 Mayıs 2023</strong> tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde <strong>Türkiye İşçi Partisi</strong>’nden <strong>Hatay</strong> milletvekili seçilen tutuklu <strong>Can ATALAY</strong> hakkında vermiş olduğu <strong>hak ihlali</strong> (2023/53898-25/10/2023) kararını, karar hoşuna gitmediği için uygulattırmamasıdır… <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> kararlarının bağlayıcılığı <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> <strong>Anayasası Madde 153</strong>’te; <strong><em>“Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” </em></strong> şekilde beyan edilmekte ise de <strong>AKP</strong> parti devletinin egemen olduğu bugünün <strong>Türkiye</strong>’sinde geçerliliğinin bulunmadığı da maalesef açıktır… Bu durumun gerçek sebebi de şüphe yok ki <strong>AKP</strong> cumhurbaşkanlığı sisteminin bir <strong>parti devleti</strong> rejimine dönüşmüş olmasıdır… Haddizatında, <strong>Cumhurbaşkanı</strong> <strong>ERDOĞAN</strong>; sistem değişikliğine yönelik referandum sürecinde propaganda yaparken, <strong>“ATATÜRK olsaydı evet derdi.”,</strong> ifadelerini kullandığında; elbette doğru söylüyordu çünkü <strong>AKP</strong>’nin <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi</strong>, tam anlamıyla işletilecek olursa son kertede <strong>ATATÜRK</strong> döneminin adı <strong>cumhuriyet</strong> olan <strong>“Tek-parti Diktatörlüğü”</strong> ile aynileşecektir… Bilenlerin malumudur; <strong>ATATÜRK</strong>, hayatı boyunca <strong>demokratik hukuk devleti</strong>nin olmazsa olmaz şartı <strong>“kuvvetler ayrımı”</strong> prensibinin daima karşısında yer almıştır… Binaenaleyh <strong>Cumhurbaşkanlığı</strong> <strong>Sistemi</strong>nin yürürlüğe girmesiyle <strong>ATATÜRK</strong> döneminin <strong>“TEK-ADAM”</strong> rejimine geri dönüldüğü izahtan varestedir… Garip olan şu ki iktidar öncesi hayatları boyunca <strong>ATATÜRK</strong> döneminin <strong>“TEK-ADAM”</strong> rejimine sövüp sayan <strong>AKP</strong>’nin <strong>“İslamcı”</strong> hiçbir mensubu, gidişatın yanlışlığını, “duygusal nedenler” gerekçesiyle olmalı, bugüne kadar dile getirememiştir&#8230; <strong>Hani ya haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandı? Hani ya masiyette itaat yoktu? </strong>Maalesef <strong>AKP</strong>’nin <strong>“İslamcı”</strong> mensupları, kendilerini <strong>İslam</strong>’a nispet etseler de ne yönetici pozisyonunda bulunanları; <strong>Halife Ebu Bekir</strong> gibi; <strong>“Ben, en faziletliniz olmadığım halde üzerinize yönetici tayin edildim; mâruf üzere gidersem bana itaat ediniz; eğer bir hata yaparsam, bana itaat etmeniz gerekmez.”</strong> diyebilmekte; ne de yönetilen pozisyonunda bulunanları; <strong>Halife Ömer</strong>’in; <strong>“Bir hata yaptığımda beni nasıl düzeltirsiniz?”,</strong> sualine<strong>, “Seni kılıçlarımızla düzeltiriz Ey Ömer.”,</strong> diyen <strong>Sahabe</strong> gibi cevap verebilmekte… Acaba neden? Acaba sebep, iktidarın nimetlerinin insanları <strong>nifak</strong> ve <strong>şikak</strong> ehline dönüştürmesi olabilir mi?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1923-1950 CHP parti devleti</strong> hegemonyası nasıl <strong>sür-git</strong> devam edememişse <strong>AKP</strong>’nin <strong>cumhurbaşkanlığı sistemi </strong>denilen <strong>parti devleti</strong> hegemonyası da elbette <strong>sür-git</strong> devam edemez. <strong>Sosyo-ekonomik değişmeler</strong> şöyle ya da böyle <strong>AKP</strong>’nin yarattığı oligarşik düzeni de bozacaktır. AKP’nin <strong>kerameti kendinden menkul</strong> seçkin oligarşisinin çıkar çatışmaları yaşadıkları; yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklara karşıtlığın son bulduğu; devlet hazinesinin ve halkın vergilerinin <strong>kur korumalı mevduat hesabı</strong> adı altında (2024 rakamlarıyla yaklaşık 1 Milyar TL) bir avuç zengine aktarıldığı, kamu malları üzerinden <strong>lüküs hayat</strong> yaşama <strong>(Hangi mütedeyyin insan BEYTÜLMÂL’dan milyonlarca DOLAR harcayarak kendisine SARAYLAR yaptırabilir? Hangi mütedeyyin insan binlerce DOLAR harcayarak İsviçre-Rolex marka saat takabilir, Maldivler’e tatile gidebilir, Monaco Yacht Club’da ıstakoz yiyebilir?) </strong>pervasızlığının sergilendiği bir vasatta değişim, <strong>rasyonel</strong> gerekçelerle olmasa da <strong>insiyakî</strong> gerekçelerle olacaktır elbette… <strong>Cehalet</strong> üzerinden <strong>meşruiyet</strong> devşirilebilir ise de <strong>açlık</strong> üzerinden <strong>meşruiyet</strong> devşirilemez… <strong>Cahil</strong> insanları, durumlarının aslında iyi olduğu yalanıyla aldatabilirsiniz ama <strong>aç</strong> insanları aslında <strong>tok</strong> oldukları yalanıyla aldatamazsınız… Belli ki <strong>aldatarak</strong> seçim kazanma döneminin de sonuna gelinmiştir… <strong>31 Mart 2024</strong> mahallî seçimleriyle <strong>AKP</strong> <strong>parti devleti</strong> rejiminin de son bulacağının ayak sesleri duyulmuştur… <strong>3 Kasım 2002</strong>’den beri girdiği her seçimde, <strong>CEHAPE ZİHNİYETİ</strong> öcüsü üzerinden, <strong>ölümü gösterip sıtmaya razı ederek, </strong>(CHP parti devleti, tek-parti diktatörlüğü döneminde insanlığı  öldürüyordu ya hani…) insanların reyini almayı başaran <strong>AKP,</strong> ilk kez aynı yöntemle çoğunluğun reyini almayı başaramamış ve <strong>parti devleti</strong> olmasına rağmen <strong>mağlup</strong> olmuştur… Başarısızlığının asıl sebebi, yarattığı <strong>AKP oligarşisi</strong> dışındaki insanları <strong>açlığa mahkum</strong> etmesidir… Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın <strong>“çay-simit”</strong> hesabı[6] kriter alındığında, beş kişilik bir ailenin bugünün ekonomik şartlarında <strong>10 Bin TL</strong>’ye geçinebilmesinin imkânı var mıdır? Mesela; en kötü evlerin dahi kirasının <strong>10 Bin TL</strong>’nin üzerinde olduğu <strong>İSTANBUL</strong>’da <strong>beş kişilik bir aile,</strong> <strong>10 Bin TL</strong> emekli maaşıyla hayatta kalabilir mi? Hani ya inandığınızı iddia ettiğiniz İslam’ın Peygamberi <strong>“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.”</strong> demişti? Acaba <strong>“Yolsuzluk, hırsızlık değildir.” </strong>fetvasını veren <strong>AKP</strong>’nin meşhur <strong>fetva emini</strong>, sözü edilen <strong>hadis</strong> hakkında nasıl bir <strong>tevil</strong> yapmıştır? Belki de şöyle demiştir: <strong>AKP oligarşisi </strong>artık saraylarda yaşıyor, İsviçre-Rolex marka saat takıyor, Maldivler’e tatile gidiyor, Monaco Yacht Club’da ıstakoz yiyiyor ve bütün komşuların da ekonomik şartları aşağı yukarı aynı… Yani <strong>AKP oligarşisi tok, </strong>komşular arasında <strong>aç</strong> bulunmamaktadır?! Aç olanlar bizden değildir?! Akidemiz artık ellere talkın, bize salkımdır?!</p>
<p style="text-align: justify;">Hülasa, <strong>31 Mart 2024</strong> mahallî seçimleri <strong>AKP</strong> <strong>parti devleti</strong> rejiminin mağlubiyetiyle sonuçlanmış ise de seçimin galibi <strong>CHP</strong> için galibiyet, <strong>mutlak bir başarı</strong> olarak nitelendirilemez… Çünkü <strong>CHP</strong> hâlâ <strong>tek-parti</strong> <strong>diktatörlüğü</strong> döneminin prangalarından kurtulabilmiş değildir… Galibiyeti <strong>onuncu yıl marşı</strong> ya da <strong>andımız</strong> nutuklarıyla kutlamaya çalışan <strong>GÜRUH</strong>, galibiyeti getiren asıl faktörün, Müslüman halkın dilini konuşan <strong>Ekrem İMAMOĞLU</strong> ve <strong>Mansur YAVAŞ’</strong>ın gayreti olduğunun, maalesef hâlâ farkına varamamıştır… <strong>CHP</strong>; Müslüman halkın dilini konuşan <strong>Ekrem İMAMOĞLU </strong>ve <strong>Mansur YAVAŞ</strong> sayesinde tarihinde ilk kez halkın rızasını kazanmış ise de <strong>halkın dili</strong> mevcut <strong>CHP’</strong>de henüz hakim değildir… Şayet <strong>CHP,</strong> yakaladığı başarının kalıcı olmasını istiyorsa <strong>Avrupa</strong> standartlarındaki siyasî partiler gibi; halkın rızasını, fırsat eşitliğini ve yoksul-dezavantajlı kesimlerle dayanışmayı behemehal benimseyip, gerçek bir sosyal demokrat parti olmalıdır…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetimi, Cem Yayınevi, İstanbul, 1992.</p>
<p>[2] Kemal Gözler, “Referandum mu, Plebisit mi?”, <a href="http://www.anayasa.gen.tr/">www.anayasa.gen.tr</a></p>
<p>[3] Mehmet Ö. Alkan, “Milli Şef’li Tek-Parti Döneminde Seçimler”, Prof. Dr. Bülent Tanör Armağanı, Oğlak Yayınları, İstanbul, 2006.</p>
<p>[4] Sonnur Bakır-Semra Küçükoğlu-Sevgi Pehlivan, Seçim Sistemleri ve Türkiye&#8217;deki Uygulamalar, TBMM Basımevi, Ankara, 1982.</p>
<p>[5] <a href="http://erdoganmustafa.org/">http://erdoganmustafa.org/</a></p>
<p>[6] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=Xc_cIHXmLSo">https://www.youtube.com/watch?v=Xc_cIHXmLSo</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1971&amp;linkname=Parti%20Devletinin%20Se%C3%A7im%20Ma%C4%9Flubiyeti%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1971&amp;linkname=Parti%20Devletinin%20Se%C3%A7im%20Ma%C4%9Flubiyeti%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1971&amp;linkname=Parti%20Devletinin%20Se%C3%A7im%20Ma%C4%9Flubiyeti%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1971&amp;linkname=Parti%20Devletinin%20Se%C3%A7im%20Ma%C4%9Flubiyeti%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1971&amp;title=Parti%20Devletinin%20Se%C3%A7im%20Ma%C4%9Flubiyeti%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_14"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1971</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aklın Formel-Tarihî Serüveni Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1964</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1964#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Feb 2024 16:40:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1964</guid>
		<description><![CDATA[Tarihî perspektiften bakıldığında görülecektir ki “hayata ve eşyaya dair doğru bilgi” iddiasının hangi zeminde temellendirileceği suali, daima aklın şu ya da bu formel kullanımıyla ilgili olmuştur. Bahse konu bu formel kullanımların insan var olalı beri, farklı türevleri görülse de esasta iki tarzda; inanç (faithfulness/mythos) ve akıl &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1964">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Tarihî perspektiften bakıldığında görülecektir ki <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”</strong> iddiasının hangi zeminde temellendirileceği suali, daima aklın şu ya da bu formel kullanımıyla ilgili olmuştur. Bahse konu bu formel kullanımların insan var olalı beri, farklı türevleri görülse de esasta iki tarzda; <strong>inanç</strong> <strong>(faithfulness/mythos) </strong>ve <strong>akıl yürütme </strong><strong>(reasoning/logos) </strong>ekseninde cereyan ettiğini söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. <strong>İnanç;</strong> aklı ve tecrübeyi <strong>kriter </strong>almayan, <strong>politeizmin</strong> ya da <strong>monoteizmin</strong> hayata ve eşyaya yönelik anlatılarından ibaretken; akıl yürütme, tecrübeyi ve rasyonaliteyi kriter alan, hayata ve eşyaya yönelik insan kaynaklı <strong>rasyonel-empirik</strong> açıklama ve anlamlandırmalardan ibarettir. <span id="more-1964"></span><strong>İnanç; </strong>anlatıya <strong>(narrate/fabulate)</strong> ve geleneksel kabullere dayanırken, akıl yürütme; eşya ve olayların <strong>empirik</strong> tetkikine ve <strong>rasyonel</strong> analizine dayanır. Şüphesiz <strong>inanç </strong>ve <strong>akıl yürütme</strong> eksenli düşünce tarzlarının doğruluk ve tutarlılık anlayışları da farklı patikalardan geçmektedir. Karakteristik farklılıklarına işaret etmek gerekirse: İnanca dayalı düşünce, antropomorfiktir. Tabiî ve beşerî hadiseleri tayin eden Tanrı veya tanrılar ya da tanrıçalar gibi aktif figürler, insan formundaki tiplemelerdir. Akıl yürütmeye dayalı düşünce ise eşyaya ait olayların ve insanî faaliyetlerin açıklanmasında doğal nedenleri <strong>(natural causes) </strong>araştırır. <strong>İnanç</strong>, <strong>“kutsal-keyfî”</strong> iradeyi yansıtır. Buna mukabil <strong>akıl yürütme</strong>, hayatı ve varlığı makul sebeplerle <strong>(rational causes)</strong> açıklayan tutarlı teoriler vasıtasıyla determine bağlantıları aradığı için keyfiliklere yer vermez. <strong>İnanç,</strong> gelenekseldir ve ebeveynlerden çocuklara intikal eder. <strong>Akıl yürütme</strong> ise inovatif ve eleştireldir ve geleneksel inanç ve kanaatlerden şüphe ederek, doğal nedenleri <strong>(natural causes) </strong>ve<strong> </strong>determine bağlantıları keşfetmeye çalışır. <strong>İnanç,</strong> kollektiftir ve anonim topluluklar tarafından paylaşılır. <strong>Akıl yürütme</strong> ise filozoflar ve bilim insanları tarafından gerçekleştirilip, temellendirildiğinden anonim değil, tekildir. İnanç <strong>(faithfulness/mythos), </strong>muhayyileye bağlıdır ve herhangi bir kurala dayanmaz. Akıl yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>ise <strong>mantık ilkeleri</strong> çerçevesinde realize edildiğinden metodiktir. Kullanılan başlıca yöntemler de <strong>indüksiyon</strong>, <strong>dedüksiyon</strong> ve <strong>analoji</strong> yöntemleridir. <strong>İndüksiyon</strong>; tekil nesnel gözlemlerden genele yönelik yapılan “tüme-varımsal” <strong>(synthetic)</strong> çıkarımdır. <strong>Dedüksiyon</strong>; genel bir yasa veya ilkeye atıfta bulunarak belirli-özel şeyler hakkında “tümden-gelimsel” <strong>(analytic)</strong> çıkarımdır. <strong>Analoji</strong>; iki obje ya da yapı hakkında, <strong>benzer</strong> oldukları düşünülen yönleri vurgulayan karşılaştırma tarzındaki <strong>(comparative)</strong> çıkarımdır. Akıl yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenli bilginin yani felsefe ve bilimin ortaya çıkışı, şüphe yok ki inanç <strong>(faithfulness/mythos) </strong>temelli anlatıların <strong>rasyonel-empirik </strong>zeminde yapılan sorgusu ve eleştirisiyle mümkün olmuştur. Yani, hayata ve eşyaya dair fenomenlerin gözleme ve mantıksal çıkarımlara dayalı, doğal nedenlerle <strong>(natural causes)</strong> yapılan alternatif açıklamaları felsefe ve biliminin zuhurunu sağlamıştır. Haddizatında bilimin, felsefenin yan ürünü olduğunu söylemek bile mümkündür. Her iki bilginin de kaynağı ve kriteri aynıdır. Felsefe ile bilim arasındaki bu içsel bağ, onların <strong>ontik</strong> temelinde  bulunur. Epistemolojik pozitivizmin on dokuzuncu yüzyıldaki tezahürüyle gündeme gelen <strong>felsefe</strong>, <strong>bilim</strong> <strong>(science)</strong> ayrımı, esasen mahiyet farkından ziyade, her iki düşüncenin de kurucu babalarından olan <strong>Aristoteles</strong>’in <strong>(384-322)</strong> <strong>“tabiat felsefesi”</strong> dediği alanın gelişiminin ve birikiminin spesifik branşlara dönüşümünden kaynaklanır. Felsefe ve bilim arasında mahiyet farkı varmış gibi yapılan değerlendirmeleri doğrulamanın imkânı yoktur. Bu çerçeveden bakıldığında; <strong>bilim</strong> <strong>(science)</strong>, kendisini <strong>fizikî</strong> <strong>alan</strong>, <strong>nesnel dünya</strong> ile sınırlandıran bilgi, <strong>felsefe</strong> ise <strong>epistemoloji,</strong> <strong>metafizik</strong> ve <strong>normativite</strong> alanını kapsayan bilgidir. Yani aralarındaki fark, bilimsel bilgi ile felsefî bilginin yoğunlaştığı alanla ilgilidir. <strong>“Felsefe sübjektiftir.”, “Bilim objektiftir.” </strong>söylemi; felsefî bilginin bilimsel bilgiden karakteristik farklılığından ötürü değil, <strong>pejoratif-vulgarize</strong> tanımlamalar sebebiyledir. Felsefeye atfedilen sübjektiflik; münhasıran uğraşılan alanın, nesnel dünya ile fizikle alakalı olmaması anlamında olup, <strong>teknik</strong> <strong>terim</strong> dilinin <strong>nesnel tanım</strong>dan ziyade  <strong>adsal tanım </strong>ekseninde teşekkül etmesi ve ileri sürülen doktrinlerin de rasyonel bir çeşitliliği sergilemesi nedeniyledir. Rasyonalite zemininde olsun ya da olmasın her türlü düşüncenin <strong>“felsefe”</strong> diye nitelendirilebileceği manasında değildir… İnanç <strong>(faithfulness/mythos) </strong>eksenli düşünce de akıl yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenli düşünce de hem evreni ve hayatı izah etmeyi hem de onlara dair sorulabilecek sualleri cevaplandırmayı hedefler. Bu benzerlikten ötürü, zaman zaman <strong>inanç</strong> ve <strong>akıl yürütme</strong> arasında çok keskin ayrımlar olmadığını ileri süren düşünürlere de rastlanmaktadır. Bu nevi değerlendirmelerde şöyle ya da böyle haklılık payı vardır. Ancak dikkat edilmesi gereken temel nokta, <strong>inanç</strong> ve <strong>akıl yürütme</strong> kategorilerinin kendilerine mahsus değerlendirmelerinde göz önünde tuttukları kriterlerin tamamen farklı olduğudur. Temel farklılığı yaratan unsur; rasyonalitenin <strong>(akıl/tecrübe)</strong> yegâne <strong>kriter</strong> olup, olmamasıdır. İnanç için <strong>rasyonalite</strong>, “kutsal” anlatıların <strong>(narrate/fabulate) </strong>doğrulanmasında ya da meşrulaştırılmasında araçsal bir değeri ifade ederken; <strong>akıl yürütme </strong>için aslî kriteri ifade eder…</p>
<p style="text-align: justify;">Aklın, <strong>inanç (faithfulness/mythos) </strong>formundaki kullanımının ilk yazılı örnekleri; <strong>Antik Yunan</strong> dünyasında görülen <strong>Hesiodos’</strong>a ait <strong>İşler ve Günler,</strong> <strong>Theogonia </strong>ve <strong>Homeros</strong>’a ait <strong>İlyada</strong> ve <strong>Odysseia </strong>başlıklı destanlardır. Bu destanlar; evrendeki tabiî ve insanî olayların, iradeleri bir diğeriyle çatışan çok sayıdaki tanrı ve tanrıçaların eseri olduğu inancını yansıtırlar. Bu anlatılara bakıldığında; hem gökyüzünde ve yeryüzünde cereyan eden tabiî olayları belirleyen farklı tanrılar ve tanrıçalar hem de  savaş, barış, iaşe, ibate, aşk, şarap, şenlik gibi insanî faaliyetleri belirleyen farklı tanrılar ve tanrıçalar vardır.<strong> </strong>Mesela, Antik Yunanlıların <strong>antropomorfik din</strong> anlayışlarına göre: <em>“<strong>Gaia</strong>; tüm hayatın varoluşunun partenojenik (kendiliğinden üreyen) anne tanrıçası. <strong>Uranüs; </strong>gökyüzünün tanrısı.<strong> Kronos; </strong>Gaia ve<strong> </strong>Uranüs’ün ilk çocukları, zamanın tanrısı. Babasını devirdi ve mitolojik altın çağ boyunca, oğlu <strong>Zeus</strong> tarafından devrilip hapsedilinceye kadar evrene hükmetti.<strong> Afrodit; </strong>Uranüs ve<strong> </strong>Gaia’nın kızları, aşk tanrıçası. <strong>Zeus; </strong>ikinci kuşak tanrıların kralı, düzenin ve adaletin tanrısı.<strong> Hera</strong>; Zeus’un karısı, evlilik ve aile tanrıçası. <strong>Apollon</strong>; ateşin, ışığın, şifanın, kehanet bilgisinin tanrısı. <strong>Dionysus</strong>; şarabın, şenliğin, üretkenliğin tanrısı. <strong>Athena</strong> bilgelik tanrıçası.”</em> Bu antropomorfik tanrısal kişiliklerin varlığına dair belki rasyonel bir kanıt yoktur ama temsil ettikleri değerlere karşı insanların saygı ve tapınma eğilimi devrin Yunan kültürünün temel bir parçasıdır. Toplumsal hayat, tamamen bu değerler etrafında şekillenmektedir. Tüm bu sembolik şahsiyetlere  tapınmanın <strong>irrasyonel</strong> olduğu söylense de <strong>empirik-rasyonel</strong> bilginin gelişimiyle şöyle ya da böyle alakası yok da değildir. Örneğin; hekimlik sanatı, <strong>Apollon</strong>&#8216;un oğlu ve tababet tanrısı olan<strong>Asklepios</strong>&#8216;a adanan şifa tapınaklarında ortaya çıkmıştır. Antik hekimlerin büyüklerinden <strong>Hipokrat</strong> ve <strong>Galen</strong>&#8216;in, kariyerlerine ilk hastaneler kabul edilen <strong>Asklepios</strong>&#8216;un tapınaklarında hekim olarak başladıkları bildirilmektedir. Şifaya saygının, tıbbın gelişimi için katkısı inkâr edilemez. Binaenaleyh, mitlerin aktardığı hikayeler empirik anlamda yanlış olsa bile bu hikayeler mevcut toplumun değerlerini teşkil etmektedir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İşte böylesi bir atmosferde, bazı Yunan düşünürleri daha doğrusu <strong>filozoflar,</strong> inanç <strong>(faithfulness/mythos) </strong>eksenli anlatıları eleştirmeye ve sorgulamaya başlayınca, hayata ve eşyaya dair fenomenlerin yeni açıklamaları olarak gözleme ve mantıksal çıkarımlara dayalı, doğal nedenlerle <strong>(natural causes)</strong> yapılan alternatif açıklamalar ortaya çıkmıştır. Bu yeni form; akıl yürütme <strong>(reasoning/logos)</strong> eksenli düşünceyi ifade eden, <strong>felsefî-bilimsel </strong>değerlendirmedir. <strong>Pre-Sokratik</strong> filozoflar diye adlandırılan ilk filozof grubu, bu minval üzere rasyonel teoriler geliştirerek, hayata ve eşyaya dair yapılan açıklamaların doğal karşılığının bulunması gerektiğini savundular.  Felsefe ve bilimi niteleyen tutumun öncüleri bu insanlardır. <strong>Pre-Sokratik</strong> düşünürlerden <strong>Ksenophanes (560-478), </strong>şiir formunda kaleme aldığı yazılarında; tanrıların mahiyeti, doğal fenomenler, eşyanın kökeni, hakikat,  sahte otorite gibi meseleleri sorgulayan ilk filozoflardan biridir. Hemen hemen tüm şiirleri, eleştirinin ötesinde <strong>hiciv</strong> <strong>(irony)</strong> karakteri taşımaktadır. <strong>Ksenophanes; </strong>entelektüel bir devrimciydi ve devirmek istediği şey de devrin egemen <strong>mitolojik </strong>anlatılarının baş mimarı <strong>Homeros</strong>’un düşünceleriydi. <strong>Ksenophanes</strong>’le birlikte felsefî düşünce ile <strong>Yunan</strong> ruhuna hâkim olan <strong>mitler</strong> arasında açık bir kavga baş göstermiştir. Hedefe konulan <strong>antropoformik politeist</strong> inancın <strong>Ksenophanes </strong>açısından merkezi öneme sahip oluşu, <strong>İonya</strong> felsefesinin en açık fikirli zihinler üzerindeki etkisinin tipik örneğidir. Bu, evrenin kökeniyle ilgili yeni öğretilerin, dinin alanına ne dereceye kadar sokulduğunu gösteren en iyi kanıttır. <strong>Ksenophanes</strong>’in; <strong><em>“Tek bir tanrı, tanrılar ve insanlar arasında en yüksektedir… Onun ne biçimi ne de düşüncesi ölümlülere benzer…”</em></strong> dizeleri, <strong>pagan tanrıları</strong> ile savaş ilan eden ilk sözlerdir. <strong>Ksenophanes; </strong>mesajını, dönemin yaygın anlatım tarzı olan şiirle dile getirmeyi tercih edip, felsefî düşüncelerini şuurlu olarak <strong>Homeros</strong> ve <strong>Hesiodos</strong>’un bütün bir <strong>antropoformik</strong> tanrılar alemine uygulamış ve daha önce yalın tarihsel gerçek sayılan kültürel dünyayı şüpheli hale getirerek yıkmaya çalışmıştır. Zira <strong>Ksenophanes</strong>’e göre, hakikat, şüphe vesilesiyle akıl yürütülerek ortaya çıkarılacaktır. Bu tarz bir söylemle Tanrı’nın insan formuna sahip olduğu şüpheli hale getirilip reddedilince felsefî anlayışın da yolu açılmış olacaktır. <strong>Ksenophanes; </strong>daha da ileri giderek, <strong>Tek-tanrı</strong> anlayışını antropoformizmin tortularından kurtarmak için şöyle yazar: <strong><em>“Tanrı; bir bütün olarak görür, bir bütün olarak düşünür, bir bütün olarak duyar. Dolayısıyla Tanrı’nın bilinci, duyu organlarına veya buna benzer herhangi bir şeye dayanmadığı gibi, Tanrı’ya cisimsellik de atfedilemez…</em></strong> <strong><em>Tanrı hep baki kalır… Aynı yerde hiç kıpırdamadan durur… Yakışmaz ona yer değiştirmek… Bir yerden başka bir yere gitmek… Hiç çaba harcamadan tutar her şeyi hareket halinde… Sadece ve sadece zihninin gücüyle…”</em></strong> <strong>Ksenophanes</strong>; <strong>antropoformizm</strong> eleştirilerini, <strong>Fragmanlar</strong>’da dozunu daha da yükselterek sürdürür. Ona göre, mitolojik kültürün yanlışlığının ispat edilebileceği en uygun alan, <strong>ahlak</strong> alanıdır. Zira <strong><em>“Homeros ve Hesiodos; insanların utanç verici bulacakları ne varsa tanrılara yakıştırdılar: Zina, hırsızlık ve birbirlerini aldatma…”</em></strong> oysa ki Tanrı, insanların bile utanç verici saydıkları <strong>ahlakî </strong>zaaflardan arınmış bir varlık olmalıdır. İnsana mahsus bütün bu zaaflar Tanrı’nın gerçek doğasıyla bağdaşmaz. Onların anlattıkları tanrıların işlediği günahlar, ilahi olanın yapısıyla çelişir. Keza giyimleri, konuşmaları, insan biçiminde oluşları ve doğmaları ve doğurmaları da kutsallığa uygun değildir. <strong><em>“Şayet öküzlerin ve atların olsaydı elleri… Ve elleriyle insanlar gibi resim çizebilselerdi… Atlar kendi tanrılarını at gibi, öküzler de öküz gibi çizer… Tanrılarına kendi şekillerini verirlerdi…”</em></strong> Bu durumda insan biçimli tanrılar gibi hayvan biçimli tanrılar da olurdu. Bu da gösteriyor ki <strong>mitolojik kültürler</strong> sadece kendi tanrılarını kendilerine uygun olarak hayal etmektedir ve rasyonel gerçeklikle alakaları yoktur.<sup><sup>[1]</sup></sup> Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere; <strong>Ksenophanes,</strong> <strong>mitolojik bilgi</strong>türlerine karşı, <strong>rasyonel bilgi</strong>yi savunmaktadır. Bunun doğal sonucu da elbette gelecek için ahlaktan başlamak üzere tüm kültürel alanın <strong>“mythos”</strong>tan arınması ve <strong>“logos”</strong>a doğru evrilmesidir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Evrimin yapı taşları Antikçağda, öncelikle <strong>Platon</strong> <strong>(427–347) </strong>tarafından döşenmiştir. <strong>Platon</strong>’a ait <strong>Politeia/Republica, Devlet Adamı, Yasalar</strong> vb. başlıklı eserler <strong>akıl yürütme</strong> <strong>(reasoning/logos)</strong> formunun ilk önemli örnekleridir… Felsefe tarihinin <strong>Platon</strong>’un çabalarıyla başladığı pekâlâ ileri sürülebilir. Geliştirdiği doktrinin, hem <strong>İlkçağ</strong> boyunca hem de Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın yaşandığı <strong>Ortaçağ</strong> boyunca, felsefe üzerine kafa yoran düşünürler için en önemli yol gösterici olduğunu söylemek kolay kolay reddedilemez. <strong>Platon</strong>’un idealist felsefe sistemi, <strong>evrensel</strong> bir <strong>ethik</strong> öğreti kurmak isteyen <strong>Sokrates</strong>’in <strong>(469-399),</strong> hakikat doktrininin uzantısıdır. Buna göre doğru bilgi anlamında <strong>hakikat</strong>, algılanan şeylerin ötesinde ve ona temel olan <strong>ideal</strong> şeylerin içerisindedir. <strong>İdea<em>;</em></strong> mükemmel, ebedi, değişmez ve bizatihi var olandır. İdealar; akılla kavranır, duyularla algılanmaz. Algının insana sağladığı sanıyken <strong>(doksa)</strong>, düşünmenin insana sağladığı bilgidir <strong>(episteme)</strong>. Düşünme, algıdan daha üstün ve daha doğrudur. Episteme, duyularla değil ancak onlar hakkında düşünmeyle öğrenilir. İnsanı insan yapan, duyan-algılayan yönü değil, düşünen yönüdür. Duyan-algılayan yön, doğa vergisidir ve insanla hayvan arasında müşterektir. Bu yönün hakikati kavraması imkânsızdır. Bilgi <strong>(episteme)</strong> ancak düşünen yönün, uzun süreli bir <strong>diyalektik</strong> <strong>eğitim</strong> sonucu erişebileceği bir şeydir. Diyalektik, epistemeye ulaşmanın yoludur. Diyalektik; şeylerde iyi ideasını seçmek, bunu da algılara dayanarak değil, öze dayanarak yapmak yani var olanı bir bütün olarak kavramaktır. <strong>Platon</strong>; bilginin <strong>(episteme)</strong> nasıl gerçekleştiğini <strong>mağara istiaresi</strong> ile anlatır: <em>İnsanların çoğu doğuştan karanlık bir mağaraya zincirlenmişlerdir ve başlarını sağa-sola çeviremez, sadece karşılarındaki şeyleri görebilirler. Mağarada yaşayan bu insanlar mağaranın girişinden yansıyan nesnelerin gölgelerini görür ve bunları gerçeklik olarak algılarlar. Bir gün bunlardan birisi zincirlerinden kurtulur ve mağarayı terk eder. Mağaranın dışında asıl gerçeklik ile tanışır ve duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin gerçek olmadığının farkına varır. Gördüklerini mağaradaki insanlarla paylaşmak üzere mağaraya geri döndüğünde, mağaradakiler, mağaranın dışında farklı bir gerçeklik olduğuna inanmazlar. Maalesef bu insanlara mağaranın dışındaki gerçekliği anlatabilmek imkânsızdır.</em> <strong>Platon</strong>&#8216;un felsefesi işte bu <strong>mağara istiaresi </strong>üzerine şekillenir. İnsan; algılanan dünya, <strong>duyular alemi</strong> ve düşünülen dünya, <strong>idealar alemi</strong> mensubu bir varlıktır. Hayatın ve eşyanın hakikati duyusal dünyada değil, akılla kavranan idealar dünyasındadır. Hakikati kavramak, insan formundaki herkesin başarabileceği bir iş değildir. Hakikati kavramak, yalnızca düşünebilen insanlara mahsustur. Mamafih hakikatin bilgisi <strong>(episteme)</strong> ile erdem <strong>(virtue)</strong> de aynı şeydir. Düşünme yeteneği, insan ruhunun ayırt edici niteliğini oluşturur ve insan için iyi ya da doğal olan hayat, akla dayanan eylemde yatar. Erdemli insan, ancak erdemli sitede, erdemli rejim altında var olabilir, aksi mümkün değildir. İdeal şartlarda insan için <strong>iyi hayatın bilgisi</strong>, bütün felsefî araştırmaların karakteristik hedefidir. Ancak böyle bir hayatın bilgisi sayesinde insanlar arasında doğal ilişkiler ve bir sivil-toplumsal hayat geliştirilebilir. Bu noktadan hareket eden <strong>Platon</strong>, eserlerinin çoğunda, şu ya da bu sorunun tesadüfi müzakeresini yaparken, esasta meselenin politik karakterini ortaya koymaya çalışır. Ona göre her şeyin doğal bir fonksiyonu vardır ve doğallığın dışına çıkmak asla doğru olarak nitelendirilemez. Mesela; insan bedeni göz önünde tutulursa aklın, ellerin ve ayakların fonksiyonları aynileştirilebilir mi? Ayakların ya da ellerin aklın fonksiyonunu icra etmesi mümkün müdür? Bilgisiz-erdemsiz insanların, bilgili ve erdemli insanları yönettiği siyasal bir yapı  iyi bir yapı olarak kabul edilebilir mi? Nitelikleri doğuştan farklı olan insanlardan, kötü bir kafanın toplumu yönetmesi kötü; iyinin ki de iyi olmayacak mıdır? Çobanın, köpeğin ve koyunların doğası ve fonksiyonları dikkate alındığında, bunlardan birinin, diğerinin yerini alması doğru olabilir mi? Koyundan köpek, köpekten çoban olması istenebilir mi? Hepsinin niteliğinin farklı olduğu apaçık değil midir? Elbette herkes her türlü fonksiyonu gerçekleştiremez. Farklı doğal niteliklerinden ötürü doğaldır ki insanların ellerinden de farklı işler gelsin. Zira insanlar yaratılıştan farklıdır. Kimi şu işe kimi bu işe daha yatkındır. Doğal yetenek; iş bölümünde, sosyal statüde nerede yer alınacağını belirleyen temel faktördür. Nasıl ki insanın üç temel niteliği vardır ve o, bunların fonksiyonlarına bağlı olarak var olmaktadır; toplum da öyledir. İnsandaki üç nitelik; <strong>düşünmek</strong>, <strong>öfkelenmek</strong> ve <strong>iştaha</strong>dır. Bunlardan her birinin, denk düştüğü erdemler ise <strong>bilgelik</strong>, <strong>cesaret </strong>ve <strong>ölçülülük</strong>tür. Bir insanın doğru insan olması bu üç yönün dengesiyle mümkündür. Doğru insan, iştaha ve öfkesini aklın kontrolüne sokabilen insandır. Ancak doğru insanın mevcudiyeti, doğru sitenin ve doğru rejimin varlığına bağlıdır. İnsanın bahsedilen üç yönü; bir arada yaşamayı mümkün kılan doğru, adil, erdemli sitenin üç fonksiyonunun ferde yansımasıdır. Toplumun üç unsuru; <strong>yöneticiler, koruyucular</strong> ve <strong>üreticiler</strong> sınıfıdır. Bu sınıfların icra ettikleri fonksiyonlarsa <strong>yönetim, güvenlik </strong>ve<strong> üretim</strong>dir. Yöneticiler bilge; koruyucular cesur ve üreticiler de ölçülü-itaatkâr olmak zorundadır. Doğru, adil ve erdemli bir toplum böyle bir toplumdur. Kimin hangi sınıfa mensup olacağının kriteri de insanların <strong>doğal</strong> nitelikleridir. Zira, Tanrı, insanları üç farklı doğada yaratmıştır: <em>“Toplumun baş tacı etmesi gereken insanlardan, önder olarak yarattıklarının mayasına <strong>altın</strong>; önderlere yardımcı olarak yarattıklarının mayasına <strong>gümüş</strong>; üretici olarak yarattığı çiftçiler ve öbür işçilerin mayasına da <strong>demir ve tunç</strong> katmıştır. <strong>Arada bir altından gümüş, gümüşten tunç-demir ya da tunç-demirden altın doğduğu vaki ise de daha çok ‘benzer benzerini doğurur’. </strong>Tanrı, önderlere, çocuklara iyi hamilik etmelerini, onların mayalarında ne olduğunu dikkatle araştırmalarını ve herkesi hamuruna göre işe koşmalarını buyurmuştur. Mayası karışık olanların önderlik etmeye başladıkları gün şüphesiz devlet yıkılacak, site yok olacaktır.” </em><strong>Platon</strong>, fonksiyonelliği sağlama ve toplumsal-politik sistemin mevcudiyetini devam ettirme işinin de <strong>eğitim</strong> sayesinde gerçekleşebileceğini söyler. Eğitim, aynı zamanda bir <strong>hak</strong> elde etme ve <strong>hak </strong>paylaşımı vasıtasıdır. <strong><em>Eğitim; esas itibarıyla, devleti dışarıdan düşmanlara, içeriden de dostlara karşı koruyacak ve önderlerin koyduğu kuralları kendilerine vazife edinecek insanları yetiştirmekten ibarettir.</em></strong> Çocuklara öğretilecek olan her türlü hikayenin, masalın, şiirin, müziğin, sporun, trajedinin, komedinin ve bütün sanatların fonksiyonu budur. Bu hedefe ters düşen hiçbir şey öğretilmeyecektir. <strong>Platon</strong>; eğitim sayesinde, toplumu oluşturan farklı sınıflara yönelik şöyle bir <strong>“kollektif hak”</strong> şeması çizer: Çocukluğundan itibaren devlet tarafından gözetilerek yetiştirilen, hayatı boyunca yalnızca toplumun yararına çalışan <strong>altın nitelikli</strong> yöneticilerle onların yardımcıları olan <strong>gümüş nitelikli</strong> koruyucu <strong>(asker-polis)</strong> sınıfın özel hayatları olmayacağı gibi, <strong>özel-kişisel</strong> hakları da olmayacak. Çünkü onların her türlü ihtiyacına karşılık gelecek olan <strong>“komünal hak”</strong>ları olacak. Özellikle <strong>koruyucu sınıf arasında her şey ortak</strong> kullanılacak; iaşe, ibate, kadınlar, vs. Koruyuculardan kimin kiminle evleneceği, kimlerin çok, kimlerin az sevişeceği, vs. hep kanunlarla tespit edilecek. Kanunlar, koruyucu olan kız kardeşlerle erkek kardeşlerin evlenmelerine de izin verecek. Devlet; toplumun haddinden fazla azalmasını da önleyecek, çoğalmasını da. Üretici sınıfa gelince ( çiftçi, işçi, tüccar, vs.), onların formel anlamda özel hayatları ve özel-kişisel hakları var gibi görünse de esasen onlar da komünal hayata dahildir. Çünkü her şeyin aslî sahibi ve mutasarrıfı, doğal olarak sadece yönetici-devlettir. <strong>Platon</strong>; iyi ve doğru devlet derken de <strong>kollektivist</strong> bir anlayışı kasteder. Ona göre bu devlete iki ad verilebilir. Yöneticilerden biri ötekilerden üstünse <strong>monarşi</strong>; yöneticiler birbirlerine eşitse <strong>aristokrasi</strong>. Kollektif iyiliği hedefleyen bu iki form da aynı anlamı taşır. Çünkü baştakiler tek de olsa çok da belirlenen eğitim çerçevesinde yetiştikleri için devletin anayasasına, <strong>niteliksel eşitsiz doğal hukuk</strong>a sadık kalırlar. <strong>Platon</strong>’un monarşi ve aristokrasi olarak adlandırdığı bu siyasal formlar, şüphe yok ki nesilden nesile <strong>tevarüs</strong> edilen hanedanlıklardan öte, eğitim bağlı olarak oluşan siyasal formlardır. Dolayısıyla onları <strong>bilginin aristokrasisi </strong>anlamında <strong>meşrutî monarşi</strong> veya <strong>aristokratik cumhuriyet</strong> şeklinde tanımlamak mümkündür. <strong>Platon</strong>, yalnızca <strong>meşrutî monarşi</strong> ya da <strong>aristokratik cumhuriyet</strong>in bir bütün olarak toplumu mutlu edeceği kanaatindedir. Çünkü bu tip  yönetimlerde kanunların hedefi, bir takım yurttaşlara ötekilerden  üstün bir mutluluk sağlamak değil, aksine, yurttaşları ya inandırarak ya zorlayarak birleştirmek ve her birine toplum içerisinde görebileceği iş payını aldırarak, bütün toplumu birlikte mutluluğa götürmek olmaktadır. Ancak, bir toplumda filozoflar yönetici ya da yöneticiler filozof olmadıkça, aynı insan yahut insanlarda devlet gücüyle akıl gücü birleşmedikçe ve kesin kanunlarla herkese yalnızca ehil olduğu iş verilmedikçe ne herkesin iyiliğine olan meşrutî monarşi ya da aristokratik cumhuriyet kurulabilir ne de kurulmuşsa yaşatılabilir. Böylesi toplumların başı hiçbir zaman dertten de kurtulamaz.<sup><sup>[2]</sup></sup> Açıktır ki <strong>Platon</strong>’un hem hayata hem de eşyaya yönelik doğru bilgiyi dayandırdığı akıl, <strong>aristokratik-klasik rasyonalite</strong> formundadır. Bu nedenle de üç farklı tabiatta yaratılan insanlardan yalnızca <strong>altın</strong>tabiatında olanlar doğru bilgiyi ve doğru etik-siyasal pratiği temsil edebilirler; <strong>gümüş</strong> ve <strong>tunç-bronz</strong> tabiatındakiler ise zorunlu olarak itaatle mükelleftirler…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”</strong> iddiasının; <strong>inanç</strong> zemininde mi yoksa <strong>rasyonalite</strong> zemininde mi temellendirileceğiyle ilgili asıl <strong>rekabet</strong>, Hıristiyanlığın doğuşuyla başlamıştır. <strong>Antik Yunan</strong> <strong>Felsefesi</strong> ile <strong>Hıristiyanlık </strong>inancının karşılaştığı gün başlayan bu rekabetin halâ devam ettiğini söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. <strong>Hıristiyan</strong> kaynaklarındaki anlatımıyla; <strong>Pagan Roma</strong>’nın dünyaya egemen olduğu dönemde, <strong><em>“hakikate tanıklık etmek”</em></strong> maksadıyla dünyaya geldiğini söyleyen <strong>İsa</strong>’nın, <strong>Mesih</strong> olduğunu reddeden <strong>Yahudiler</strong>, onun krallık iddiasında bulunduğunu ihbar ederek, <strong>Yahuda Bölgesi</strong>’nin <strong>Romalı</strong> valisi <strong>Pontius Pilatus</strong>’un askerlerince tutuklanmasını sağlamış ve cezalandırılmasını istemişlerdi. Paganlığı ve dönemin akıl yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenindeki düşünce formunu temsil eden <strong>Roma Devleti</strong>’nin valisinin, <strong><em>“Onu niçin kendi dinî yasalarınıza göre cezalandırmıyorsunuz?”</em></strong> sualini, Yahudiler, <strong><em>“Bizim kimseyi öldürmeye yetkimiz yok.”</em></strong> şeklinde cevaplandırınca, <strong>Pilatus</strong>, <strong>İsa</strong>’ya <strong><em>“Sen Yahudilerin kralı mısın?”</em></strong> diye sorar. İsa da <strong><em>“Bunu sen mi soruyorsun yoksa başkaları mı (Yahudiler mi) sana benden öyle söz etti?”</em></strong> der. <strong>Pilatus</strong> ona, <strong><em>“Ben Yahudi miyim? Kendi halkın seni tutuklayıp bana teslim etti, ne yaptıysan onu söyle.”</em></strong> karşılığını verir. Bunu üzerine <strong>İsa</strong>, <strong><em>“Benim krallığım bu dünyada değildir, …benim krallığımın bu dünyayla ilgisi yoktur, …ben, hakikate tanıklık edeyim diye dünyaya geldim, hakikatten yana olan herkes beni dinlemelidir.”</em></strong> der&#8230; <strong>İsa</strong>’nın bu cevabına karşılık <strong>Pilatus</strong>, <strong><em>“Hakikat nedir?” </em></strong>sualini yöneltir. Bu şekilde devam eden sorgulama neticesinde <strong>Pilatus</strong>, her ne kadar <strong>İsa</strong>’nın suçsuzluğuna karar vermiş ise de <strong>Yahudiler</strong>, <strong><em>“Bizim, Kayzer’den başka (Roma İmparatoru) kralımız yoktur, …onu çarmıha germelisin.”</em></strong> diye, ısrar edince, <strong>İsa’</strong>yı onlara teslim etmiş ve onun <strong>Yahudiler</strong> tarafından çarmıha gerilmesine göz yummuştur.<sup><sup>[3]</sup></sup> İşte; nakledilen bu tarihî rivayetteki <strong>Pilatus</strong>’a ait <strong><em>“Hakikat nedir?”</em></strong> suali, o günden itibaren <strong>felsefe</strong> ile <strong>din</strong> arasındaki rekabetin bir nevi sembolik anlatımı olarak algılanagelmiştir… <strong>Kronolojik</strong> sıralama itibarıyla <strong>Hıristiyanlık</strong>; <strong>Yunan</strong> filozoflarının hayatın ve eşyanın hakikati dediği felsefeyi yani Yunan hikmetini reddederken onun karşısına yeni bir hakikati, Hıristiyan hikmetini çıkarmıştır. Bu yeni hikmetin özü, <strong>İsa</strong>’ya iman etmektir. İlk Hıristiyanlara göre, <strong>Yunan</strong> hikmetinin doğru olmadığını ilan etmek, aslında aklın reddedilmesi anlamına gelmemektedir. Çünkü Hıristiyanlıkta, inanca bağlı kılınan <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”, </strong>aklın<strong> teolojik form</strong>daki kullanımını ifade eder. Hıristiyanlığa göre; Tanrı’nın öfkesi, küfre ve adaletsizliklerinden ötürü hakikati tutsak eden insanlar arasındaki adaletsizliğe karşı, göklerde patlar ise de bilgisi yine eşyada ve insanlar arasında tezahür eder. Tanrı’nın görünmez yetkinlikleri, ebedi gücü ve ilahî sıfatları, dünyanın yaratılışından beri, onun eserleri aracılığıyla daima akla görünür kılınmıştır. Akıl; Tanrı’nın eserlerini temaşa ederek Tanrı’ya yükselebilir. Ancak yegâne hikmet, inancın telkin ettiği doğrulardan ibarettir ve <strong>realite</strong> ve <strong>rasyonalite</strong> ile kayıtlı değildir.<sup><sup>[4]</sup></sup> Öte yandan, Hristiyan teologlar için her ne kadar <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”</strong> iddiasının temellendirileceği zemin <strong>din</strong> idiyse de Hıristiyanlığı ilk kabul edenler çoğunlukla <strong>aristokrat</strong> olmayan alt sınıflardan, köylülerden geldiğinden ve yaşadıkları toplumun egemen, üst sınıfı <strong>aristokratlar</strong> tarafından da horlandıklarından, dini üst tabakalara da kabul ettirebilmek için rasyonalizasyona ihtiyaç vardır. Aklın temel fonksiyonu da zaten  Hıristiyanlığı rasyonalize etmek, rasyonel çerçevede meşrulaştırmaktır… İşte bu çerçevede Yunan hikmetine karşılık Hristiyan hikmetini yani teolojiyi savunan ilk meşhur Hıristiyan düşünür de Ortaçağda <strong>İskenderiyeli</strong> <strong>Clemens</strong> <strong>(Ölümü, M. 215) </strong>olmuştur<strong>. Clemens</strong>’in birbiriyle bağlantılı üç eseri vardır: <strong>1-</strong><strong>Exhortations aux Gentiles </strong>(Paganları Hıristiyanlığa Teşvik İçin Hitabeler). Bu kitapta <strong>Clemens</strong>, apolojistlerin bilinen yöntemiyle paganlığın ve politeizmin akla aykırılığını ispatlamaya çalışmaktadır. <strong>2-</strong> <strong>Pedagogus</strong> (Eğitimci). Bu kitapta da Hıristiyan etiğini rasyonel çerçevede temellendirmeye çalışmaktadır. <strong>3-</strong> <strong>Satromateis </strong>(Dokumalar). Bu kitapta da Hıristiyanlığın <strong>âlem</strong> anlayışını bir tür kilise irfanı <strong>-gnosis-</strong> olarak rasyonalize etmeye çalışmaktadır. <strong>Clemens</strong>, Hıristiyanlığın rasyonel izahını yapmanın dinî bir görev olduğunu belirtir. Ona göre; Tanrı, esasta İsa’nın aracılığıyla bilinir. Tanrı’nın hikmet gücü olan <strong>Söz (Logos)</strong> onun gibi ebedidir ve onunla aynı öze sahiptir. <strong>İsa</strong> ya da ondan ayrılmadan Tanrı’nın yaydığı <strong>Söz (Logos)</strong>, hem evrenin yoktan var edilmesinde araç, hem onun inayeti hem de içinde bulunan akıllar için ışığın kaynağıdır. Tanrı tarafından kendi suretinde yaratılan insan, hayvanlarınkine nispetle daha saf bir özü bulunan ruha sahiptir. Tanrı’nın sözü insanlar için gerçek bir rehberdir fakat sırf taklidî imandan <strong>(pistis) </strong>daha yüksek olan irfan <strong>(gnosis)</strong> aşamasına ilerleyebilmek için rasyonaliteye ihtiyaç vardır.<sup><sup>[5]</sup></sup> <strong>Clemens</strong>’in söz konusu doktrini bilahare şu <strong>motto</strong> ile ifade edilmiştir: <strong><em>“Anlamak için inanıyorum.”</em></strong> Bundan kasıt; dinin öncelikle bir inanç meselesi olduğu, ancak inandıktan sonra akla uygunluğunun da fark edileceğidir.<sup><sup>[6]</sup></sup> Şüphesiz; Hristiyanlıkla başlayan <strong>“teolojik rasyonalite”</strong> sadece epistemolojik anlamda teorik bilgiyle sınırlı değildir. Teolojik rasyonalite pratik hayata, siyasete de şamildir. Zaten ortaya çıktığı andan itibaren <strong>Hıristiyanlık</strong>, kendini siyasetle sıkı bağlar içerisinde bulmuştur. İlk yüzyıllarda <strong>Roma</strong> yönetimi Hıristiyanları toplumsal düzen için tehlike görüp zulme uğratınca <strong>Hıristiyanlık</strong>, bilinçli olarak siyasetten uzak durmuş ise de <strong>İmparator Constantin’</strong>in ihtidasıyla <strong>380’</strong>lerde <strong>Roma’</strong>nın resmi dini haline gelmeyi de başarmıştır. Ne var ki bu başarı uzun sürmemiş, <strong>Roma’</strong>nın beşinci yüzyıldaki çöküşü, yine Hıristiyanlığın suçlanmasına yol açmıştır. Gerçekten de Hıristiyanlığın devlet dini olmasının hemen akabinde <strong>Roma</strong>’nın yıkılışını izah etmek hayli zor olmuş ve birçok Hıristiyan, kilisenin devletle resmi ittifakının faydalı bir şey olup olmadığını tartışmaya başlamıştır. Şayet <strong>Hıristiyan Roma</strong> varlığını dinsiz kabilelere karşı koruyamıyorsa nasıl olur da Hıristiyanlığın yayılmasında kilisenin ihtiyaç duyduğu dünyevî gücün kaynağı, din-devlet birliği sayılabilirdi? Bu tartışmaların yaşandığı sıralarda, Hıristiyan idealizminin en kuvvetli tasdiki ve savunusu <strong>Saint Augustinus</strong> <strong>(354-430) </strong>tarafından <strong>“Tanrı Devleti” (De Civitate Dei)</strong> adlı eserinde yapılır. <strong>“Tanrı Devleti”</strong> siyasi teolojinin ilk örneğidir. Eserin ana teması, Tanrı’nın hizmetine adanmış bir hayat tarzının tasviridir. Hayat, Tanrı devletinden ve <strong>Yeryüzü Devleti</strong>nden <strong>(Civitas Terrena)</strong> yana olanların, bir başka ifadeyle Tanrı’nın krallığından ya da şeytanın krallığından yana olanların mücadele alanıdır. Ancak ilahi krallığın ebedi mekanı cennette olduğu için, Tanrı devletinden yana olanların mutlaka yeryüzünde galip gelmeleri gerekmez. Çünkü hayatın maksadı dünyevi egemenlik değil, Tanrı’ya adanmışlıktır. Aslına bakılırsa <strong>Saint Augustinus’</strong>un ifadeleri oldukça sembolik ve mistikçedir ve Tanrı devleti ya da yeryüzü devleti, herhangi bir empirik-nesnel politik teşkilata karşılık da değildir. Dolayısıyla dünyada kurulacak olan devlet, hangi devlet olursa olsun, o bizatihi bir amaç değil, yalnızca Tanrı’ya hizmeti mümkün kılan bir araçtır ve bundan öte bir değer de taşımamaktadır. Maalesef, <strong>Saint Augustinus,</strong> Hıristiyanlığı putperestlik ve nifak karşısında savunmaya kendini kaptırdığından siyasî ve dinî iktidar arasındaki sınırları açıkça tanımlayan bir siyasî teori geliştirememiştir… Beşinci yüzyılın sonlarına doğru, <strong>Papa Gelasius,</strong> iki otorite arasındaki ilişkileri daha net tanımlar. Buna göre; <strong>Mesih</strong>, hem rahip hem de kraldı ama insan doğasının kötülüğünü ve zayıflığını bildiği için iki görevi ayırdı. Dinî otoriteye, insanların dinî ve ruhanî selametini; siyasî otoriteye de dünyevi ve maddî idaresini bıraktı. Dinî iktidarın da siyasî iktidarın da meşruiyet kaynağı Tanrı’dır. Ne var ki <strong>Papa Gelasius,</strong> belli bir olayın dinî mi siyasî mi ağırlık taşıdığına kimin karar vereceği sualini ne sormuş ne de cevaplandırmıştır. Oysaki konuyu hangi mantıkî sonuçlara gidecekse oraya kadar götürseydi, ikili teorinin bütünüyle tatminkâr olmadığını görebilirdi. <strong>Kilise</strong> ve <strong>İmparatorluk</strong> (Krallık) arasındaki rekabet, onuncu yüzyıldan on ikinci yüzyıla kadar iyice keskinleşince, her iki tarafın mensupları da otoriteyi dengede bırakan <strong>Gelasiusçu</strong> doktrini terk etmiştir. Kiliseyi savunanlar, <strong>Papistler</strong> tek bir otoritenin var olduğunu, bunun da kilise olduğunu; <strong>Anti-Papistler</strong> de yine tek bir otorite olduğunu ancak bunun <strong>kral</strong> ya da <strong>imparator</strong> olduğunu ileri sürmüşlerdir. Modern dünyanın kuruluşuna kadar sürecek olan bu tartışmada, çoğunlukla galip gelen <strong>Papist </strong>öğreti olmuştur.<strong><sup><strong><sup>[7]</sup></strong></sup></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hakikati <strong>teolojik rasyonalite</strong> ekseninde savunan <strong>Papist </strong>öğreti iktidar sürecinde yozlaşınca, bir takım eleştiriler baş göstermiş, ancak bu eleştiriler ilk etapta <strong>inanç</strong> <strong>(faithfulness/mythos)</strong> karşıtı insanlardan ziyade kilise mensubu insanlar tarafından seslendirilmiştir. <strong>Fransisken</strong> rahip <strong>Guillaume d&#8217; Occam<em> </em>(1287-1347) </strong>bu kabil eleştirilerle rasyonel teolojiye karşı çıkarak, saf imanı savunup, <strong>“bilgi ve inanç”</strong> ayrımının gerekliliğini ileri sürmüştür. Ona göre; <strong>metafizik</strong>, bilginin değil, inancın alanıdır. Tabii olarak bilinebilen realite/hakikat sadece fizikî alanda mevcuttur.  Zihnin, <strong>duyusal </strong>ve <strong>soyut</strong> olmak üzere iki tür bilgisi vardır. Duyusal bilgi; zorunsuz doğruluğu, özellikle de nesneleri bilmeyi sağlayan bilgi türüdür. Soyutlayıcı bilgi ise varlıktan, var olandan ve diğer bütün şartlardan soyutlama yoluyla elde edilen bilgidir. Bu tür bir bilgi, duyusal bilgiyi şart koşar ve temelde o da var olana yani <strong>tekil</strong> şeylere  aittir. Sadece <strong>tekil</strong> şeylerin yani nesnelerin gerçek varlığını kabul eden ve bilgiyi deneyle başlatan <strong>Guillaume d&#8217; Occam,</strong> felsefe ile teolojinin dolayısıyla da bilgiyle imanın sahalarını ayırmıştır. Felsefe-bilim aklın alanı, teolojiyse inancın alanıdır. Bu ayrım aynı zamanda kiliseyle dünyevi hayatın  ayrımı anlamını da taşımaktadır. Bu düşünceleriyle <strong>Guillaume d&#8217; Occam,</strong> bir bakıma <strong>Rönesans’</strong>la birlikte  başlayacak olan modern bilimsel bilgi <strong>(science)</strong> ve sekülarizmin temellerini de atmış görünmektedir.<sup><sup>[8]</sup></sup> Bu yaklaşım, sadece <strong>bilgi ile inanç</strong> arasındaki birliği tehlikeye düşürmekle kalmayacak, aynı zamanda kiliseyi dünyaya bağlayan on asırlık bağı da koparacaktır. Bilgi ve inanç ayrımını  savunan <strong>Guillaume d&#8217; Occam</strong>; bu tavrıyla kilisenin iyiliğini istediğinden çok emin idiyse de kiliseye derin bir bağlılık ve bilgiyi küçük görecek kadar tekelci bir dindarlık görüntüsü altında, farkında olmadan kiliseye düşman bir sürü temayülü de savunmuş oluyordu. Bu noktadan hareket eden <strong>akıl</strong>; artık yavaş yavaş realitenin müşahedesine dönecek ve tabiatta, kilise öğretilerinden daha az ehemmiyetli olmayan bir inceleme ve araştırma konusu görmeye başlayacaktır. Bu, bir anlamda Antik felsefenin <strong>akıl yürütme</strong> <strong>(reasoning/logos) </strong>denilen anlayışına yeniden dönmekti ve Ortaçağın teolojik düşüncesinden farkını tefrik için verilen isimle <strong>“Rönesans”</strong>tı… Antik felsefeyi kendisine kılavuz edinen <strong>Rönesans</strong>’ın temel yansıması <strong>hümanizm</strong> akımıdır. Hümanizm, Antik kültürün <strong>varlık</strong>, <strong>bilgi</strong> ve <strong>değer</strong> anlayışlarından esinlenerek, kilise öğretilerine karşı yeni bir öğreti oluşturmayı hedefliyordu. Bu çerçevede hümanizmin, insanda merkezini bulan bir <strong>varlık, bilgi </strong>ve<strong> değer</strong> anlayışı oluşturduğunu söyleyebiliriz. Teolojik rasyonalite Tanrı eksenliydi. Tanrı, alemi yoktan var etmişti ve her şeyi o yönetiyordu. Alemin merkezinde ise  yeryüzü (Dünya) bulunuyordu çünkü yeryüzü, <strong>eşref-i mahlukat</strong> olan insanın yaşadığı mekândı ve Tanrı&#8217;nın ihtişamını anlatan bir kitaptı. Bu anlayışı radikal bir biçimde değiştiren ve <strong>akıl yürütme</strong> <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenli düşüncenin temellerini yeniden atan <strong>Nicolaus </strong><strong>Copernicus</strong> <strong>(1473-1543) </strong>olmuştur. <strong>Copernicus </strong>da bir din adamı idi ama gözlemlerine dayanarak ileri sürdüğü Güneş merkezli alem anlayışı, Hıristiyanlığın teolojik rasyonalitesinin sarsılmasına yol açmıştır. Güneş, eğer alemin merkezi ise demektir ki teolojik rasyonalitenin, alemin merkezinin Dünya olduğu görüşü yanlıştı. Eğer dünya bir gezegense ve Güneşin etrafında hareket ediyorsa Kilisenin evren tasavvuru, <strong>ay üstü ve ay altı alem</strong> zıtlığı da ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla da <strong>alem</strong>, sonsuz ve bölünmez bir tekliği ifade etmektedir. Alemin sonsuz ve bölünmez birliğinden söz etmekse Kilisenin iddia ettiği <strong>tabiat üstü</strong> nizamın yokluğuna işaret edebilirdi. Bütün bunlar elbette Hıristiyanlığın rasyonel teolojisinin <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”</strong> iddiasını her alanda şüpheli hale getirecektir.<sup><sup>[9]</sup></sup> Durumun vahametini fark eden Kilise, <strong>Copernicus</strong> ve taraftarlarını mülhit ilan etmişse de <strong>Copernicus</strong> vari düşüncelerin önü bir daha alınamamıştır. <strong>Copernicus</strong>&#8216;un halefleri konumunda olan <strong>Johannes</strong> <strong>Kepler (1571-1630)</strong>, <strong>Galileo</strong> <strong>Galilei</strong> <strong>(1564-1642)</strong> gibi <strong>on yedinci yüzyıl</strong> düşünürleri Güneş merkezli anlayışın doğruluğunu göstermekle kalmayacak, <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi” </strong>hususunda <strong>akıl yürütme</strong> <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenli bilginin  geri dönülmez bir biçimde sistemleştirilmesine yol açacaklardır. Onların çalışmalarının tamamlanmasıyla da <strong>Yeniçağ</strong> ve yeni evren öğretisi dolayısıyla da modern bilimsel düşünce tesis edilmiş olacaktır.<sup><sup>[10]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Rönesans</strong> düşünürlerinin yolunda ilerleyen <strong>Yeniçağ</strong> düşünürlerinden <strong>Descartes (1596-1650)</strong>; <strong>teolojik rasyonalite </strong>eksenli düşüncenin <strong>ereksellik</strong> alanı olan evren tasarımını, <strong>makine evren</strong> tasarımına dönüştürerek <strong>modern felsefe</strong> ve bilimin dolayısıyla da <strong>modern egaliteryen rasyonalite</strong> anlayışının temellerini, yıkılması mümkün olmayan bir tarzda tahkim etmiştir. <strong>Descartes</strong>’e göre; akıl, insanlar arasında, dünyada en iyi şekilde paylaştırılmış olan şeydir. Her insan, akıldan en iyi biçimde pay almış olduğunu düşünür. Konuyla ilgili herkesin yanılması mümkün değildir. Bu durum, doğruyla yanlışı ayırt edebilme gücünün doğal olarak tüm insanlarda <strong>eşit</strong> olduğuna şahitlik eder. Ancak akla sahip olmak yetmez, önemli olan onu iyi kullanmaktır. Hayata ve eşyaya dair <strong>doğru bilgi</strong> hususundaki yanlışlık, aklın yetersizliğinden değil, aklı yeterince kullanamamaktan kaynaklanır. Aklın doğru kullanımı, önce takip edilmesi gereken yöntemin bilinmesine bağlıdır. <strong>Descartes; </strong>kendisinin takip ettiği yöntemin basamaklarını şöyle sıralar: 1- Açık-seçik olmadığı taktirde hiçbir şeyin doğruluğunu kabul etmemek. 2- Çözülmesi gereken problemi nihaî unsurlarına kadar analiz etmek. 3- Analiz edilen problemin unsurlarını en yalınından en karmaşığına doğru sıralamak. 4- Nihayet, probleme dair hiçbir unsurun dışarıda bırakılmadığında emin olmak için çözümlemeyi tekrar tekrar gözden geçirip denetlemek.[11] <strong>Descartes</strong>; takip ettiği <strong>yöntem</strong> neticesinde, geliştirdiği felsefeyi de şöyle izah etmektedir: Felsefe; varlığa ve hayata dair bilgeliğin incelenmesidir. Bilgelikten kasıt; sadece işlerimizdeki ölçülülük değil, aynı zamanda hayatımızı yönetmek için olduğu kadar sağlığımızı koruma ve tüm sanatların yaratılması için de insanın bilebildiği tüm şeylerin tam bir bilgisi anlaşılmalıdır. Böyle bir bilginin elde edilişi, ona <strong>ilk nedenler</strong> vasıtasıyla ulaşılmasını gerektirir. Öncelikle işe, bu ilkeleri aramakla başlanmalıdır. Bu ilkeleri idrakin iki şartı vardır. Birincisi; <strong>ilkeler</strong> öylesine <strong>açık-seçik </strong>olmalıdır ki onları anlamaya çalışan insan, doğrulukları hakkında herhangi bir <strong>şüphe</strong> duymasın. İkincisi; ilkelerin dışında hiçbir şey olmasa dahi <strong>ilkeler</strong> bilinebilmeli ancak <strong>ilkeler</strong> olmadığı taktirde başka şeyler bilinememelidir. <strong>Descartes;</strong> işte bu sözü edilen <strong>temel ilkeler</strong> aracılığıyla varlığa ve hayata dair elde edilen bilgiye <strong>felsefe</strong> demektedir. Ona göre; doğru bilgiye ulaştıracak ilkeleri arayan insan, önce her şeyde gücü yettiğince <strong>şüphe</strong> etmelidir. Bu şekilde her şeyden şüphelenen insan, şüphe ederken ilkin şüphe etmenin <strong>düşünmek</strong> olduğunu sonra da kendisinin <strong>var </strong>olduğunu kavrayacaktır <strong>(Düşünüyorum o halde varım.)</strong>. Kendi varlığından şüphelenmeyip, geri kalan her şeyden şüphelenen insan, ikinci etapta şüphe edenin bedeni değil, ruhu olduğunu ve ruhunda da <strong>apriori</strong> olarak <strong>Tanrı</strong>’nın varlığını fark edecektir. <strong>Tanrı</strong> ve düşünen <strong>ruh</strong> ilkelerinden <strong>madde</strong> denilen cisimsel  şeylerin ilkeleri; şekil, hareket, en, boy, derinlik gibi nesneler dünyasının ilkeleri çıkar.[12] Tanrı isminden anlaşılması gereken;  onun ebedi ve ezeli, değişmez, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, yegâne <strong>mükemmel varlık,  mutlak</strong> cevher olduğudur. Temel hasseleri <strong>düşünmek</strong> ve <strong>yer kaplamak</strong> olan <strong>ruh</strong> ve <strong>madde</strong> ise izafî cevherlerdir ve Tanrı tarafından yaratılmışlardır. İnsan için yaratılmış olmaksa onun hayatıyla ilgili her şeyin Tanrı tarafından determine edildiği anlamına gelmez. İnsanda mevcut olan <strong>cüzi irade</strong>, onun melekelerinin en mükemmel olanıdır. Cüzi irade sahibi olan insan; dünyada başka insanlar arasında yaşamak ve var olmak için yaratılmıştır. İnsan, kendisi için neyin iyi neyin kötü ya da neyin faydalı neyin zararlı olduğuna cüzi iradesiyle karar verir. İnsan; iyi ve kötünün ne olduğunu idrak etmek, kendisine faydalı olanla zararlı olanı tefrik etmek niteliğine sahip olmasaydı, kendisini koruyamaz, diğer insanlarla birlikte yaşayamaz ve tutunamazdı. İyiyle kötüyü, faydalıyla zararlıyı insana öğreten onun rasyonel tabiatıdır. Tabiattan kasıt, <em>“Tanrı’nın eşya üzerinde kurmuş olduğu tertip ve düzendir”.</em> Bu tertip ve düzene <strong>ruh</strong> ve <strong>beden</strong> münasebetleri dâhil olduğu gibi, insanın dünyayla münasebeti de dâhildir.<sup><sup>[13]</sup></sup> Tanrı’nın varlığı ve baki ruhun mahiyeti, insanların eylemlerinin hedefi ve ereği olan <strong>“üstün iyi”</strong>nin belirlenmesini ve hayvanlardan farklılaşmasını sağlar. Üstün iyi tek başına <strong>“mutluluk” </strong>değildir ama zihin ona sahip olmaktan kaynaklanan ruh hoşnutluğunu da varsayar. Üstün iyinin gerçekleştirilmesi kararlı bir irade sahibi olmayı ve aklı doğru kullanmayı gerektirir. Ruhun bir fonksiyonu olarak akıl; insanın hayatını erdemli bir biçimde düzenlemesinin teminatıdır. Tanrı’nın varlığının ve insan ruhunun bedenle birlikte <strong>fena-zeval </strong>bulmadığının idraki de bu iki şeyin tabii delillerle ispatı da erdemin gerekliliği de akıl sayesinde kabildir. Zira insanlar, Tanrı ve ahiret korkusuyla menedilmedikçe içlerinden pek azı erdemi, menfaate tercih edecektir. Ne yazık ki dünya hayatında faziletlerden ziyade reziletlere daha büyük mükâfat verilmektedir. Aklın gerçek görevi; çalışarak elde edilebilecek ruh ve beden olgunluklarının değerini tutkusuz olarak incelemek, onları akla bağlı kılmak ve elde edilmesinde kusur etmemektir. Öte yandan, insanın iyi karar vermede hazır bir durumda bulunması iki şeye bağlıdır. Biri hakikatin bilgisi, diğeri de bu bilgiyi doğrulama melekesinin edinilmesidir. Bu açıdan bakıldığında; bilinmesi elzem olan ilk şey Tanrı’nın varlığıdır. Tanrı’nın bilgisi insana, başına gelen her şeyin onun tarafından gönderildiğini ve onların iyi karşılanması gerektiğini öğretir. Bunun anlamı insanın cüzi iradesinin, özgürlüğünün olmadığı değildir elbette. Tanrı, insanı bu dünyaya göndermeden önce onun iradi eğilimlerinin neler olacağını şüphesiz bilir ancak determine etmez. Cüzi irade üzerinde tanrısal bir zorlama yoktur. İkinci bilinmesi elzem olan şeyse ruhun doğasıdır. Bu da insana; ruhun bedensiz de varlığını sürdürebileceğini ve ondan çok daha asil olduğunu, dünyada bulunmayan pek çok zevki duyup, tadabileceğini dolayısıyla da ölümden korkulmaması lazım geldiğini öğretir. Tanrı’nın iyiliğinin ve ruhların ölümsüzlüğünün idrakiyle birlikte bilinmesi elzem olan bir diğer hakikat de insanın yalnız yaşayamayacağı; evrenin, devletin, toplumun ve ailenin muayyen bir parçası olduğudur. İnsan; kendi varlığını yok saymadan, mensubiyetlerinden hareketle kişisel çıkarlarını değil, bütünün çıkarlarını birlikte savunmalıdır. Zira bedensel hazların ötesindeki ruh hoşnutluğu ancak böyle kazanılabilir. Fert olarak insan yalnızca kendisini düşünürse sadece sahip olduğu nimetlerden yararlanabilir, hâlbuki insanlığın bir parçası olduğunu düşünürse kendisine ait nimetlerden yoksun kalmayacağı gibi, müşterek nimetlerden de istifade edecektir. Kendinden ziyade başkalarını düşünen insanlar erdemli, yüce ruhlu, bencillerse zayıf ve alçak ruhludur. Bu nedenledir ki genel itibarıyla insanların iyisi hem bedenin hem ruhun hem de talihin bir toplamı olsa da her insanın iyisi birbirinden tamamıyla farklıdır. Beden ile talihten gelen iyilikler mutlak anlamda insanın elinde değil ise de ruh iyilikleri olan “iyiyi bilmek” ve onu “istemek” insanın kendi elindedir. Erdemliliğin kaynağı da zaten  <strong>“iyiyi bilmek”</strong> ve <strong>“iyiyi istemek”</strong>tir. Övülmeye değer <strong>“üstün iyi”</strong> de bu olsa gerektir.<sup><sup>[14]</sup></sup> <strong>Descartes</strong>’in insan tasavvurunun geçmiştekilerden farkı; insanın eşyadan ayrı bir özden mürekkep görülmesiyle birlikte, ona, eşyanın dışında ve üstünde zaman ötesi bir hayata hazırlık olarak, dünyevi bir hayat tasarlamamasıdır. <strong>Descartes</strong> için insan ferdinin bu dünyada bir hayatı vardır ve eşya arasında ve zaman içerisinde yaşarken, bu dünyada kendi kendine yeten bir hayatı gerçekleştirmek sadece kendisine aittir. <strong>Kartezyenizm</strong>’in bir perspektif merkezi olarak orijinalliğinin ana teması tam da bu noktadadır. <strong>Descartes’</strong>in felsefesi, insanın, tabiat üzerine hâkimiyetini kurmak ve bunu meşru kılmak maksadıyla hazırlanmış bir felsefedir. Bu felsefeyle bir <strong>yeryüzü cenneti</strong>, bireyin hayatıyla ahenkli, kendi malıymış gibi tasarruf edeceği bir dünya fikri canlanacaktır. Her ne kadar kendisi <strong>seküler</strong> taşkınlıklardan kaçınmış ise de modern çağı karakterize eden bu görülmemiş ve işitilmemiş dünyeviliğe elbette <strong>Descartes</strong> öncülük etmiştir.<sup><sup>[15]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Akıl yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>eksenindeki düşüncenin de inanç <strong>(faithfulness/mythos) </strong>eksenindeki<strong> </strong>düşüncenin de sınırlarını çizen ve <strong>doğru bilgi</strong> hususunda aklın <strong>eleştirel-kritik</strong> formunu savunan ilk filozof <strong>Yakınçağ</strong>da <strong>Immanuel Kant (1724-1804)</strong> olmuştur. Kant; <strong>“Salt Aklın Kritiği”</strong> adlı eserinde, kendisine bilginin ne olduğunu ve sınırlarını göstermeyi ödev edinmekte, bilgi iddialarının kritiğini yaparak, onların haklı olup olmadığını ayırt etmeye çalışmaktadır. <strong>Kritik</strong> tabirinden anlaşılan da bu <strong>ayırt etme</strong> işlemi ve eleştiridir. Bu çerçevede önce matematiği ve fiziği gözden geçirmekte sonra da metafiziğin imkânını sorgulamaktadır. <strong>Kant</strong>’ın ana düşüncesi; kesin bilginin <strong>“sentetik a priori”</strong> olması yani hem akıl yürütmeye hem de empirik verilere dayanması gerektiği yönündedir. Ona göre; bu açıdan bakıldığında <strong>matematik</strong> ve <strong>fizik</strong>, <strong>“sentetik a priori” </strong>yargıları içermekte fakat <strong>metafizik</strong> içermemektedir. Bilgide <strong>akıl </strong>etken olan yeti, <strong>duylar</strong> ise edilgen olan yetidir. Kavramlar <strong>akıl</strong> kaynaklı, algılarsa <strong>duyu</strong> kaynaklıdır. Ancak bu iki yeti bir araya gelip, birlikte çalışırlarsa <strong>doğru bilgi</strong> oluşur. <strong>Kant</strong>’ın meşhur ifadesiyle <strong>“Kavramsız algı kör, algısız kavram boştur.”</strong>. Bu formülle <strong>Kant,</strong> kendisinden önceki doğru bilginin safahatı tasavvurunu tersine çevirmiştir. Önceki tasavvur, zihnin kendisini objelere göre ayarladığı yani nasıl düşünmesi gerektiğini zihne fenomenlerin dikte ettiğini ileri sürerken; <strong>Kant,</strong> bu süreci tersine çevirerek, <strong>“Zihin, fenomenlere yasalarını (formlarını) dikte eder.” </strong>demektedir. <strong>Kant,</strong> bu formülasyonu <strong>“Kopernik devrimi”</strong>ne  benzetir. Mümkün ve doğru bilgiye bu perspektiften bakan <strong>Kant</strong>; kesin bilgiyi sadece <strong>empirik veriler </strong>ile <strong>a priori formlar</strong> karşılaştıklarında, birbirleriyle kaynaştıklarında mümkün görmekte, bu nedenle de metafiziği inanç <strong>(faithfulness/mythos) </strong>ekseninde değerlendirmekte ve ona ait kesin bilgiyi mümkün görmemektedir. Zira metafiziğe ait doğru bilgiyi elde etmeye çalışan zihin, <strong>fenomen</strong> aleminden kopup, <strong>numen</strong> alemine yükselmeye kalkıştığından, kaçınılmaz olarak çelişkilere düşmekte ve bir takım <strong>antinomiler </strong>ile karşılaşmaktadır. Yani zihin, yalnızca <strong>fenomen</strong> alemindeki şeyleri bilebilmekte, <strong>fenomen</strong> aleminin ötesindeki <strong>numen</strong> alemini tasavvur etse bile oraya ait şeyleri <strong>epistemolojik</strong> çerçevede bilememektedir. <strong>Kant</strong>; <strong>“Salt Aklın Kritiği”</strong>nde her ne kadar <strong>epistemolojik</strong> çerçevede bilinmesi imkânsız bir <strong>metafizik</strong> neticesine varmış ise de <strong>fenomen</strong> aleminin ötesinde bir <strong>numen</strong> aleminin varlığından bahsetmesi onun metafiziği bütün bütün inkâr etmediğini göstermektedir. <strong>Kant</strong>’ın mümkün gördüğü metafizik, <strong>pratik akıl</strong> alanında, <strong>normatif</strong> hayatın temellendirileceği <strong>ahlak </strong>platformunda fonksiyonel olacaktır.[16] <strong>Kant</strong>’ın kastettiği şey şudur: Varlığa dair <strong>epistemolojik</strong> bilginin alanı <strong>fenomen</strong>alemidir. Ancak <strong>fenomen</strong> aleminin varlığının bilinebiliyor olması, onun ötesindeki <strong>numen</strong> aleminin varlığına da <strong>delalet </strong>etmektedir. Pratik akıl için <strong>postüla</strong> hükmünde olan <strong>numen</strong> aleminin bu varlığı şüphe yok ki <strong>normativite alanı</strong> ile ilgilidir. Yani <strong>salt-teorik akıl</strong> varlıkla alakalı olup,  onu bilmeye çalışırken; <strong>pratik akıl</strong> hayatla alakalı olup, insan ilişkilerinde olması gerekeni temellendirmeye çalışır. Gerçek anlamda felsefe denilen şey de zaten bir taraftan kendi kanatlarıyla uçmaya çalışan aklın eleştirisi, diğer taraftan da hem varlığın hem de ahlakın yasalarının tespitidir. Bunun yolu da <em>“Neyi bilebiliriz, ne yapmalıyız, ne umabiliriz ve insan nedir?”</em> sualini cevaplandırmaktır. Şüphesiz bilmek de yapmak da ummak da insana ait bir faaliyettir. Bu açıdan bakıldığında felsefeyi insanı bilmeye indirgemek de pekâlâ mümkündür. Filozofa gelince; <strong>“Filozof, bir akıl sanatçısı değil, bir akıl yasamacısıdır.”</strong> Mesela; matematikçiler, doğa bilimciler ve mantıkçılar ne denli başarılı olurlarsa olsunlar, sadece akıl sanatçısıdırlar. İdealde, onlar için tüm bu bilgilerin prensiplerini tespit eden ve bu bilgilerden birer araç olarak yararlanılmasını sağlayan bilge kişiler vardır ki bütün bunları yapmakla sadece o bilgeler, insan aklının ereğini geliştirmektedirler. Dolayısıyla, filozof diye yalnızca böylelerini adlandırmak gerekir. Şurası da vurgulanmalıdır ki filozoflar, her şeyi bilgelikle ilişkilendirirler ama bunu bilimin yolu içerisinden geçerek yaparlar.<sup><sup>[17]</sup></sup> <strong>Kant</strong> için insan, <strong>dual</strong> bir varlıktır: Bir yönüyle <strong>“duyular dünyası”</strong>na <strong>(fenomenal alem)</strong> ait ve <strong>doğal; </strong>diğer yönüyle de<strong>  “anlama yetisi dünyası”</strong>na <strong>(numenal alem)</strong> ait <strong>rasyonel</strong> bir varlık. Doğallıktan kasıt şüphesiz <strong>mekanik</strong> <strong>(machine)</strong> olmak değil; sadece ve sadece <strong>motive</strong> edilebilir olmaktır. Motive edilebilen doğal varlık olarak insan <strong>zaman </strong>ve<strong> mekân</strong> içinde bulunan bütün eşya gibi doğa yasalarına bağlı ve <strong>heteronom;</strong> rasyonel varlık olaraksa <strong>salt akıl</strong> yasalarına bağlı, kendi kendisine yasa koyan, <strong>otonom </strong>bir varlıktır. Bir başka ifadeyle: Akıl sahibi varlıkların duyusal doğası bunların tecrübe tarafından belirlenen yasalara bağlı varoluşlarıdır ki bu saf <strong>pratik akıl</strong> için <strong>yaderklik</strong>tir. Öte yandan, aynı varlıkların duyular üstü doğası onların bütün tecrübî şartlardan bağımsız olan varoluşlarıdır ki bu da saf pratik akıl için <strong>özerklik</strong>tir. Özerkliğin temel yasası ise <strong>“ahlak yasası”</strong>dır ve bu da duyular üstü bir doğanın ve saf düşünülür bir dünyanın temel <strong>apriori</strong> yasasıdır. Bu dünyalardan ilkine, saf akılla bildiğimiz asıl dünya <strong>(natura archetypa)</strong>, ikincisine ise birincisinin idesinin mümkün tesirini, iradeyi belirleyen neden olarak içerdiği için görüntü olan dünya <strong>(natura ectypa)</strong> adı verilebilir.<sup><sup>[18]</sup></sup> İnsanın bu dualitesi <strong>ontolojik</strong> değil, <strong>gnoseolojik</strong> bir dualitedir. Gnoseolojik dualite, çok defa yanlış yorumlanan varlık dünyasının kendi başına <strong>(numenal) </strong>ve görünüş <strong>(fenomenal) </strong>diye ikiye ayrılmasının şartıdır. İnsanın özgürlüğünü, otonomisini kurtarmak için varlık dünyasını gnoseolojik bakımdan ikiye bölmek zorunludur. Görünüşün arkasında kendi başına bir varlık alanı kabul edilmezse o zaman görünüş, boş bir görüntüden ibaret kalır ve bundan da görünüşün, var olan bir şey olmadan da var olabileceği gibi yanlış bir sonuç çıkar. <strong>Kant</strong>’ın; insanın varoluşunu bu iki şekilde tasarlaması, ilki söz konusu olduğunda duyular aracılığıyla uyarılan nesne şeklinde kendi bilincine sahip olmasına; ikincisi söz konusu olduğunda ise aklını kullanırken duyusal izlenimlerinden bağımsız kendisinin düşünce varlığı şeklinde bilince sahip olmasına atıftır. <strong>Kant</strong>; insanı akıl sahibi varlık olarak, daha ziyade anlama yetisi dünyasına mensup sayar ve ondan kaynaklanan nedenselliğine de <strong>“irade”</strong> der. Ona göre; insanın eylemlerini yasalardan türetebilmesi için akıl gerekli olduğundan, <strong>irade</strong>, pratik akıldan başka bir şey değildir. Yani <strong>irade</strong>; eğilimlerinden bağımsız olarak, aklın pratik bakımdan zorunlu ve iyi olduğunu bildiği şeyi seçme yetisidir. İnsan; bu zorunluluğun yansıdığı eylemlerinin gerçekleşme alanı duyular dünyasının bir parçası olduğunun elbette bilincindedir ancak anlama yetisinin dünyası duyular dünyasının temelini akıl yasalarıyla belirlediğinden, böylelikle kendisini düşünce varlığı, yani iradesinden hareketle yasa koyucu ve <strong>“özgür”</strong> bilir. <strong>Kant</strong>’ın özgürlüğe dair tanımlaması da şöyledir: Özgürlük; arzulama yetisinden çok farklı bir yetinin, anlama yetisinin yasalarına göre eylemde bulunmaya kurulu varlığın bilincine matuf aklın zorunlu bir varsayımıdır. Bunun neticesidir ki anlama yetisi dünyasının yasaları insan için bir <strong>“emir”</strong>, bu ilkeye uygun eylemlerde bulunmak da bir <strong>“ödev”</strong>dir. <strong>Ödev</strong>, salt pratik aklın düzenlemiş olduğu yasaya saygıdan ötürü gerçekleştirilen eylemin <strong>kategorik</strong> <strong>(şartsız)</strong> zorunluluğudur.<sup><sup>[19]</sup></sup> Yeryüzünde yaşayan tek rasyonel varlık insandır. Fakat akledebilme kabiliyeti; bir otomasyon ya da icbar değildir. Dolayısıyla akledebilme kabiliyetiyle donatılmış olan <strong>insan, akledebildiği takdirde hayvandan farklılaşır</strong>, aksi durumda bir farklılıktan söz edilemez. İnsanlar doğuştan rasyonel değildir, ancak rasyonel hale gelme kapasitesine sahiptirler. Şüphesiz insandaki bu <strong>rasyonalite</strong>; hayvanın ihtiyaçlarını giderirken <strong>refleks</strong> olarak gösterdiği kabiliyete benzer şekilde araçsal değil aslî bir nitelik taşımaktadır. Yani insan; hayvan gibi, güdüsel olarak arzu ettiği hedefleri <strong>(ends)</strong> takip etmekten ziyade kendi gayelerini <strong>(goals)</strong> özgürce seçebilen, hayat tarzı radikal olarak sabitlenmiş <strong>(fixed)</strong> değil, alternatiflere açık endetermine <strong>(indeterminate) </strong>varlıktır. Akıl; özgürlüğün bir sembolü olarak dikkate alındığında, hayatın endetermine modu ve kendi kendinin tasarımı için açık bir gerekliliktir. Zira insan, <strong>rasyonel</strong> olmasından ötürü <strong>“sorumlu”</strong> bir varlıktır. Sorumlu olduğu için de özgürdür. Sonuç itibarıyla <strong>Kant</strong>’a göre; yeknesak-evrensel bir insan doğası vardır. Onun özü olan özgür seçimin anlamı da radikal endeterminasyondur. İnsan türünü farklı kılan şeyi de <strong>Kant</strong>; onun <strong>rasyonel</strong> kapasitesiyle hem kendi kendini yaratmasında hem de bu vasıtayla kendi türünü korumasında görür: İnsan bunu öncelikle <strong>eğitim</strong> vasıtasıyla yapar. Hemcinsleriyle birlikte toplum halinde yaşayıp, akıl prensiplerine göre düzenlenmiş sistematik bir bütün olan <strong>sivil yönetim</strong> ile de kendini idare eder. İnsan; aklı sayesinde diğerleriyle birlikte yaşamaya, gelişmeye, medenileşmeye, bilimler ve sanatlar vasıtasıyla <strong>ahlak varlığı</strong> olmaya yazgılıdır. Sivil toplumun üyesi olmak bu nedenle insan için bir gerekliliktir. Sivil toplumun yasaları <strong>(legislation)</strong>  içinse özgürlük ve hukuk <strong>(freedom and law)</strong> iki temel eksendir. Özgürlük ve hukuk ekseninde tanzim edilmeyen otoriter ve totaliter siyasal formlarda <strong>ahlakî varoluş </strong>gerçekleştirilemez.<sup><sup>[20]</sup></sup> Kant’ın insan doğasına yönelik bu sivil, <strong>kozmopolitan</strong>, kombinasyonu; köklerini, Batı entelektüel geleneğinin ulaştığı zirve noktada bulunan <strong>“aydınlanma”</strong> düşüncesinden almaktadır.<sup><sup>[21]</sup></sup> <strong>Kant&#8217;</strong>ın ifadeleriyle <strong>aydınlanma</strong>; <em>&#8220;İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır… Ergin olmama; insanın, aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır&#8230; İnsan bu duruma kendi suçu sebebiyle düşmüştür… Suç; aklın kendisinde değil, aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanma kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insandadır… Tanrı, insanları dışardan yönlendirmelere ihtiyaç duymayacak bir tabiatta yaratmış ise de <strong>tembellik</strong> ve <strong>korkaklık</strong> nedeniyle  çoğu bütün hayatları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenledir ki bu durumdaki insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek de kurnaz demagoglar için çok kolay olmaktadır… Tembeller ve korkaklar için ergin olmama durumu çok rahattır… Onlara göre; ‘Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizimle ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık… Bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü…’… Tembellerin ve korkakların denetim ve yönetim işlerini, lütfedip üzerlerine almış bulunan gözeticiler (kurnaz, demagog, otokrat yöneticiler) onların ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gereken her şeyi yapmaktan da geri kalmazlar&#8230; Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip, aptallaştırır, sonra da bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını engellerler… Onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini sık sık anlatırlar&#8230; Tembeller ve korkaklar için bu handikaptan kurtulmak çok zordur… Oysaki aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez&#8230; Aklı her yönüyle ve her bakımdan, çekinmeden kitlelerin önünde apaçık olarak kullanma özgürlüğü…&#8221;</em>.<sup><sup>[22]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Özetlemek gerekirse; tarih boyunca, <strong>“hayata ve eşyaya dair doğru bilgi”</strong> iddiasında bulunan ve birbiriyle <strong>rekabet</strong> eden esas itibarıyla iki temel düşünce biçimi var olmuştur… Bunlardan birincisi aklı; inanç <strong>(faithfulness/mythos)</strong> formunda kullanan düşünce, diğeri de akıl-yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>formunda kullanan düşünce biçimidir… Hemen hemen hiçbir mesele yoktur ki hem inanç <strong>(faithfulness/mythos)</strong> formunun hem de akıl-yürütme <strong>(reasoning/logos) </strong>formunun konusu olmasın&#8230; Birinci form <strong>politeist</strong> ya da <strong>monoteist</strong> eksendeki <strong>inançlar </strong>için, diğer form da <strong>felsefî-bilimsel bilgi</strong> için geçerlidir… <strong>Felsefî-bilimsel bilgi </strong>gibi<strong> inançlar</strong> da şüphesiz hem pratik hayata  dair <strong>ahlak</strong>, <strong>hukuk</strong>, <strong>siyaset</strong> eksenli konularla hem de varlığa dair  <strong>fizik</strong>, <strong>metafizik, epistemoloji </strong>eksenli  konularla ilgilenmişlerdir. Ancak <strong>felsefî-bilimsel bilgi, </strong>akıl-yürütmeye <strong>(reasoning/logos) </strong>ve <strong>mantık ilkeleri </strong>çerçevesinde izlenen <strong>indüksiyon</strong>, <strong>dedüksiyon</strong> ve <strong>analoji </strong>tarzındaki yöntemlere dayanırken; <strong>inançlar,</strong> anlatıya <strong>(narrate/fabulate)</strong> yani geleneksel kabullere bağlıdır ve herhangi bir yönteme dayanmazlar… Bir başka ifadeyle <strong>felsefî-bilimsel bilgi </strong>akıl<strong> (rasyonalite)</strong> ve tecrübe<strong> (experiment) </strong>mihengine dayanmak zorunda olan insanî düşünce iken; <strong>inançlar, </strong>akıl<strong> (rasyonalite)</strong> ve tecrübe<strong> (experiment) </strong>mihengine dayanmak zorunda olmayan,  kutsal ya da kutsal olduğu varsayılan düşüncelerdir. <span style="color: #000000;">Tarihî perspektiften bakıldığında görülecektir ki klasik çağlar daha ziyade <b>inanç</b> <b>(faithfulness/mythos) </b>egemenliğindeki çağlar; modern çağlarsa daha ziyade <b>akıl-yürütme</b> <b>(reasoning/logos) </b>egemenliğindeki çağlar olmuşlardır…</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Werner Jaeger, İlk Yunan Filozoflarında Tanrı Düşüncesi, Çev., G. Ayas, İthaki Yay., İstanbul, 2011.</p>
<p>[2] Platon, Devlet (Republic / Politeia), Çev., S. Eyüboğlu – M. A. Cimcoz, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985.</p>
<p>[3] İncil, “Yuhanna 18-19”, Çağdaş Türkçe Çeviri, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul, 1990.</p>
<p>[4] Etienne Gilson, Ortaçağda Felsefe, Çev., A. Meral, Kabalcı Yay., İstanbul, 2003.</p>
<p>[5] Karl Vorlander, Felsefe Tarihi, Çev., M. İzzet, O. Saadettin, İz Yay., İstanbul, 2004.</p>
<p>[6] Ernst von Aster, İlk ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, Çev., V. Okur, İm Yay., İstanbul, 1999.</p>
<p>[7]William Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, Çev., İ. Özel, Şule Yay., İstanbul, 1996.</p>
<p>[8] Betül Çotuksöken &#8211; Saffet Babür, Ortaçağda Felsefe, Ara Yay., İstanbul, 1989.</p>
<p>[9] Alfred Weber, Felsefe Tarihi, Çev., H.V. Eralp, Devlet Basımevi, İstanbul, 1938.</p>
<p>[10] Richard S. Westfall, Modern Bilimin Oluşumu, Çev., İ.H. Duru, V Yay., Ankara, 1987.</p>
<p>[11] Rene Descartes, Metot Üzerine Konuşma, Çev., S. Sel, Sosyal Yay., İstanbul, 1984.</p>
<p>[12] Rene Descartes, Felsefenin İlkeleri, Çev., M. Akın, Say Yay., İstanbul, 1983.</p>
<p>[13] Descartes, Metafizik Düşünceler, Çev., M. Karasan, MEB. Yay., İstanbul, 1967.</p>
<p>[14] Descartes, Ahlak Üzerine Mektuplar, Çev., S. Sollers, Say Yay., İstanbul, 2015.</p>
<p>[15] Laberthonniere, Descartes Üzerine Tetkikler, Çev., M. Karasan, Maarif Basımevi, Ankara, 1959.</p>
<p>[16] Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1980.</p>
<p>[17] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Çev., A. Yardımlı, İdea Yay., İstanbul, 1993.</p>
<p>[18] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Çev., İ. Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 1999.</p>
<p>[19] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev., İ. Kuçuradi, Hacettepe Üni, Yay., Ankara, 1982.</p>
<p>[20] Immanuel Kant, Anthropology, History, and Education, Trans. by M. Gregor – P. Guyer, Cambridge University Press, Cambridge, 2007.</p>
<p>[21] Ed., B. Jacobs &#8211; P. Kain, Essay On Kant’s Anthropology, Cambridge University Press, Cambridge, 2003.</p>
<p>[22] Immanuel Kant, Seçilmiş Yazılar, Çev., Nejat Bozkurt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1980.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1964&amp;linkname=Akl%C4%B1n%20Formel-Tarih%C3%AE%20Ser%C3%BCveni%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1964&amp;linkname=Akl%C4%B1n%20Formel-Tarih%C3%AE%20Ser%C3%BCveni%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1964&amp;linkname=Akl%C4%B1n%20Formel-Tarih%C3%AE%20Ser%C3%BCveni%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1964&amp;linkname=Akl%C4%B1n%20Formel-Tarih%C3%AE%20Ser%C3%BCveni%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1964&amp;title=Akl%C4%B1n%20Formel-Tarih%C3%AE%20Ser%C3%BCveni%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_16"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1964</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sosyal Devlet Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1957</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1957#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 30 Dec 2023 16:36:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1957</guid>
		<description><![CDATA[Sosyal devlet; kapitalist ve sosyalist rejimlerin toplumsal çoğunluk lehine sağlayamadığı insana yaraşır hayat standartları anlamında özgürlük, eşitlik ve ekonomik refahı, kamu kaynaklarının adil dağılımı ve fırsat eşitliği gibi ilkelere istinaden, özellikle kahir ekseriyatı oluşturan dezavantajlı yurttaşlar lehine asgarî şartlarda da olsa temin etmek üzere tasarlanan yönetim biçimidir. &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1957">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Sosyal devlet;</strong> kapitalist ve sosyalist rejimlerin toplumsal çoğunluk lehine sağlayamadığı insana yaraşır hayat standartları anlamında özgürlük, eşitlik ve ekonomik refahı, <strong>kamu kaynaklarının adil dağılımı</strong> ve <strong>fırsat eşitliği</strong> gibi ilkelere istinaden, özellikle kahir ekseriyatı oluşturan <strong>dezavantajlı yurttaşlar</strong> lehine asgarî şartlarda da olsa temin etmek üzere tasarlanan yönetim biçimidir. <span id="more-1957"></span>Almanca kökeniyle <strong>“sozial-staat”</strong> ifadesi, <strong>Şansölye Otto von Bismarck</strong>&#8216;ın muhafazakâr reformlarının bir parçası olarak devlet destekli programları tanımlamak üzere <strong>1870</strong>&#8216;den beri kullanılmaktadır. İfade; <strong>Anglo-fon</strong> ülkelerde, <strong>Anglikan Başpiskoposu William Temple</strong>’ın <strong>İkinci Dünya Savaşı </strong>esnasında kaleme aldığı <strong>Christianity and the Social Order (1942)</strong> başlıklı kitapta kullandığı <strong>“refah devleti” (welfare state)</strong> karşılığıyla <strong>popüler</strong> hale gelmiştir. Bir siyasal sistem olarak ilk önemli örneği ise <strong>Sir William Henry </strong><strong>Beveridge</strong>&#8216;in <strong>Sosyal Sigorta ve Müttefik Hizmetler (1942)</strong> başlıklı raporuna <strong>(Beveridge Report) </strong>dayanan ve <strong>İngiliz İşçi Partisi</strong> tarafından <strong>1945</strong>’te uygulamaya konulan geniş kapsamlı <strong>sosyo-ekonomik</strong> icraatlardır. Denilebilir ki <strong>İngiltere</strong>’de toplumsal yeniden yapılanmaya ve sosyal devlete<strong> </strong>karşılık gelen <strong>“çağdaş (contemporary) siyasal sistem”</strong>in inşası; <strong>Beveridge Report</strong>’ta bireysel varoluşu çürüten beş büyük toplumsal kötülük <strong>(five giants)</strong> biçiminde bahsi geçen, mülkiyet dağılımından neşet eden <strong>yoksulluk (want)</strong>, istihdam imkânsızlığından kaynaklanan <strong>işsizlik (idleness), </strong>barınacak yer temin  edememekten doğan <strong>sefalet (squalor), </strong>eğitim eksikliğinden hasıl olan <strong>cehalet (ignorance)</strong> ve yetersiz sağlık hizmetlerinden türeyen bin bir çeşit <strong>hastalık (disease) </strong>gibi problemlere dair önerilen çözümler sayesinde mümkün olmuştur. Binaenaleyh, toplumsal ilişkilerin yeniden düzenlenmesinde aktif bir güç olarak <strong>sosyal devlet</strong>; yalnızca ekonomik eşitsizliğin yapısına müdahale eden ve onu düzeltmeye çalışan  yeni bir mekanizma değil, aynı zamanda yeni bir tabakalaşma sistemidir…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sosyal devlet</strong>in temel fonksiyonları hususundaki genel kabul şudur: <strong>1)</strong> Mevcut toplumsal geliri, maddî yoksunluklarla karşı karşıya bulunan veya sosyal risklere maruz kalma ihtimali yüksek olan insanlar yararına, onların hayat standartlarını yükseltmek maksadıyla yeniden dağıtmak. Bu çerçevede yapılması gerekenlerse yoksulluğun azaltılması, asgarî ücretin artırılması, haksız işten çıkarmaya karşı koruma sağlanması, işgücü piyasasının düzenlenmesi, sosyal konut temini, yaşlı ebeveynlerin ve emeklilerin ailelerinden tecrit edilmelerinin engellenmesi ve kültürel dışlanmanın önlenmesi yönünde kamusal mekanizmalar oluşturmak. <strong>2)</strong> Yurttaşların kendilerini sosyal zorluklara karşı güvenceye almalarını ve gelirlerini hayatları boyunca daha verimli bir şekilde kullanmalarını temin edecek bir tür kumbara fonksiyonu kabilinden emeklilik, kaza, işsizlik sigortası gibi sigorta sistemleri oluşturmak. <strong>3)</strong>Ülkenin beşeri ve sosyal sermayesine yatırım yapmak. Anaokulundan üniversite mezuniyetine ve hatta yetişkinlerin kendilerini geliştirmelerine yönelik iş dışında devam edebilecekleri ücretsiz eğitim kurumları oluşturmak… <strong>Sosyal devlet</strong>in politik öncelikleri de şöyle sıralanabilir: <strong>1)</strong> <strong>Makro ve mikro ekonomik verimlilik: </strong>Sosyal devlet; özellikle sigortalanamayan riskler olmak üzere beklenen  sonuçlardan sapmaların gerçekleşebileceği her yerde piyasa başarısızlıklarına müdahale eder. Bu tür müdahaleler meşrudur çünkü zamanla ekonomik verimliliği artırır. Bireysel ekonomik verimliliğin yanı sıra kamusal ekonomik verimliliğin de iyileştirilmesi, optimum refah için ekonomi politikalarının merkezinde yer almalıdır. <strong>2) Tüketimi dengelemek: </strong>Sosyal devlet; küçük çocuklu aileler, öğrenciler ve emekliler için nakit yardımı uygulamalarıyla insanların hayat boyu mali harcamalarını ve tüketimlerini dengelemelerine imkân tanır. <strong>3) Risk paylaşımı: </strong>Sosyal devlet; hem işsizlik ve engellilik yardımları gibi mekanizmalar aracılığıyla bireylerin yaşam standartlarındaki beklenmedik ve kabul edilemez değişikliklere karşı sigorta sağlar hem de bireye ve topluma ödüller sunan iyi değerlendirilmiş riskleri almaya yönelik teşviklerin ortadan kaldırılmasına karşı önlemler alır. <strong>4)</strong> <strong>Yoksulluğun hafifletilmesi: </strong>Sosyal devlet; yoksulluğun azaltılmasını en temel hedef olarak görür. Mesela; <strong>Avrupa Birliği</strong> ülkeleri insanlara hem asgari gelir garantisi sunar hem de barınma sağlamayı taahhüt eder. <strong>5)</strong> <strong>Eşitsizliğin azaltılması: </strong>Sosyal devlet; artan oranlı vergilendirme yoluyla zengin hanelerden yoksul hanelere doğru yeniden dağıtımı taahhüt ettiği gibi benzer özelliklere sahip hanelere de eşit muamele edilmesini taahhüt eder. <strong>6)</strong> <strong>Toplumsal dışlanmanın önlenmesi: </strong>Sosyal devlet; kültürel entegrasyonu ve dayanışmayı <strong>(solidarity)</strong> sağlamak üzere <strong>“altın kural” (golden rule)</strong> ekseninde insan onurunu korumayı, etnik, dinî ve cinsel her türlü ayrımcılığı yasaklamayı öngörür.[1]</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanların<strong> </strong>ekonomik, sosyal ve kültürel haklarını savunup, yeterli gıdaya, eğitime, sağlık hizmetlerine ve istihdama erişimlerini garanti altına almaya çalışan ve bunun için de <strong>sosyal devlet</strong> olma iddiasında bulunan rejimler; <strong>liberal refah devleti</strong>, <strong>muhafazakâr refah devleti</strong> ve <strong>sosyal demokrasi</strong> rejimleridir.[2] <strong>Liberal</strong> bir refah devletinde ücretli çalışma esastır ancak yardıma muhtaç insanlara da asgari seviyede yardım edilir. Sosyal sınıflar arasındaki farkların kapatılması temel bir hedef değildir. Bu nedenle de zengin ve yoksul kesimler arasındaki farklar hayli yüksektir. Sosyal reformun ilerleyişi <strong>liberal çalışma ahlakı</strong> normları tarafından ciddi şekilde sınırlandırılmıştır. Devlet ya pasif olarak (yalnızca asgari bir tutarı garanti ederek) ya da aktif olarak özel refah programlarını sübvanse ederek piyasayı teşvik eder. <strong>Liberal</strong> bir refah devletinin pratik sonucu; metadan uzaklaşmanın etkilerini en aza indirmesi, etkili bir şekilde sosyal haklar alanını içermesi ve devlet yardımından yararlananlar arasındaki göreli yoksulluk eşitliğinin bir karışımı olan, piyasa-içi farklılaştırılmış bir tabakalaşma düzeni kurmasıdır. Vergiler düşüktür ancak desteklenecek haklar azdır. <strong>Amerika, İngiltere, Kanada </strong>ve<strong> Avustralya</strong> liberal refah devletinin örnekleridir… <strong>Muhafazakâr refah devleti;</strong>Almanya’da <strong>Şansölye Bismarck</strong>’ın icraatlarıyla tarihsel korporatist-devletçi mirasın, yeni <strong>‘endüstriyel toplum’</strong>yapısına uyarlanması maksadıyla tasarlanmış ve bilahare de <strong>muhafazakâr demokrat</strong> siyasî partilerce geliştirilmiştir. Bu modelde; <strong>piyasa verimliliği</strong> ve <strong>metalaştırma</strong> konusundaki <strong>liberal</strong> <strong>takıntı</strong> hiçbir zaman öncelikli olmamış, dezavantajlı kesimlere sosyal hakların tanınması daima benimsenmiştir. Baskın olan toplumsal durum farklılıkların korunması yönünde cereyan etse de devlet, refah sağlayıcısı olarak tamamen piyasanın yerini almış ve sınıf çatışmaları yok sayılarak, sınıflar arası işbirliği savunulmuştur. Öte yandan muhafazakâr ideolojiler, geleneksel aile yapısının korunmasına güçlü bir şekilde bağlı kalmış ve siyasal kurallar bir nevi  geleneksel aile (devlet baba) modeli izlemiştir. Erkeğin çalışması ve kadının evde kalıp çocuklara bakması vergi avantajlarıyla teşvik edilmiş, aile yardımları, bekâr ebeveynler ve yalnız yaşayanlar için öncelikli olmamıştır. Sosyal sigorta genellikle çalışmayan eşleri kapsamamış, yalnız yaşayan yaşlılar için dahi gündüz bakımı ve benzeri aile hizmetlerinde kısıntıya gidilmiştir. Dolayısıyla da devlet müdahalesinin, ailenin kendi üyelerine hizmet etme kapasitesi tükendiğinde ancak başlayacağı vurgulanmıştır. Mamafih <strong>muhafazakâr reformcular</strong> tarafından desteklenen sosyal sigorta modelinin asıl hedefi, yardımlar vasıtasıyla insanların devlete olan sadakatini pekiştirmek, devlete olan sadakati ödüllendirmek, belli ölçülerde bu sadık grubun yüksek sosyal statüler edinmesini sağlamaktır. Bu yüzdendir ki <strong>muhafazakâr demokrat </strong>iktidarlarda muayyen değerlere sahip kişiler sosyal politikalardan yararlanırken, diğerleri dezavantajlı konumdadır. Bunun sebebi de şüphesiz muhafazakâr refah devletinin muayyen değerler eksenindeki organizasyonudur. Aristokrat <strong>Şansölye Bismarck</strong>&#8216;ın da sonraki dönem <strong>muhafazakâr demokrat</strong> partilerin de öncelikli hedefi hep bu bu olmuştur. <strong>Almanya, Avusturya, İtalya </strong>ve<strong> Fransa</strong> gibi ülkeler şöyle ya da böyle muhafazakâr refah devletinin örnekleridir… <strong>Sosyal demokrat </strong>rejimlere gelince;<strong> </strong>sosyal haklara dair<strong> </strong>evrensellik ilkesinin tüm sınıfları kapsayacak şekilde genişletildiği ve bu hakların meta (alınır satılır mal) olmaktan çıkarıldığı <strong>“sosyal devlet”</strong> modeli, <strong>İskandinav</strong> ülkelerde <strong>(İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya)</strong> uygulanan siyasal formdur. Bu formdaki refah devletinin bir mantığının olduğunu söylemek gerekirse, bu mantığın tazminat ve telafi prensibi olduğunu söylemek mümkündür.[3] Sosyal demokratlar; yalnızca asgarî ihtiyaçların giderilmesinde eşitliği değil, en yüksek standartlarda eşitliği teşvik eden, sınıflar arasındaki ayrıma tolerans göstermek yerine toplumsal bütünlüğü savunan ve <strong>devlet-piyasa</strong> kutuplaşmasını ortadan kaldırmayı hedefleyen refah devletini öngörürler. İnsanların sadece yardıma ihtiyaç duyduklarında desteklenmelerini değil, aynı zamanda onların toplumdaki fırsatlarını eşitlemeyi de geye edinirler. Refahın <strong>adil </strong>dağılımını yalnızca performansa endekslemezler. İhtiyaçların ve fırsat eşitliğinin de dikkate alınmasını şart koşarlar. Özellikle sosyo-ekonomik sistemin, herkesin aynı fırsatlardan yararlanmasını sağlayacak şekilde tasarlanmasını savunurlar. Sosyal demokrasi için belki de en önemli siyasal unsur <strong>fırsat eşitliği</strong> ilkesine riayet edilmesidir. Bunun ayrıntılı izahı; müreffeh durumda yaşayanların faydalandığı imkânların niteliğine, dezavantajlıların da erişiminin garanti edilmesi ve sosyal eşitliğin sağlanmasıdır. Bu formülizasyonda ana hedef, eşitliğe dair metadan arındırıcı ve evrenselci programın, farklılaşmış beklentilere göre uyarlanması yönünde total bir karışımın gerçekleştirilmesidir. Böylelikle kol işçilerine, maaşlı beyaz yakalı çalışanlara veya memurlara yönelik, kazançlara göre derecelendirilen yardımlar, tüm katmanların tek bir evrensel sigorta sistemi altında birleştirilmesiyle aynı haklara dönüşecektir. Zira herkesin faydası diğerlerinin faydasına bağlıdır ve herkes imkânına göre genel refah için ödeme yapmalıdır anlayışı esastır. Sosyal demokrat refah devletlerinde vergiler yüksektir, ancak herkese tanınan birçok hak vardır ve bu sayede de <strong>zengin-yoksul</strong> arasındaki fark oldukça düşüktür. Haklar çalışma performansından çok, kanıtlanabilir ihtiyaçlara bağlıdır. Devlet katkısı insanların iş kaybını önlemede hayli etkilidir. Bu da yoksulluk oranını azaltmaktadır. Sosyal demokrat rejimin belki de en belirgin özelliği, refah ve çalışmayı birleştirmesidir. Dahası rejim, tam istihdam garantisine gerçekten kararlıdır. Elbette  bu da en iyi ihtimalle çoğu insanın çalıştığı ve mümkün olan en az kişinin sosyal transferlerden geçindiği durumlarda gerçekleştirilebilir. Kısacası sosyal demokrat tasarım; piyasayı dışlayan ve  refah devleti lehine evrensel bir dayanışma inşa etmeye çalışan yeni bir modeldir. Bu yeni model; açıktır ki liberalizm ile sosyalizmin <strong>tuhaf</strong> bir birleşimidir. Sosyal demokrasi en başta devlet anlayışı açısından hem liberalizmden hem de sosyalizmden ayrılmaktadır. Liberalizm için devlet, piyasaya müdahalesi istenmeyen bir “bekçi”, sosyalizm içinse “egemen sınıfın baskı aracı” iken; sosyal demokrasi için toplumun sosyal eşitlik ve sosyal adalet yönünde değişimini sağlayacak olan önemli bir aktördür.[4] Sosyal demokrasinin <strong>parlamenter reformasyon</strong> ilkesini liberalizm ve sosyalizme yönelik baskın bir stratejisi olarak benimsemesi iki argümana dayanır. Birincisi, <strong>sosyal politika</strong> yalnızca özgürleştirici değil aynı zamanda ekonomik verimliliğin de ön şartıdır. İkincisi işçilerin (dezavantajlıların) vatandaşlar olarak etkin bir şekilde <strong>siyasete katılım</strong> fırsatı bulmaları eğitime, sosyal kaynaklara ve sağlık imkânlarına kavuşmalarının en kolay yoludur. Sosyal demokrat stratejinin belki de en güzel yönü, sosyal politikanın aynı zamanda iktidarın seferber edilmesiyle sonuçlanmasıdır. Yani parlamenter sınıf seferberliği; <strong>özgürlük</strong>, <strong>eşitlik</strong>, <strong>dayanışma</strong> ve <strong>sosyal adalet</strong> ideallerinin gerçekleştirilmesinin temel patikasıdır. Şüphesiz bu sayede sosyal demokrat refah devleti; yoksulluğu, işsizliği ve ücret bağımlılığını ortadan kaldırarak siyasî kapasiteleri artırarak, yurttaşlar arasındaki siyasî birliğin önünde engel olan toplumsal bölünmeleri azaltacaktır. Haddizatında Avrupa’daki <strong>sosyal devlet</strong>uygulamalarının neredeyse tamamı, bünyesinde hem <strong>muhafazakâr</strong> hem <strong>liberal</strong> hem de <strong>sosyal demokrat</strong> güdüleri birlikte barındırır demek, pek de yanlış olmasa gerektir. <strong>İskandinav</strong> ülkeleri <strong>(İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya) </strong>ağırlıklı olarak sosyal demokrat olsalar da <strong>muhafazakâr</strong>  ve <strong>liberal</strong> unsurlardan da arınmış değillerdir.<sup><sup>[5]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Yirminci yüzyılın ikinci yarısı sonrası gelişmeler dikkate alınırsa <strong>sosyal devlet;</strong> esas itibarıyla liberal demokrasinin kendi içerisinde gerçekleştirdiği değişimi ifade eder. Bu değişim, yapısal unsurlardan ziyade liberal demokrasinin vaad ettiği temel-doğal hakların realize edilebilmesi için devlete yüklenilen sosyo-ekonomik vazifelere karşılıktır. Bu vazifeler; Avrupa ülkelerinde anayasalara da girmiş olan, dezavantajlı kesimlere yönelik <strong>asgari geçim temini</strong>, <strong>iş güvenliği</strong>, <strong>barınma imkânı</strong>, <strong>sıhhî bakım </strong>ve<strong> ücretsiz eğitim fırsatı</strong> gibi pozitif hakları kapsar. Sosyal devletin öngördüğü bu çözüm; liberal<strong> </strong>hukuk devletinin adalet ilkesine sosyal eklemeler yapar. Şöyle ki <strong>liberal demokrasi; </strong>herkes için <strong>negatif özgürlük</strong> (örneğin, bedensel dokunulmazlık hakkı) denilen  devletin keyfi müdahalelerinden masuniyeti güvence altına alarak, bireylerin engellemelerden bağımsızlığını ve mülkiyet teminatını gözetirken; <strong>sosyal devlet</strong> onlara ilaveten devletin alacağı tedbirler vasıtasıyla bireyin özgürlüğünü mümkün kılan <strong>pozitif özgürlük </strong>(örneğin, parasız eğitim) hakkını güvence altına alıp, pratikte sisteme katılımı ve ekonomik hasıladan pay almayı mümkün kılar. Yani <strong>sosyal devlet</strong>; bireyi devletin keyfi müdahalelerinden koruyan negatif özgürlüğün ve bireyin kendi istek ve arzuları doğrultusunda yaşamasını fiilen mümkün kılan pozitif özgürlüğün birlikte hedeflenmesini ve gerçekleştirilmesini öngörür. Mesela; bir insan eğer formel olarak geçerli ve uygulamada etkili bir eğitim hakkına sahip değilse toplumsal hayata katılımı mümkün kılan bir altyapıdan yararlanamıyorsa ve mevcut imkânlarının kısıtlılığından ötürü eğitim hakkından faydalanamıyorsa düşüncesini özgürce ifade etmeye yönelik <strong>negatif özgürlük</strong> hakkını da kullanamayacak ve negatif özgürlük hakkı göz boyamadan ibaret kalacaktır. Negatif özgürlük haklarının herkes için etkili olması, ancak <strong>“imkân sağlayıcı”</strong> yani <strong>pozitif özgürlük</strong> haklarının tanınmasıyla kabildir. Formel olarak tanınan özgürlük hakları, herkes tarafından, devlete karşı bir hak olarak talep edilemiyor ve gerçekleştirilemiyorsa kıymeti yoktur. Açıktır ki mülkiyetin, kural olarak devlet üzerinden örgütlenen bir yeniden dağıtımı olmaksızın, herkes için özgürlük haklarının hayata geçirilmesi de mümkün değildir. Dolayısıyla <strong>pozitif</strong> ve <strong>negatif</strong> <strong>özgürlük</strong> haklarının her insan için uygulanabilirliğini sağlamak, devlete bir takım sorumluluklar yükler. Bu sorumluluklar yerine getirilmediği taktirdeyse <strong>özgürlük</strong>, <strong>eşitlik</strong>, <strong>adalet</strong> ve <strong>refah</strong> gibi değerlerin realizasyonundan söz etmek maalesef anlamsızdır.<sup><sup>[6]</sup></sup>Bu açıdan bakıldığında <strong>sosyal devlet;</strong> insan onurunu güvenceye kavuşturabilmek maksadıyla adaleti, <strong>düzeltici adalet</strong>e ilaveten <strong>dağıtıcı adalet</strong>; eşitliği, orantılı eşitliğe ilaveten <strong>fırsat eşitliği</strong> ve özgürlüğü de negatif özgürlüğe ilaveten <strong>pozitif özgürlük</strong> çerçevesinde pratiğe aktaran devlet demektir. <strong>Dağıtıcı adalet</strong>; temel ihtiyaçların makul, ortalama ya da asgari ölçüde karşılanmasına yöneliktir. Temel ihtiyaçların neler olduğu sorusunun mevcut toplumsal şartlara göre cevaplandırılması gerektiği de açıktır. Mesela; 60’lı yıllara kadar telefon, televizyon ve internet bağlantısı gibi şeyler temel bir ihtiyaç değilken; günümüzde temel ihtiyaç maddeleri olarak kabul edilmektedir. <strong>Fırsat eşitliği </strong>ilkesinde hedeflenense genel olarak varlık ve kaynakların dağılımından ziyade, fırsatların eşit dağılımıdır. Başka bir ifadeyle; yola çıkış şartlarının eşit olmasıdır. Fırsat eşitliği sağlandıktan sonra ortaya çıkan gelir, statü ve diğer şeylerin dağılımındaki eşitsizlikler bir ölçüde adil karşılanabilir. Mesela; eşit olmayan hayat şartları, bireysel tercihlere dayandıkları durumlarda, devletin müdahalesi alelıtlak zorunlu değildir. Ancak adalet; devletin yalnızca bir kerelik müdahalesini gerektirmeyip, ayakta tutulabilmesi için sürekli düzeltmeler yapılmasını da zorunlu kılabilir. Özellikle müdahale edilmesi gereken eşitsizlikler; doğuştan sahip olunan yeteneklerin farklılığından, ebeveynin sahip olduğu farklı imkânlardan, cinsiyete özgü rol dağılımlarından ya da farklı eğitim ve meslek eğitimi tarzlarından kaynaklanan eşitsizliklerdir. Öte yandan kabul etmek gerekir ki devletin bu tür müdahaleleri akla yakın görünse bile uygulamada eşitsizliğin haklı ve haksız nedenleri arasında keskin bir sınır çizmek yine de pek kolay olmamaktadır. Binaenaleyh fırsat eşitliği <strong>“mutlak eşitlik”</strong> temini olarak da görülmemelidir. Belki de kabul edilmesi gereken ölçü, asgari hayat standartlarının dezavantajlı kesimlere yönelik de sağlanması için devlet tarafından adil başlangıç şartlarının mümkün hale getirilmesidir.<sup><sup>[7]</sup></sup> <strong>Sosyal devlet</strong> <strong>(refah devleti);</strong> uygulamalarının malî bir çıkmazla karşı karşıya olduğu, ekonomik ve sosyal başarısının azaldığı ve gelişiminin bir takım kültürel değişimler tarafından engellendiği söylenerek yirminci yüzyılın son çeyreğinde krize girdiği<sup><sup>[8]</sup></sup> ileri sürülse de diğer sistemlerle yapılan mukayeseli değerlendirmelerin bu yargıyı doğruladığını söylemek oldukça zordur. Şüphesiz <strong>sosyal devlet</strong>, bir yeryüzü cenneti değildir. Mesele; bireysel varoluşu çürüten beş büyük toplumsal kötülüğe <strong>(five giants: want, idleness,  squalor, ignorance, disease) </strong>şayet <strong>çare</strong> aranıyorsa bu çarenin mevcut siyasal sistemlerden hangisi tarafından daha ziyade üretilebilir olduğunu görmektir. Gerçek şu ki insanlığın bugüne kadar tecrübe ettiği <strong>aristokratik</strong>, <strong>liberal</strong> ve <strong>kollektivist</strong> siyasal sistemler içerisinde büyük ölçüde bu çareyi üreten ve asgarî seviyede de olsa dezavantajlı kesimleri de  kapsayacak ölçülerde onurlu hayatı mümkün kılan; bunu sağlayabilmek için de adaleti, düzeltici adalete ilaveten <strong>dağıtıcı adalet</strong>; eşitliği, orantılı eşitliğe ilaveten <strong>fırsat eşitliği</strong> ve özgürlüğü de negatif özgürlüğe ilaveten <strong>pozitif özgürlük</strong> çerçevesinde uygulayan yani liberal demokrasiyi sosyal demokrasiyle tamamlayan sosyal devlettir. Sosyal devleti tercih etmekse elbette sadece ve sadece <strong>rasyonalite</strong> ve <strong>empati</strong> ilkesini içeren etikle kabildir…</p>
<p style="text-align: justify;">Acaba,<strong> Türkiye Cumhuriyeti</strong> devleti; toplumsal çoğunluk lehine, özellikle kahir ekseriyatı oluşturan <strong>dezavantajlı yurttaşlar</strong> lehine, insana yaraşır hayat standartları anlamında özgürlük, eşitlik ve ekonomik refahı, <strong>kamu kaynaklarının adil dağılımı</strong> ve <strong>fırsat eşitliği</strong> gibi ilkelere istinaden, asgarî şartlarda da olsa temin etmek üzere tasarlanmış bir <strong>“sosyal devlet”</strong> modeli midir? Acaba, <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> devletinin <strong>“sosyal devlet”</strong> olduğundan bahsedilebilir mi? Her ne kadar <strong>teşkilat-ı esasiye kanunu</strong> ikinci maddesinde cumhuriyetin nitelikleri bahsinde <strong>“Türkiye Cumhuriyeti; toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.”</strong> ifadelerine yer verilmiş ise de çelişkiler yumağından ibaret bu ifadelerin asıl maksadının halkı manipüle etmek olduğu açıktır. Atatürk milliyetçiliği; <strong>evrensel, doğal eşitlik</strong> ilkesinin mi yoksa <strong>fırsat eşitliği</strong> ilkesinin mi gereğidir? Hani, “milliyetçi sol” iddialarda bulunulsa ve Türk milliyetçiliğine bağlılık denilse belki sofistike bir mantıkla sosyal devlete kapı aralanabilir ama o da yok?!  <strong>Atatürk milliyetçiliği </strong>denilen siyaset anlayışının nasıl bir şey olduğunu, Atatürk’ün yakın arkadaşlarından dönemin <strong>Cumhuriyet Halk Partisi</strong> milletvekili ve partinin resmi organı <strong>Hakimiyet-i Milliye (Ulus)</strong> gazetesi başyazarı <strong>Falih Rıfkı Atay</strong>; 1931’de kaleme aldığı <strong>“Faşist Roma Kemalist Tiran”</strong> başlıklı kitabında şöyle değerlendiriyor:<strong> <em>“Biz ne komünistiz ne faşistiz, Kemalistiz. Bizim Rusya’da ve İtalya’da sevdiğimiz şey, bizim işimize yarayacak ihtilalci terbiye ve inkişaf metotlarıdır… Faşizmle sosyalizmi ayıran farklar gaye değil, hareket tarzı farklarıdır… Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova’nın yığın terbiyesi metotları, devletçi Türk iktisatçılığı içinse Faşizmin korporasyon metotları benimsenmelidir…”</em><sup><strong><sup>[9]</sup></strong></sup> </strong>Falih Rıfkı Atay’ın bu tanımlamasına rağmen, Atatürk milliyetçiliğinden bir <strong>sosyal devlet</strong> hatta bir <strong>sosyal demokrasi</strong> çıkarmak nasıl bir <strong>“zeka”</strong> ile kabildir?</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk milliyetçiliğinin; <strong>Batı</strong> <strong>sermayeciliği</strong> ve onun <strong>yerli temsilcileri</strong> ekseninde cereyan eden ithal, ikâme kapitalist-korporatist mülkiyet düzeninde anlamlı bir değişikliği öngörmediği, <strong>Prof. Dr. Mete TUNÇAY</strong> tarafından şöyle tadad edilmektedir:  “<em>Atatürk; vefatından bir buçuk yıl öncesine değin, bütün Türkiye’nin en büyük toprak sahiplerinden ve zenginlerinden biriydi. Bu servet ona miras kalmamış, aylıklarından artırmasıyla da oluşmamıştır. Bilinen iki kaynak; Kurtuluş Savaşı yıllarında <strong>Hint Hilafet Komitesi’</strong>nin Ankara’ya yolladığı 600 000 liraya yakın yardımla, daha ileriki yıllarda eski <strong>Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa</strong>’nın T.C. Uyrukluğuna geçerken CHP’ye bağışladığı 900 000 TL dolaylarındaki paradır. Atatürk; ömrünün sonlarında bu serveti hazineye, belediyelere ve geliri Türk Tarih ve Türk Dil Kurumuna verilmek üzere devletle özdeş saydığı CHP’ye bağışlamıştır. Atatürk’ün malvarlığının –devredilmeleri dolayısıyla bildiğimiz- öğeleri şunlardır:</em></p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><em> Reisicumhur Atatürk’ün tasarruflarında bulunan bütün çiftliklerini Hazineye ihda buyurduklarına dair, 12 Haziran 1937 tarihli Başvekâlet tezkeresine ekli mektuptaki liste: 1- Ankara, Yalova, Silifke, Dörtyol ve Tarsus’taki çiftliklerinin 150 000 dönümü aşkın, değerli toprakları. 2- Bunlardaki sayıları 50’yi geçen türlü binalar. 3- Bira, Malt, Buz, Soda, Gazoz, Deri, Tarım Araçları, Yoğurt, Şarap, Un, Çeltik, Peynir, Yağ fabrika ve imalat haneleri. 4- Demirbaşlarıyla birlikte çeşitli tesisler. 5- İyi cinslerinden, yaklaşık 13 000 koyun, 450 sığır, 70 at, 60 eşek, 2500 tavuk. 6- Traktörler, Harman Araçları, Biçerdöverler, Deniz Motoru, Kamyon ve Kamyonetler, Binek Otomobilleri, At Arabaları. Dönemin Başbakanı bunların değerinin –o zamanki parayla “milyonları ifade eden bir servet halinde” olduğunu söylemiştir. TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 5, Sene 2, İctimai 75. (12. 6. 1937), Celse 1; Cilt 19, s. 266-76 (Bu armağanlar bugünkü Devlet Üretme Çiftliklerine aktarılmıştır.)…</em></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><em> Atatürk, 2 Şubat 1938’de Bursa Kaplıcaları’ndaki 34 830 Liralık hissesini ve otel bahçesine bitişik köşkü Bursa Belediyesi’ne; 11 Mayıs 1938’de de Ankara’daki Hipodrom ve Stadyum civarındaki arsalarla çarşı içerisindeki bir oteli ve altındaki dükkânları Ankara Belediyesi’ne; aynı gün Ulus Basımevi ile bir arsayı CHP’ye bağışlamıştır (Mazhar Leventoğlu, Atatürk’ün Vasiyeti, İstanbul, 1968, s. 19).</em></li>
</ol>
<ol style="text-align: justify;">
<li><em> 5 Eylül 1938 tarihli vasiyetnamesinde, Atatürk (a) nakit parasının, (b) hisse senetlerinin, (c) Çankaya’daki taşınır ve taşınmaz mallarının, kuru mülkiyetini (?) bazı özel koşullarla CHP’ye bırakmıştır. Anlaşıldığına göre; vefatında (a) üç ayrı hesaptaki nakit parası, 1.5 Milyon TL dolaylarındadır; (b) 300 000 liralığı kurucu, 1 300 000 liralığı normal olmak üzere, yine 1.5 Milyon lirayı aşkın değerde İş Bankası hisse senetlerinden başka, 125 tane kurucu, 25 000 tane de normal Maden Kömürü TAŞ. hisse senedi vardır; (c) Çankaya’daki malı mülkü ise eski Cumhurbaşkanlığı köşkü, arsası ve müştemilatıyla içindeki eşyalar olmalı.</em></li>
</ol>
<ol style="text-align: justify;">
<li><em> İl Özel İdaresinin ona armağan ettiği Trabzon’daki Köşk gibi, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde (şimdi müzeye çevrilmiş) evleri vb. bulunmaktadır.</em></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><em>Bütün bu malvarlığı için; dönemin Başbakanı’nın 12 Haziran 1937’de Meclis kürsüsünden söylediği gibi, “Senelerden beri şahsi tasarrufu ve bilhassa şahsi emeği ile vücuda getirildiği,” herhalde kolay kolay savunulamaz. O dönemde, Atatürk böyle has çiftlikler vb. kurarken; öteki devlet büyükleri de derece derece, benzeri yollarla “metruk”tan, “mahlul”dan, “ihda”dan kendilerine servet yapmışlardır.”</em><sup><sup>[10]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk milliyetçiliği denilen uygulamaların tezahürü, ölçüsüz servet sahipliğinin <strong>sosyal devlet</strong> ya da <strong>sosyal demokrat</strong> anlayışıyla bağdaştırılamayacağını, <strong>CHP</strong> ideolojisinin ilk günlerdeki yayın organı <strong>Kadro Dergisi</strong>’nin kurucularından yazar ve <strong>CHP</strong> milletvekili <strong>Yakup Kadri Karaosmanoğlu</strong> da şöyle anlatıyor: <em>“İktisadi ve sınai gelişme hareketimiz öylesine irrasyonel, öylesine başıbozuk bir tarzda kalmış ve araya işten anlamaz ya da kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmez komisyoncu, anaforcu bir takım tufeyli unsurların karışımıyla kurulan fabrikalar, yapılan tesisler o kadar pahalıya mal olmuştu ki uzun bir süre millet bunların yalnız yükünü hissetmekle kalmıştı. Bu şark vari iş ve teşebbüs hareketleri böyle alıp yürürken, öte yandan halk ise ne şekerin tadını tadabilmekte ne de sırtını bir yünlü kumaş parçasıyla örtebilmekte idi.”</em><sup><sup>[11]</sup></sup> Bugünün <strong>CHP</strong>’si iktidar alternatifi olmak istiyorsa şayet, <strong>1920-1950</strong> yıllarındaki <strong>“halkın rızasına dayanmaksızın iktidarı ele geçirme”</strong> yöntemlerinden ve <strong>sözde sosyal devlet, sözde sosyal demokrat</strong> prangalarından kurtulmalı ve Avrupa tarzı, halkın rızasına dayanarak iktidara gelmeyi hedefleyen, bunun için de <strong>kamu kaynaklarının adil dağılımı</strong> ve <strong>fırsat eşitliği</strong> gibi ilkeleri savunan gerçek bir <strong>sosyal demokrat </strong>parti olmalıdır. Aksi taktirde, büyük çoğunluğu <strong>“yoksul”</strong> ve şöyle ya da böyle hâlâ <strong>“dindar”</strong> olan bu toplumdan <strong>eski CHP</strong> gibi, <strong>yeni CHP</strong> de kabul görmeyecektir…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Atatürk milliyetçiliği</strong> denilen <strong>“değişmez ve değiştirilemez”</strong> <strong>totaliter-diktatöryal</strong> düşünce; Türkiye’de <strong>gerçek sosyal demokrat</strong> refah devletinin oluşumuna ne kadar engelse, <strong>gerçek muhafazakâr demokrat</strong> refah devletinin oluşumuna da o kadar engeldir… Devletin anayasa, yasa, yönetmelik, vb. kabilinden normatif tüm kılcal damarlarına dehşetengiz nüfuzu, <strong>muhafazakâr demokrat </strong>iddiasıyla kurulmuş olan bugünün iktidarı <strong>AKP</strong>’yi de isteyerek ya da istemeyerek <strong>Atatürk milliyetçisi </strong>gibi<strong> </strong>davranmak mecburiyetinde bırakmaktadır… <strong>2001</strong> yılı kuruluş aşamasında yazılan <strong>parti iç tüzüğü</strong> her ne kadar <em>“</em><strong>AKP</strong>; <em>insanın, insanca yaşamasının yöntemi olan <strong>sosyal devlet</strong> anlayışının hayata geçirilmesine özel önem verir.”</em><sup><sup>[12]</sup></sup> dese de yirmi küsur yıllık iktidarı bu iddiayı pek de doğrular mahiyette değildir. <strong>AKP</strong> usulü başkanlık sistemi, <strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi” </strong>tahkim edilinceye dek, sosyal devleti andırır tarzda <strong>ufak-tefek</strong> icraatlarda bulunulduğu kabul edilebilir ise de <strong>“emretme yetkisi”</strong> tekeline kavuşunca yegâne akidenin <strong>“iktidarın bekası için her yol mubahtır” </strong>anlayışına evirildiği inkâr edilemez. <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi” </strong>ile birlikte, 2001 tüzüğünde yazılı olan <strong>“hukukun üstünlüğü ilkesi”, “bireyin temel hak ve özgürlükleri”, “çoğulcu ve katılımcı demokrasi”, “ayrımcılığın reddi”</strong>, gibi prensipler maalesef rafa kaldırılmış; <strong>sosyal devlet</strong> yönetimiyle hiçbir alakası bulunmayan <strong>“kuvvetler birliği”</strong> rejimini intaç eden, gayrı resmi <strong>“Tek Adam”</strong> yönetimi tesis edilmiştir. Bugün dahi sürdürülen yoksul ailelere yönelik yardımlar, yaşlılara verilen maaşlar, vs. vs. sadece ve sadece <strong>seçmen devşirmek</strong> ve <strong>sadık tebaa oluşturmak</strong> maksadına matuftur… <strong>AKP</strong> icraatlarının; toplumun kahir ekseriyatını oluşturan <strong>yoksul, dezavantajlı yurttaşlar</strong> lehine, insana yaraşır hayat standartları anlamında <strong>özgürlük</strong>, <strong>eşitlik</strong> ve <strong>ekonomik refah</strong> temin etmekle hiçbir bağlantısı yoktur. İcraatlarında <strong>kamu kaynaklarının adil dağılımı</strong> ve <strong>fırsat eşitliği</strong> ilkelerine riayetle <strong>sosyal devlet</strong> anlayışının hayata geçirilmesi gibi bir maksatlarının bulunmadığının apaçık delili, devletin yegâne geliri olan vergileri, <strong>kamu bütçesinin yaklaşık beşte birini</strong>, yasallık görünümü altında <strong>DÖVİZE ENDEKSLİ, KUR KORUMALI MEVDUAT HESABI</strong> uygulamalarıyla <strong>FAİZCİ</strong> bir avuç zengine aktarmalarıdır. Boş vakitlerinde cami cemaatlerine <strong>“FAİZ haramdır.” </strong>naraları atan dindar görünümlü suî ulemanın,<strong> AKP’</strong>nin <strong>KKM </strong>uygulamalarına <strong>“HİBE”</strong> diyerek <strong>meşruiyet</strong> <strong>kılıfı</strong> giydirmeleri ise olsa olsa <strong>KARL MARKS</strong>’ın onlara biçtiği <strong>gizli</strong> vazifeyi deruhte etmek içindir?!</p>
<p style="text-align: justify;">Özetlemek gerekirse; <strong>“çağdaş (contemporary) siyasal sistem” refah devleti</strong> <strong>(welfare state), sosyal devlet </strong>idealinin hedeflediği asıl şey; <strong>kamu kaynaklarının adil dağılımı</strong> ve <strong>fırsat eşitliği</strong> gibi ilkelere istinaden, toplumun kahir ekseriyatını oluşturan <strong>dezavantajlı yurttaşlar</strong> lehine asgarî şartlarda da olsa insana yaraşır hayat standartları anlamında özgürlük, eşitlik ve ekonomik refah temin etmek ve bireysel varoluşu çürüten beş büyük toplumsal kötülüğü (<strong>yoksulluk</strong>, <strong>işsizlik, sefalet, cehalet,</strong> <strong>hastalık</strong>) ortadan kaldırılmaktır. Buna erişmenin yoluysa sadece ve sadece <strong>rasyonalite</strong> ve <strong>empati</strong> ilkesini içeren <strong>ahlak</strong> anlayışını benimsemektir. <strong>Avrupa</strong>’da birçok ülkede gerçekleşen bu idealin, <strong>Türkiye</strong>’de de realizasyonunu istemek, acaba aklın, mantığın ve ahlakın gereği değil midir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Iain Begg, Fabian Mushövel and Robin Niblett, The Welfare State in Europe, Europe Programme | Chatham House (London) 2015.</p>
<p>[2] The Welfare State, Published by Friedrich-Ebert-Stiftung, English Edition, September 2021.</p>
<p>[3] Niklas Luhman, Refah Devletlerinin Siyaset Teorisi, Çev., M. Beyaztaş, Bakış Yay., İstanbul, 2002.</p>
<p>[4] Meryem Koray, “Sosyal Devlet – Refah Toplumu”, Sosyal Demokrasi Notları, Kalkedon Yay., İstanbul, 2013.</p>
<p>[5] Gosta Esping-Andersen, The Three Worlds of Welfare Capitalism, Polity Press, Cambridge, 1990.</p>
<p>[6] Tobias Gombert_vd., Sosyal Demokrasinin Temelleri, Çev., R. Hallaç, Friedrich Ebert V., İstanbul, 2010.</p>
<p>[7] Alexander Petring_vd.; Sosyal Devlet ve Sosyal Demokrasi, Çev., R. Hallaç, Friedrich Ebert V., İstanbul, 2013.</p>
<p>[8] Pierre Rosanvallon, Refah Devletinin Krizi, Çev., B. Şahinli, Dost Yay., Ankara, 2004.</p>
<p>[9] Falih Rıfkı Atay, Faşist Roma Kemalist Tiran, Hakimiyeti Milliye Matbaası, Ankara, 1931.</p>
<p>[10] Mete Tunçay, Eleştirel Tarih Yazıları, Liberte Yay., Ankara, 2005.</p>
<p>[11] İdris Küçükömer, Batılılaşma &amp; Düzenin Yabancılaşması, Profil Yay., İstanbul, 2010.</p>
<p>[12] <a href="https://www.akparti.org.tr/parti/parti-tuzugu/">https://www.akparti.org.tr/parti/parti-tuzugu/</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1957&amp;linkname=Sosyal%20Devlet%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1957&amp;linkname=Sosyal%20Devlet%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1957&amp;linkname=Sosyal%20Devlet%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1957&amp;linkname=Sosyal%20Devlet%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1957&amp;title=Sosyal%20Devlet%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_18"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1957</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yargı Tartışmaları ve Hukuk Devleti Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1954</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1954#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2023 04:48:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1954</guid>
		<description><![CDATA[Bahis mevzuu tartışmaların kaynağı; Taksim Yayalaştırma Projesini protesto etmek amacıyla 28 Mayıs &#8211; 30 Ağustos 2013 tarihleri arasında Gezi Parkında düzenlenen eylemlerin, güya ülke çapında kitlesel şiddete dönüştürüldüğü gerekçesiyle TCK Madde 312 kapsamında açılan ceza davasının (Gezi Parkı Davası) sekiz sanığından biri olan Can Atalay hakkındaki dosyanın, İstanbul 13. Ağır Ceza &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1954">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bahis mevzuu tartışmaların kaynağı; Taksim Yayalaştırma Projesini protesto etmek amacıyla <strong>28 Mayıs &#8211; 30 Ağustos 2013</strong> tarihleri arasında <strong>Gezi Parkı</strong>nda düzenlenen eylemlerin, güya ülke çapında kitlesel şiddete dönüştürüldüğü gerekçesiyle <strong>TCK Madde 312</strong> kapsamında açılan ceza davasının <strong>(Gezi Parkı Davası)</strong> sekiz sanığından biri olan <strong>Can Atalay</strong> hakkındaki dosyanın, <strong>İstanbul</strong> <strong>13. Ağır Ceza Mahkemesi</strong> tarafından, <em>“<strong>Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs”</strong></em><strong> </strong>suçlaması ve <strong><em>“on sekiz yıl hapis cezası ile cezalandırılması ve hükümle birlikte tutuklanması”</em></strong> kararıyla hükme bağlanmasıdır… <span id="more-1954"></span>Tutuklu <strong>Can Atalay; </strong>anılan karar <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>nde temyiz incelemesindeyken, 14 Mayıs 2023 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi 28. Dönem Hatay Milletvekili olarak seçilince, yasama dokunulmazlığına sahip olduğunu belirterek, ilgili ceza dairesinden Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesi gereğince <strong>durma kararı</strong> verilmesini ve tahliyesini talep etmiş ancak <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi </strong>talebi, <em>“Sanığın üzerine atılı cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükumetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme suçunun Anayasa’nın 14. maddesi kapsamında yer alması ve soruşturmasına seçimden önce başlanmış olması dikkate alındığında Anayasa’nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi uyarınca yasama dokunulmazlığından faydalanamayacağı kanaatine varılmakla yargılamanın genel usul hükümlerine göre devam etmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.&#8221;</em> diyerek reddetmiştir. <strong>Can Atalay; </strong>işbu karara da <strong>Yargıtay 4. Ceza Dairesi </strong>nezdinde itiraz etmiş ancak <em>“anılan kararda isabetsizlik, usul ve yasaya aykırılık bulunmamaktadır”</em> denilerek, talebi yine reddedilmiştir. Tartışmalar, <strong>Can Atalay; </strong>temyiz aşamasındaki nihai hükmü öğrendikten sonra <strong>“hak ihlali” </strong>gerekçesiyle <strong>Anayasa Mahkemesi</strong>ne <strong>bireysel başvuru </strong>talebinde bulununca bir üst seviyeye taşınmış, fitili ateşleyen olay da söz konusu bireysel başvuru <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> nezdinde henüz inceleme safhasındayken, <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>nin<strong>, Anayasa Mahkemesi </strong>kararını beklemeyip, <strong>Can Atalay </strong>hakkındaki mahkûmiyet hükmünü onaması olmuştur…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> devletinin <strong>en üst hukuk mercii</strong> olarak <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>davayla ilgili (özetle)  şu kararı (2023/53898 &#8211; 25/10/2023) vermiştir:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Belirtmek gerekir ki anayasa koyucu Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan &#8220;Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar&#8221; ibaresi kapsamındaki suçların neler olduğunu açıkça belirlememiş, kanun koyucu da söz konusu suçları belirleyen bir kanuni düzenleme yapma yoluna gitmemiştir. Bu nedenle de <strong>derece mahkemeleri </strong>yargılamaya konu edilen suçun Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesi kapsamına giren bir suç olup olmadığını kanun koyucu tarafından çıkarılmış bulunan bir kanun metnini yorumlayıp uygulayarak değil doğrudan Anayasa hükmünü yorumlayıp uygulayarak belirlemektedir. O hâlde derece mahkemelerinin Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesine ilişkin olarak yaptığı yorumun öngörülebilirliği ve belirliliği ifade eden kanunilik ölçütüne uygun olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. <strong>Norm denetimi</strong>nde olduğu gibi <strong>bireysel başvuru</strong> yolunda da <strong>Anayasa maddelerinin nihai yorum yetkisi Anayasa Mahkemesine aittir.</strong>” </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesinin başlığı &#8220;Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması&#8221; olarak belirlenmiştir. Maddenin birinci fıkrası uyarınca kötüye kullanmadan bahsedebilmek için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir. Birincisi ortada her şeyden önce Anayasa&#8217;da yer alan bir temel hak ve hürriyetin kullanımı söz konusu olmalıdır. İkinci olarak da söz konusu temel hak ve hürriyetler &#8220;devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler&#8221; biçiminde kullanılmalıdır. Dikkat edilirse 14’üncü maddede &#8220;suçlar&#8221; değil hakkın kötüye kullanılması &#8220;durumları&#8221; düzenlenmiştir. Bir hakkın kötüye kullanılmasının otomatik olarak suç kabul edilmesi mümkün değildir. Bunun için bir kötüye kullanmanın ayrıca ve açıkça kanunla suç olarak düzenlenmesi gerekir. Nitekim kuralın üçüncü fıkrasında 14’üncü maddedeki durumların müeyyidesinin kanunla düzenleneceği belirtilmiştir. 14’üncü maddede ne bir suç tanımı yapılmış ne de bir suç listesi verilmiştir.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“<strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>nin başvuruya konu kararında Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan &#8220;Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar&#8221; ibaresine ilişkin olarak Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesi metni üzerinden yaptığı yorumların kuralda bir belirlilik ve öngörülebilirlik sağladığını söylemek mümkün değildir.”</em><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Anayasa koyucu Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan &#8220;Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar&#8221; ibaresinin belirliliğini sağlama görevini kanun koyucuya vermiş, yorum yoluyla 14’üncü madde kapsamına giren suçları belirlemek için yargı organına açık bir yetki vermemiştir. Kuşkusuz ki yargı organı kural koyucu bir organ olmadığı için yorum yolu ile yasama dokunulmazlığının ve dolayısıyla seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının kapsamını belirleyemez.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Bu kapsamda <strong>3. Ceza Dairesi</strong>nin başvuruya konu kararı yahut başka bir yargı merciinin içtihatları, Anayasa’nın 13’üncü maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğine ilişkin hükmünde yer alan <strong>“kanunilik şartı”</strong>nı taşıyan kurallar olarak kabul edilemez.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Kuşkusuz Anayasa Mahkemesi, Anayasa hükümlerini yorumlama konusunda yegâne makam değildir. Anayasa hükümlerini uygulamak, temel hak ve özgürlükleri korumak ve uyuşmazlıklarda somutlaştırmak diğer yargı organlarının ve kamu gücünü kullanan tüm organların da yükümlülüklerindendir. Bu bağlamda, bir kez daha vurgulamak gerekirse, Anayasa&#8217;da yer alan kuralların, temel hak ve özgürlüklere ilişkin güvence ve ölçütlerin yorumlanması bakımından bütün anayasal organların yetkisi bulunmakla birlikte <strong>norm denetimi</strong>nde olduğu gibi <strong>bireysel başvuru</strong> yolunda da <strong>Anayasa maddelerinin nihai yorum yetkisi Anayasa Mahkemesine aittir</strong>.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Anayasa Mahkemesince tespit edilen ihlalin altında yatan sorunları giderme yönünde kamu gücünü kullanan makamlar genel bir yükümlülüğe sahip olmasına karşın <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>, Anayasa Mahkemesi içtihadına aykırı davranmış, benzer ihlalleri önleme yükümlülüğünü yerine getirmemiş; aksine başvurucunun anayasal haklarını -Anayasa&#8217;nın parlamentoya verdiği bir yetkiyi kullanarak- daraltıcı bir şekilde yorumlamak suretiyle ihlal etmiştir.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Netice olarak eldeki başvuruda; seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir düzenlemenin bulunmaması nedeniyle başvurucunun <strong>(Can ATALAY) </strong>Anayasa&#8217;nın 67’inci maddesinde güvence altına alınan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“İncelenen başvuruda yasama dokunulmazlığına rağmen hükümle birlikte uygulanan tutukluluğun sürdürülmesi sebebiyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; tutukluluğun sürdürülmesi, yargılamaya devam olunması nedenleriyle de seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin mahkeme kararlarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Başvurucu <strong>(Can ATALAY)</strong> yargılandığı dava kapsamında bireysel başvuru anında tutuklu statüsünde iken mahkûmiyet hükmünün onanmasıyla hükümlü haline gelmiştir. Bu durumda başvurucu milletvekili seçildiği halde tutuklu yargılanmaya devam edilmiş ve hakkındaki mahkûmiyet hükmü de onanmıştır. Buna göre Anayasa Mahkemesince başvurucu hakkında tespit edilen hak ihlallerinin sonlandırılmasına ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yönelik olarak; </em></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><em>i. Yeniden yargılama işlemlerine başlanması,</em></li>
<li><em>ii. Mahkûmiyet hükmünün infazının durdurulması ve ceza infaz kurumundan </em><em>tahliyesinin sağlanması,</em></li>
<li><em>iii. Başvurucunun hükümlü statüsünün sona erdirilmesi,</em></li>
<li><em>iv. Yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi işlemlerinin yerine getirilmesi zorunludur.</em></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><em> </em><strong>Anayasa Mahkemesi</strong> kararlarının bağlayıcılığı <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> <strong>Anayasası Madde 153</strong>’te şu şekilde beyan edilmektedir: <strong><em>“Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”</em></strong> İlgili anayasa maddesinin<strong> </strong>hükmü her ne kadar açık ise de <strong>AKP</strong> iktidarının egemen olduğu bugünün <strong>Türkiye</strong>’sinde geçerliliğinin bulunmadığı da maalesef açıktır. Zira Anayasa Mahkemesinin  kararı ne <strong>İstanbul</strong> <strong>13. Ağır Ceza Mahkemesini </strong>ne <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesini </strong>ne de <strong>tek kişilik yürütme organı</strong> olan <strong>Cumhurbaşkanlığı</strong> makamını bağlamıştır. Üstüne üstlük <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi </strong>hızını alamamış, <strong>“hukuk devleti” </strong>normlarıyla bağdaşması kabil olmayan bir öfkeyle kararı veren <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>üyeleri hakkında <strong>“suç duyurusu”</strong> yapmıştır.<strong><strong>[1]</strong></strong><strong> </strong> Binaenaleyh <strong>Can ATALAY</strong> da Anayasa Mahkemesinin <strong>“hak ihlali”</strong>kararına rağmen tutukluluktan kurtulamamıştır. Şüphesiz bu durumun tek mümkün izahı, <strong>Türkiye Cumhuriyeti </strong>devletinin hakikatte bir <strong>“hukuk devleti”</strong> olmadığı gerçeğidir&#8230; <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi, </strong>Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunur da <strong>Yargıtay Başkanlığı</strong> olaya bigane kalır mı? Kalmadı ve (özetle) şu kamuoyu açıklamasını yayınladı: <em>“Kamuoyunun gündemini meşgul eden Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesinin, Şerafettin Can Atalay hakkındaki kararları ile ilgili olarak, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla aşağıdaki açıklamaya ihtiyaç duyulmuştur… Anayasa’nın m.154/1’e göre, ‘Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir.’ Anayasa’nın 154’üncü ve Yargıtay Kanunu’nun 13’üncü maddesine göre, Yargıtay’ın adli yargı alanında hukukun ülkede eşit şekilde uygulanmasını sağlama görevi bulunmaktadır. Hukukun objektif, belirli ve öngörülebilir olması, eşitlik ve hukuki güvenliğin ve özellikle de adil yargılanma hakkının teminatıdır… Anayasa’nın 148’inci maddesinde ise Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri tanımlanmış, bu görevler arasına 07.05.2010 tarih ve 5982 sayılı Anayasa değişikliği ile <strong>“bireysel başvuru”</strong> da eklenmiş, 2012 yılından itibaren de uygulanmaya başlanmıştır… Bireysel başvuru incelemelerinde Anayasa Mahkemesine başvurulabilmesi için “olağan kanun yollarının tüketilmesi” şarttır. Yine Anayasa’nın 148/5 hükmüne göre, “Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.” şeklindeki hüküm ile bireysel başvurunun yargısal sınırı çizilmiştir… Anayasa Mahkemesi adli ve idari mahkemelerce verilen kararları bozan bir mahkeme olmadığı gibi istinaf ve temyiz mercii olarak davaları yeniden incelemeye yetkili bir makam da değildir… Anayasa Mahkemesinin, bireysel başvuru incelemelerinde zaman zaman anayasal ve yasal sınırları aşarak Yargıtay ve Danıştay uzman dairelerince geliştirilen yerleşik içtihatları ters yüz edecek, hukuk sistemini kaosa sürükleyecek şekilde kararlar alması, kesin hüküm etkisini tamamen devre dışı bırakılmasına neden olmaktadır… Anayasayı korumak amacıyla kurulan Anayasa Mahkemesi, tartışmalara konu olan davada, anayasa koyucunun iradesini yok sayarak Anayasa’nın 83’üncü maddesindeki atıf nedeniyle somut olaya uygulanması gereken 14’üncü maddesini işlevsiz bırakmıştır… Anayasa Mahkemesinin uygulamalarının doğurduğu hukuki sonuçlar gözetilmeksizin, bir yüksek mahkeme olan Yargıtay ve Yargıtay 3. Ceza Dairesinin yargısal görev ve yetkisi kapsamında verdiği kararlara yönelik yüksek yargı kurumlarının saygınlığını zedeleyen ve eleştiri sınırlarını aşan haksız tepkiler üzüntüyle karşılanmaktadır…”</em><strong><strong>[2]</strong></strong><em> </em>iyi de sormak gerekmez mi, <strong>Anayasanın 153. Maddesi</strong>,  <strong><em>“Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” </em></strong>hükmü sizi bağlamıyor mu? <strong>Yargıtay Başkanlığı’</strong>nın kamuoyu açıklamasından daha da korkuncu <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN&#8217;</strong>ın; Cumhurbaşkanlığı Makamı, Anayasa Mahkemesinin üstünde bir <strong>“hukuk mercii”</strong> imiş gibi (Zira; <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi, Patriarkal Monokrasi</strong> rejimidir.) hem kendisinin hakemliğinden bahsetmesi hem de doğrudan Anayasa Mahkemesini hedef tahtasına oturtarak, <em>“Her şeyden önce Yargıtay&#8217;ın bir yüksek mahkeme olduğunu herhalde kimse inkâr edemez. Anayasa Mahkemesi bu noktada maalesef birçok yanlışları da arka arkaya yapar hale geldi. Bu da bizi ciddi manada üzmektedir. Şu an itibarıyla Yargıtay&#8217;ın aldığı karar asla bir kenara atılamaz, itilemez. Anayasa Mahkemesinin kararına karşı Yargıtay da şu anda demiştir ki sen yüksek mahkemeysen ben de yüksek mahkemeyim ve yüksek mahkeme olarak da şu anda sizinle ilgili bir yaptırımı ben de talep ediyorum. Bu talebinin gereğini bekliyor ve bu talebine karşı bunun gereğini yerine getirecek olan merci neresiyse o merciden bu talebini istiyor. Bu parlamentoysa parlamentodan istiyor. Şimdi, Can ATALAY&#8217;ı alın koyun bir kenara. Bundan önce yine benzer şeyler maalesef oldu. Parlamentomuz da bu konularda ağır hareket ediyor. Yani birçok terörist parlamentoda dokunulmazlıkların kaldırılması süreci geciktiği için kaçtılar, yurt dışına çıktılar. Bunların bu kadar ağır ele alınmaması gerekiyor… Çok seri kararla bu işlerin bitirilmesi lazım. Seri olarak bu adımlar atılmayınca ondan sonra bakıyorsunuz birisi Amerika&#8217;da, birisi Almanya&#8217;da, birisi Fransa&#8217;da meydana çıkıyor. Ondan sonra da oralardan Türkiye&#8217;yi tehdit ediyorlar. Benim ülkem yurt dışına kaçmış sapıkların tehdidiyle karşı karşıya kalmamalı, kalamaz. Anayasa Mahkemesi de bu konuyla ilgili olarak Yargıtay&#8217;ın attığı bu adımı hafife alamaz, almamalıdır. Eğer partimden bazı arkadaşlar da burada Yargıtay&#8217;ı yerip, Anayasa Mahkemesi&#8217;ne övgüler düzüyorsa onlar da yanlış yapıyorlar. <strong>Bizim; birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için anlayışıyla hareket etmemiz lazım. </strong>Buralarda kalkıp da birilerine şirin görünmenin anlamı yok. Son olarak şunu da vurgulamak isterim ki Anayasa yapma yetkisi Yüce Meclisimizindir ve bu yetkisini devredemez. Kimse de milletin iradesi ile oluşmuş meclisin bu mutlak yetkisine el uzatamaz… Tartışmaya kimin haklı, kimin haksız olduğundan ziyade, bu hadisenin işaret ettiği ihtiyaçların bir an önce giderilmesi için neler yapılması gerektiği zaviyesinden bakıyoruz. Bu açıdan baktığımızda da karşımıza, ülkemizi yeni anayasaya kavuşturma ihtiyacının gerekliliği çıkıyor. İnşallah bu hususta, Meclis’te gereken anlayış birliğine ulaşılarak, yeni anayasa çalışmaları en kısa sürede başlatılır. Hem yüksek yargı kurumlarımızın temsilcileri, hem bu konuda yetkinliği herkesçe kabul edilen hukukçularımızla görüşerek meseleye hal yolu bulacağız. Biz tartışmada taraf değil, hakemiz. Gerekirse, Anayasa ve yasa değişiklikleri dahil tüm yöntemleri kullanarak tekrar böyle bir tartışmanın ortaya çıkmaması için gerekenleri yapacağız.”</em><strong><sup><strong><sup>[3]</sup></strong></sup></strong> beyanında bulunmasıdır…</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphe yok ki <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> devletinin hakikatte bir <strong>“hukuk devleti”</strong> olması, hukukun sadece kağıt üzerinde kalmayıp, pratikte gerçekleşebiliyor olması şartına da bağlıdır. Hukuk devleti; adaleti tahakkukla muvazzaf devlet demektir. <strong>“Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.” </strong>anlayışını<strong> </strong>düstur edinen bir iktidarın <strong>“hukuk devleti” </strong>iddiaları yalnızca ve yalnızca bir manipülasyondur. Hukuk devleti yoksa o ülkede <strong>adalet</strong> de elbette yoktur. Bir taraftan <strong>“Ey iman edenler, kendinizin veya anne babanızın veya akrabalarınızın aleyhine de olsa adaleti ayakta tutun.” (Nisa 135) </strong>nassına inanıldığı iddia edilecek, diğer taraftan da <strong>“Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.” </strong>anlayışı savunulacaksa orada adaletin tesisi mümkün değildir. Adaletin tesisi demek, hukuk devletinin tesisi demektir. Bunun için de öncelikle <strong>yasama</strong>, <strong>yürütme</strong> ve <strong>yargı</strong> organlarının yetki ve görev alanlarının çok net belirlenmesi; artı, yargı bağımsızlığının ve hak arama yollarının güvence altına alınması zorunludur. Yargı bağımsızlığı ve hak arama yollarının ana güvencesi ise suçsuzluk karinesi (beraet-i zimmet), suç ve cezaların kanunîliği, geçmişe yürümezliği, kazanılmış haklara saygı, hakların kötüye kullanılmaması, haksız olarak verilen zararların tazmini, kimsenin kendi davasında yargıç olmaması, idarenin kanuniliği gibi <strong>“hukukun evrensel ilkeleri”</strong>ne bağlılıktır.<sup><sup>[4]</sup></sup> Sözü edilen hukuk ilkelerine uyulmadığı taktirde, manipülatif yargı tartışmaları kaçınılmaz olacağı gibi hukuk devletinin varlığı da elbette sadece bir aldatmaca olacaktır. Şüphesiz bugünün muktedirleri, <strong>hayalî</strong> gerekçelerle birileri hakkında <em>“<strong>Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs”</strong></em><strong> </strong>suçlamasıyla <strong>TCK Madde 312</strong>’den dava açıyor ve onları keyiflerince cezalandırıyorsa yarının muktedirleri de <strong>hakikî</strong> gerekçelerle birileri hakkında <strong>“Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs” </strong>suçlamasıyla <strong>TCK Madde 309</strong>’dan <strong>Anayasayı ihlal </strong>davası açıp, onları adaletle cezalandıracaktır?!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://www.ntv.com.tr/">https://www.ntv.com.tr</a> / 08.11.2023</p>
<p>[2] <a href="https://www.yargitay.gov.tr/kategori/29/basin-aciklamalari%20/">https://www.yargitay.gov.tr/kategori/29/basin-aciklamalari /</a> 10 Kasım 2023</p>
<p>[3] <a href="https://www.ntv.com.tr/">https://www.ntv.com.tr</a> 10 Kasım 2023</p>
<p>[4] Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Siyasal Kitabevi, Ankara, 1996.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;title=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_20"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1954</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
