<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>MERHABA... &#187; Güncel Yazılar</title>
	<atom:link href="https://www.nesettoku.com.tr/?cat=3&#038;feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.nesettoku.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Dec 2025 09:36:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr-TR</language>
		<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
		<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=3.9.25</generator>
	<item>
		<title>Cumhurbaşkanlığı Sistemi ve Hukuk Devleti Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=2009</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=2009#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Sep 2025 14:21:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=2009</guid>
		<description><![CDATA[Muhalefetin, AKP iktidarı tarafından yargı eliyle dizayn edilmeye çalışıldığı şüphesi uyandıran ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İMAMOĞLU’nun 19 Mart 2025 tarihinde tutuklanmasıyla  CHP’li belediyelere ve CHP’ye yönelik başlatılan “adlî” soruşturmalar; 16 Nisan 2017 referandumu neticesinde “yüzde bir buçuk” gibi cüzî bir puan farkıyla kabul edilen ve 9 Temmuz 2018’den itibaren Türkiye&#8217;de yürürlüğe konulan “Cumhurbaşkanlığı Sistemi”nin “hukuk devleti” modeliyle bağdaşıp bağdaşmadığı &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=2009">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Muhalefetin, <strong>AKP</strong> iktidarı tarafından <strong>yargı</strong> eliyle <strong>dizayn</strong> edilmeye çalışıldığı şüphesi uyandıran ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İMAMOĞLU’nun <strong>19 Mart 2025</strong> tarihinde tutuklanmasıyla  <strong>CHP</strong>’li belediyelere ve <strong>CHP’</strong>ye yönelik başlatılan <strong>“adlî”</strong> soruşturmalar; <strong>16 Nisan 2017</strong> referandumu neticesinde <strong>“yüzde</strong> <strong>bir buçuk”</strong> gibi cüzî bir puan farkıyla kabul edilen ve <strong>9 Temmuz 2018</strong>’den itibaren Türkiye&#8217;de yürürlüğe konulan <strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi”</strong>nin <strong>“hukuk devleti”</strong> modeliyle bağdaşıp bağdaşmadığı tartışmalarını yeniden gündeme getirdi… <span id="more-2009"></span>Öyle ki <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>, <strong>2016</strong>’da, <strong> yargı</strong> hiyerarşisinin tepesindeki nihaî karar mercii Anayasa Mahkemesinin  vermiş olduğu bir kararla ilgili olarak; <em>“Anayasa Mahkemesi bu şekilde bir karar vermiş olabilir. Ben, Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu karara uymuyorum, saygı da duymuyorum. O kadar…”</em><strong><strong>[1]</strong></strong> derken; şimdilerde, yargı hiyerarşisinin en alt basamağında bulunan herhangi bir mahkeme, <strong>CHP</strong>’li belediyeler ya da <strong>CHP </strong>yönetimi<strong> </strong>hakkında aleyhte bir karar verdiğinde, <strong>CHP</strong>’liler o kararı eleştiriyorsa <em>“Anayasanın yüz otuz sekizinci maddesine göre, hakimler görevlerini bağımsız olarak kanuna ve hukuka uygun şekilde yaparlar. Ben söylemiyorum, Anayasanın yüz otuz sekizinci maddesi söylüyor. Her zaman söylediğimiz gibi, mahkemelerin verdiği her kararı beğenmek mecburiyetinde değiliz. Bizim de eleştirdiğimiz pek çok mahkeme kararı da olmuştur. Ama bu kimseye mahkeme kararlarını tanımama hakkı vermez.  Ben mahkeme kararlarını tanımıyorum demek, açıkça hukuk devletine kafa tutmaktır. Böyle bir sorumsuzluğa göz yumulması elbette düşünülemez. Adlî ve idarî süreçleri sorunsuz işletilmesi için sorumluluklarımızı harfiyen yerine getireceğiz.”</em><strong><strong>[2]</strong></strong> demekte ve hararetle <strong>“hukuk devleti”</strong> savunusu yapmaktadır. Güzel de hukukun h’sinden haberdar olan birileri sormaz mı yargı hiyerarşisinin en alt basamağındaki mahkemeler <strong>hukuk devleti </strong>kapsama alanı içerisinde de hiyerarşinin tepesindeki <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>dışarısında mıdır? Anayasa Mahkemesinin almış olduğu kararları iktidar gücünü kullanarak uygulattırmamak hangi <strong>“hukuk devleti” </strong>anlayışıyla kabildir? Yine, Türkiye yargı hiyerarşisi için en üst mahkeme diye kabul edilen <strong>Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi</strong>nin almış olduğu kararları iktidar gücünü kullanarak uygulattırmamak hangi <strong>“hukuk devleti” </strong>anlayışıyla kabildir? Yoksa hukuk devleti tanımı, <strong>AKP</strong> literatüründe farklı mıdır?! Mamafih, yine birileri sormaz mı “Hani ya <strong>Kur’an’</strong>ın <strong>(Maide 8) </strong><strong>“Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten ayırmasın.” </strong>hükmü akidenizdi.”?!</p>
<p style="text-align: justify;">Bilenlerin malumudur, hukuk devletinin <strong>sahih</strong> literatürdeki karşılığı şu şekilde beyan edilmektedir:<strong>  Hukuk devleti; </strong>evrensel insan hakları temeline ve eşitlik ekseninde yurttaşların rızası ilkesine dayanan, çoğunluk tercihi çerçevesinde hükümet etme yetkisini içeren, temsilî iktidarın genel iradeye yani halka hesap verme mükellefiyetinin bulunduğu ve her türlü erkin de <strong>anayasa</strong> ile sınırlandırıldığı yönetim biçimidir. Temel unsurları ise <strong>kuvvetler ayrımı</strong>, <strong>muhalefetin varlığı</strong>, <strong>enformasyon çeşitliliği</strong>, <strong>ifade özgürlüğü</strong> ve <strong>periyodik seçimler</strong>dir. Hukuk devletinin formel ölçütü; kamu gücü olarak devletin, doğal hukukla ve pozitif kanunlarla sınırlandırılmış, hukuka ve kanunlara tabi kılınmış ve tasarruflarının bağımsız mahkemeler tarafından sorgulanabilir olması, muhteva bakımından ölçütüyse adaleti tahakkuk ettirme vazifesiyle tavzif edilmesidir. Bir devletin adlî  sistemindeki yasa, tüzük, yönetmelik, yönerge ve benzeri çokluğu, o devletin <strong>hukuk devleti</strong> olduğuna delalet etmez. Mesela; tekparti diktatörlüklerinin her hususta ve oldukça ayrıntılı yasal düzenlemelerinin bulunması, onları hukuk devleti yapmaz. Temel ve doğal insan haklarını tanımayan bir devlet, <strong>“kanun devleti”</strong> olabilir ise de asla hukuk devleti olamaz. Her şeyden önce orada bütün bireyler için <strong>insan hakları</strong>nın yürürlükte olması gerekir. Adaletin asgari şartı budur.[3] Hukuk devletinin tesisi için pratikte bir takım yasal mekanizmaların kurulması da zorunludur. Temel öncelik <strong>yasama</strong>, <strong>yürütme</strong> ve <strong>yargı</strong> organlarının yetki ve görev alanlarının belirlenmesi, sınırlara mutlak riayet ve idarî faaliyetlerin yasalara uygun olarak gerçekleştirilmesidir. Bireysel özgürlükler açısından en önemli husus ise hak arama yollarının açık tutulması, kazanılmış haklara saygı, suçsuzluk karinesi (beraet-i zimmet), mücbir sebep, suç ve cezaların kanunîliği ve geçmişe yürümezliği ve haksız olarak verilen zararların tazminidir. Hukukî denetimin hakikaten etkin olabilmesi de elbette yargının bağımsızlığına ve <strong>hukukun evrensel prensipleri</strong>ne (İnsan Haklarına Bağlılık, Anayasa’nın ve Uluslararası Sözleşmelerin Üstünlüğü, İşkence Yasağı ve İnsan Onurunun Korunması, Ayrımcılığın Reddi ve Eşitlik, İdarenin İşlem ve Eylemlerine Karşı Hukukî Güvenlik, vs.) riayettir.<sup><sup>[4]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;">Hukuk devletini gerçekleştirmede en uygun siyasal form, <strong>demokrasi</strong> ise de <strong>demokrasi</strong>nin hukuk devletine alelıtlak ulaştıracağı yine de söylenemez. Çünkü araçlar kullananların hedeflerine hizmet ettiklerinden, <strong>etik</strong> ve <strong>hukuk </strong>tanımayanların ellerine düştükleri taktirde aykırı yönde de kullanılabilir. Maalesef demokrasinin manipülasyonlara açık tarafları hayli çoktur. Demokrasilerde çağdaş teknolojiden yararlanan propaganda araçlarıyla insanlar etkilenebiliyor ve güdümlenebiliyorsa ki bunlar kuvvetle muhtemeldir, böylesi durumlarda demokrasinin hukuk devletine hizmet edeceği tabiatıyla çok şüphelidir. Demokrasi perdesi altında yönetimler pekâlâ <strong>oligarşi</strong> olabilmekte, hukuk devletine değil, aksine muayyen çıkar gruplarına hizmet edebilmektedir. Kaldı ki bir devlette kuvvetler ayrımı ilkesinin resmiyette var olması, mutlaka o devletin demokratik olduğu anlamına da gelmemektedir. Kuvvetler ayrımı, <strong>oligarşi</strong> içerisindeki dengeyi ve uzlaşmayı sağlamak için de pekâlâ kullanılabilir. Demokrasiler, bilinçli örgütlenmiş sosyolojik gruplara, bilinçli halka dayanmadıkça oligarşik manipülasyonlar kaçınılmazdır. Belki de bu nedenden ötürü, <strong>demokrasi</strong> ve <strong>hukuk devleti</strong> ayrımı yapılmaktadır. Demokrasiyle hukuk devleti arasındaki çelişki şu şekilde izah edilebilir: Demokrasilerde siyasal meşruiyetin kaynağı, şüphesiz halktır fakat bunun pratikteki karşılığı parlamento çoğunluğudur. Parlamento elbette yasal kuralları belirleme yetkisine sahiptir ancak parlamenter çoğunluk mutlak bir güce sahip değildir. Bu gücü sınırlandıran şey, <strong>hukukun üstünlüğü</strong> ilkesidir. Hukukun üstünlüğü ilkesi, parlamenter çoğunluğun iradesini sınırlandırarak, azınlıkta kalanların haklarını da korur. İşte bu noktada siyasal meşruiyetin kaynağı olan halkın, daha doğrusu parlamenter çoğunluğun karşısına yeni bir <strong>meşruiyet</strong> kaynağı çıkmaktadır ki o da <strong>“evrensel insan hakları”</strong>dır. Bu yeni <strong>meşruiyet</strong> kaynağıyla birlikte <strong>demokrasi</strong>, yerini temel haklarla sınırlı hukuk devletine bırakmaktadır.<sup><sup>[5]</sup></sup> Evrensel insan haklarına dayanmayan bir demokrasi olsa olsa ayak takımının despotizmidir. Binaenaleyh <strong>hukuk devleti</strong> kurallara uymak bakımından devletle yurttaş arasında bir eşitlik oluşturur. Yasalara uymak sadece yurttaşlar için değil, devlet için de bir zorunluluktur. Bunun anlamı, yurttaşların tek taraflı olarak devlete boyun eğmekle mükellef  bir <strong>“tebaa”</strong> olmadığı, karşılıklı sorumlulukların mevcut olduğudur. Bu nedenle hukuk devleti, bazı yönleriyle demokrasiye benzer ise de demokrasiden bağımsız bir ideal olarak onunla bazen de çelişir…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi”</strong>; açıktır ki dünya <strong>siyaset</strong> ve <strong>hukuk</strong> literatüründe karşılığı bulunmayan <strong>nevzuhur</strong> bir siyasal sistemdir. Her ne kadar <strong>AKP</strong> çevreleri <strong>“ABD Başkanlık Sistemi”</strong> benzeri bir <strong>“hukuk devleti”</strong> kuracakları propagandasıyla eğitim kalitesi düşük kitleleri ikna edip, referandumla <strong>“parlamenter sistem”</strong> yerine <strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi”</strong>ni uygulamaya geçirmeyi başarmış ise de onun <strong>“ABD Başkanlık Sistemi” </strong>ile gerçekte hiçbir benzerliği yoktur… Mukayese etmek gerekirse <strong>ABD Başkanlık Sistemi; yasama</strong> gücünün (Kongre) de <strong>yürütme</strong> gücünün (Başkan) de muayyen bir süre için halk tarafından seçildiği, ne kongrenin başkanı azil yetkisinin ne de başkanın kongreyi fesih yetkisinin bulunduğu, ancak her iki organın da tüm faaliyetlerinin <strong>yargı</strong> (Yüksek Mahkeme/Supreme Court) tarafından denetlenebildiği yönetim biçimidir. Bu sistemde;<strong> yasama (legislative), yürütme (executive)</strong> <strong> </strong>ve<strong> yargı (judicial)</strong> organları kurumsal anlamda birbirinden keskin hatlarla ayrılmıştır. Her bir organın bir diğeri üzerinde <strong>fren ve denge</strong> <strong>(checks and balances)</strong> mekanizması aracılığıyla etkide bulunabilme imkânı vardır… <strong>Yasama Organı (Kongre: Temsilciler Meclisi </strong>ve<strong> Senato) </strong>seçimleri şu şekilde gerçekleşmektedir: <strong>Temsilciler Meclisi</strong> üyelerinin halka yakın olması, halkın taleplerini yansıtması amacıyla seçimler, <strong>dar bölge seçim sistemi </strong>ile iki yılda bir yinelenir ve tüm üyeler yeniden seçilir. Her eyalet, nüfusuna göre belirlenen temsilci sayısı kadar seçim bölgesine ayrılır ve her seçim bölgesinde, tek turlu seçimde <strong>basit çoğunluğu</strong> elde eden aday seçimi kazanır. Seçimi kazanan, <strong>“parti”</strong> değil <strong>“şahıs”</strong>tır. <strong>Senato </strong>ise elli eyaletten gelen ikişer senatörün oluşturduğu üst bir meclistir. Temsilciler Meclisinden farklı olarak <strong>Senato</strong> üyeleri altı yıl için seçilir. İki yılda bir yapılan seçimlerde <strong>Senato</strong>nun üçte biri yenilenir. <strong>Kongre</strong> seçim süreci, seçimden önce kişilerin adaylıklarını açıklamasıyla başlar. Aynı partiden birden fazla kişi aday olursa, genel seçimlerde oy pusulasında yer alacak adayı belirlemek için <strong>“önseçim”</strong> yapılır. Oy verme işlemi gizli ve hızlı bir şekilde yapılır. Bazı eyaletlerde sadece kayıtlı parti üyelerinin katılabildiği &#8220;kapalı&#8221; önseçimler düzenlenir. Açık bir önseçime ise hangi partinin üyesi olduğuna veya herhangi bir parti üyeliği olup olmadığına bakılmaksızın tüm seçmenler katılabilir. Amerikan siyasi partileri, genelde yerel örgütlerin ve eyalet örgütlerinin dört yılda bir başkanlık seçimleri sırasında koordinasyon amaçlı işlemesi üzerine kuruludur. Bu sebeple, <strong>Kongre</strong> üyeleri; konumlarını, partilerinin genel başkanına değil, yerel düzeydeki ya da eyaletteki seçmenlerine borçludur. Bunun sonucu olarak da senatörlerin ve temsilciler meclisi üyelerinin kanunlaştırma faaliyetleri sırasındaki tutumları şahsî ve bağımsızdır. Yani; <strong>Amerikan Kongresi</strong> partilere karşı <strong>“tabi-metbu”</strong> ilişkisiyle değil, <strong>mevkidaşlar</strong> ilişkisiyle çalışır. Bu da <strong>Kongre</strong>’deki politikaların, nerdeyse her kanunlaştırmada yapısı değişebilen koalisyonlarca yürütülmesine imkân tanır. Dolayısıyla partilerin <strong>blok</strong> halinde hareket ettiği kanunlaştırmalar çok çok nadirdir. Öte yandan <strong>Anayasa</strong>; <strong>Kongre</strong>’nin yetkilerine de bazı konularda kesin sınırlamalar getirmiştir. Mesela, <strong>Kongre</strong> ifade hürriyetini kısıtlayacak kanun da suç işleyen ya da illegal davranışlarda bulunan bireyleri yargısız mahkûm eden kanun da geçmişte yapılmış davranışları suç sayan herhangi bir kanun da çıkaramaz… Tek kişilik yürütme <strong>(executive)</strong> organı <strong>Başkan</strong>ın seçimine gelince;<strong> </strong>Başkan bu göreve <strong>dört yıllık</strong> bir süre için, bir <strong>Başkan Yardımcısı</strong> ile birlikte seçilir. Siyasî partiler, önce eyaletler bazında <strong>“önseçim”</strong> yaparak <strong>“seçici kurul”</strong>a <strong>(electoral college) </strong>delegelerini seçer. Her eyaletin <strong>“seçici kurul”</strong>a <strong>(electoral college) </strong>gönderdiği delege sayısı, Temsilciler Meclisi&#8217;nde sahip olduğu ve eyalet nüfusunun sayımıyla belirlenen temsilci sayısına ilave olarak iki senatörün de eklenmesiyle bulunan sayıya eşittir. Bu delegeler de <strong>“Federal Genel Kurul”</strong>da kendi başkan adaylarını seçer. Mevcut başkanın <strong>ikinci dönem</strong> için aday olması durumunda, başkanın mensubu olduğu parti önseçim yapmaz ve mevcut başkanı yeniden aday gösterir. Adaylar belirlendikten sonra, her dört yılda bir seçmenler, başkanı seçecek delegeleri <strong>(electoral college);</strong> delegeler de başkanı seçer. <strong>Başkan </strong>yasama organının bir üyesi olmadığı gibi; yasama organının üyelerinin seçiminde de herhangi bir rolü yoktur. <strong>Başkan;</strong> <strong>Senato</strong>’nun rızası ve mevcut senatörlerin üçte ikisinin onayı şartıyla <strong>Yüksek Mahkeme </strong>hâkimlerini, büyükelçileri, konsolosları belirlemeye ve uluslararası antlaşmalar yapmaya yetkilidir. <strong>Başkan;</strong> yasa tasarısı hazırlayamaz, yasama çalışmalarına katılamaz ve yasama organının çalışmalarını engelleyemez. Birleşik Devletler’in bütün yetkilileri gibi <strong>Başkan</strong> da vatana ihanet, rüşvet ve görevi kötüye kullanma ithamıyla sorgulanabilir, yargılanabilir ve mahkum edildiği taktirde de görevden el çektirilebilir. Bu fiillerle başkanı suçlama yetkisi <strong>Temsilciler Meclisi</strong>ne; yargılama yetkisi de <strong>“impeachment”</strong> usulüyle<strong> Yüksek Mahkeme</strong> başkanlığında <strong>Senato</strong>ya aittir… En yüksek yargı <strong>(Judicial) </strong>organı<strong> Yüksek Mahkeme</strong>nin <strong>(Supreme Court) </strong>teşekkülü de şöyledir: <strong>Anayasa</strong> tarafından özel olarak oluşturulan tek mahkeme dokuz üyeli <strong>Yüksek Mahkeme</strong>dir. Senatonun onayı şartıyla üyelerin hepsini atama <strong>(teklif)</strong> yetkisi <strong>Başkan</strong>a aittir. Üyeler; <strong>“iyi hâlleri” (good behavior)</strong>  sürdüğü müddetçe ömür boyu görevde kalırlar. İyi hâlin kaybı yani üyenin suç işlemesi durumunda <strong>“impeachment”</strong> usulünün işletilmesiyle <strong>Senato</strong>nun üçte ikisinin oyuyla görevden alınmaları da mümkündür. <strong>Senato</strong> onaylamadan önce, <strong>Başkan</strong> tarafından önerilen adayların sorgulamasını yapmak için bir komite oluşturur. Komitede sorgulama sözlü ve kamuya açıktır ve adayın siyasal eğilimlerini de özel hayatını da sorgulayabilir. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin herhangi bir organ tarafından ihlali durumunda oluşacak problemleri çözmek yargıya, bilhassa <strong>Yüksek Mahkeme</strong>’ye ait bir görevdir. <strong>Yüksek Mahkeme</strong>’nin kararları mutlak surette bağlayıcıdır. <strong>Başkan</strong>; <strong>Yüksek Mahkeme</strong>’nin kararlarına karşı, <strong>“Tanımıyorum, saygı da duymuyorum.”</strong> gibi cümleleri, aklından bile geçiremez… Özetle, <strong>“ABD Başkanlık Sistemi”; </strong>evrensel insan hakları temeline ve eşitlik ekseninde yurttaşların rızası ilkesine dayanan, çoğunluk tercihi çerçevesinde hükümet etme yetkisini içeren, temsilî iktidarın tüm icraatlarında adalete hesap verme mükellefiyetinin bulunduğu ve devlet erklerinin anayasayla sınırlandırıldığı <strong>hukuk devleti </strong>modelidir… <strong>“Cumhurbaşkanlığı Sistemi”</strong>nin <strong>“hukuk devleti”</strong> modeli ile bağdaşıp bağdaşmadığı değerlendirmelerinin yukarıdaki kriterlere istinaden yapılması elzemdir&#8230;<strong> </strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi; yürürlükteki yedi yıllık pratiğinden de çıkarılabileceği üzere, <strong>yasama, yürütme </strong>ve<strong> yargı</strong> organları <strong>keskin </strong><strong>hatlarla </strong>birbirinden ayrılmış bir siyasî model değildir. Tek kişilik yürütme gücü olan <strong>Cumhurbaşkanı </strong>üzerinde, <strong>yasama</strong> ve <strong>yargı</strong> organlarının <strong>fren ve denge</strong> mekanizması olarak etkide bulunabilme imkânı yoktur. <strong>Cumhurbaşkanı</strong>ve <strong>Meclis</strong> seçimleri aynı tarihte ve muayyen bir süre için yapılmakta ise de bu durum aralarında herhangi bir <strong>fren ve denge</strong> mekanizması kurmamaktadır. <strong>Cumhurbaşkanı</strong>’nın, istediği bir tarihte seçimleri yenileme ve <strong>Meclis</strong>’i fesih yetkisi vardır… Dahası, <strong>Cumhurbaşkanı</strong> ile <strong>Meclis</strong>in <strong>genel bütçe</strong> konusunda çatışması ve <strong>Meclis’</strong>in genel bütçeyi onaylanmaması halinde C<strong>umhurbaşkanı</strong>nın <strong>Meclis</strong>i <strong>“By-Pass”</strong> etme, yok sayma yetkisi vardır… <strong>Meclis</strong> üyelerinin halka yakın olması, halkın taleplerini yansıtması mümkün olmadığı gibi, siyasî parti genel başkanlarından bağımsız aday olma şansları da yoktur… Seçimlerde kazanan, <strong>“şahıslar” </strong>değil, her zaman <strong>“partiler”</strong>dir. Zira seçimlerde <strong>“önseçim”</strong> uygulaması yoktur ve sadece <strong>“merkezi yoklama”</strong> yani parti genel başkanının liste yapma hakkı vardır. Meclis üyeleri konumlarını; yerel düzeydeki seçmenlerine değil, genel başkanlarına borçludur. Bunun sonucu olarak da meclis üyelerinin yasama faaliyetleri sırasındaki tutumlarının özgürlüğünden ve bağımsızlığından söz edilemez. Mensubiyetlerinden ötürü parti tutumuna bağlı olarak <strong>blok </strong>halinde hareket etmeleri de kaçınılmaz bir durumdur. Mamafih <strong>Cumhurbaşkanı; yasama</strong> organının bir üyesi olmadığı halde yasama faaliyetlerindeki en etkili güçtür. Cumhurbaşkanı’nın istemediği herhangi bir yasal düzenleme asla yapılamamaktadır… Meclisin rızası ve onayı olmaksızın, bakanları da büyükelçileri de konsolosları da tüm üst düzey bürokratları da rektörleri de <strong>Yüksek Yargı </strong>organları konumundaki <strong>Hakimler-Savcılar Kurulu</strong> ve <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> üyelerini de atama yetkisi dolaylı ya da dolaysız tek başına Cumhurbaşkanı’na aittir. <strong>Cumhurbaşkanı</strong>’na ait söz konusu atama yetkilerinde şüphesiz en çarpıcı nokta <strong>Hakimler-Savcılar Kurulu</strong> ve <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> üyelerinin tamamının tek kişilik yürütme organı olan <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından şöyle ya da böyle tayin edilmesidir. Bu zaviyeden bakıldığında; varlığını Cumhurbaşkanı’na borçlu olan <strong>Hâkimler-Savcılar Kurulu’</strong>nun da <strong>Anayasa Mahkemesi’</strong>nin de maalesef <strong>“bağımsız” </strong>ve<strong> “tarafsız”</strong> olması mümkün görünmemektedir.<sup><sup>[6]</sup></sup> Binaenaleyh Cumhurbaşkanlığı Sistemi; <strong>Meclis</strong>’in, <strong>Cumhurbaşkanı</strong> karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırdığı gibi, <strong>Yargı </strong>organının da <strong>Cumhurbaşkanı</strong> karşısında bağımsızlığını ortadan kaldırmıştır.<sup><sup>[7]</sup></sup> Binaenaleyh<strong> “Cumhurbaşkanlığı Sistemi”; </strong>evrensel insan hakları temeline ve eşitlik ekseninde yurttaşların rızası ilkesine dayanan, çoğunluk tercihi çerçevesinde hükümet etme yetkisini içeren, temsilî iktidarın tüm icraatlarında adalete hesap verme mükellefiyetinin bulunduğu ve her türlü erkin de anayasayla sınırlandırıldığı <strong>“ABD Başkanlık Sistemi” </strong>vari bir siyasal model değildir… Fiilî <strong>“kuvvetler birliği”, </strong>demokratik-hukuk devleti olarak nitelenebilir mi?<strong> </strong>Siyasî parti genel başkanlarının merkezî listelerle seçtirdiği vekillerden oluşan <strong>yasama </strong>organı halkı temsil edebilir mi? Siyasal olanın müdahalesine tabi hukuk veya <strong>güdümlü</strong> <strong>yargı</strong> organı <strong>“bağımsız”</strong> ve <strong>“tarafsız”</strong> olabilir mi? Yüz seksen defa değiştirilen <strong>“ihale yasası”</strong> ve <strong>“kur korumalı mevduat”</strong> düzenlemeleriyle kamu kaynaklarının <strong>iktidar yanlısı</strong> şahıslara ve bir avuç faizci sermayedara dağıtıldığı bir sisteme, <strong>adil</strong> <strong>devlet </strong>denilebilir mi? Muayyen bir ideoloji ve muayyen bir dinî görüş egemen kılınarak, iktidar sürdürülmek isteniyorsa o sistem, <strong>çoğulcu</strong> ve <strong>demokratik</strong> sayılabilir mi? Bireysel hak ve özgürlüklerin katı bir şekilde kısıtlandığı, vatandaşların kamusal ve özel hayatlarının tüm yönlerinin hatta düşünce ve inançlarının dahi kontrol edilmeye uğraşıldığı, şiddet içermeyen iktidar karşıtı faaliyetlerin illegal suçlamasıyla takibata uğratıldığı, muhalif basın-yayın organlarının seslerinin susturulduğu, iletişim ve eğitim tekeli kurularak <strong>homojen</strong> <strong>devlet halkı </strong>profilinin yaratılmaya kalkışıldığı, insanların kendi tercihlerine göre değil, iktidarın keyfi iradesine göre yaşamak zorunda bırakıldığı, yöneticilerin meşruiyetlerini <strong>indoktrinasyon</strong> yoluyla veya barış, kalkınma ve güvenlik propagandasıyla manipülatif kamuoyu oluşturarak sağladığı, bir sistem <strong>özgürlükçü</strong> olabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Ne yazık ki yukarıdaki suallere müspet cevap vermek pek de mümkün görünmemektedir.<strong> </strong>Malum sistem <strong> </strong>hakkında yapılabilecek belki de en iyimser değerlendirme, onun bir <strong>hukuk devleti</strong> modeli değil,  egemen gücün irade bildirimini yansıtan ve kanun hükmünde kararnameler zemininde cereyan eden bir siyasal model formunda, <strong>otoriter</strong> ve <strong>totaliter</strong>sisteme varmadan önceki en son durak olduğu biçiminde olacaktır…</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">[1]<a href="https://www.youtube.com/watch?v=OKl35htF8fE">https://www.youtube.com/watch?v=OKl35htF8fE</a>/<a href="https://www.youtube.com/watch?v=mjMuTL541UQ">https://www.youtube.com/watch?v=mjMuTL541UQ</a></p>
<p style="text-align: justify;">[2]<a href="https://www.youtube.com/watch?v=4UTWjuch_Bo">https://www.youtube.com/watchv=4UTWjuch_Bo</a>/<a href="https://share.google/BbjZO4i4hS56szBbB">https://share.google/BbjZO4i4hS56szBbB</a></p>
<p style="text-align: justify;">[3] Hüseyin Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, İşaret Yayınları, İstanbul, 1989.</p>
<p style="text-align: justify;">[4] Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Siyasal Kitabevi, Ankara, 1996.</p>
<p style="text-align: justify;">[5] Zühtü Arslan, “Devletin Hukuku, Hukuk Devleti ve Özgürlük Sarkacı”, HFSA, S. 6. İstanbul, 2003.</p>
<p style="text-align: justify;">[6] <a href="http://erdoganmustafa.org/">http://erdoganmustafa.org/</a></p>
<p style="text-align: justify;">[7] <a href="http://www.anayasa.gen.tr/gozler.htm">www.anayasa.gen.tr/gozler.htm</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2009&amp;linkname=Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2009&amp;linkname=Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2009&amp;linkname=Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2009&amp;linkname=Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2009&amp;title=Cumhurba%C5%9Fkanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1%20Sistemi%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_2"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=2009</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Terörsüz Türkiye Projesi Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=2002</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=2002#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Jul 2025 20:41:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=2002</guid>
		<description><![CDATA[Cumhurbaşkanı ERDOĞAN; “inşa edeceğimiz en büyük eser” diye nitelediği &#8220;Terörsüz Türkiye” projesini mealen şöyle tanımlıyor: &#8220;Türkiye; diplomaside, ekonomide, ticarette, turizmde ve diğer alanlarda artık yeni bir ligde mücadele etmektedir. Büyük bir gururla ifade etmek isterim ki “Terörsüz Türkiye” ile inşallah en büyük eserimizi inşa edeceğiz. Dünya kabuk &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=2002">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>; <strong><em>“inşa edeceğimiz en büyük eser”</em></strong> diye nitelediği <strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesini mealen şöyle tanımlıyor: <em>&#8220;Türkiye; diplomaside, ekonomide, ticarette, turizmde ve diğer alanlarda artık yeni bir ligde mücadele etmektedir. Büyük bir gururla ifade etmek isterim ki <strong>“Terörsüz Türkiye”</strong> ile inşallah en büyük eserimizi inşa edeceğiz. </em><span id="more-2002"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dünya kabuk değiştirmekte, eski nizam çatırdamakta, coğrafyamızda ise merkezinde Türkiye&#8217;nin yer aldığı yepyeni bir denklem kurulmaktadır. Tarih; Türk, Kürt ve Arap&#8217;ı çözülmez, dağılmaz şekilde birbirine sıkıca bağlamıştır. Malazgirt; Türk, Kürt, Arap&#8217;ın ortak zaferidir. Çaldıran; Türk, Kürt, Arap&#8217;ın ortak zaferidir. Ridaniye; Kudüs&#8217;ün fethi; İstanbul&#8217;un fethi; daha nicesi ortak zaferimizdir. Biz bu coğrafyada ittifak yapınca büyüdük, güçlendik, cihana hükmettik. Ancak dağılınca hep beraber fetreti yaşadık. Birbirimize düştüğümüzde zayıfladık, geriledik. Dikkat edin, bunu hasımlarımız çok iyi biliyor. Bunu emperyalistler gayet iyi biliyor. Böl, parçala, yönet. Asırlardır bu kirli oyunu oynamayı çok ama çok iyi biliyorlar. Onun için aramıza cetvelle çizer gibi sınırlar çizdiler. Onun için aramıza nifak soktular, fitne soktular. Bizi birbirimizden uzaklaştırmak, koparmak için uğraştılar. Bizi birbirimize düşman etmek için ellerinden geleni yaptılar. Bizim farkında olmadıklarımızın onlar farkında. Onlar çok iyi biliyor ki Türk, Kürt, Arap birlikte hareket ederlerse büyük güç olurlar. Bölgeye barış gelir, huzur gelir, refah gelir ve işte bunu engellemek için her yola başvuruyorlar. Kardeşliğimize pusu kurmaya ısrarla devam ediyorlar. Birlikteliğimize, dayanışmamıza engel olmak için her yolu deniyorlar. Kimileri ihanetle, kimileri cehaletle bu ayrışmayı körüklüyor. Şunu hiçbir zaman unutmayacağız; Kürdü, Türk&#8217;ten ayırırsan yalnız kalır ve yutarlar. Türkü, Kürt&#8217;ten ayırırsan, Arap&#8217;tan ayırırsan yalnız kalır, zayıflar. Onun için içeride de dışarıda da ayrıştıran, uzaklaştıran, kutuplaştıran, bölen, parçalayan değil, birleştiren olacağız. Başkaları ne yaparsa yapsın biz inadına kardeşliği savunacağız. <strong>“Terörsüz Türkiye”</strong> gerçekleştiğinde milletimizin başına musallat olan 40 yıllık musibetten ilanihaye kurtulacak, bölgemizin kalıcı huzura kavuşmasını sağlayacağız. Biz terörü, şiddeti, silahı tamamen terk edene suhuletle yaklaşırız. Ayaklarımızı yere sağlam basıyoruz. Her meseleyi en ince detayına kadar analiz ediyor, istişare ediyoruz. İlgili kurumlarımızla, tecrübeli arkadaşlarımızla her konuyu, hiçbir boşluk bırakmadan, hiçbir ihtimali göz ardı etmeden çok kapsamlı bir şekilde düzenli olarak değerlendiriyoruz. Temkinliyiz, tedbirliyiz, sabırlıyız ama aynı zamanda iyimseriz, umutluyuz. Milletimizi on binlerce canını, trilyonlarca dolarlık kaynağını yutan 40 yıllık terör girdabından tamamen çıkarmakta kararlıyız.Türkiye Cumhuriyeti Devleti gündemine hakimdir. Üstelik bugün Allah&#8217;a hamdolsun her bakımdan çok daha güçlüyüz. Bölgemizde terör kullanım süresi bitmiştir. Yabancı aktörlere bel bağlama dönemi kapanmıştır. Türkiye kutup başı olarak yeni dönemde hak ettiği konuma hızla gelmektedir. Terör meselesini tamamen geride bıraktıktan sonra Türkiye bambaşka bir Türkiye olacak, huzur daha da artacak, kalkınma daha da hızlanacak, demokrasi daha da güçlenecek, kardeşlik daha da perçinlenecek, yarım asırdır Türkiye&#8217;nin ayağına vurulmuş prangayı söküp atacak inşallah menzile daha güçlü ilerleyeceğiz.”</em><strong><strong>[1]</strong></strong> <!--more--></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’</strong>ın <strong><em>“Terörsüz Türkiye” </em></strong>temennilerine katılmamak akıl kârı değildir elbette. Ancak bunun nasıl mümkün olacağına dair muktedirin proje hakkındaki açıklamalarında herhangi bir emare de maalesef bulunmamaktadır. <strong>PKK; </strong>Türkiye’ye yönelik terörden neyin karşılığında vazgeçecektir? <strong>ÖCALAN</strong>’ın, <strong>DEMİRTAŞ</strong>’ın ve diğer tutuklu-hükümlülerin serbest bırakılması karşılığında mı? <strong>DEM</strong> Partiden belediye başkanı seçilen insanların görevden alınıp, yerine kayyım atanması uygulamalarına son verilmesi karşılığında mı? Kürtlerin <strong>anadilde eğitim</strong> hakkı başta olmak üzere <strong>temel-doğal hak</strong> ve özgürlüklerinin tanınması karşılığında mı? Kürtlere her hususta <strong>eşit-yurttaş</strong> muamelesi gösterilmesi karşılığında mı? Yoksa ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin geleceğe matuf aşamalarına uygun zemin oluşturmak maksadıyla bölgesel Kürt unsurlarının Suriye’deki “en büyük silahlı güç” <strong>Suriye Demokratik Güçleri (PYD-YPG)</strong> etrafında birleşmelerine Türkiye’nin ses çıkarmamasını temin karşılığında mı? Mevhum süreç başladı başlayalı Türkiye’de iktidar çevreleri niçin artık Suriye’deki Kürt güçlerine <strong>PYD-YPG </strong>terör örgütü demekten vazgeçmiş, <strong>Suriye Demokratik Güçleri </strong>demeye başlamıştır? <strong>PKK, PYD, YPG, PJAK</strong>, vs. vs. gibi Kürt örgütlerini her türlü silahla destekleyen, eğiten, donatan <strong>ABD</strong>; malum örgütlerin terörden vazgeçmelerine niçin müsaade edecekmiş? Neyin karşılığında? Konunun çetrefilliğini <strong>AKP</strong> eski milletvekili <strong>Şamil TAYYAR</strong> şu cümlelerle dillendirmektedir: <em>“Tuhaf şeyler oluyor, izaha muhtaç, bilenlerin anlatması gereken. Terör örgütü PKK tüm bileşenleriyle tasfiye olacaktı. Oysa YPG, Suriye’de ‘Kuzey Irak’ benzeri ‘özerk’ statüye kavuşturulmak isteniyor sanki. ABD; YPG’ye sözde DEAŞ’la mücadele kılıfı altında 130 milyon dolar yeni kaynak hazırlıyor. ABD ve Fransa özel temsilcilerinin gözetiminde Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet ŞARA, YPG lideri Mazlum ABDİ ile bir araya geliyor, gündem, YPG’nin yeni statüsü. ŞARA/ABDİ arasında daha önce imzalanmış mutabakat metni hiç uygulanmıyor. YPG mevcut idari ve askeri sınırlarını koruyor. Şam yönetimi, petrol ve doğal gaz gelirlerini YPG’yle paylaşmaya devam ediyor. PKK’nın bazı ağır silahları ve kimi kadroları YPG’ye transfer ediliyor. Eğer, PKK, YPG kisvesiyle Suriye’de devletleşecekse, Türkiye için tehdit olmaya devam edecektir. İsrail, ABD ile birlikte 4 ülkenin (Türkiye, İran, Irak, Suriye) ortasına yerleşecek. Muhtemelen, ilk aşamada İran, sonrası Türkiye’yi bölmeye, Ortadoğu’nun yeni haritasını çizmeye çalışırken, ihtiyaç duyacakları kara gücünü buradan temin edecekler. Türkiye, bu tehlikeli oyuna asla izin vermemelidir. Gördüğüm kadarıyla devlet içinde bu projeye destek verenler ağırlıkta ve güçlüler. Çok yazık.”<strong>[2]</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’a göre; <strong>&#8220;Terörsüz Türkiye” </strong>sürecini, <strong>PKK</strong>’nın mahpus lideri <strong>Abdullah ÖCALAN</strong>’a yaptığı cesur ve ezberleri bozan çağrısıyla cumhur ittifakı ortağı <strong>Devlet BAHÇELİ</strong>, başlatmıştır. <strong>BAHÇELİ’</strong>nin 22 Ekim 2024 tarihindeki TBMM Grup Toplantısı konuşmasında seslendirdiği bahis mevzuu çağrı şu şekildedir: <em>“Ne ABD ne AB ne Irak ne Suriye ne de bir başka ülkeyle birlikte içimizdeki bazı mihrakların, Kürt kardeşlerimizin sözcüsü ve vasisi olması asla ve kata mümkün değildir. TBMM’de her meselenin ele alınıp milli ve müşterek akılla çözümü mümkün ve hatta mecburidir. Eğer terörsüz bir siyaset, terörsüz bir ülke, terörsüz bir gelecek hususunda herkes ittifak halindeyse o halde değil elimizi taşın altına koymaya, gövdemizi koymaya varız ve buradayız. Geçen haftaki grup konuşmamda demiştim ki; Türkiye’ye getirilirken, ‘her türlü hizmete hazırım’ diyen terörist başı, buyursun terörün bittiğini, örgütünün tasfiye edileceğini tek taraflı ilan etsin. Bu çağrımın içyüzünü henüz anlamayan, anlasa bile işine gelmediğinden saptırmaya çalışanlar çok sayıdadır. Türk ve Türkiye Yüzyılında terörü sıfırlamak, milli birlik ve beraberliği çelikleştirmek amacına matuf hüküm cümlem şöyledir: Terörist başı işin içinde olmazsa bir şey çıkmaz diyenlere de sesleniyorum; Şayet terörist başının tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM DEM Parti grup toplantısında konuşsun. Terörün tamamen bittiğini ve örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığı gösterirse, “Umut Hakkı”nın kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. Ne Kandil ne de Edirne, adres İmralı’dan DEM’e uzansın, bu ağır ve tarihi terör sorunu ülke gündeminden tamamen çıkarılsın. Hodri meydan, buna varız. Vatan, millet, devlet, bayrak, ortak gelecek ve tam bağımsızlık için bunu dahi sineye çekmeye sonuna kadar hazırız. Türkiye ve Türk milleti için her fedakârlığı yapmaya, her çileye katlanmaya, lazım gelen her adımı atmaya kararlıyız, inançlıyız, tarih huzurunda diyorum ki yeminliyiz. Yeni Yüzyıl, Yeni Hayat, Yeni Türkiye temelinde bagajları boşaltalım ve milli ülküleri hep birlikte yakalayalım.”</em><strong><strong>[3]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın ifadeleriyle “<strong>BAHÇELİ, <em>kendisinin ve partisinin yarım asrı aşkın siyasi kariyerini ortaya koyarak bu cesur çağrıyı yapmıştır.” </em></strong>Doğrusunu söylemek gerekirse <strong><em>hafıza-i beşer nisyan ile malûl</em></strong> değilse şayet <strong>BAHÇELİ</strong>’nin yaptığı çağrıyla hem kendisinin hem de partisinin yarım asrı aşkın siyasi kariyerini ortaya koyduğu açıktır. Dahası <strong>BAHÇELİ </strong>bununla da yetinmemiş, <strong>kırk yıl</strong> boyunca <strong>terörist-başı, bebek katili, cani, vs. vs. </strong>diye bin bir çeşit sıfatla tavsif ettiği <strong>ÖCALAN</strong>’a, <strong>ÖCALAN</strong>’ın bilahare yaptığı <strong>&#8220;Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı&#8221; </strong>mukabilinde <strong>“<em>PKK’nın Kurucu Önderi” </em></strong>dahi diyebilmiştir. <strong>“<em>Kurucu Önder” </em></strong>tamlamasının zihinlerdeki çağrışımının hayli müspet olduğu düşünülürse, değişimin bu kadarına <strong>“Pes doğrusu.”</strong> dememek, pek de mümkün görünmemektedir. Böylesi değişimlerin, <strong>Türkiye Barolar Birliği</strong> sabık başkanı <strong>Metin FEYZİOĞLU</strong>’nu hatıra getirmesi çok mu yanlış acaba? <strong>AKP</strong>’nin iktidara geldiği ilk günlerde, haddini aşarak <strong>Başbakan ERDOĞAN</strong>’la münakaşa etmeye kalkışan <strong>Metin FEYZİOĞLU</strong> bilahare, her ne hikmetse <strong>yüz seksen derece </strong>değişmiş ve <strong>AKP, ERDOĞAN</strong> taraftarı kesilmişti?! <strong>“FEYZİOĞLU</strong>’nun bir açığını yakalamışlardır, o da <strong>‘dön baba dönelim, hacılara gidelim’</strong> şarkısını söylemeye başlamıştır.” diyenler, belki de doğru tahminde bulunuyorlardır?!<strong> </strong>Eğri oturup, doğru konuşmak gerekirse<strong> FEYZİOĞLU</strong> dönüşüm sayesinde nemayı da kapmadı değil hani?! Mucizevi değişim sonrası <strong>Türkiye Barolar Birliği </strong>başkanlığını kaybettiyse de <strong>“Büyükelçi”</strong> statüsünü kazandı. “Devlet, kamu kaynaklarını dağıtım vasıtasıdır.” diyenlerin kulakları çınlasın… Muhalefetteyken <strong>BAHÇELİ</strong> de <strong>ERDOĞAN</strong>’a; ÖCALAN, PKK, terör, vs. vs sebebiyle az şey söylememişti tabi.<strong><strong>[4]</strong></strong> Her neyse <strong><em>hafıza-i beşer nisyan ile malûldür?!</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Devlet BAHÇELİ;</strong> terör hükümlüsü <strong>Abdullah ÖCALAN</strong>’ı Türkiye Büyük Millet Meclisine, gelsin konuşsun diye davet edince, <strong>DEM</strong> Partiden oluşturulan heyet İmralı’ya gönderilmiş ve <strong>ÖCALAN</strong>’dan <strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesi için istenen açıklama <strong>25 Şubat 2025 </strong>tarihinde gelmiştir. <strong>ÖCALAN</strong>’ın<strong> &#8220;Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı&#8221;</strong> şu ifadeleri içermektedir: <em>“PKK; tarihin en yoğun şiddet yüzyılı olan 20. Asrı, iki dünya savaşı, reel-sosyalizm ve dünya genelinde yaşanan soğuk savaş ortamları, Kürt realitesinin inkârı, başta ifade özgürlüğü olmak üzere özgürlükler konusunda yasaklardan kaynaklı oluşan zeminde doğmuştur. Teori; program, strateji ve taktik olarak yüzyılın reel-sosyalist sistem gerçeğinin ağır etkisinde kalmıştır. 1990’larda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkârının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır. Kürt-Türk ilişkileri; 1000 yılı aşan tarih boyunca Türkler ve Kürtler, varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı ayakta kalmak için gönüllülük yönü ağır basan, hep bir ittifak içinde kalmayı zorunlu görmüşlerdir. Kapitalist modernitenin son 200 yılı, bu ittifakı parçalamayı esas gaye edinmiştir. Etkilenen güçler, sınıf temelleriyle birlikte buna hizmeti esas bellemişlerdir. Cumhuriyetin tek tipçi yorumlarıyla birlikte bu süreç hızlanmıştır. Günümüzde çok kırılgan hâl alan tarihsel ilişkiyi, kardeşlik ruhu içinde inançları da göz ardı etmeden yeniden düzenlemek esas görevdir. Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nin güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır. Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır. Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür. Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur, olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir. Barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmek durumundadır. Sayın Devlet Bahçeli&#8217;nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanının ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir. Bu perspektifi ortaya koyarken, şüphesiz ki pratikte silahların bırakılması ve PKK&#8217;nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir. Ortak yaşama inanan ve çağrıma kulak veren tüm kesimlere selamlarımı iletirim.”</em><strong><strong>[5]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">DEM Parti çevreleri <strong>&#8220;Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı&#8221;</strong>nın nasıl ortaya çıktığını şu şekilde değerlendirmektedir: <em>“Sayın Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasında Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik çözümü için Ekim 2024’te görüşmeler başladı. Üç kişilik DEM Parti İmralı Heyeti belirlendi. Sayın Öcalan bu heyet aracılığıyla öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’a ve de DEM Parti’ye mesajlar gönderdi. Bu mesajlar DEM Parti tarafından muhataplarına ulaştırıldı. Ayrıca diğer siyasi partiler, STK’lar ve kanaat önderleri ziyaret edildi. Bu görüşmelerin sonuçları İmralı’ya iletildi. Sayın Öcalan PKK, PAJK, Rojava ve Avrupa’ya ayrı ayrı mektuplar kaleme aldı. Aynı zamanda YNK, KDP ve diğer Kürt partilerine de sözlü mesajlar gönderdi. İmralı Heyeti ve siyasi parti temsilcilerinden oluşan geniş bir heyet mektup ve mesajları yerine ulaştırdı ve gerekli görüşmeleri yaptı. Bu temasların neticesinde Rojava merkezli Ulusal Birlik Konferansı gerçekleşti. Sayın Öcalan, 27 Şubat’ta, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile silahlı mücadelenin bitirilmesi ve örgütün kendini feshetmesi çağrısını yaptı. PKK, 2025 yılının Mayıs ayında bu çağrıya olumlu cevap vererek ve 5-6 Mayıs’ta 12. kongresini toplayarak fesih kararını duyurdu. Sayın Öcalan, demokratik çözümün önünü açmak için sorumluluk ve inisiyatif alarak gerekli adımları attı ve atmaya da devam etmektedir.”</em><strong><strong>[6]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÖCALAN</strong>’ın çağrısıyla ilgili olarak <strong>CHP Genel Başkanı Özgür ÖZEL</strong>  de şu beyanda bulundu: <em>&#8220;Ben iktidar partisinin ve ülkenin Cumhurbaşkanının milletin aklıyla alay etmesini doğru bulmuyorum. Bir yandan bir yılı aşkın süredir bir müzakereyi yürüteceksiniz, yapılan görüşmelere devlet adına birisi tam yetkili, dört kişilik bir heyet eşlik edecek, bu konudan dakika dakika haberiniz olacak; Anayasa Mahkemesi&#8217;nin bir üyesi, Yargıtay&#8217;dan üyeler, yüksek hakimlerin bulunduğu 20&#8242;nin üzerinde hukukçudan oluşan bir masa, bir yerde çalışma yapıyor olacak sizin bilginizle ama siz süreci BAHÇELİ başlattı benim haberim yoktu tavrı takınacaksınız. İyi sonuçlar olursa bana yarasın, kötü sonuçlar olursa uzak durayım, yaklaşımı doğru değildir. Bu millet böyle kandırılabilecek, zekası hafife alınabilecek bir millet değil. Aktörlerin pozisyonları belli, bir kişinin pozisyonu güya belli değil. Her şeyi biliyor da işine gelince duyan, işine gelmeyince kulağı sağır olan büyükbaba numarası yapıyor. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizim pozisyonumuz şöyledir: Bu ülkedeki insanların yararına, kan akmayacaksa, şehit gelmeyecekse, bu ülke bütün varını-yoğunu harcadığı terör belasından kurtulacaksa, insanların yüzü gülecekse, analar ağlamayacaksa, barış gelecekse, artık Kürtler yaşadıkları bu sorunlardan kurtulacaksa, kendilerini bu ülkenin tam ve eşit vatandaşları hissedecekse biz orada varız.&#8221;</em><strong><strong>[7]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesiyle alakalı sürecin nasıl başladığı hususunda iktidar ve muhalefet taraflarından yapılan açıklamalar muhtelif ise de hangi şartlarda gerçekleşebileceğine dair suale verilebilecek cevaplar dikkate alınırsa <strong>Özgür ÖZEL’</strong>in beyanatının doğruluk ihtimalinin daha yüksek olduğu açıktır. Kamu idaresiyle ilgili meselelerde, <em>“Aslında böyle bir planımız yoktu ama birdenbire, kendiliğinden gelişiverdi.”</em> türü açıklamaların hakikate tekabül etme ihtimali çok çok düşüktür. Kaldı ki planlanmış olmasında herhangi bir beis de yoktur. <strong>AKP</strong> temsilcilerinin ilk günlerdeki ikircikli tavrının gerçek nedeni olsa olsa önceki seçim döneminde yürüttükleri propaganda faaliyetlerinde CHP’yi PKK’yla ve DEM Parti ile işbirliği içerisinde gösterme manipülasyonlarına kalkışmış olmalarıdır. <em>“KILIÇDAROĞLU’nu Kandil destekliyor.”, “KILIÇDAROĞLU seçilirse APO’yu serbest bırakacak.”, CHP’liler gece-gündüz DEM’leniyorlar.” </em>türü yalanlara tevessül edip, sonra da o yalanları gerçeğe dönüştürmeye çalışmak hakikaten de AKP için endişe verici olmalı. Öyle ya <strong>AKP</strong> seçmeni yanılır da hani aldatan bizden değildi derse ne olacak?! Allah’tan, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı var da <strong>AKP</strong> seçmeninin <strong>Özgür ÖZEL’</strong>e inanmasına engel oluyor?! Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı hemen devreye girdi ve şu “inandırıcı” açıklamayı yaptı: <em>“Abdullah Öcalan’ın örgüte yönelik yaptığı çağrı için ortaya atılan ‘Bir yıla aşkın süredir müzakere yürütülüyor. Anayasa Mahkemesi’nin bir üyesi, Yargıtay üyeleri, Yüksek Hakimlerin bulunduğu 20’nin üzerinde hukukçudan oluşan bir masa çalışmalar yapıyor.’ iddiaları kesinlikle doğru değildir.  Öcalan’ın ‘silah bırakma ve örgütün kendisini feshetme çağrısı’ karşılığında Devletle herhangi bir anayasal/yasal değişiklik pazarlığı söz konusu değildir. Terörsüz Türkiye’ye doğru olumlu adımlar atılmasını engellemek isteyenler tarafından yürütülen/yürütülecek olan dezenformasyon faaliyetlerine itibar edilmemelidir.”</em><strong><strong>[8]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesi<strong> </strong>için iktidarın <strong>Abdullah</strong> <strong>ÖCALAN</strong>’dan istediği fesih çağrısına, <strong>PKK </strong>da topladığı kongrede olumlu cevap verince, sürecin <strong><em>“silah bırakma aşaması”</em></strong>na geçilmek üzere <strong>ÖCALAN</strong>’ın <strong>19 Haziran 2025 </strong>tarihli<strong> </strong>videolu mesajı devreye sokulmuştur. Bahis mevzuu mesajda <strong>ÖCALAN</strong> şu ifadelere yer vermektedir: <strong><em>“Değerli yoldaşlar; Komünalist yoldaşlık hareketimizin geldiği aşamayı, yaşadıkları somut durumu, sorun ve çözüm yollarına ilişkin kapsamlı bir mektupla tekraren de olsa açıklayıcı ve yaratıcı yanıtlar vermeyi, sizlere karşı etik bir görev saymaktayım. 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısını savunmaya devam etmekteyim. Sizlerin PKK’nin 12. Fesih Kongresi’yle, buna kapsamlı oldukça doğru bir içerikle pozitif yanıt vermenizi tarihi bir karşılık olarak değerlendirmekteyim. Gelinen nokta oldukça değerli ve tarihi nitelikte sayılmak durumundadır. Bu arada köprü ilişkide bulunan yoldaşların çabası aynı değerde ve takdire şayandır. Tüm yaşanan gelişmeler sonunda tarihi bir dönüşüm sayılması gereken bir Demokratik Toplum Manifestosu hazırladım. Bu manifesto, yaklaşık 50 yıllık ‘Kürdistan Devriminin Yolu’’ manifestosunu başarıyla ikame edecek niteliktedir. Sadece Kürt tarihsel toplumu için değil, bölgesel ve küresel toplum için de tarihsel toplumsal bir içerik taşıdığına inanmaktayım. Tarihi manifesto geleneğinin başarılı bir örneğini teşkil ettiğinden kuşku duymamaktayım. Tüm bu gelişmelerin İmralı’da gerçekleştirdiğim görüşmeler neticesinde yaşandığını açıkça belirtmek durumundayım. Görüşmelerin özgür irade temelinde yürütülmesine azami dikkat gösterilmiştir. Varılan aşama, yeni adımlarla pratiğe geçmeyi gerekli kılmaktadır. Bu aşamanın ve gerekli adımların da tarihi nitelikte olduğunun önemle belirtilmesi, anlaşılması ve gereklerine bağlı kalınması, yol alınması açısından kaçınılmazdır. Varlık inkarına dayalı ve ayrı devlet amaçlı PKK hareketi ve dayandığı ulusal kurtuluş savaş stratejisine son verilmiştir. Varlık tanınmış, dolayısıyla ana amaç gerçekleşmiştir. Miadını doldurma bu anlamdadır. Gerisi aşırı tekrar ve açmaz olarak değerlendirilmiştir. Bu temelde kapsamlı eleştiri-öz eleştiri devam edecektir. Siyaset boşluk tanımayacağına göre, boşluk, Barış ve Demokratik Toplum başlıklı program, ‘demokratik siyaset’ stratejisi ve temel taktik olarak bütüncül hukukla doldurulmak durumundadır. Tarihsel nitelikte ve kader belirleyici bir süreçten bahsediyoruz. Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir. Kısır mantıklı, önce sen-ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır. Atılan adımların boşa çıkmayacağını biliyorum. Samimiyeti görüyor ve güveniyorum. Dolayısıyla daha da pratik ve somut kilit açıcı adımlara geçilmeye çalışılmaktadır. Benim tarafımdan ileri sürülen tezlerin belli başlı olanları şunlardır: Herkesin üzerine düşeni yapması, Barış ve Demokratik Toplum hedefine ulaşılması, pozitif entegrasyonalist bir perspektifle mümkündür. Tüm anlatılanlardan çıkarılan sonuç; PKK ulus devletçi bir amaçtan vazgeçmiş, bu temel amaçtan vazgeçişle birlikte temel savaş stratejisinden de vazgeçmiş, varlığını sona erdirmiştir. Gelinen tarihi noktanın daha da ileriye götürülmesi beklenmektedir. Gerek TBMM ve komisyon için anlam ifade edecek, gerek kamuoyundaki şüpheleri giderecek ve sözümüzün gereğini karşılayacak şekilde silahların bırakılmasını, ilgili çevre ve kamuoyuna açık olarak temin etmeniz doğal karşılanmalıdır. Silah bırakma mekanizmasının kurulması süreci ileri taşıyacaktır. Yapılan silahlı mücadele aşamasından demokratik siyaset ve hukuk aşamasına gönüllüce geçiştir. Bu bir kayıp değil, tarihi bir kazanım olarak değerlendirilmek durumundadır. Silah bırakmaya ilişkin detaylar belirlenecek ve hızlıca hayata geçirilecektir. Meclisin çatısı altında bulunan DEM, diğer partilerle birlikte bu sürecin başarıya ulaşması için üzerine düşeni yapacaktır. Bu arada tüm karar metinlerinde vazgeçilmez bir şart olarak benim özgür kalma durumuma gelince; biliyorsunuz ki ben hiçbir zaman kendi özgürlüğümü bireysel bir sorun olarak görmedim. Felsefi olarak da kişi özgürlüğü toplumdan soyut olamaz. Birey özgürleştiği oranda toplum, toplum özgürleştiği oranda birey özgür olabilir. Bu eğilimin gereğine bağlı kalınacağı tabidir. Silahın değil, siyasetin ve toplumsal barışın gücüne inanıyorum. Ve sizi de bu ilkeyi hayata geçirmeye çağırıyorum. Son günlerde bölgede yaşanan gelişmeler, attığımız bu tarihi adımın önemini ve aciliyetini açıkça teyit ediyor. Sürece yönelik her türlü eleştiri ve önerilerinizi, katkılarınızı dört gözle beklediğimi belirtmeliyim. Bu tartışmalar tüm ülke, bölge, küresel düzeyde bizleri, Demokratik Modernite Güçlerini yeni bir teorik program, stratejik ve taktik evreye ulaştıracağına, şimdiden bunun hazırlık çabası içinde olunduğuna dair çok iyimser ve hazır olduğumu, arzulu ve coşkulu olarak belirtirim. Önümüzdeki döneme çağrım, kongre kararları ve en son bu yazıda dile getirdiğim görüş ve öneriler doğrultusunda yüklenelim ve başarı temelinde gelişmeler sağlayalım. Daimi yoldaşça selam ve sevgiyle kalın.”</em><strong>[9]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>PKK</strong>’nın <strong>“silah bırakma”</strong> merasimi/müsameresi <strong>11 Temmuz 2025</strong> tarihinde Kuzey Irak’ın Süleymaniye vilayeti sınırları içerisinde yer alan Surdaşi bölgesindeki Casene mağarasında sahnelendi. Silah bırakan <strong>PKK</strong>’lılar adına <strong>Eş Başkan Bese Hozat </strong>şu mesajı seslendirdi: <em>&#8220;Halkımıza ve Kamuoyuna; Demokratik değişim ve dönüşüm sürecine ivme kazandırmak üzere oluşan Barış ve Demokratik Toplum Grubu olarak; burada bulunan ve tarihi demokratik eylemimize tanıklık eden herkesi saygıyla selamlıyoruz. Kürt varlığına yönelik inkâr ve imha amaçlı saldırılara karşı savaşmak amacıyla farklı tarihlerde PKK’ye katılmış ve silah kuşanıp farklı bölgelerde mücadele etmiş biz kadın ve erkek özgürlük savaşçıları, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 19 Haziran 2025 günü açıklamasında dile getirdiği çağrıya cevap olarak bugün buraya geldik. Gelişimiz aynı zamanda Önder Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 günü açıkladığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, 5-7 Mayıs günlerinde yapılan PKK 12. Kongre kararları temelindedir. Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz. Attığımız bu adımın başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm halkımıza, Türkiye ve Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa hayırlı olmasını, barış ve özgürlük getirmesini diliyoruz. Önder Abdullah Öcalan’ın “Silahın değil, siyasetin ve toplumsal barışın gücüne inanıyorum ve sizi de bu ilkeyi hayata geçirmeye çağırıyorum” ifadesine yürekten katılıyor ve bu tarihi ilkenin gereğini yerine getiriyor olmaktan büyük gurur ve onur duyuyoruz. Biliyoruz şimdiye kadar hiçbir şey kolay, bedelsiz ve mücadelesiz olmadı; tersine her şey her gün ağır bedeller ödeyerek ve dişle-tırnakla mücadele ederek kazanıldı. Elbette bundan sonrası da zorlu bir mücadele ile olacak. Bu gerçeği çok iyi biliyoruz, bu temelde yeni başarılar ve demokratik kazanımlar elde etmek üzere, Önder Abdullah Öcalan’ın fikir ve paradigmasına yürekten inanıyor, kendimize ve yoldaşlar topluluğu olarak kolektif gücümüze güveniyoruz. Dünyada faşist baskı ve sömürünün arttığı, bölgemiz Ortadoğu’nun kan gölüne döndüğü ve halkımızın barış içinde özgür, eşit ve demokratik bir yaşama her zamankinden daha fazla ihtiyacının olduğu bu ortamda attığımız bu tarihi adımın büyük önemini, doğruluğunu ve aciliyetini görüyor ve hissediyoruz. Umuyoruz ki herkes, kadınlar ve gençler, işçi ve emekçiler, sosyalist ve demokratik güçler, tüm halklar ve insanlık da attığımız bu barış ve demokrasi adımının tarihi değerini görür, anlar ve takdir eder. Bunlar temelinde halkımızın yaşadığı acının sorumlusu olan tüm bölgesel ve küresel güçleri, halkımızın son derece meşru ve demokratik ulusal haklarına saygı göstermeye, barış ve demokratik çözüm sürecine destek vermeye davet ediyoruz. Başta kadınlar ve gençler, işçi ve emekçiler olmak üzere tüm halkları, demokratik ve sosyalist güçleri, aydın, yazar, akademisyen, hukukçu, sanatçı ve siyasetçileri attığımız bu tarihi adımı doğru anlayarak, bizimle, halkımızla dayanışmaya çağırıyoruz. Yine Önder Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü ve Kürt sorununun demokratik siyasi çözümü için daha aktif mücadele etmeye, küresel düzeyde demokratik, sosyalist enternasyonal mücadeleyi ve dayanışmayı geliştirip, güçlendirmeye çağırıyoruz. Halkımızı ve tüm siyasi güçlerini, yaşadığımız tarihi sürecin özelliklerini ve Önder Apo’nun geliştirdiği Barış ve Demokratik Toplum sürecini doğru anlayarak, her alandaki eğitsel, örgütsel, eylemsel görevleri başarıyla yerine getirmeye, demokratik yaşamı geliştirmeye çağırıyoruz. Zulüm ve sömürü son bulacak, özgürlük ve dayanışma kazanacaktır. Barış ve Demokratik Toplum süreci mutlaka başarıya ulaşacaktır.</em><strong><sup><strong><sup>[10]</sup></strong></sup></strong><em> Kuşkusuz bu tarihi girişimin başarıya ulaşması için çok ciddi hukuksal reformlara ihtiyaç var; yasal ve anayasal düzenlemelere. Gerekliliktir bunlar.&#8221;</em><strong><sup><strong><sup>[11]</sup></strong></sup></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesinin; bir proje olarak güzelliğinden şüphe edilmesine lüzum yok elbette. İktidarını muhafazaya çalışan <strong>AKP</strong>’nin yapmayı arzuladığı <strong>anayasa</strong> değişikliği için <strong>DEM</strong> Partilileri iknâya (kandırmaya) uygun düşeceği de ortada?! Ancak gerçekleştirilebilir olup olmadığına, teorik bir tasarımdan hareketle karar verilemeyeceği de apaçık. Zira Türkiye’ye yönelik terörün yalnızca <strong>Türk Devleti</strong> ve <strong>PKK</strong> diye görülebilecek iki tarafı yoktur. Aynı şekilde terörün tek kaynağı <strong>“Kürt Sorunu”</strong> da değildir. “Kürt Sorunu”nun teşekkülünde <strong>AKP</strong> öncesi siyasi iktidarlar tarafından yürütülen seksen yıllık <strong>etnik inkâr </strong>politikalarının ve <strong>eşitlik karşıtı</strong> icraatların azami katkıyı sağladığı kabul edilebilir ise de terörün asıl kaynağının hem Türkiye hem de Orta Doğu-İslam Dünyası üzerinde hegemonya tesis etmek isteyen (tesis eden) <strong>ABD, Avrupa, Rusya</strong> gibi güçler olduğu da görmezlikten gelinmemelidir. Son yıllarda terör örgütleri üzerindeki asıl <strong>dominant</strong> gücün <strong>ABD</strong> olduğu dikkate alınırsa terörün bitip bitmeyeceğine karar verecek olan asıl gücün de yine <strong>ABD</strong> olacağı besbellidir. Dolayısıyla <strong>AKP</strong> iktidarının <strong>&#8220;Terörsüz Türkiye”</strong> projesinin başarısı da <strong>ABD</strong>’ye bağlıdır. Anlaşılan o ki <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong> da zaten <em>“Süreci, Irak ve Suriye&#8217;deki Kürt kardeşimizle de görüşüyoruz. Türkiye&#8217;deki bu gelişmeler, hele hele dünkü (<strong>11 Temmuz 2025) </strong>atılan adımlar (silah yakma görüntüleri) Irak&#8217;ta çok farklı sesler meydana getirdi. Suriye&#8217;deki Kürt kardeşlerimizin de huzur, barış ve emniyet içerisinde yaşaması bizim olmazsa olmazımızdır. ABD&#8217;nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye Özel Temsilcisi olan <strong>Tom BARRACK</strong> da Suriye’de, Suriye Demokratik Güçleri Temsilcisi Mazlum ABDİ ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet ŞARA ile görüşmeler, toplantılar yaptılar ve oradan verilen mesajlar da gerçekten çok çok olumluydu, bizler için de sevindiriciydi. Terörsüz bir iklimin süratle oluşması için yeni Suriye hükümeti ile ve uluslararası ortaklarıyla da birlikte çalışmayı sürdürüyoruz. Orada da terör defterinin kapanacağına, kardeşliğin, birlik, beraberlik ve bütünlüğün kazanacağına yürekten inanıyorum.”</em><strong><sup><strong><sup>[12]</sup></strong></sup></strong> derken, tam da bu noktaya işaret etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Cumhurbaşkanı R. T. Erdoğan, Teşkilat Akademisi Liderlik Okulu Program Konuşması, 15 Mayıs 2025.</p>
<p>[2] <strong>@samiltayyar27 / 9 Temmuz 2025</strong></p>
<p>[3] <a href="https://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/5354/index.html">https://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/5354/index.html</a></p>
<p>[4] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=-kcc5n4lk-c">https://www.youtube.com/watch?v=-kcc5n4lk-c</a></p>
<p>[5] <a href="https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi/20769/">https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi/20769/</a></p>
<p>[6] <a href="https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokratik-toplum-bulusmalari/22045/">https://www.demparti.org.tr/tr/baris-ve-demokratik-toplum-bulusmalari/22045/</a></p>
<p>[7] <a href="https://tr.euronews.com/2025/02/28/">https://tr.euronews.com/2025/02/28/</a></p>
<p>[8] <a href="https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/terorsuz-turkiye-hedefi-icin-calismalar-">https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/terorsuz-turkiye-hedefi-icin-calismalar-</a> 02. 03. 2025</p>
<p>[9] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=g6VvJedBvXY">https://www.youtube.com/watch?v=g6VvJedBvXY</a></p>
<p>[10] <a href="https://www.rudaw.net/turkish/kurdistan/110720256">https://www.rudaw.net/turkish/kurdistan/110720256</a></p>
<p>[11] <a href="https://x.com/firatfstk/status/1943648961358598586">https://x.com/firatfstk/status/1943648961358598586</a></p>
<p>[12] <a href="https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/">https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/</a> 12.07.2025</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2002&amp;linkname=Ter%C3%B6rs%C3%BCz%20T%C3%BCrkiye%20Projesi%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2002&amp;linkname=Ter%C3%B6rs%C3%BCz%20T%C3%BCrkiye%20Projesi%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2002&amp;linkname=Ter%C3%B6rs%C3%BCz%20T%C3%BCrkiye%20Projesi%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2002&amp;linkname=Ter%C3%B6rs%C3%BCz%20T%C3%BCrkiye%20Projesi%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D2002&amp;title=Ter%C3%B6rs%C3%BCz%20T%C3%BCrkiye%20Projesi%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_4"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=2002</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Mustafa Kemal’in Askerleriyiz.” Tartışmaları Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1989</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1989#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Sep 2024 15:10:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1989</guid>
		<description><![CDATA[Rivayet o ki; Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa 1950 itibarıyla uygulamaya konan serbest seçim sistemi halkın reyiyle Demokrat Parti’yi iktidara getirince, tek-parti diktatörlüğü dönemi “devlet partisi” CHP’nin milli şefi İsmet İNÖNÜ; kızgınlığını “İktidar olabilirsiniz ama muktedir olamazsınız.” vecizesiyle dile getirmiştir… Vecizenin pek de yabana atılır olmadığını Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın da iştirak ettiği, Milli Savunma Üniversitesi tarafından düzenlenen 2024 yılı mezuniyet töreni sonrası Kara &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1989">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Rivayet</strong> o ki; <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> tarihinde ilk defa <strong>1950</strong> itibarıyla uygulamaya konan <strong>serbest seçim</strong> sistemi halkın reyiyle <strong>Demokrat Parti</strong>’yi iktidara getirince, <strong>tek-parti diktatörlüğü dönemi</strong> <strong>“devlet partisi”</strong> <strong>CHP</strong>’nin milli şefi<strong> İsmet İNÖNÜ</strong>; kızgınlığını <strong>“İktidar olabilirsiniz ama muktedir olamazsınız.”</strong> vecizesiyle dile getirmiştir… Vecizenin pek de yabana atılır olmadığını <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın da iştirak ettiği, <strong>Milli Savunma Üniversitesi</strong> tarafından düzenlenen <strong>2024 </strong>yılı <strong>mezuniyet töreni</strong> sonrası <strong>Kara Harp Okulu</strong> mezunu genç teğmenlerin bir araya gelerek <strong>“Mustafa Kemal’in Askerleriyiz.” </strong>sloganıyla gerçekleştirdikleri <strong>kılıçlı gösteri</strong> bir kez daha ispatlamıştır, demek, çok da kolay yanlışlanamaz… <span id="more-1989"></span>Açıktır ki <strong>CEHAPE</strong> (<strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın tabiridir.) zihniyeti eleştirileriyle kurulan <strong>“muhafazakâr demokrat parti” AKP</strong>; <strong>Kemalci</strong> oligarşinin; halkın tarihine, dinine ve diline karşı yaratmak istediği İslam dışı (karşıtı) <strong>seküler kültür</strong> adına yaklaşık seksen yıl boyunca icra edilen <strong>Batıcı</strong> politikaların yanlışlığını seslendirerek, sürekli periferide tutulmuş olan halkın reyiyle iktidarı ele geçirmeyi başarmış ise de <strong>yirmi iki</strong> <strong>yıllık </strong>iktidarına rağmen <strong>eğitim-öğretim</strong> ve <strong>kültürel değişim</strong> programlarında <strong>liyakat ve ehliyet</strong> yetersizliğinden ötürü başarısız olmuş (Başarılı olduğu alan acaba hangisi?) <strong>“muhafazakâr demokrat” </strong>icraatlar yerine, <strong>kâr maksimizasyonu</strong> gayesiyle  karşısında mevzilendiğini söylediği <strong>CEHAPE</strong> zihniyetine benzer bir düşünsel forma bürünerek, <strong>“yeni tek-adam rejimi”</strong> ve <strong>“yeni devlet partisi”</strong> politikalarıyla tüm gücünü sadece ve sadece mevcut iktidarını muhafazaya endekslemiştir. Tabiatıyla böyle bir durum da onu, kendisine destek olacak, <strong>iktidardan nemalanmak</strong> isteyen her kesimle uzlaşmaya ve iktidarını riske sokacak her türlü tavırdan da uzak durmaya sevk etmiştir. <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın; siyasî hayatının ilk yıllarında kendileriyle bin-bir çeşit <strong>hakaretamiz</strong> polemiğe giriştiği sol Kemalist, <strong>Doğu PERİNÇEK<strong>[1]</strong> </strong>ve<strong> </strong>sağ<strong> </strong>Kemalist,<strong> Devlet BAHÇELİ<strong>[2]</strong></strong> ile son yıllarda <strong>stratejik ortak </strong>olması, her türlü uzlaşıya açık olduğunu göstermez mi? <strong>2001</strong> yılı kuruluş aşamasında yazılan <strong>“iç tüzük” </strong>metninde geçen <strong><em>“Ak Parti; milli iradenin tek belirleyici güç olduğunu kabul eder… Millet adına egemenlik yetkisi kullanan kurumların ve kişilerin gözetmeleri gereken en üstün gücün ise hukukun üstünlüğü ilkesi olduğunu savunur&#8230; Milli irade, hukukun üstünlüğü, akıl, bilim, tecrübe, demokrasi, bireyin temel hak ve özgürlükleri ve ahlakiliği, siyasi yönetim anlayışının temel referansları olarak kabul eder… En üstün hizmetin, insana hizmet olduğuna inanır&#8230; İnsanın mutluluğu, huzuru, güveni ve sağlığı çalışmalarının hedefini teşkil eder&#8230; İnsanların farklı inanç, düşünce, ırk, dil, ifade etme, örgütlenme ve yaşama gibi doğuştan var olan tüm haklara sahip olduklarını bilir ve saygı duyar&#8230; Farklı olmanın ayrışma değil, pekiştirici kültürel zenginliğimiz olduğunu kabul eder… Birey-devlet ilişkilerinde, demokratik toplum olmanın gereklerine uygun düşmeyen yaklaşımları ve her türlü ayırımcılığı reddeder… Devleti, bireye hizmet için, bireylerin oluşturduğu etkin bir hizmet kurumu olarak kabul eder&#8230; Milli iradenin egemen olabilmesinin, bütün siyasal hakların ancak özgür kullanımı ile mümkün olabileceğine, özgür siyasal hak kullanımının ise, çoğulcu ve katılımcı hür demokratik düzen içinde hayat bulabileceğine inanır&#8230; İnsanın, insanca yaşamasının yöntemi olan sosyal devlet anlayışının hayata geçirilmesine özel önem verir&#8230;”</em><sup><strong><sup>[3]</sup></strong></sup></strong><em> </em>şeklindeki<em> </em>taahhütlerinden vazgeçip, <strong>“yeni tek-adam rejimi” </strong>kurmaya kalkışırsa Kemalist müttefiklerine rağmen <strong>Kemalizm</strong> aleyhtarlığı iktidarını riske sokmaz mı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Handikap</strong> şu ki kendisine destek olacak <strong>iktidardan nemalanmak</strong> isteyen her kesimle uzlaşmaya ve iktidarını riske sokacak her türlü adımdan da uzak durmaya <strong>mecbur</strong> kalan <strong>AKP; </strong>tek-parti diktatörlük dönemi “devlet partisi” <strong>CHP</strong>’nin aksine, iktidarda kalabilmek için bir taraftan da halkın reyine <strong>ihtiyaç</strong> duymaktadır… Halkın değerleri ve halkın rızası, demokratik yöntemlerle iktidara gelme kaygısı taşımayan sağ ve sol Kemalistleri pek fazla ilgilendirmiyorsa da (PERİNÇEK’in; “Kurtarıcı, sandıktan çıkmaz, Samsun’a çıkar.” vecizesi tam da bunu anlatmaktadır.) sözde <strong>“muhafazakâr demokrat”</strong> olan <strong>AKP</strong>’yi behemehal ilgilendirmektedir. Binaenaleyh <strong>AKP</strong>; her hal ve şart altında <strong>“koyunların hamisiymiş gibi davranıp, kurtlarla işbirliği yapan çoban”</strong> marifetiyle <strong>siyasî maharet</strong> göstermek mecburiyetindedir. <strong>AKP</strong>’nin yirmi iki yıllık iktidarının bu maharetten kaynaklandığını söylemek pek de abartı olarak nitelendirilmese gerektir. Haddizatında <strong>AKP</strong>, en üst mevkiden; <strong>“Eğitim ve kültür politikalarında başarılı olamadık.” </strong>cümleleriyle düştüğü pozisyonu zaman zaman itiraf da etmektedir… Peki bu muvaffakiyetsizliğin temel sebebi nedir? Şüphe yok ki <strong>AKP</strong>’nin <strong>3 Kasım 2002</strong> seçimleriyle iktidara gelişinin gerçek nedeni <strong>“liyakat</strong> <strong>ve</strong> <strong>ehliyet”</strong> gibi üstün nitelikleri değil, sağ ve sol Kemalci oligarşiye karşı halkın birikmiş öfkesi ve nefretidir. Zira, <strong>ATATÜRK</strong> ve arkadaşları tarafından <strong>Birinci Dünya Savaşı</strong> sonrası <strong>Osmanlı İmparatorluğu</strong> bakiyesi topraklar üzerinde <strong>halkın tarihine, dinine ve diline karşı</strong> inşaya çalışılan <em>[Mesela; Hilâfetin Kaldırılması (1924), Şeriyye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması (1924), Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924), Şapka Kanunu (1925), Harf Devrimi (1928), Dil Devrimi (1932), Ezan Yasağı (1932), Türk Müziği Yasağı (1934), Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun (1934), vd.]</em> <strong>nominal cumhuriyet </strong>rejimi hiçbir zaman <strong>Avrupa</strong> standartlarındaki karşılığıyla, <strong>“eşitlik eksenindeki siyasal organizasyon” </strong>ve<strong> “halkın rızasına dayanan yönetim”</strong> şeklinde <strong>gerçek cumhuriyet</strong> olmamış ve hiçbir zaman da halkın kahir ekseriyatı için <strong>“özgürlük”, “eşitlik” </strong>ve<strong> “ekonomik refah”</strong> temin etmemiştir. 1950 öncesi tek-parti diktatörlüğü döneminde de 1950 sonrası sağ Kemalist partilerin iktidar olduğu dönemde de halkın kahir ekseriyatının payına çoğunlukla <strong>“yoksulluk”, “işsizlik”, “sefalet”, “cehalet” </strong>ve<strong> “hastalıklar”</strong> düşmüştür. <strong>Monarşi-aristokrasi</strong> devirlerinde olduğu gibi, <strong>“özgürlük”, “eşitlik” </strong>ve<strong> “ekonomik refah” </strong>da<strong> </strong>yalnızca bir avuç zümreye münhasır kalmıştır. Halkın tarihine, dinine ve diline yönelik tasallutlar da cabası olmuştur. <strong>Muhafazakâr-liberal</strong> politikalarıyla <strong>Turgut ÖZAL</strong> ve <strong>Necmettin ERBAKAN</strong> iktidarları kısmen farklı olmuş ise de maalesef o dönem de çok kısa sürmüştür. Mamafih, Kemalci oligarşinin <strong>seçilen iktidarlar</strong> üzerindeki askerî vesayeti hiçbir zaman eksik olmamış, çoğunluğu <strong>Müslüman</strong> olan halk, <strong>DARBE </strong>kepazelikleriyle daima cenderede tutulmuştur. İşte bu askerî vesayet ve tasallut politikaları halkı canından bezdirmiş olmalı ki <strong>3 Kasım 2002</strong> seçimlerinde Kemalci oligarşiden kurtulmak niyetiyle, kendisini halka <strong>“muhafazakâr demokrat” </strong>diye takdim eden ve <strong>Batıcı</strong> politikaların yanlışlığını seslendiren <strong>siyasal İslamcı</strong> <strong>AKP</strong>’yi tek başına iktidara taşımıştır. İktidarının ilk birkaç yılında, vesayetçi yapıdan kurtulmak isteyen <strong>AKP</strong>, kabul etmek lazım ki halkın desteğini kaybetmemek maksadıyla halka yakın durmuş ve halkın lehine sayılabilecek bir takım icraatlara da imza atmıştır. Ancak bu dönem de kısa sürmüş, vesayetçi yapıdan kurtulan <strong>liyakat ve ehliyet</strong> fakiri <strong>AKP;</strong> iktidarın nimetleriyle tanışınca, <strong>etik</strong> dejenerasyona dûçar olmuş ve iktidardayken halktan yana tavır koymanın pek de <strong>kârlı</strong> olmadığını kabullenerek, kuruluş günlerinde bitireceğini vaad ettiği <strong>yasaklar, yoksulluklar </strong>ve<strong> yolsuzluklar</strong> yumağıyla anılmaya başlamıştır. İlerleyen süreçte de halka verdiği sözleri tamamen unutup, kendi oligarşisini ve kendi <strong>totaliter</strong> kültürünü yaratmaya çalışmıştır. Dolayısıyla da eleştirdiği Kemalci oligarşi devirlerindeki gibi, halkın kahir ekseriyatını o da <strong>“yoksulluk”, “işsizlik”, “sefalet”, “cehalet” </strong>ve<strong> “hastalıklar”</strong> bataklığına itelemiştir. Daha da ötesi; <strong>Kur Korumalı Mevduat Hesabı, Kamu-Özel İşbirliği Yatırımları, Davetiye Usulü İhale, Çok Maaşlı Altın Bürokrat</strong> ve benzeri icraatlarla <strong>milyarlarca dolara baliğ kamu kaynaklarını</strong> bir avuç yeni mutlu azınlığa aktarmakta beis görmemiştir. Maatteessüf, <strong>“AKP Usulü Başkanlık Sistemi”</strong> yılları itibarıyla da ahlak, liyakat ve ehliyet kaygısı yok edilerek <strong>“asiyab-ı devleti har da olsa döndürür”</strong> kurnazlığı ön plana çıkarılmış ve <strong>kamu idaresi</strong> vasıfsız ellere tevdi edilmiştir. Siyasetin hedefi <strong>adaleti tahakkuk ettirmek</strong> değil de bir avuç siyasetçinin <strong>kâr maksimizasyonu</strong> olunca, haliyle hem meşruiyetin aslî kaynağı <strong>evrensel hukuk </strong>ve<strong> evrensel insan hakları</strong> (Siyasal İslamcı oldukları için İslam’ı da dahil etmek yanlış olmaz.) unutulmuş hem de meşruiyetin talî kaynağı olan <strong>halk</strong> algı operasyonlarıyla <strong>“ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek”</strong> kabilinden, <strong>Kemalci </strong>oligarşinin<strong> </strong>geçmişteki İslam karşıtı icraatları hatırlatılarak, <strong>AKP</strong>’nin ahlakî (İslamî) meşruiyeti tartışılır her türlü icraatına <strong>“ehven-i şer”</strong> akidesiyle mecbur bırakılmıştır. Böyle bir yapıda iktidara yönelik <strong>meşruiyet</strong> eleştirilerinin yoğunlaşacağı izahtan varestedir. Acaba, Türkiye’de <strong>cumhuriyet</strong>denilen rejimin meşruiyet kaynağı <strong>Kemalizm</strong> ya da <strong>Atatürkçülük</strong> diye adlandırılan <strong>CEHAPE</strong> zihniyeti midir yoksa iktidarın halk tarafından seçilmiş olması mı yahut da <strong>Avrupa</strong> standartlarındaki <strong>gerçek cumhuriyet (demokrasi)</strong> gibi <strong>evrensel hukuk, evrensel insan hakları </strong>ve<strong> halkın rızası </strong>birlikteliği midir? Şüphesiz olması gereken, <strong>Avrupa</strong>standartlarındaki gibi <strong>evrensel hukuk, evrensel insan hakları </strong>ve<strong> halkın rızası </strong>birlikteliğidir, ancak insanlar sözde <strong>eğitim-öğretim</strong> sayesinde <strong>cahil</strong> bırakıldıkları için <strong>kakofoni</strong> kaçınılmaz olmaktadır. Türkiye’deki siyasal problemlerin kaynağı tam da bu tartışmalarda yatmaktadır. <strong>CEHAPE</strong> <strong>zihniyetinin varyasyonları</strong> (CHP, MHP, İYİP, VATAN P, İP, TKP, ÖDP, vd.) meşruiyetin kaynağını <strong>Kemalizm</strong> ya da <strong>Atatürkçülük</strong> denilen düşünce zannederken; <strong>AKP</strong>, meşruiyetin kaynağını yalnızca seçilmiş olmakta görmektedir. Bu tartışmalardaki <strong>AKP’</strong>nin <strong>ironik</strong> açmazı; karşıtı olduğu zihniyetten, <strong>kâr maksimizasyonu </strong>sevdası nedeniyle <strong>meşruiyet</strong> devşirmek zorunda kalmasıdır. <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın; geçmişte, mecliste yaptığı konuşmalarda <strong>“iki ayyaş”<strong>[4]</strong></strong> diye bahsettiği insanların kimler olduğu, akledebilen her insanın malumu değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;">İşte <strong>AKP</strong>; seçilmiş de olsa <strong>kâr maksimizasyonu </strong>sevdası nedeniyle ikilemlere düşüp, muhalefet ettiği zihniyetten <strong>meşruiyet</strong> devşirmeye kalkıştığı içindir ki iktidarına <strong>ortak olmak</strong> isteyenlerin ve politikalarına <strong>balans ayarı</strong> yapmaya niyetlenenlerin sayısı her geçen gün biraz daha çoğalmaktadır. Açıktır ki <strong>Kara Harp Okulu</strong> mezunu genç teğmenlerin <strong>“Mustafa Kemal’in Askerleriyiz.” </strong>sloganıyla gerçekleştirdikleri <strong>kılıçlı gösteri<strong>[5]</strong> </strong>de<strong> </strong>bu vasatın neticesidir. Teğmenlerin gösterisinden rahatsız olan <strong>AKP</strong>’lilere sormak gerekmez mi: Cumhuriyetin <strong>meşruiyet</strong> kaynağını <strong>Kemalizm, Atatürkçülük</strong> zanneden, daha doğrusu tüm hayatı boyunca maruz kaldığı <strong>yanlış formel eğitim </strong>sayesinde öyle öğrenen insanlar, <strong>inhiraf</strong> gördüklerinde bir biçimde itiraz etmezler mi? Yanlış formel eğitimle <strong>cahil </strong>bırakılan insanlara, <strong>doğru formel eğitim</strong> vasıtasıyla monarşilerde askerlerin <strong>“majestelerinin askerleri”</strong>; diktatörlüklerde <strong>“diktatörlerinin askerleri”</strong>; <strong>ulus-devlet</strong> rejimlerinde ise <strong>“uluslarının, devletlerinin askerleri” </strong>olduğu gerçeğini öğretmek <strong>elzem</strong> değil midir? <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> hâlâ <strong>ulus-devlet</strong> olamadı mı yoksa? Bu <strong>yanlış formel eğitim </strong>sistemini yirmi iki yıllık iktidarı süresince hiç esnetmeden sürdüren <strong>AKP</strong> değil midir? Türkiye’deki tüm eğitim kurumlarında, <strong>tek-parti diktatörlüğü</strong> niçin hâlâ <strong>cumhuriyet</strong> diye öğretilmektedir? Hayatı boyunca, <strong>cumhuriyet</strong>rejiminin olmazsa olmazı <strong>“kuvvetler ayrımı”</strong> prensibine karşı çıkmış olan <strong>ATATÜRK</strong>, niçin hâlâ <strong>cumhuriyetçi</strong> diye takdim edilmektedir? <strong>1923-1950</strong> dönemi devlet örgütlenmesinin <strong>görünüşte cumhuriyet</strong> olduğu ama sistemin muhtevasında <strong>yürütme, yasama, yargı</strong> ayrımının esamesinin dahi bulunmadığı niçin hâlâ anlatılmamaktadır? Oysaki, Atatürkçülüğün önde gelen ideologlarından, o dönemde <strong>CHP</strong> milletvekili ve partinin resmi yayın organı <strong>Hakimiyet-i Milliye (Ulus)</strong> gazetesi başyazarı <strong>Falih Rıfkı Atay</strong>; <strong>ATATÜRK</strong>’ün kurmaya çalıştığı cumhuriyetin niteliklerinin ne olduğunu <strong>1931</strong>’de kaleme aldığı <strong>“Faşist Roma Kemalist Tiran”</strong> başlıklı kitapta açık açık tanımlamıştır: <strong><em>“Biz ne komünistiz ne faşistiz, Kemalistiz. Bizim Rusya’da ve İtalya’da sevdiğimiz şey, bizim işimize yarayacak ihtilalci terbiye ve inkişaf metotlarıdır… Faşizmle sosyalizmi ayıran farklar gaye değil, hareket tarzı farklarıdır… Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova’nın yığın terbiyesi metotları, devletçi Türk iktisatçılığı içinse Faşizmin korporasyon metotları benimsenmelidir…”</em><sup><strong><sup>[6]</sup></strong></sup><em> </em></strong>Realite o ki yeni rejim <strong>Falih Rıfkı Atay </strong>için; cumhuriyet diye adlandırılan tek-parti diktatörlüğüdür… Sualler baki: Dönemin devlet partisi <strong>CHP</strong>’nin iktidarını <strong>icbar</strong> ile elde ettiği ancak <strong>seçim</strong> yoluyla iktidar olunuyor görüntüsü verdiği niçin hâlâ gizlenmektedir? Sözde seçimlerde; seçilenlerin de seçenlerin de listesinin <strong>tek-parti</strong> <strong>(CHP) </strong>tarafından belirlendiği niçin hâlâ saklanmaktadır? Milletvekili olmak isteyenlerin <strong>CHP</strong>’ye müracaat ettikleri, listede kimin yer alacağına parti divanının, daha doğrusu hem partinin hem de <strong>dikta</strong> rejiminin başkanı olan kişinin <strong>(ATATÜRK, İNÖNÜ)</strong> karar verdiği niçin hâlâ ört-bas edilmektedir? Sözde seçimlerin sayımının; gerçek cumhuriyetlerdeki <strong>genel oy</strong> hakkının öngördüğü ilke üzerine <strong>“gizli oy, açık tasnif”</strong> olarak değil, <strong>“açık oy gizli tasnif”</strong> esasına göre yapıldığı niçin hâlâ ifşa edilmemektedir? İşbu seçim görünümlü mizansenin<strong> </strong>1950’ye kadar devam eden <strong>tek-parti diktatörlüğü</strong> süresince <strong>resmi seçim sistemi</strong> olarak uygulandığı niçin hâlâ açık açık anlatılmamaktadır? Daha da ötesi <strong>tiyatral</strong> seçimlerden sonra bir de halkla dalga geçercesine <strong>“Sandık Alayı”</strong> adı verilen <strong>törenler</strong> düzenlendiği, oy sandıklarının bayraklar, halılar, dallar ve çiçeklerle süslenerek sokaklarda dolaştırıldığı, <strong>“Hakimiyet Milletindir.”</strong> yazılı pankartlar taşıyan okul çocuklarına ve esnaf cemiyetlerine <strong>düğün</strong> yaparcasına parti devletine ve dikta rejimine methiyeler dizdirildiği niçin hâlâ beyan edilmemektedir? Kısacası, <strong>1923-1950</strong> yılları <strong>seçim yöntemi</strong>; diktatöryal yöneticilerin kendilerine, halk nezdinde <strong>meşruiyet</strong> kazandırmak için başvurdukları bir <strong>onaylattırma</strong> yöntemidir. Yani <strong>dikta</strong> heveslilerinin kendilerine karşı çıkabilecek hiçbir <strong>muhalif</strong> olmadan ve rakiplerine propaganda özgürlüğü tanımadan, iktidarlarını halka-seçmene onaylattırmalarıdır. Tabiatıyla bu yapıda halk-seçmen edilgendir; karar alma sürecinin sadece neticesine konu mankeni olarak katılan figüran topluluğudur.<sup><sup>[7]</sup></sup> Tek-parti diktatörlüğü dönemi seçimlerinin <strong>sakil bir tiyatro</strong> örneği olduğunu; <strong>CHP Genel Sekreterliği</strong>’nin seçim öncesi valiliklere ve il parti başkanlıklarına gönderdiği <strong>“Müntehib-i sani Yoklama Talimatnamesi”,</strong> zeka özürlü<strong> </strong>insanların dahi anlayabilecekleri açıklıkta ortaya koymaktadır: <strong><em>“1- İntihap yoklama talimatnamesinin ikinci maddesi mucibince, Mebus intihabına esas olan müntehib-i sani seçimlerinde yoklama yapmak mecburidir&#8230; Talimatnamede yalnız müntehib-i sani intihapları için yapılan yoklamalara mahsus olmak üzere Parti, vilayet idare heyetlerine yoklama neticelerini gösteren listeler üzerinde lüzum gördükleri değişiklikleri yapma salahiyeti vermiştir. Mebus intihabı gibi hayati ehemmiyeti haiz olan bir intihaba esas teşkil eden müntehib-i sani intihabının neticesinden mesul olan vilayet idare heyetlerinin bu işe mahsus salahiyetlerini artırmak ve yoklama listelerinde itimada layık görmedikleri herhangi bir şahsı değiştirerek yerine itimada layık bir zatı koyabilmeleri temin edilmektedir. 2- Müntehib-i sani intihabının Mebus intihabı üzerindeki tesiri mutlak ve malum olduğuna göre, yoklamalarda müntehib-i sani olarak seçilecek arkadaşların behemehâl Partili olması, Parti prensiplerine sadık ve Parti disiplinine riayetkâr olması şarttır. Teşkilatımızda faal vazife almış ve bu sebeple tecrübe edinmiş arkadaşlara müntehib-i sani yoklamalarında geniş bir surette yer verilmelidir.” (Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliğinin Parti Teşkilatına Umumi Tebligatı, İkinci-kanun 1939’dan 30 Haziran 1939 Tarihine Kadar, Cilt 14, Büro I. Zerbamat Basımevi, Ankara, 1940).</em><sup><strong><sup>[8]</sup></strong></sup><em>  </em></strong>İşte bu sakil tiyatrodan ötürü, <strong>CHP</strong> <strong>parti devleti rejimi</strong> uzun yıllar istedikleri vekilleri istedikleri yerden seçtirmeyi başarmıştır?! Böylesi bir <strong>dikta</strong> rejiminin uzun süre devam etmesinin arka planında yatan asıl faktörse maalesef <strong>muasır medeniyet seviyesi</strong> diye lanse edilen <strong>Batılı</strong> hayat tarzını yani <strong>İslam</strong>’a karşı <strong>Batılılaşma</strong> tercihini gerçekleştirmeye matuf icraatların <strong>[Hilâfetin Kaldırılması (1924), Şeriyye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması (1924), Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924), Şapka Kanunu (1925), Harf Devrimi (1928), Dil Devrimi (1932), Ezan Yasağı (1932), Türk Müziği Yasağı (1934), Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun (1934), vd.]</strong> sayesinde devşirilen <strong>uluslararası</strong> ortamın duygudaş, sorgulamayan ve ilgisiz varlığı ve yönetici mevkiindeki asker-sivil bürokrat seçkinler arasında bulunan yüksek seviyedeki <strong>örgütlü</strong> <strong>oligarşi</strong> birliğinin, dağınık köylü kitleler karşısındaki üstünlüğüdür&#8230; Teğmenlerin gösterisinden rahatsız olan <strong>AKP</strong>’lilere yine sormak gerekmez mi: Türkiye Cumhuriyeti devletinin <strong>“ulusal-sivil”</strong> bayramlarında camilerde yaptırılan <strong>“dua”</strong> merasimlerinde <strong>ATATÜRK</strong>’ün adını anmadığınız için başınıza bu tür işler geliyor olmasın? <strong>CEHAPE</strong> zihniyeti mensuplarının <strong>“dua”</strong> taleplerini niçin karşılamadığınızı açık açık anlatmanız lazım gelmez mi? <strong>CEHAPE</strong> zihniyeti mensuplarından <strong>sempati</strong> ve <strong>rey </strong>beklediğiniz için mi <strong>ATATÜRK</strong>’ün İslam dini hakkındaki kanaatlerini (Kanaatin ötesinde, <strong>on sekiz yıl</strong> süren <strong>EZAN YASAĞI</strong> icraatını) insanların öğrenmelerine hâlâ izin vermiyorsunuz? Oysaki <strong>ATATÜRK</strong>’ün İslam dini hakkındaki kanaatleri, el yazısıyla <strong>16/17 Ağustos 1931</strong> tarihinde<strong> Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’</strong>ne gönderdiği mektupta apaçık beyan edilmiştir: <strong><em>“Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; (Ikra, Bismi, Rabbi) safsatasını esas tutmuş olan Araplar, medeni cihanlarda, bilhassa Türk zengin medeni muhitlerinde bu iptidai ve cahiliyet devrinin timsali olan düstura dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır.”</em><sup><strong><sup>[9]</sup></strong></sup><em> </em>ATATÜRK</strong>’ün, <strong><em>“Ikra, Bismi, Rabbi safsatası”, </em></strong>dediği şey; bilenlerin malumudur; <strong>Kur’an</strong>’ın ilk ayeti olduğu kabul edilen, <strong>Alak Suresi</strong>’nin ilk ayeti, <strong>“Ikra bi-ismi rabbike-l leżî ḣalak” (Yaratan Rabbinin adıyla oku.) </strong>ayetinden başkası değildir… <strong>ATATÜRK</strong>’ün, <strong>İslam’</strong>la ilgili kanaatlerini; isteyenler, <strong>Kâzım Karabekir</strong>’in, <strong>“Paşaların Kavgası”</strong> başlıklı kitabının <strong>“Kur’an’ın Türkçeye Çevrilişi”</strong> bölümünden de okuyabilirler. <strong>ATATÜRK</strong> şöyle diyor: <strong><em>“Evet, Karabekir; Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım. Ta ki budalalık edip, aldanmakta devam etmesinler.”</em><sup><strong><sup>[10]</sup></strong></sup></strong> <strong>ATATÜRK</strong>’ün, <strong>“Arap oğlunun yaveleri”</strong> dediği şey de elbette <strong>İslam </strong>dininden başkası değildir… AKP’lilere göre, dinlerini <strong>tahkir</strong> dahi etse Müslümanların, ATATÜRK’e “dua” etme mecburiyeti mi vardır? <strong>Cahil</strong> kitlelerin ve <strong>CEHAPE</strong> zihniyetine mensup <strong>“entellektüel”</strong> taifenin bu gerçeği bilmeye hakkı yok mu ki engel oluyorsunuz?! Malum <strong>“entellektüeller”</strong> bu gerçeği bilseler, herhalde <strong>Cihan Harbi </strong>esnasında, <strong>pragmatik</strong> nedenlerle <strong>ATATÜRK</strong>’ün ahaliyle birlikte <strong>dua</strong> eden resimlerini gösterip, el-aleme ders verme cehaletini göstermeyeceklerdir?!</p>
<p style="text-align: justify;">Hülasa etmek gerekirse: Şüphesiz, muhtevası <strong>hukuk devleti</strong> olan Avrupa standartlarındaki bir <strong>gerçek cumhuriyet </strong><strong>(demokrasi)</strong> diğer tüm yönetim biçimlerinden daha makbuldür ve tercih edilmelidir. Zira tarihi tecrübe göstermiştir ki yalnızca muhtevası <strong>hukuk devleti</strong> olan Avrupa standartlarındaki <strong>gerçek cumhuriyet (demokrasi) </strong>şöyle ya da böylebütün <strong>yurttaşlar</strong> için <strong>özgürlük, eşitlik </strong>ve<strong> ekonomik refah</strong> temin etmeyi <strong>görev</strong> bilmekte ve insan onuruna yaraşır hayatın önündeki <strong>“yoksulluk”, “işsizlik”, “sefalet”, “cehalet” </strong>ve<strong> “hastalık”</strong> biçimindeki beş büyük engeli şöyle ya da böyle asgarî seviyelere indirebilmektedir. <strong>Gerçek cumhuriyet</strong> <strong>(demokrasi) </strong>rejimlerinde <strong>askerler</strong>, yalnızca ulus-devletin askerleridir. Birilerinin askeri olma mecburiyetleri yoktur. Silah taşıma imtiyazına sahip olmalarının yegâne sebebi de hukuk devletinin emri altında halkın güvenliğini temin etmektir. Ne var ki <strong>cahil</strong> kitlelerin ve <strong>CEHAPE </strong>zihniyetine mensup <strong>“entellektüel”</strong> taifenin zannettiği gibi, <strong>ATATÜRK</strong> ve arkadaşları tarafından <strong>Birinci Dünya Savaşı </strong>sonrası <strong>Osmanlı İmparatorluğu</strong> bakiyesi topraklar üzerinde <strong>halkın tarihine, dinine ve diline karşı</strong> inşaya çalışılan <strong>nominal cumhuriyet</strong> rejimi hiçbir zaman <strong>Avrupa</strong> standartlarındaki karşılığıyla, <strong>“eşitlik eksenindeki siyasal organizasyon” </strong>ve<strong> “halkın rızasına dayanan yönetim”</strong> formunda bir <strong>gerçek cumhuriyet</strong> olmamıştır. Dolayısıyla da siyasî iktidarı <strong>serbest seçim</strong> yoluyla değil, <strong>icbar</strong> ile elde etmiştir. Söz konusu dönem, <strong>Kemalci oligarşi</strong> için bir <strong>“altın çağ”</strong> olsa da <strong>halkın kahir ekseriyatı için</strong> daha ziyade <strong>“yoksulluk”, “işsizlik”, “sefalet”, “cehalet” </strong>ve<strong> “hastalık” </strong>dönemi olmuştur. Bütün bunlara rağmen birilerinin <strong>Mustafa Kemal</strong>’i sevmeye ve onun askeri olmaya hakkı yok mudur? Başkalarını <strong>icbar etmemek</strong> kaydıyla elbette vardır… Ancak <strong>cehalet</strong> nedeniyle kendilerine yapılan kötülükleri iyilik zanneden insanlara <strong>GERÇEĞİ</strong> öğretmek de hem gerçek entellektüellerin vazifesi hem de <strong>CEHAPE</strong> zihniyetine karşı nominal cumhuriyeti gerçek cumhuriyete <strong>tebdil</strong> etmek üzere <strong>halk</strong> tarafından tavzif edilmiş olan seçilmiş <strong>erdemli </strong>siyasetçilerin vazifesidir. Algı operasyonlarıyla iktidarını sürdürmeye çalışan <strong>kâr maksimizasyonu sevdalısı </strong>siyasetçilerin erdemli olup olmadığını idrâk etmekse <strong>özgürlük, eşitlik </strong>ve<strong> ekonomik refah</strong> isteyen tüm insanların vazifesidir. Vazifesini ifa etmeyenlere <strong>VEYL </strong>olsun…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://tr-tr.facebook.com/1801951846793893/videos/1296304760548501/">https://tr-tr.facebook.com/1801951846793893/videos/1296304760548501/</a></p>
<p>[2] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=29ars6k4a_Q">https://www.youtube.com/watch?v=29ars6k4a_Q</a></p>
<p>[3] <a href="https://www.akparti.org.tr/parti/parti-tuzugu/">https://www.akparti.org.tr/parti/parti-tuzugu/</a></p>
<p>[4] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=QknVq9fWtOI">https://www.youtube.com/watch?v=QknVq9fWtOI</a></p>
<p>[5] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=SqZF1ntuxY8">https://www.youtube.com/watch?v=SqZF1ntuxY8</a></p>
<p>[6] Falih Rıfkı Atay, Faşist Roma Kemalist Tiran, Hakimiyeti Milliye Matbaası, Ankara, 1931.</p>
<p>[7] Kemal Gözler, “Referandum mu, Plebisit mi?”, <a href="http://www.anayasa.gen.tr/">www.anayasa.gen.tr</a></p>
<p>[8] Mehmet Ö. Alkan, “Milli Şef’li Tek-Parti Döneminde Seçimler”, Prof. Dr. Bülent Tanör Armağanı, Oğlak Yayınları, İstanbul, 2006.</p>
<p>[9] Atilla Oral, Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2018.</p>
<p>[10] Kâzım Karabekir, Paşaların Kavgası, Emre Yayınları, İstanbul, 1994.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1989&amp;linkname=%E2%80%9CMustafa%20Kemal%E2%80%99in%20Askerleriyiz.%E2%80%9D%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1989&amp;linkname=%E2%80%9CMustafa%20Kemal%E2%80%99in%20Askerleriyiz.%E2%80%9D%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1989&amp;linkname=%E2%80%9CMustafa%20Kemal%E2%80%99in%20Askerleriyiz.%E2%80%9D%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1989&amp;linkname=%E2%80%9CMustafa%20Kemal%E2%80%99in%20Askerleriyiz.%E2%80%9D%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1989&amp;title=%E2%80%9CMustafa%20Kemal%E2%80%99in%20Askerleriyiz.%E2%80%9D%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_6"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1989</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İslamî Şûra Yönetimi, Demokratik Parlamenter Bir Sistem Midir?</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1984</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1984#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 12 Jun 2024 16:02:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1984</guid>
		<description><![CDATA[Modern karşılığıyla parlamenter sistem; yasama organı mecliste en fazla temsile sahip parti liderinin hükümet başkanı (başbakan) olarak atanıp, hükümeti kurmakla görevlendirildiği ve güven oylaması neticesinde teşkil edilen kabinenin de (bakanlar kurulu) yasama organı parlamentoya karşı sorumlu tutulduğu demokratik yönetim formudur. Sistemin tarihî arka planını; ülkesini mutlak monarşi ile &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1984">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Modern karşılığıyla<strong> parlamenter sistem</strong>;<strong> </strong>yasama organı mecliste en fazla temsile sahip parti liderinin hükümet başkanı (başbakan) olarak atanıp, hükümeti kurmakla görevlendirildiği ve <strong>güven oylaması</strong> neticesinde teşkil edilen kabinenin de (bakanlar kurulu) <strong>yasama organı</strong> parlamentoya karşı sorumlu tutulduğu demokratik yönetim formudur. <span id="more-1984"></span>Sistemin tarihî arka planını; ülkesini <strong>mutlak monarşi</strong> ile yöneten <strong>İngiltere Kralı 3. Henry</strong>&#8216;ye karşı <strong>meşrutî monarşi </strong>isteğiyle başkaldıran ve <strong>Baronlar Savaşı</strong> diye bilinen harbi organize eden, Fransız kökenli İngiliz asilzadesi <strong>Leicester Kontu</strong> (1208 &#8211; 1265) <strong>Simon de Montfort</strong>’ın kraliyet güçlerine karşı galibiyetinin ardından <strong>1258 </strong>ve <strong>1265</strong> tarihlerinde fiilî hükümdar sıfatıyla şekillendirdiği Oxford Parlamentosu’nun, <strong>Kral Henry</strong>&#8216;nin sınırsız yetkilerini elinden alan ve sıradan insanları temsilci seçen icraatları oluşturduğu için <strong>İngiliz Parlamentosu</strong>, sıklıkla <strong>&#8220;Parlamentoların Annesi&#8221; </strong>olarak anılır. <strong>Parlamento; </strong>kavramın etimolojisine uygun olarak, ülke siyasetine dair meselelerin konuşulduğu, tartışıldığı yerdir. Orijininde <strong>“parliament”</strong> kelimesi; manastırlarda rahipler arasındaki akşam yemeği sonrası yapılan teolojik tartışmaları, konuşmaları tanımlamak üzere kullanılırken, on üçüncü yüz yıl itibarıyla piskoposlar, kontlar ve baronlar arasındaki siyasal konsey toplantıları için kullanılmıştır. On dördüncü yüzyıl başlarındaysa manevi ve dünyevi lordlar <strong>(Lords)</strong> arasında bir mecliste, generaller ve burjuvalar <strong>(Commons)</strong> arasında başka bir mecliste tartışmaların yürütülmesi uygulaması gelişmiştir. Bugün halâ var olan kral ve manevi konsey ile <strong>Lordlar kamarası</strong> (House of Lords) ve <strong>Avam kamarası</strong> (House of Commons) pratiği o günlerden kalmadır. Parlamento; toplantıları on yedinci yüzyılda üçer yıllık arayla zorunlu hale getirilince önce profesyonel temsilciler sınıfı ortaya çıkmış, sonra da örgütlü muhalefet doğmuştur. Dahası parlamento, <strong>İngiliz İçsavaşı</strong> <strong>(1642-1651)</strong> sırasında krala karşı devrimci bir organ ve direnişin merkezi haline dönüşmüştür. Restorasyon Döneminde (1660-1688), sonraki siyasi partilerin ataları olan <strong>Whig</strong> ve <strong>Tory </strong>fraksiyonları oluşmuş; Muhteşem Devrim <strong>(Glorious Revolution) 1688-1689</strong> ertesindeyse <strong>parlamenter egemenlik ilkesi</strong> ve kabine üyelerinin Avam Kamarası üyeleri arasından seçilmesi prensibi benimsenmiştir. On yedinci yüzyılın sonlarına doğruysa monarşinin gücü azalmış ve Lordlar Kamarası ile Avam Kamarası arasındaki ilişki Avam Kamarası lehine değişmiştir. 1911 ve 1949 Parlamento Yasalarıyla da Lordlar Kamarası&#8217;nın aşağı statüsü resmen kurumsallaştırılmış ve herhangi bir kanun tasarısını reddetme yetkisi yasaklanmıştır. 1990&#8242;lardan itibaren de kalıtsal ayrıcalıklar ciddi şekilde azaltılarak sistem tam demokratik hale getirilmiştir.[1] Tarihte görülen siyasal sistemler içerisinde; uyruklarına daha ziyade özgürlük, daha ziyade eşitlik ve daha ziyade ekonomik refah temin edebilen yönetim formunun zaman içerisinde olgunlaşan <strong>parlamenter sistem</strong> yahut da onun çağdaş formu <strong>hukuk devleti </strong>olduğunu söylemek pek de yanlış olmasa gerektir…</p>
<p style="text-align: justify;">Acaba <strong>“İslamî Şûra Yönetimi”</strong>, demokratik parlamenter bir sistem midir? Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisine göre; <strong>“şûra”</strong> <strong>(الشورى)</strong>, Müslüman yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hususunda hem ilgililerle <strong>müşavere</strong> edip, onların temayüllerini göz önünde bulundurmasını hem de <strong>danışma kurulu </strong>anlamındaki yapıyı tanımlar. <strong>Kur’an</strong>’da <strong>Şûra</strong> suresi otuz sekizinci ayette geçen <strong>“Onların işleri, aralarında şûra iledir.”</strong> beyanı ve <strong>Âl-i İmrân</strong> suresi yüz elli dokuzuncu ayette geçen <strong>“Ey Peygamber, yapılacak işler hususunda onlarla müşavere et.”</strong> beyanı bu duruma işaret eder. Ancak, İslâm tarihi boyunca <strong>meşveret usulü</strong> şöyle ya da böyle devlet idaresinde işletilmeye çalışılmış ise de <strong>meşveret heyeti </strong>üyeliği, genellikle yönetim merkezlerinde bulunan çok az sayıdaki insanın iştirakinden ibaret kalmıştır. Mesela; <strong>Emeviler</strong>’le başlayan süreçte <strong>şûra</strong>; toplumun önde gelen insanları olarak idareciler, ordu kumandanları ve ilim adamlarından meydana gelen üç sınıfın temsilcileriyle sınırlıdır. İktidarı, <strong>Emevîler</strong>’den devralan <strong>Abbasîler</strong> devrinde ve Müslüman olduktan kısa bir süre sonra <strong>İslâm</strong> dünyasında hâkimiyeti üstlenen <strong>Türkler </strong>zamanında da <strong>şûra</strong> fikri korunmuş fakat meşveret heyetine kimlerin katılacağı hususu daima müphem bırakılmıştır. Belki de bunun temel sebebi şûraya iştirak hususunda <strong>Kur’an’</strong>da ve <strong>Sünnet</strong>’te özel bir düzenlemenin bulunmamasıdır.[2] Mamafih, <strong>klasik fıkıh</strong> doktrinindeki devlet başkanının kimler tarafından seçileceği sorunu tartışılırken kullanılan <strong>ehlü’l-hal ve’l-akd (أهل الحلّ و العقد) </strong>tabirinin, şöyle ya da böyle konuyla ilişkili olduğu pekâlâ söylenebilir. Devlet başkanını seçmek ve gerektiğinde azletmekle yetkili olan heyet anlamında <strong>ehlü’l-hal ve’l-akd</strong> tabirinin ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Terkibin; halifenin iş başına getiriliş usulü ve meşruiyeti konularının <strong>Şii</strong> ve <strong>Sünni</strong> alimler arasında tartışılmasıyla literatüre girdiği kabûl edilmektedir. Şiilerin <strong>nassa dayalı</strong> <strong>imamet</strong> görüşüne karşılık; Sünniler, halifenin <strong>seçim</strong> yoluyla iş başına gelmesi fikrini ileri sürmüş ve devlet başkanını <strong>ehlü’l-hal ve’l-akd</strong> denilen grubun belirlemesi gerektiğini savunmuştur. Bahis mevzuu heyetin kaç kişiden ibaret olacağı tartışmalı ise de ülkenin genelinden veya sadece hilâfet merkezinden seçilmesi ve onların da halifeyi seçmesi gerektiği yönündeki iki temel görüş ön plana çıkmıştır. <strong>Ehlü’l-hal ve’l-akd</strong> grubuna girecek olan kişilerde ne gibi özelliklerin aranacağı hususu da yoğun tartışmalara vesile olmuştur. Yaygın kabul, <strong>ehlü’l-hal ve’l-akd</strong> grubuna girebilmek için <strong>ictihad </strong>derecesinde bir ilmin gerekliliğidir. Zira iki ekol açısından da ümmetin hayatıyla ilgili meseleler; cahil kitlelere, avamın reyine terk edilemez. Ehlü’l-hal ve’l-akdin sayısı ve nitelikleri konusundaki görüş ayrılıklarında, bu görüşlere mesnet teşkil eden dört halife döneminin kısa sürmesi ve icraatlarının farklı şekillerde yorumlanması da ulemanın içinde bulunduğu siyasî ve sosyal şartların ve mevcut siyasî yapıyı eleştirme veya meşru gösterme gayretlerinin de etkisi olmuştur. Açıktır ki mutlakıyet ve saltanat usulünün hâkim olduğu dönemlerde, ulemanın halifeyi ehlü’l-hal ve’l-akdin seçmesi yönünde görüş beyan etmesi, siyasî iktidarın gücünü sınırlama yönünde atılmış önemli bir adım olduğu gibi gerektiğinde azletme yetkisinin savunulması da hukuk devletinin gerçekleşmesi yolunda çok önemli bir adımdır. Ne var ki dört başı mamur bir şûra doktrininin geliştirilememesi ve kurumsallaştırılamaması nedeniyle tarihte meşruiyet gerekçeleriyle ehlü’l-hal ve’l-akdin azli yoluyla değiştirilmiş herhangi bir halifeye de rastlanmamaktadır.[3] Belki de bu durumun gerçek nedeni klasik fıkıh ekolündeki <strong>“Şûrada ortaya çıkan kararlar; çoğunlukla, hatta ittifakla alınmış olsa bile yine de devlet başkanı için bağlayıcı değildir.”</strong> şeklinde ifadesini bulan genel yaklaşımdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İslamî Şûra </strong>tartışmalarında; <strong>Osmanlı-Türk</strong> toplumundaki Batılılaşma (modernleşme) hareketlerine bağlı olarak, <strong>Tanzimat</strong> yılları itibarıyla, devlet yönetiminde <strong>Batılı</strong> siyasal sistemlerdeki <strong>kuvvetler ayrımı</strong> ilkesini andırır tarzda bir evirilmenin yavaş yavaş da olsa tezahür ettiğini söylemek mümkündür. Evirilmenin motivasyonunu belirleyen faktör, şüphesiz <strong>Batı</strong> karşısındaki mağlubiyetlerdir. Devletin varlığını tehdit eden mağlubiyetlerin sebep olduğu sorunların çözümünde, sorumluluğu paylaşıp, geniş bir mutabakata dayandırarak halkın gözünde meşrulaştırma düşüncesi, siyasal yapıda <strong>meclis-i has, meşveret-i havas, meclis-i şûra, meclis-i umumi</strong> gibi çeşitli danışma heyetlerinin teşkilini sağlamıştır. Bu meclisler önemli devlet işlerini görüşmek, savaşa veya barışa karar vermek yahut antlaşmalar yapmak üzere zaman zaman toplanırdı. İstişareye katılacak kişiler ve görüşülecek hususlar padişahın emri üzerine önceden belirlenirdi. Meclislerin aldığı kararlar mazbata haline getirilip saraya sunulur ve padişah da genellikle alınan kararlara uyardı. <strong>Sultan II. Mahmut,</strong> 1830’lu yıllarda devletin merkezî yapısında gerçekleştirdiği reformlarla, söz konusu meclislerde alt kademelerdeki yöneticilerin de kararlarda yer almasını sağlamış ve Avrupaî bir kabine sistemi görüntüsü oluşturmaya çalışmıştır. Bu vesileyle geleneksel <strong>meclis-i meşveret</strong> yapısından <strong>“meclis-i vükelâ”</strong>ya yani <strong>Batı</strong> tarzı modern hükümet yapısına tedricî bir geçiş yaşanmıştır.[4] <strong>Şûra </strong>tartışmalarının <strong>Batı</strong> tarzı bir siyasal modele doğru evirilmesi maalesef beraberinde bir takım sorunları da getirmiştir. <strong>Tanzimat</strong> yıllarında yürütülen siyasal reform hareketleri ne yazık ki toplumda bir <strong>ikilem</strong> doğurmuş ve geleneksel yapıya karşı yönetim kesiminde bir <strong>yabancılaşma </strong>yaratmıştır. Bu durum; nüfusun <strong>Müslüman</strong> kesimi üzerinde güçlü bir kültürel kırılmaya yol açmış ve bu kırılma vasıtasıyla <strong>yönetici elit</strong>, düşünce ve davranışlarında keskin bir şekilde farklılaştığından, yönetilen halkla paylaştıkları ileri sürülen din, dil ve adetlere rağmen, aralarında pek de fazla müşterek yön görünmez olmuştur.<sup><sup>[5]</sup></sup> Öyle ki <strong>Tanzimatçı</strong> elitlere göre <strong>İslam</strong>, esasta ferdi bir anlayış olup, herkes için kendi hususi mabedinde yaşanacak özel bir hayattan ibarettir yani din bir vicdan meselesidir, sosyal bir mahiyeti yoktur; dolayısıyla devlet, dinî hususlarda tarafsız kalmalı, tebaa da artık aynı siyasî ideolojiye mensup bir toplum biçimine dönüşmelidir. <strong>Osmanlıcılık </strong>denilen bu yeni ideoloji, <strong>Sultan II. Mahmut</strong>’un <strong>&#8220;Ben tebaamdaki edyan farkını ancak cami, havra ve kiliselerine girdikleri zaman görmek isterim&#8221;<sup><strong><sup>[6]</sup></strong></sup></strong> şeklindeki meşhur sözüyle <strong>Tanzimat</strong>’ın resmi ideolojisine haline gelmiştir. Yönetici elit üzerindeki Batının üstünlüğü fikri, <strong>Tanzimat</strong> ve <strong>Islahat Fermanı</strong> ile ne kadar pekişmişse de <strong>Müslüman</strong> tebaaya çok fazla sirayet etmemiş, siyasal sorunlara çözüm olarak halk arasında, özellikle genç aydınlarda aksülamel tarzında <strong>İslam</strong>’a yeniden dönüş fikri belirmiştir. Temsilcileri de <strong>Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi</strong> gibi şahısların mensubu oldukları <strong>Yeni Osmanlılar Cemiyeti<em>&#8216;</em></strong>dir.<strong><em> </em>Yeni Osmanlılar, Tanzimat</strong> hareketlerine <strong>İslam</strong> hukuku dışında yeni bir hukuk sistemi getirilmeye çalışıldığı için karşı çıkmıştır.<sup><sup>[7]</sup></sup><strong><em> </em>Tanzimat</strong> idaresinin hem iç hem de dış siyasette ülke zararına olduğuna inanan <strong>Yeni Osmanlılar,</strong> Padişahı ve <strong>Babıali</strong> icraatlarını kontrol edecek bir meclisin kurulması gerektiğini savunuyorlardı ki bu da <strong>Meşrutiyet</strong> idaresidir. <strong>Meşrutiyet</strong> idealinin yegâne dayanağı da halkı <strong>Babıali</strong>’ye karşı harekete geçirecek tek unsur olan konuştuğu dil İ<strong>slam</strong>’dır.<sup><sup>[8]</sup></sup> Siyasal sorunlara çözüm olarak İslam’a yeniden dönüşü savunan bu insanlara göre; İslâm hükümetleri, <strong>hükûmet-i mukayyede</strong> niteliği taşır ve <strong>emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker</strong> ilkesi çerçevesinde şeriatın çizdiği sınırların dışına çıkılmasını önler. <strong>Dört Halife</strong> sonrası İslam dünyasında ortaya çıkan <strong>saltanat rejimleri</strong>, İslam’ın özüne uygun düşmeyen hükümet modelleridir. <strong>Osmanlı</strong>’nın <strong>Batı</strong> karşısındaki mağlubiyetlerine de <strong>İslam</strong> dünyasının sorunlarına da çare İslamî öze yeniden dönüştür. Kurulması gereken siyasal sistem de şeriata istinat eden, mahza adalet ve meşveretten ibaret olan <strong>Meşrutiyet</strong> sistemidir.[9] Teorik arka planını <strong>Yeni Osmanlılar’</strong>ın hazırladığı <strong>Meşrutiyet</strong> sistemi, İslamî temellere istinat edip etmediği tartışmalı da olsa <strong>23 Aralık 1876</strong>’da yürürlüğe giren <strong>Kânûn-ı Esâsî </strong>ile birlikte nihayet ilan edilmiştir. <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong>’nin ilanı, <strong>Osmanlı</strong>’da <strong>Birinci Meşrutiyet</strong> dönemi olarak adlandırılır. Haddizatında, <strong>Meşrutiyet</strong>’in, <strong>Batı</strong> tarzı modern hükümet yapısına geçiş olduğunu söylemek de elbette mümkündür. <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong>’nin öngördüğü <strong>Meclis-i Mebusan </strong>ve <strong>Meclis-i A‘yân</strong>’dan oluşan <strong>Meclis-i Umûmî’</strong>nin, <strong>İngiliz</strong> parlamenter sistemini çağrıştırdığı açıktır. <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong>’ye göre: Mebusları halk değil daha önce halkın seçmiş olduğu vilâyet, sancak ve kaza <strong>idare meclisi</strong> üyeleri seçer. Mebusan sayısı; sekseni Müslüman, ellisi Gayrimüslim olmak üzere toplam 130 kişidir. Mebuslar; mecliste padişaha ve vatana sadık kalacaklarına ve <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong> hükümlerine uyacaklarına dair yemin ederek göreve başlar. Meclisin esas görevi kanun yapmak ve yıllık bütçe kanununu inceleyip kabul etmektir. Mecliste kabul edilen tasarı, üyeleri padişah tarafından atanan <strong>Meclis-i A‘yân</strong>’a gönderilir, burada görüşülüp onaylandıktan sonra da padişahın tasdikiyle kanunlaşır. Reddedilen tasarılar, o yıl içinde tekrar meclis gündemine getirilemez. Padişahın atamasıyla kurulan <strong>hükümet</strong>; meclise karşı değil padişaha karşı sorumludur. Ancak herhangi bir mebus, hükümet üyelerinden biri hakkında şikâyette bulunur ve meclisin üçte iki çoğunluğu şikâyeti haklı bulursa o vekil <strong>Divan-ı Ali</strong>’ye gönderilebilir. Ayrıca hükümetle meclis arasında bir anlaşmazlık çıkar ve iki taraf da görüşlerinde ısrar ederse padişah, yeniden seçim yapılmak üzere meclisi feshedebilir veya hükümeti değiştirebilir. <strong>Hükümet</strong>, meclisin kapalı olduğu dönemlerde <strong>Meclis-i Mebusan</strong>’ın toplanmasına kadar geçerli olmak üzere gerektiğinde geçici kanunlar çıkarabilir. Hükümet üyeleri istediklerinde <strong>Meclis-i Umûmî</strong>’nin her iki kanadındaki toplantılara katılabilir. Buna mukabil  <strong>Meclis-i Meb‘ûsan</strong>da çoğunlukla alacağı bir kararla hükümet üyelerini çağırıp icraatlarıyla ilgili izahat isteyebilir… Bu minval üzere kurulan <strong>Meclis-i Umûmî</strong>’nin açılış töreni 19 Mart 1877’de <strong>Sultan II. Abdülhamid</strong>, devlet erkânı, ruhanî liderler ve yabancı misyon şeflerinin katılımıyla <strong>Dolmabahçe Sarayı</strong>’nın Muayede Salonu’nda yapılır. Meclisin çalışma şekli ve kuralları 20 Eylül 1877 tarihli bir iç tüzükle belirlenir. Buna göre başkanlık divanı; başkan, başkan vekili, iki kâtip üye ve iki idare memurundan oluşacak, padişah, başkan ve vekilini üyeler arasından bir yıllığına atayacaktır. Başkanın görevi müzakereleri yönetmek, iç tüzüğü uygulamak, düzeni ve emniyeti sağlamaktır. <strong>Birinci Meşrutiyet</strong> dönemi <strong>Meclis-i Umûmî</strong>’si; <strong>Meclis-i A‘yân</strong> ve <strong>Meclis-i Meb‘ûsan</strong>, 19 Mart &#8211; 28 Haziran 1877 ve 13 Aralık 1877 &#8211; 14 Şubat 1878 tarihleri arasında iki devre halinde yaklaşık beş ay kadar faaliyet gösterdikten sonra <strong>Osmanlı-Rus</strong> <strong>Harbi</strong>’nin <strong>(93 Harbi)</strong> başlaması nedeniyle <strong>Sultan II. Abdülhamid</strong> tarafından, 13 Şubat 1878 tarihinde <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong>’nin kendisine verdiği yetkiye istinaden süresiz olarak tatil edilmiştir… Yeniden açılması ise yaklaşık otuz yıl süren <strong>İstibdat Dönemi </strong>sonrası, 23 Temmuz 1908’de <strong>İkinci Meşrutiyet</strong>’in ilânı üzerine gerçekleşebilmiştir… <strong>İkinci Meşrutiyet </strong>döneminde <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong>’ye; meclisten <strong>güven-oyu</strong> alamayan hükümetin görevden düşürülmesi yönündeki düzenlemenin ve tahta çıkan padişahın <strong>Meclis-i Umûmî</strong>’de şeriata ve <strong>Kânûn-ı Esâsî</strong> hükümlerine uyacağına ve vatana-millete sadık kalacağına dair yemin metninin eklenmesi <strong>Avrupa</strong> tarzı <strong>parlamenter monarşi</strong> ve <strong>hukuk devleti </strong>yönünde atılan önemli adımlardır.[10]  <strong>Birinci Meşrutiyet</strong> dönemindeki, Meşrutiyetin <strong>İslamî</strong> ilkelere dayandığına dair <strong>Yeni Osmanlılar</strong> tarafından yapılan savunmanın benzerini; <strong>İkinci Meşrutiyet</strong> yıllarında da yine İslamcı aydınlar ve ulemadan bazı insanlar yapmıştır. Dönemin İslam alimlerinden <strong>Bediüzzaman</strong>’a göre; <strong>Meşrutiyet</strong>; hâkimiyet-i milliye, mahza adalet ve meşveretten ibaret olup şeriata istinat eder. Şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Mütehakkimane istibdadın şeriatla bir münasebeti yoktur. <strong><em>“Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.”,</em></strong> <strong>Hadis</strong>-i şerifinin de işaret ettiği gibi; şeriatın âleme gönderiliş gayesi istibdadı ve zalimane tahakkümü ortadan kaldırmaktır. <strong>Şeriatın meslek-i hakikisi de Meşrutiyettir.</strong> Fakat bir millet cehaletle kendi hukukunu bilmezse ehl-i hamiyet idareciyi dahi müstebit eder. Meşrutiyet-i meşruanın birinci kapısı, ittihad-ı kulûb; ikincisi, muhabbet-i milliye; üçüncüsü, maarif; dördüncüsü, sa’y-i insanî; beşincisi de terk-i sefahattir. <strong>Meşrutiyet</strong>; meşru çerçevede yürütülmezse idare istibdada dönüşür. İdareciler, peygamberin emrine itaat edip, onun yolunda giderse halifedir ve itaat farzdır. Ancak peygambere tâbi olmayıp, zulmederse o idareci padişah da olsa hayduttur. <strong>Meşrutiyet’</strong>te kuvvet, kanundadır. Anlamı, <strong>“Kudret ve izzet sahibi olan yalnızca Allah’tır.” (Hac Suresi: 40.)</strong> ayetinin hâkim ve âmir-i vicdan olduğudur. Bu da marifet-i tam ve medeniyet-i âmm ve din-i İslâm namıyla mümkündür. Alem-i İslam’ın istikbalde terakkisinin ana kapısı <strong>meşrutiyet-i meşrua</strong> ve meşru dairedeki hürriyet; taht ve baht-ı İslam’ın anahtarı da meşrutiyetteki şûradır.<sup><sup>[11]</sup></sup><strong>Bediüzzaman</strong>; <strong>II. Meşrutiyet</strong> döneminde <strong>Meclis-i Umûmî</strong>’nin yeniden açılışından sonra mebuslara yaptığı bir konuşmada da şu hususlara işaret eder: <em>“Cumhuriyet ve demokrat manasındaki meşrutiyeti ve kanun-u esasiye denilen adalet ve meşvereti ve kanunda cem’i kuvveti temin eden, evham ve şükûk sahibini varta-i hayretten kurtaran ve istikbal ve ahiretimizi tekeffül eden ve menafi-i umumiye olan hukukullahı izinsiz tasarruftan tahlis eden ve hayat-ı milliyemizi muhafaza eden ve umumî ezhanı manyetizmalandıran ve ecanibe karşı metanetimizi ve kemalimizi ve mevcudiyetimizi gösteren ve bizi muaheze-i dünyeviye ve uhreviyeden kurtaran ve maksad ve neticede ittihad-ı umumiyeyi tesis eden ve o ittihadın ruhu olan efkâr-ı ammeyi tevlid eden ve çürük mesavi-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasak eden ve bizi <strong>Avrupa</strong> dilenciliğinden kurtaran ve geri kaldığımız uzun mesafe-i terakkiyi, sırr-ı i’caza binaen bir zaman-ı kasırda tayyettiren ve <strong>Arap</strong> ve <strong>Turan</strong> ve <strong>İran</strong> ve <strong>Samileri</strong> tevhid ederek az zaman içinde bize bir büyük kıymet verdiren ve şahs-ı manevi-i hükûmeti <strong>Müslüman</strong> gösteren ve <strong>Kanun-u Esasî</strong>’nin ruhunu ve bizi hıns-ı yeminden kurtaran ve Avrupa’nın eski zann-ı fasidelerini tekzib eden, <strong>Hâtem-ül Enbiya</strong> ve şeriatının ebedî olduğunu tasdik ettiren ve muharib-i medeniyet olan ve anarşiliğe yol açan dinsizliğe karşı set çeken ve zulmet-i tebayün-ü efkâr ve teşettüt-ü ârâyı safha-i nuranîsi ile ortadan kaldıran ve umum ulema ve vaizleri ittihad ve saadet-i millete ve icraat-ı hükûmeti meşruta-i meşruaya hâdim eden ve adalet-i mahza gereği anasır-ı Gayrımüslimeyi daha ziyade te’lif ve rabteden ve en cebîn ve âmi adamı en cesur ve en has adam gibi hiss-i hakikî-i terakki ile ve fedakârlık ve hubb-u vatanla mütehassis eden ve insanları sefahet ve israfattan ve havaic-i gayr-ı zaruriyeden halâs eden ve muhafaza-i ahiretle beraber imar-ı dünya etmekle sa’ye gayret veren ve hayat-ı medeniye olan ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviyenin düsturlarını öğreten ve bizi icma-i ümmete küçük bir misal-i meşru gösteren ve hüsn-ü niyete binaen amalinizi ibadete çeviren ve üç yüz milyon Müslümanın hayat-ı maneviyesine sû-i kasttan ve cinayetten tahlis eden ol <strong>Kur’an-ı Mukaddes</strong>’in düsturları ünvanıyla Meşrutiyeti gösterseniz ve hükümlerinize mehaz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz, acaba bu kadar fevaidi ile beraber ne gibi bir şey kaybedeceksiniz? <strong>Meşrutiyeti, meşruiyet ünvanı ile telâkki ve telkin etmek gerekir.</strong> İnsanlar hür olmalıdırlar ama her halükârda abdullahtırlar. Her şey serbest denilerek gayrı meşru işlere kalkışmak, insan için senet ve özür olamaz. <strong>Hürriyet, adab-ı şeriatla kayıtlıdır.</strong> Zira ittifak hüdadadır, heva ve heveste değildir. Aksi taktirde <strong>istibdat</strong> daima hükümferma olacaktır.”</em><sup><sup>[12]</sup></sup><em> </em>Ne yazık ki <strong>Bediüzzaman</strong>’ın <strong><em>“Cem’i kuvvetimle bütün âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki umum İslam’ın saadetinin fecr-i sadığı gelmiştir. Faraza, şu devletin yarı milleti pahasına da verilseydi gene erzan ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz”</em></strong> dediği <strong>Meşrutiyet</strong>, onu sukut-u hayale uğratmıştır. İktidarı ele geçiren <strong>İttihat ve Terakki Fırkası</strong> öyle bir tahakküm ve istibdat uygulamıştır ki <strong>Sultan II. Abdülhamid</strong>’in sözde istibdadını herkes mumla aramıştır. Bu sebeple gerçekleşen <strong>31 Mart Olayları </strong>neticesinde; <strong>Meşrutiyet</strong>’in üçüncü günü <strong>Sultanahmet Meydanı&#8217;</strong>ndaki mitingde ve daha sonra da <strong>İttihat ve Terakki Fırkası’</strong>nın ileri gelenleriyle birlikte gittiği <strong>Selanik</strong>’te, <strong>Selânik Meydanı</strong>&#8216;nda bir <strong>Meşrutiyet</strong> müdafii olarak halka hitap eden <strong>Bediüzzaman</strong>, <strong>Meşrutiyet</strong> karşıtlığıyla suçlanarak tutuklanmış ve <strong>Divan-ı Harp</strong>’te yargılanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Literal-kitabî anlamıyla <strong>Kur’anî İslam</strong>’ın muhataplarına herhangi bir <strong>siyasal form</strong> önermediği açıktır… Ancak, <strong>Aristoteles</strong>’in ifadeleriyle eşyanın doğal düzeninde yeri olan formların tatbikatına yönelik <strong>meşveret heyeti </strong>manasında <strong>şûra </strong>ve<strong> meşveret usulü </strong>teklif ettiği de açıktır. Daha doğrusu emrettiği şüphesizdir. <strong>Şûra</strong> suresi otuz sekizinci ayette geçen <strong>“Onların işleri, aralarında şûra iledir.”</strong> beyanı ve <strong>Âl-i İmrân</strong> suresi yüz elli dokuzuncu ayette geçen <strong>“Ey Peygamber, yapılacak işler hususunda onlarla müşavere et.”</strong> beyanı bu durumun <strong>muvazzah</strong> delilidir. Ne var ki İslam’ın tarihî tecrübesinde bu <strong>emre</strong> riayet edildiğini söylemek çok da kolay değildir. Dahası iktidardan beslenen hem <strong>klasik</strong> ulemanın suî taifesi hem de <strong>modern</strong> ulemanın suî taifesi, <strong>“Şûrada ortaya çıkan kararlar; çoğunlukla, hatta ittifakla alınmış olsa bile yine de devlet başkanı için bağlayıcı değildir.” </strong>hezeyanıyla bir taraftan <strong>Kur’an</strong>’ın <strong>sarih </strong>hükmünü iptale bir taraftan da şöyle ya da böyle kendisini İslam’a nispet eden <strong>cahil-avam</strong> tabakasının samimi duygularını iğfale kalkışmışlardır. Bundan ötürüdür ki İslam ülkelerinde; klasik dönemlerde <strong>saltanat rejimleri</strong>, modern dönemlerde de <strong>tek-adam (monokrasi) rejimleri</strong> egemen olmuştur. Dolayısıyla da İslam dünyasında, Batı’da yaratılan <strong>parlamenter sistem</strong> ya da <strong>hukuk devleti</strong> ölçeklerinde <strong>kahir ekseriyet</strong> için <strong>özgürlük</strong>, <strong>eşitlik</strong> ve <strong>ekonomik refah </strong>gerçekleştirilememiştir. Keşke sadece <strong>literal-kitabî</strong>  teoriden ibaret kalan <strong>İslamî şûra yönetimi; </strong>Avrupaî tarzda <strong>demokratik parlamenter </strong>bir<strong> hukuk devleti </strong>pratiğine dönüşebilseydi de <strong>Müslümanlar</strong> da olabildiğince <strong>özgür</strong>, olabildiğince <strong>eşit</strong> ve olabildiğince <strong>müreffeh</strong> bir hayat yaşasaydı… Müslümanların entelektüel seviyesine nispetle böyle bir temennide bulunmak çok mu hayalî?!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://www.britannica.com/topic/Parliament">https://www.britannica.com/topic/Parliament</a></p>
<p>[2] <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/sura">https://islamansiklopedisi.org.tr/sura</a></p>
<p>[3] <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/ehlul-hal-vel-akd">https://islamansiklopedisi.org.tr/ehlul-hal-vel-akd</a></p>
<p>[4] <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/meclis-i-mesveret">https://islamansiklopedisi.org.tr/meclis-i-mesveret</a></p>
<p>[5] Kemal Karpat, Osmanlı Modernleşmesi, İmge Kitabevi, Ankara, 2002.</p>
<p>[6] Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, Matbaa-i Kader, İstanbul, 1327.</p>
<p>[7] İhsan Sungu, “Tanzimat ve Yeni Osmanlılar”, Tanzimat I. Maarif Matbaası, İstanbul, 1940.</p>
<p>[8] Mümtazer Türköne, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İletişim Yay., İstanbul, 1991.</p>
<p>[9] <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/mesrutiyet">https://islamansiklopedisi.org.tr/mesrutiyet</a></p>
<p>[10] <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/meclis-i-mebusan">https://islamansiklopedisi.org.tr/meclis-i-mebusan</a></p>
<p>[11] Bediüzzaman, Asar-ı Bediiyye, Elmas Neşriyat, İstanbul, 2004.</p>
<p>[12] Bediüzzaman, Asar-ı Bediiyye, Elmas Neşriyat, İstanbul, 2004.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1984&amp;linkname=%C4%B0slam%C3%AE%20%C5%9E%C3%BBra%20Y%C3%B6netimi%2C%20Demokratik%20Parlamenter%20Bir%20Sistem%20Midir%3F" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1984&amp;linkname=%C4%B0slam%C3%AE%20%C5%9E%C3%BBra%20Y%C3%B6netimi%2C%20Demokratik%20Parlamenter%20Bir%20Sistem%20Midir%3F" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1984&amp;linkname=%C4%B0slam%C3%AE%20%C5%9E%C3%BBra%20Y%C3%B6netimi%2C%20Demokratik%20Parlamenter%20Bir%20Sistem%20Midir%3F" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1984&amp;linkname=%C4%B0slam%C3%AE%20%C5%9E%C3%BBra%20Y%C3%B6netimi%2C%20Demokratik%20Parlamenter%20Bir%20Sistem%20Midir%3F" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1984&amp;title=%C4%B0slam%C3%AE%20%C5%9E%C3%BBra%20Y%C3%B6netimi%2C%20Demokratik%20Parlamenter%20Bir%20Sistem%20Midir%3F" id="wpa2a_8"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1984</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Parti Devletinin Seçim Mağlubiyeti Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1971</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1971#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Apr 2024 10:15:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1971</guid>
		<description><![CDATA[Parti devleti; ülke yönetimiyle özdeşleşen bir siyasi partinin tek başına yürütme, yasama ve yargı organlarını domine ettiği yani baskı altına alıp tahakküm kurduğu rejimlere verilen isimdir. Modern dikta rejimlerine özgü olan bu yönetim biçimi; muhaliflerini yok etmekle ve halkı politik alanın dışına itmekle maruf klasik örneklerinin &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1971">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Parti devleti;</strong> ülke yönetimiyle özdeşleşen bir siyasi partinin tek başına <strong>yürütme</strong>, <strong>yasama</strong> ve <strong>yargı</strong> organlarını domine ettiği yani baskı altına alıp tahakküm kurduğu rejimlere verilen isimdir. Modern dikta rejimlerine özgü olan bu yönetim biçimi; muhaliflerini yok etmekle ve halkı politik alanın dışına itmekle maruf klasik örneklerinin aksine, meşruiyeti <strong>milli irade</strong> normuna endeksleme efsanesini korumaya gayret ederek, manipülatif <strong>plebisiter seçim </strong>yöntemleriyle halkın onayını almaya büyük önem atfeder. <span id="more-1971"></span><strong>Parti devleti; otoriter</strong> ve<strong> totaliter</strong> bir ideolojiye dayanır ve o ideolojinin gereklerine göre yeni bir toplum modeli oluşturmayı hedefler. Bu hedefe ulaşabilmek için de toplumsal hayatı kontrol altında bulundurma hakkını kendinde görür. Her türlü <strong>sosyo-ekonomik</strong> faaliyete müdahale eder. Kültürel entegrasyonu ve homojeniteyi sağlayabilmek için <strong>eğitim-öğretim</strong> kurumlarını ve <strong>enformasyon</strong> araçlarını tekelinde tutar. Tüm bunları yaparken de muayyen bir hayat tarzını yaratmak üzere, <strong>muasır medeniyet seviyesine yükselme</strong> ve <strong>iktisadî kalkınma</strong> gayesini gerçekleştirmeye çalıştığı propagandasını yapar. <strong>Parti devleti;</strong> zaman zaman <strong>çok-partili sistem</strong> uygulamalarına görünüşte izin verse de bu, <strong>formel</strong> bir uygulamadan öteye geçmez. Mutlak üstünlüğü bulunan parti dışındaki <strong>uydu partiler</strong> gerçek anlamda muhalefet partileri değildir ve egemen partiye karşı <strong>rekabet</strong> etmeleri de imkânsızdır. Bir anlamda dominant partinin müttefikleri olarak onun yanında yer alır ve muhtemel toplumsal ihtilafların çözümünde ona destek olurlar.<strong> Parti devleti; </strong>toplumsal bölünmeler karşısında güdülen politikalar açısından <strong>dışlayıcı</strong> <strong>(exclusionary)</strong> tutum takınabileceği gibi, <strong>devrimci</strong> <strong>(revolutionary)</strong> tutum da takınabilir. Dışlayıcı tutum; toplumdaki bölünmeleri kabul edip, partiyi kendi tabanlarını seferber etme aracı haline getirerek siyaset tekelini elinde tutar, muhalif karşı grubunsa siyasal etkenliğini <strong>yasaklama</strong> ya da <strong>sınırlama</strong> yöntemiyle devlete katılmalarını engeller. Devrimci tutum ise toplumdaki muhalif gruba yönelik eritme ya da özümleme yolunu tercih ederek, uzun vadede bölünmeyi ortadan kaldırmaya, sınıfsal çeşitliliği yok etmeye çalışır. Yaygın olan <strong>tarihî tecrübe</strong> daha ziyade dışlayıcı tutumdur. <strong>Parti devleti</strong>nin hegemonyası elbette <strong>sür-git</strong> devam edemez. <strong>Sosyo-ekonomik </strong>değişmeler şöyle ya da böyle mevcut oligarşik düzeni bozar. <strong>Tek-parti</strong> monopolünden yarışmacılığa geçme temayülü belirir. Bu temayülün belirmesinde; iktidar seçkinlerinin çıkar çatışmalarına düşmeleri kadar, siyasetten dışlanan dezavantajlı grupların bir biçimde güçlenmesi ve <strong>beynelmilel faktörler</strong> de etkili olmaktadır elbette. Gelişen bu şartlar karşısında <strong>parti devleti</strong> ya dış faktörlere direnip, iktidar seçkinlerinin anlaşmazlığı ve dışlanan, dezavantajlı grupların hoşnutsuzluğu krizlere yol açmasın diye baskılarını artırarak <strong>kışla düzeni</strong> uygulamasına geçer ya da toplumsal değişimi yavaşlatarak mukadder transformasyona uğrayıp, dönüşüme ayak uydurarak, ömrünü uzatmaya, hayatta kalmaya çabalar.[1]</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong>’nin <strong>1923-1950</strong> dönemindeki <strong>tek-parti</strong> <strong>(CHP)</strong> yönetiminin, muhaliflerine karşı dışlayıcı <strong>(exclusionary)</strong> tutum takınan <strong>diktatöryal</strong> bir <strong>parti devleti</strong> pratiği olduğu şüphesizdir. Devlet; görünüşte çağdaş siyasal örgütlenme modeli olan <strong>cumhuriyet</strong> formunda örgütlenmiş ise de <strong>yürütme, yasama</strong>,  <strong>yargı</strong> ayrımının esamesi dahi bulunmadığı gibi, sistem dışı bırakılan muhalif toplum kesimleri <strong>(Müslüman Türkler ve Kürtler) </strong>bakımından, katılımı, sınırlamanın çok ötesinde, onlara karşı daima yasaklayıcı bir tavır takınmıştır. Siyasal meşruiyetini, gerçekte <strong>icbar</strong> ile halka onaylatmış, ancak <strong>seçim</strong> yoluyla iktidar olunuyor görüntüsü vermekten de geri durmamıştır. Plebisiter seçimlere mahsus, seçilenlerin de seçenlerin de listesinin <strong>tek-parti</strong> <strong>(CHP) </strong>tarafından belirlendiği <strong>iki dereceli</strong> <strong>sözde seçim</strong> pratiği dört yılda bir olmak üzere (1923, 1927, 1931, 1935, 1939, 1943) düzenli bir şekilde tekrarlanmıştır. <strong>Seçim</strong> dönemine girildiğinde <strong>CHP </strong>tarafından önce illerin çıkaracağı <strong>milletvekili</strong> sayısı ve ikinci seçmen <strong>(müntehib-i sani)</strong> sayısı belirlenir ve listeler tanzim edilirdi… <strong>Genel oy</strong> manipülasyonlarıyla birinci seçmenler <strong>(müntehib-i evvel)</strong> iki haftalık süre zarfında ikinci seçmenleri <strong>(müntehib-i sani)</strong> seçer, seçilen bu ikinci seçmenler de <strong>CHP</strong> <strong>milletvekili</strong> adaylarına <strong>rey</strong> verirlerdi&#8230; Milletvekili olmak isteyenler <strong>CHP</strong>’ye müracaat edebilirdi ancak listede kimin yer alacağına <strong>parti divanı</strong> daha doğrusu hem partinin hem de dikta rejiminin başkanı olan kişi <strong>(ATATÜRK, İNÖNÜ)</strong> karar verirdi… Seçimlerde sayım; <strong>genel oy</strong> hakkının öngördüğü ilke üzerine <strong>“gizli oy, açık tasnif”</strong> olarak değil, <strong>“açık oy gizli tasnif”</strong> esasına göre yapılırdı&#8230; Bu seçim görünümlü <strong>mizansen,</strong> tek-parti diktatörlüğü süresince <strong>resmi seçim sistemi</strong> olarak uygulanmıştır&#8230; Mizansen bu ya <strong>“iki dereceli seçim sistemi”; </strong>halkın doğrudan <strong>milletvekili</strong> seçebilecek <strong>olgunlukta</strong> olmamasından ve serbest bırakıldığı taktirde hata yapma, yanlış kişiyi seçme ihtimalinin yüksekliğinden bahisle savunulurdu (Olsa, dükkân sizin ?!)… Bu sebepten ötürü evvela <strong>“genel oy”</strong> kisvesi altında birinci seçmenler <strong>(müntehib-i evvel) </strong>tarafından ikinci seçmenler <strong>(müntehib-i sani) </strong>seçilir; ardından da sayıları sınırlı ikinci seçmenler <strong>(müntehib-i sani), CHP </strong>milletvekillerini seçerdi… Hemen her seçimden sonra da <strong>“Sandık Alayı”</strong> adı verilen törenler düzenlenir, oy sandıkları bayraklar, halılar, dallar ve çiçeklerle süslenir, <strong>“Hakimiyet Milletindir.”</strong> yazılı pankartlar taşınır, okul çocukları, esnaf cemiyetleri, vs. düğün yaparcasına caddelerde dolaştırılır ve parti devletine, dikta rejimine methiyeler dizilirdi… İşbu seçim sistemi; <strong>plebisiter seçim</strong> sisteminin <strong>“ideal”</strong> örneğidir. <strong>Plebisiter seçim; </strong>belli bir dönemde iktidarı fiilen ellerinde bulunduranların, seçimlerde seçtirmek istedikleri listeyi ya da hazırladıkları yasal düzenlemeleri bir tartışma ortamı yaratmaksızın, blok halinde ‘evet’ ya da ‘hayır’ ile sonuçlanabilecek bir halkoylamasına sunmalarıdır. <strong>Plebisiter seçim;</strong> halkın rızasına dayanmayan, <strong>anti-demokratik</strong> bir usuldür. Diktatöryal yöneticilerin kendilerine, halk nezdinde <strong>meşruiyet</strong> kazandırmak için başvurdukları bir <strong>onaylattırma</strong> yöntemidir. Yani dikta heveslilerinin kendilerine karşı çıkabilecek hiçbir <strong>muhalif</strong> olmadan ve rakiplerine propaganda özgürlüğü tanımadan, iktidarlarını halka onaylattırmalarıdır. Demokrasi platformundaki <strong>Sezarizm</strong>’in bir oyunu, muhalefetsiz, rakipsiz bir yarıştır. Tabiatıyla halk edilgendir; karar alma sürecinin sadece neticesine konu mankeni olarak katılan figüran topluluğudur.[2]</p>
<p style="text-align: justify;">Tek-parti dönemi seçimlerinin <strong>sakil bir tiyatro</strong> örneği olduğunu; <strong>CHP Genel Sekreterliği</strong>’nin seçim öncesi valiliklere ve il parti başkanlıklarına gönderdiği <strong>“Müntehib-i sani Yoklama Talimatnamesi”,</strong> zeka özürlü<strong> </strong>insanların dahi anlayabilecekleri açıklıkta ortaya koymaktadır: <strong><em>“1- İntihap yoklama talimatnamesinin ikinci maddesi mucibince, Mebus intihabına esas olan müntehib-i sani seçimlerinde yoklama yapmak mecburidir&#8230; Talimatnamede yalnız müntehib-i sani intihapları için yapılan yoklamalara mahsus olmak üzere Parti, vilayet idare heyetlerine yoklama neticelerini gösteren listeler üzerinde lüzum gördükleri değişiklikleri yapma salahiyeti vermiştir. Mebus intihabı gibi hayati ehemmiyeti haiz olan bir intihaba esas teşkil eden müntehib-i sani intihabının neticesinden mesul olan vilayet idare heyetlerinin bu işe mahsus salahiyetlerini artırmak ve yoklama listelerinde itimada layık görmedikleri herhangi bir şahsı değiştirerek yerine itimada layık bir zatı koyabilmeleri temin edilmektedir. 2- Müntehib-i sani intihabının Mebus intihabı üzerindeki tesiri mutlak ve malum olduğuna göre, yoklamalarda müntehib-i sani olarak seçilecek arkadaşların behemehâl Partili olması, Parti prensiplerine sadık ve Parti disiplinine riayetkâr olması şarttır. Teşkilatımızda faal vazife almış ve bu sebeple tecrübe edinmiş arkadaşlara müntehib-i sani yoklamalarında geniş bir surette yer verilmelidir.” (Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliğinin Parti Teşkilatına Umumi Tebligatı, İkinci-kanun 1939’dan 30 Haziran 1939 Tarihine Kadar, Cilt 14, Büro I. Zerbamat Basımevi, Ankara, 1940).</em><strong>[3]</strong><em>  </em></strong>İşte bu sakil tiyatrodan ötürü, <strong>CHP</strong> <strong>parti devleti rejimi</strong> uzun yıllar istedikleri vekilleri istedikleri yerden seçtirmeyi başarmıştır?! Böylesi bir dikta rejiminin uzun süre devam etmesinin arka planında yatan asıl faktörse <strong>muasır medeniyet seviyesi</strong> diye lanse edilen <strong>Batılı</strong> hayat tarzını yani <strong>İslam</strong>’a karşı <strong>Batılılaşma</strong> tercihini gerçekleştirmeye matuf icraatların <strong>[Hilâfetin Kaldırılması (1924), Şeriyye ve Evkaf Vekaleti’nin Kaldırılması (1924), Tevhid-i Tedrisat Kanunu (1924), Şapka Kanunu (1925), Harf Devrimi (1928), Dil Devrimi (1932), Ezan Yasağı (1932), Türk Müziği Yasağı (1934), Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun (1934), vd.]</strong> sayesinde devşirilen <strong>uluslararası</strong> ortamın duygudaş, sorgulamayan ve ilgisiz varlığı ve yönetici mevkiindeki asker-sivil bürokrat seçkinler arasında bulunan yüksek seviyedeki <strong>örgütlü</strong><strong>oligarşi</strong> birliğinin, dağınık köylü kitleler karşısındaki üstünlüğüdür&#8230; Bahsi geçen bu <strong>örgütlü</strong> <strong>oligarşi</strong>; ticaret ve sanayi girişimlerine atıldıkları ölçüde devletle alakalı işlere girmiş ve <strong>yasal</strong> ya da <strong>çalıntı</strong> kamu parasını <strong>sermaye</strong> diye kullanıp, siyasal pozisyonları kendileri açısından atlama taşı olarak kullanmışlardır… <strong>14 Mayıs 1950</strong> itibarıyla çok partili hayata geçişte, <strong>devletçilik</strong> ilkesinin tartışma odağı olması da zaten <strong>parti devleti</strong> eliyle yaratılan bu <strong>örgütlü </strong><strong>oligarşi, </strong>iş adamları sınıfının bürokratik denetimden sıyrılma isteğiyle alakalıdır…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CHP parti devleti; </strong>sosyo-ekonomik değişimlere bağlı olarak, ömrünün sonlarına doğru, <strong>köy kökenli</strong> girişimci orta sınıfın doğması ve kendisini bu yeni sınıfla özdeşleştiren <strong>Demokrat Parti’</strong>nin ortaya çıkması karşısında, üç muhtemel pozisyondan birini seçmek zorunda kalmıştır… Muhtemel pozisyonlardan birincisi baskıydı ama baskı hem ekonomik gelişmeye zararlı hem de ülkenin <strong>İkinci Dünya Savaşı</strong> sonrası müttefiklerin egemenliğindeki uluslararası düzen içerisindeki kuşkulu durumu açısından tehlikeliydi&#8230; İkincisi; <strong>Demokrat Parti </strong>tabanını oluşturan yeni sınıfı kapsayıp, özümsemekti ama bu da iktidar politikasında büyük değişiklikler yapılmasını gerektirirdi&#8230; Üçüncüsü de iç ve dış baskılara boyun eğip, <strong>çok partili sistem</strong> için izin vermekti… <strong>CHP parti devleti;</strong> iktidarının devrilemeyeceği düşüncesiyle, savaşın galibi <strong>Batılı</strong> devletlerin siyasal modeline uymak ve bu vesileyle de <strong>Birleşmiş Milletler </strong>teşkilatına kabul edilebilmek için üçüncü pozisyonu takındıysa da maalesef (?!) hesabı yanlış çıktı… <strong>İkinci Dünya Savaşı</strong>nın getirdiği ekonomik, sosyal ve siyasal zorlamaların sonucu büyük değişiklik gereksinimi hissedilmeye başlanınca, <strong>ATATÜRK</strong> sonrası <strong>CHP</strong> parti devletinin milli şefi <strong>İNÖNÜ</strong>; <strong>Türkiye</strong>’nin tek-partili devlet sistemini dönüştürmeyi ve çok partili sisteme geçmeyi bu nedenle kabul etmiştir… Zira savaşın galibi <strong>Batı</strong> bloku ülkeler, çok partili rejimi özgürlüklerin garantisi sayıyordu ve <strong>İNÖNÜ</strong> de onların hoşuna gidecek icraatlarla o blokta yer edinmek arzusundaydı… Bu niyetle erkene çekilen <strong>1946</strong> seçimleri, henüz bütün illerde örgütlenmesini tamamlayamamış olan muhalefetin tüm karşı koymalarına rağmen zamanından bir sene önce <strong>21 Temmuz 1946</strong> günü üç partinin katılmasıyla gerçekleştirilmiştir. Seçim sonuçları <strong>açık oy, gizli tasnif</strong> yöntemine göre sayıldığı için netice oldukça tartışmalı çıkmıştır. Buna göre; <strong>CHP 397, DP 61 Bağımsız 7</strong> olmak üzere toplam <strong>465 </strong>milletvekili seçilmiştir. <strong>1946 </strong>seçimleriyle ilgili dikkate alınması gereken husus, iktidar partisi <strong>CHP</strong>’nin seçime dair tüm ayak oyunlarına karşılık, henüz yeni kurulmuş olan muhalefetin meclise hiç de küçümsenmeyecek sayıda milletvekili soktuğudur. Durum her ne kadar böyle ise de <strong>Demokrat Parti,</strong> seçimler konusundaki itirazlarının dikkate alınmaması nedeniyle, <strong>1946</strong> seçim sonuçlarına ve uygulanan yasanın anti-demokratikliğine karşı protesto olarak, <strong>1950 </strong>seçimlerine kadarki hiçbir mahalli ve ara seçime katılmama kararı almıştır. Bu süre zarfında yoğun dış baskılara maruz kala <strong>CHP</strong>, <strong>Şubat 1950’</strong>de seçim kanununda değişikliğe gitmiştir. Çıkarılan kanuna göre: <strong><em>“Milletvekili seçimi tek dereceli ve çoğunluk yöntemine göre, genel, eşit, serbest, gizli oylamayla yapılacak; oyların sayılması ve tasnifi halka açık ve yargı denetimine tabi olacaktır.”</em></strong> Yeni yasa çerçevesinde yapılan <strong>14 Mayıs 1950</strong> seçimleri, <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> tarihinin ilk <strong>serbest </strong>seçimi olup <strong>Demokrat Parti’</strong>nin zaferiyle neticelenmiştir… Yani çok partili sistem ve <strong>serbest seçimler</strong> tek-parti diktatörlüğü <strong>CHP parti devleti</strong>nin sonunu getirmiştir… Seçime katılım oranı hayli yüksektir. Yüzde 89,3 katılımın olduğu seçimlerde <strong>Demokrat Parti</strong> büyük bir çoğunluk kazanmış ve yirmi yedi yıldır iktidarda bulunan <strong>Cumhuriyet Halk Partisi</strong> iktidarı sona ermiştir… Oy dağılımı da şu şekilde gerçekleşmiştir: <strong>Demokrat Parti 420, Cumhuriyet Halk Partisi 63, Millet Partisi 1, Bağımsızlar 3… </strong>Böylelikle toplamda <strong>487</strong> milletvekili TBMM’ye girmeye hak kazanmıştır. Genel seçimlerden hemen sonra yapılan mahalli seçimlerde de yine <strong>Demokrat Parti</strong>; 600&#8242;ü aşkın belediyeden 560&#8242;ını kazanarak, <strong>CHP’</strong>yi yerelde de hezimete uğratmıştır.<strong><strong>[4]</strong></strong> Açıktır ki  <strong>tek-parti diktatörlüğü CHP’</strong>si hiçbir zaman <strong>halkın rızası</strong> ile iktidar olmamış, daima iktidarı <strong>gasp</strong> etmiş, <strong>cebir</strong> ve <strong>hile</strong> ile kendisini halkın rızasıyla güya seçiliyor şeklinde göstermiştir… <strong>14 Mayıs 1950</strong> tarihinde ilk kez yapılan <strong>tek dereceli serbest seçim</strong>, halkın rızasıyla <strong>Demokrat Parti’</strong>yi iktidar, <strong>CHP</strong>’yi de iktidardan alaşağı etmiştir… Böylelikle de Türkiye’de yaşanan ilk, <strong>parti devleti seçim mağlubiyeti</strong>gerçekleşmiştir… Mağlubiyetin sebebi açıktır: Adında <strong>cumhuriyet</strong> kelimesi bulunan <strong>ATATÜRK</strong>’ün ve <strong>İNÖNÜ</strong>’nün <strong>CHP</strong>’si hiçbir zaman <strong>cumhuriyet</strong> rejimini, Avrupa standartlarındaki gibi, <strong>yurttaşların eşitliği eksenindeki siyasal organizasyon</strong> olarak görmemiş, <strong>cumhuriyet</strong> kavramını manipüle edip, <strong>dikta rejimi</strong> tesis etmiştir. Dolayısıyla da hiçbir zaman <strong>halkın rızası</strong> dahilinde iktidar olmamıştır. Parti umdelerindeki <strong>altı kavram</strong> sadece ve sadece dikta rejimini, <strong>Batı</strong> blokunun egemen olduğu <strong>uluslararası</strong> platformlarda ve <strong>maarif</strong> iddialarına rağmen <strong>eğitim-öğretim </strong>faaliyetlerinden uzak tutulan halk nezdinde <strong>meşru</strong> göstermek için yürütülen <strong>algı operasyonları</strong> çerçevesinde, <strong>manipülasyon</strong> aracı fonksiyonunu ifa etmiştir. Zira, <strong>ATATÜRK</strong>’ün ve <strong>İNÖNÜ</strong>’nün <strong>CHP</strong>’sinin <strong>altı oku </strong>gerçekte şudur: <strong>Cumhuriyetçilik;</strong> eşitlik eksenindeki siyasal organizasyon değil, <strong>tekparti diktatörlüğü</strong>dür. <strong>Halkçılık;</strong> halkın rızası değil, <strong>oligarşik </strong>seçkinciliktir. <strong>Milliyetçilik</strong>; milletinin değerlerini ve kültürünü savunmak değil, etnik farklılıkları yok edip, <strong>tekil etnisite</strong> dayatan <strong>faşizm</strong>dir. <strong>Laiklik;</strong> muhtelif inançlara karşı eşit mesafede durmak değil, <strong>İslam düşmanlığı’</strong>dır. <strong>Devletçilik;</strong> sivil toplumun yetersiz kaldığı yerde halk adına ekonomiye destek çıkmak değil, <strong>korporatizm</strong>dir. <strong>İnkılapçılık;</strong> özgürlük, eşitlik ve ekonomik refaha yönelik değişim değil <strong>Batıcılık </strong>dayatmasıdır… Oysaki <strong>Avrupa</strong> standartlarında <strong>gerçek cumhuriyet</strong>; ülkede yaşayan<strong> “herkes için özgürlük, herkes için fırsat eşitliği, herkes için hukukî eşitlik ve herkes için ekonomik refah” </strong>temin eden rejimdir…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Parti devleti </strong>uygulaması şüphesiz yalnızca <strong>1923-1950</strong> dönemine hasredilemez…  Malum; <strong>15 Temmuz 2016</strong>tarihinde adına <strong>“Yurtta Sulh Konseyi”</strong> diyen, ne idüğü belirsiz bir <strong>askeri cunta</strong> tarafından, halkın seçtiği meşru iktidara <strong>“DARBE”</strong> girişiminde bulunulunca; <strong>AKP</strong>, kalkışmanın faillerinin, <strong>“ATATÜRKÇÜ OLİGARŞİ”</strong>ye karşı on-on beş yıllık kendi <strong>stratejik ortağı</strong> <strong>GÜLEN CEMAATİ</strong> olduğunu söylemiş ve onları <strong>PDY, FETÖ</strong> şeklinde isimlendirerek, mevcut müesses nizamı <strong>HAŞHAŞİ</strong> taktikleriyle ele geçirmeye çalıştıklarından bahisle, <strong>PDY, FETÖ</strong>’ye yönelik, Türkiye adına <strong>“ikinci kurtuluş mücadelesi”</strong> başlattığını belirterek, sistem değişikliği talebinde bulunmuştu&#8230; <strong>AKP</strong>’nin<strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi </strong>tam da bu değişim talebinin ürünüdür. <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın ifadeleriyle kalkışma, <strong>“Allah’ın lütfu”</strong> olmuş ve durum, sistem değişikliğine vesile kılınmıştır. Bu vesile ile <strong>16 Nisan 2017</strong>tarihinde <strong>Türkiye,</strong> <strong>14 Mayıs 1950</strong> sonrası kurulan <strong>Demokratik</strong> <strong>Parlamenter Sistemi</strong> bırakıp, <strong>AKP</strong>’nin teklif ettiği <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi</strong> rejimini oylamak üzere referanduma gitmiştir. Referandum sonuçları birbirine çok yakın çıkmış, <strong>“EVET”</strong> oylarının oranı <strong>yüzde</strong> <strong>51,41;</strong> <strong>“HAYIR”</strong> oylarının oranı da <strong>yüzde</strong> <strong>48,59 </strong>olmuş ve değişiklik <strong>2019’</strong>da yürürlüğe girmek kaydıyla kabul edilmiştir… İşte <strong>AKP</strong>’nin teklif ettiği <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi</strong>nin yürürlüğe girdiği tarih, <strong>Türkiye Cumhuriyeti </strong>tarihindeki <strong>ikinci parti devleti dönemi</strong> olmuştur… <strong>AKP’</strong>nin <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi, </strong>1923-1950 tek-parti diktatörlüğü dönemindeki <strong>manipülatif sistem</strong> gibi <strong>yürütme, yasama, yargı</strong> erklerinin <strong>“tekel”</strong>de toplandığı bir <strong>“kuvvetler birliği”</strong> sistemidir.<strong><sup><strong><sup>[5]</sup></strong></sup></strong> Her iki sistemde de <strong>tek kişilik yürütme makamı</strong> Cumhurbaşkanlığı’nın karşısında <strong>yasama</strong> organının da <strong>yargı</strong> organının da bağımsızlığı yoktur. Tabiatıyla <strong>AKP</strong>’nin yeni sisteminde de hem <strong>yasama</strong> hem <strong>yargı</strong> esas itibarıyla <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından şekillendirilmektedir. Yasamanın da Yargının da Cumhurbaşkanlığı karşısında herhangi bir <strong>kontrol-denge</strong> fonksiyonu bulunmamaktadır. Görünüşte çok partili bir sistem mevcut olsa da devlet imkânlarıyla <strong>medya</strong> ve <strong>enformasyon</strong> tekelini uhdesinde tutan <strong>AKP</strong> karşısında muhalefetin <strong>halka ulaşma</strong> şansı hayli sınırlıdır. Bu sebeple de genel seçimlerde <strong>AKP</strong> algı oyunlarıyla, yirmi yıldır birinci parti çıkmayı ve <strong>yasama</strong> organını domine etmeyi başarmıştır. Milletvekilliğini parti liderine borçlu olan kişiler, kendilerini seçen halkın değil, onları milletvekilliği listelerine yazan liderlerinin güdümündedir… Elbette ki milletvekili listelerinin <strong>CHP</strong>’nin tek-adamı ya da <strong>AKP</strong>’nin tek-adamı tarafından yapılması arasında herhangi bir mahiyet farkı yoktur… Yine, geçmişteki gibi, bütün <strong>idarî</strong> mekanizmayı tek başına kontrol eden <strong>Cumhurbaşkanı,</strong>  atama yöntemiyle <strong>adlî</strong> mekanizmayı da kontrol etmektedir. <strong>Adalet Bakanı</strong>’nı atayan <strong>Cumhurbaşkanı</strong>, ülkedeki <strong>adlî</strong> mekanizmanın kontrol merkezi olan <strong>Hakimler ve Savcılar Kurulu</strong>’nun üyelerini de esasta atamaktadır. Adalet Bakanı ve Kurulun <strong>5 üyesi</strong>, yani <strong>6 üye</strong> doğrudan doğruya <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından atanmaktadır. Meclisteki <strong>6 üye</strong> seçimi ise çoğunlukta olan iktidar partisine endekslidir. <strong>Cumhurbaşkanı</strong> seçimiyle <strong>Parlamento</strong> seçiminin birlikte yapılacak olmasının doğal sonucu <strong>Hâkimler ve Savcılar Kurulu’</strong>nun <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından teşkil edilmesidir. Benzer bir durum <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> için de geçerlidir. Binaenaleyh, <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>on beş üyeden oluşur, Cumhurbaşkanı; <strong>üç</strong> üyeyi Yargıtay, <strong>iki</strong> üyeyi Danıştay genel kurullarınca kendi başkan ve üyeleri arasından her boş üyelik için gösterecekleri üçer aday içinden; en az ikisi hukukçu olmak üzere <strong>üç</strong> üyeyi Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumlarının hukuk, iktisat ve siyasal bilimler dallarında görev yapan öğretim üyeleri arasından göstereceği üçer aday içinden; <strong>dört</strong> üyeyi üst kademe yöneticileri, serbest avukatlar, birinci sınıf hâkim ve savcılar ile en az beş yıl raportörlük yapmış Anayasa Mahkemesi raportörleri arasından seçer (Değişik: 16/4/2017-6771/16 md.)… Geriye kalan <strong>üç</strong> üyeyi ise TBMM; <strong>iki</strong> üyeyi Sayıştay Genel Kurulunun kendi başkan ve üyeleri arasından, her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden, <strong>bir</strong> üyeyi ise baro başkanlarının serbest avukatlar arasından gösterecekleri üç aday içinden yapacağı gizli oylamayla seçer (Değişik: 16/4/2017-6771/16 md.)… TBMM’de kontrol iktidar partisi <strong>AKP’</strong>nin elinde olduğuna göre, bu da demektir ki <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>de <strong>Cumhurbaşkanı</strong> tarafından şekillendirilmektedir… Dolayısıyla <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>de kağıt üzerinde iddia edildiği üzere pek fazla bağımsız olamamaktadır… Anayasa Mahkemesinin, Cumhurbaşkanlığı makamı karşısında herhangi bir <strong>kontrol-denge</strong> fonksiyonunun bulunmadığını gösteren <strong>apaçık</strong> <strong>delil</strong>, <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>’ın, <strong>14 Mayıs 2023</strong> tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde <strong>Türkiye İşçi Partisi</strong>’nden <strong>Hatay</strong> milletvekili seçilen tutuklu <strong>Can ATALAY</strong> hakkında vermiş olduğu <strong>hak ihlali</strong> (2023/53898-25/10/2023) kararını, karar hoşuna gitmediği için uygulattırmamasıdır… <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> kararlarının bağlayıcılığı <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> <strong>Anayasası Madde 153</strong>’te; <strong><em>“Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” </em></strong> şekilde beyan edilmekte ise de <strong>AKP</strong> parti devletinin egemen olduğu bugünün <strong>Türkiye</strong>’sinde geçerliliğinin bulunmadığı da maalesef açıktır… Bu durumun gerçek sebebi de şüphe yok ki <strong>AKP</strong> cumhurbaşkanlığı sisteminin bir <strong>parti devleti</strong> rejimine dönüşmüş olmasıdır… Haddizatında, <strong>Cumhurbaşkanı</strong> <strong>ERDOĞAN</strong>; sistem değişikliğine yönelik referandum sürecinde propaganda yaparken, <strong>“ATATÜRK olsaydı evet derdi.”,</strong> ifadelerini kullandığında; elbette doğru söylüyordu çünkü <strong>AKP</strong>’nin <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi</strong>, tam anlamıyla işletilecek olursa son kertede <strong>ATATÜRK</strong> döneminin adı <strong>cumhuriyet</strong> olan <strong>“Tek-parti Diktatörlüğü”</strong> ile aynileşecektir… Bilenlerin malumudur; <strong>ATATÜRK</strong>, hayatı boyunca <strong>demokratik hukuk devleti</strong>nin olmazsa olmaz şartı <strong>“kuvvetler ayrımı”</strong> prensibinin daima karşısında yer almıştır… Binaenaleyh <strong>Cumhurbaşkanlığı</strong> <strong>Sistemi</strong>nin yürürlüğe girmesiyle <strong>ATATÜRK</strong> döneminin <strong>“TEK-ADAM”</strong> rejimine geri dönüldüğü izahtan varestedir… Garip olan şu ki iktidar öncesi hayatları boyunca <strong>ATATÜRK</strong> döneminin <strong>“TEK-ADAM”</strong> rejimine sövüp sayan <strong>AKP</strong>’nin <strong>“İslamcı”</strong> hiçbir mensubu, gidişatın yanlışlığını, “duygusal nedenler” gerekçesiyle olmalı, bugüne kadar dile getirememiştir&#8230; <strong>Hani ya haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandı? Hani ya masiyette itaat yoktu? </strong>Maalesef <strong>AKP</strong>’nin <strong>“İslamcı”</strong> mensupları, kendilerini <strong>İslam</strong>’a nispet etseler de ne yönetici pozisyonunda bulunanları; <strong>Halife Ebu Bekir</strong> gibi; <strong>“Ben, en faziletliniz olmadığım halde üzerinize yönetici tayin edildim; mâruf üzere gidersem bana itaat ediniz; eğer bir hata yaparsam, bana itaat etmeniz gerekmez.”</strong> diyebilmekte; ne de yönetilen pozisyonunda bulunanları; <strong>Halife Ömer</strong>’in; <strong>“Bir hata yaptığımda beni nasıl düzeltirsiniz?”,</strong> sualine<strong>, “Seni kılıçlarımızla düzeltiriz Ey Ömer.”,</strong> diyen <strong>Sahabe</strong> gibi cevap verebilmekte… Acaba neden? Acaba sebep, iktidarın nimetlerinin insanları <strong>nifak</strong> ve <strong>şikak</strong> ehline dönüştürmesi olabilir mi?!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1923-1950 CHP parti devleti</strong> hegemonyası nasıl <strong>sür-git</strong> devam edememişse <strong>AKP</strong>’nin <strong>cumhurbaşkanlığı sistemi </strong>denilen <strong>parti devleti</strong> hegemonyası da elbette <strong>sür-git</strong> devam edemez. <strong>Sosyo-ekonomik değişmeler</strong> şöyle ya da böyle <strong>AKP</strong>’nin yarattığı oligarşik düzeni de bozacaktır. AKP’nin <strong>kerameti kendinden menkul</strong> seçkin oligarşisinin çıkar çatışmaları yaşadıkları; yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklara karşıtlığın son bulduğu; devlet hazinesinin ve halkın vergilerinin <strong>kur korumalı mevduat hesabı</strong> adı altında (2024 rakamlarıyla yaklaşık 1 Milyar TL) bir avuç zengine aktarıldığı, kamu malları üzerinden <strong>lüküs hayat</strong> yaşama <strong>(Hangi mütedeyyin insan BEYTÜLMÂL’dan milyonlarca DOLAR harcayarak kendisine SARAYLAR yaptırabilir? Hangi mütedeyyin insan binlerce DOLAR harcayarak İsviçre-Rolex marka saat takabilir, Maldivler’e tatile gidebilir, Monaco Yacht Club’da ıstakoz yiyebilir?) </strong>pervasızlığının sergilendiği bir vasatta değişim, <strong>rasyonel</strong> gerekçelerle olmasa da <strong>insiyakî</strong> gerekçelerle olacaktır elbette… <strong>Cehalet</strong> üzerinden <strong>meşruiyet</strong> devşirilebilir ise de <strong>açlık</strong> üzerinden <strong>meşruiyet</strong> devşirilemez… <strong>Cahil</strong> insanları, durumlarının aslında iyi olduğu yalanıyla aldatabilirsiniz ama <strong>aç</strong> insanları aslında <strong>tok</strong> oldukları yalanıyla aldatamazsınız… Belli ki <strong>aldatarak</strong> seçim kazanma döneminin de sonuna gelinmiştir… <strong>31 Mart 2024</strong> mahallî seçimleriyle <strong>AKP</strong> <strong>parti devleti</strong> rejiminin de son bulacağının ayak sesleri duyulmuştur… <strong>3 Kasım 2002</strong>’den beri girdiği her seçimde, <strong>CEHAPE ZİHNİYETİ</strong> öcüsü üzerinden, <strong>ölümü gösterip sıtmaya razı ederek, </strong>(CHP parti devleti, tek-parti diktatörlüğü döneminde insanlığı  öldürüyordu ya hani…) insanların reyini almayı başaran <strong>AKP,</strong> ilk kez aynı yöntemle çoğunluğun reyini almayı başaramamış ve <strong>parti devleti</strong> olmasına rağmen <strong>mağlup</strong> olmuştur… Başarısızlığının asıl sebebi, yarattığı <strong>AKP oligarşisi</strong> dışındaki insanları <strong>açlığa mahkum</strong> etmesidir… Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ın <strong>“çay-simit”</strong> hesabı[6] kriter alındığında, beş kişilik bir ailenin bugünün ekonomik şartlarında <strong>10 Bin TL</strong>’ye geçinebilmesinin imkânı var mıdır? Mesela; en kötü evlerin dahi kirasının <strong>10 Bin TL</strong>’nin üzerinde olduğu <strong>İSTANBUL</strong>’da <strong>beş kişilik bir aile,</strong> <strong>10 Bin TL</strong> emekli maaşıyla hayatta kalabilir mi? Hani ya inandığınızı iddia ettiğiniz İslam’ın Peygamberi <strong>“Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir.”</strong> demişti? Acaba <strong>“Yolsuzluk, hırsızlık değildir.” </strong>fetvasını veren <strong>AKP</strong>’nin meşhur <strong>fetva emini</strong>, sözü edilen <strong>hadis</strong> hakkında nasıl bir <strong>tevil</strong> yapmıştır? Belki de şöyle demiştir: <strong>AKP oligarşisi </strong>artık saraylarda yaşıyor, İsviçre-Rolex marka saat takıyor, Maldivler’e tatile gidiyor, Monaco Yacht Club’da ıstakoz yiyiyor ve bütün komşuların da ekonomik şartları aşağı yukarı aynı… Yani <strong>AKP oligarşisi tok, </strong>komşular arasında <strong>aç</strong> bulunmamaktadır?! Aç olanlar bizden değildir?! Akidemiz artık ellere talkın, bize salkımdır?!</p>
<p style="text-align: justify;">Hülasa, <strong>31 Mart 2024</strong> mahallî seçimleri <strong>AKP</strong> <strong>parti devleti</strong> rejiminin mağlubiyetiyle sonuçlanmış ise de seçimin galibi <strong>CHP</strong> için galibiyet, <strong>mutlak bir başarı</strong> olarak nitelendirilemez… Çünkü <strong>CHP</strong> hâlâ <strong>tek-parti</strong> <strong>diktatörlüğü</strong> döneminin prangalarından kurtulabilmiş değildir… Galibiyeti <strong>onuncu yıl marşı</strong> ya da <strong>andımız</strong> nutuklarıyla kutlamaya çalışan <strong>GÜRUH</strong>, galibiyeti getiren asıl faktörün, Müslüman halkın dilini konuşan <strong>Ekrem İMAMOĞLU</strong> ve <strong>Mansur YAVAŞ’</strong>ın gayreti olduğunun, maalesef hâlâ farkına varamamıştır… <strong>CHP</strong>; Müslüman halkın dilini konuşan <strong>Ekrem İMAMOĞLU </strong>ve <strong>Mansur YAVAŞ</strong> sayesinde tarihinde ilk kez halkın rızasını kazanmış ise de <strong>halkın dili</strong> mevcut <strong>CHP’</strong>de henüz hakim değildir… Şayet <strong>CHP,</strong> yakaladığı başarının kalıcı olmasını istiyorsa <strong>Avrupa</strong> standartlarındaki siyasî partiler gibi; halkın rızasını, fırsat eşitliğini ve yoksul-dezavantajlı kesimlerle dayanışmayı behemehal benimseyip, gerçek bir sosyal demokrat parti olmalıdır…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetimi, Cem Yayınevi, İstanbul, 1992.</p>
<p>[2] Kemal Gözler, “Referandum mu, Plebisit mi?”, <a href="http://www.anayasa.gen.tr/">www.anayasa.gen.tr</a></p>
<p>[3] Mehmet Ö. Alkan, “Milli Şef’li Tek-Parti Döneminde Seçimler”, Prof. Dr. Bülent Tanör Armağanı, Oğlak Yayınları, İstanbul, 2006.</p>
<p>[4] Sonnur Bakır-Semra Küçükoğlu-Sevgi Pehlivan, Seçim Sistemleri ve Türkiye&#8217;deki Uygulamalar, TBMM Basımevi, Ankara, 1982.</p>
<p>[5] <a href="http://erdoganmustafa.org/">http://erdoganmustafa.org/</a></p>
<p>[6] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=Xc_cIHXmLSo">https://www.youtube.com/watch?v=Xc_cIHXmLSo</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1971&amp;linkname=Parti%20Devletinin%20Se%C3%A7im%20Ma%C4%9Flubiyeti%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1971&amp;linkname=Parti%20Devletinin%20Se%C3%A7im%20Ma%C4%9Flubiyeti%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1971&amp;linkname=Parti%20Devletinin%20Se%C3%A7im%20Ma%C4%9Flubiyeti%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1971&amp;linkname=Parti%20Devletinin%20Se%C3%A7im%20Ma%C4%9Flubiyeti%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1971&amp;title=Parti%20Devletinin%20Se%C3%A7im%20Ma%C4%9Flubiyeti%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_10"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1971</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yargı Tartışmaları ve Hukuk Devleti Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1954</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1954#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2023 04:48:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1954</guid>
		<description><![CDATA[Bahis mevzuu tartışmaların kaynağı; Taksim Yayalaştırma Projesini protesto etmek amacıyla 28 Mayıs &#8211; 30 Ağustos 2013 tarihleri arasında Gezi Parkında düzenlenen eylemlerin, güya ülke çapında kitlesel şiddete dönüştürüldüğü gerekçesiyle TCK Madde 312 kapsamında açılan ceza davasının (Gezi Parkı Davası) sekiz sanığından biri olan Can Atalay hakkındaki dosyanın, İstanbul 13. Ağır Ceza &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1954">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bahis mevzuu tartışmaların kaynağı; Taksim Yayalaştırma Projesini protesto etmek amacıyla <strong>28 Mayıs &#8211; 30 Ağustos 2013</strong> tarihleri arasında <strong>Gezi Parkı</strong>nda düzenlenen eylemlerin, güya ülke çapında kitlesel şiddete dönüştürüldüğü gerekçesiyle <strong>TCK Madde 312</strong> kapsamında açılan ceza davasının <strong>(Gezi Parkı Davası)</strong> sekiz sanığından biri olan <strong>Can Atalay</strong> hakkındaki dosyanın, <strong>İstanbul</strong> <strong>13. Ağır Ceza Mahkemesi</strong> tarafından, <em>“<strong>Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs”</strong></em><strong> </strong>suçlaması ve <strong><em>“on sekiz yıl hapis cezası ile cezalandırılması ve hükümle birlikte tutuklanması”</em></strong> kararıyla hükme bağlanmasıdır… <span id="more-1954"></span>Tutuklu <strong>Can Atalay; </strong>anılan karar <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>nde temyiz incelemesindeyken, 14 Mayıs 2023 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi 28. Dönem Hatay Milletvekili olarak seçilince, yasama dokunulmazlığına sahip olduğunu belirterek, ilgili ceza dairesinden Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesi gereğince <strong>durma kararı</strong> verilmesini ve tahliyesini talep etmiş ancak <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi </strong>talebi, <em>“Sanığın üzerine atılı cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükumetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme suçunun Anayasa’nın 14. maddesi kapsamında yer alması ve soruşturmasına seçimden önce başlanmış olması dikkate alındığında Anayasa’nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasının ikinci cümlesi uyarınca yasama dokunulmazlığından faydalanamayacağı kanaatine varılmakla yargılamanın genel usul hükümlerine göre devam etmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.&#8221;</em> diyerek reddetmiştir. <strong>Can Atalay; </strong>işbu karara da <strong>Yargıtay 4. Ceza Dairesi </strong>nezdinde itiraz etmiş ancak <em>“anılan kararda isabetsizlik, usul ve yasaya aykırılık bulunmamaktadır”</em> denilerek, talebi yine reddedilmiştir. Tartışmalar, <strong>Can Atalay; </strong>temyiz aşamasındaki nihai hükmü öğrendikten sonra <strong>“hak ihlali” </strong>gerekçesiyle <strong>Anayasa Mahkemesi</strong>ne <strong>bireysel başvuru </strong>talebinde bulununca bir üst seviyeye taşınmış, fitili ateşleyen olay da söz konusu bireysel başvuru <strong>Anayasa Mahkemesi</strong> nezdinde henüz inceleme safhasındayken, <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>nin<strong>, Anayasa Mahkemesi </strong>kararını beklemeyip, <strong>Can Atalay </strong>hakkındaki mahkûmiyet hükmünü onaması olmuştur…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> devletinin <strong>en üst hukuk mercii</strong> olarak <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>davayla ilgili (özetle)  şu kararı (2023/53898 &#8211; 25/10/2023) vermiştir:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Belirtmek gerekir ki anayasa koyucu Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan &#8220;Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar&#8221; ibaresi kapsamındaki suçların neler olduğunu açıkça belirlememiş, kanun koyucu da söz konusu suçları belirleyen bir kanuni düzenleme yapma yoluna gitmemiştir. Bu nedenle de <strong>derece mahkemeleri </strong>yargılamaya konu edilen suçun Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesi kapsamına giren bir suç olup olmadığını kanun koyucu tarafından çıkarılmış bulunan bir kanun metnini yorumlayıp uygulayarak değil doğrudan Anayasa hükmünü yorumlayıp uygulayarak belirlemektedir. O hâlde derece mahkemelerinin Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesine ilişkin olarak yaptığı yorumun öngörülebilirliği ve belirliliği ifade eden kanunilik ölçütüne uygun olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir. <strong>Norm denetimi</strong>nde olduğu gibi <strong>bireysel başvuru</strong> yolunda da <strong>Anayasa maddelerinin nihai yorum yetkisi Anayasa Mahkemesine aittir.</strong>” </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesinin başlığı &#8220;Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması&#8221; olarak belirlenmiştir. Maddenin birinci fıkrası uyarınca kötüye kullanmadan bahsedebilmek için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir. Birincisi ortada her şeyden önce Anayasa&#8217;da yer alan bir temel hak ve hürriyetin kullanımı söz konusu olmalıdır. İkinci olarak da söz konusu temel hak ve hürriyetler &#8220;devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler&#8221; biçiminde kullanılmalıdır. Dikkat edilirse 14’üncü maddede &#8220;suçlar&#8221; değil hakkın kötüye kullanılması &#8220;durumları&#8221; düzenlenmiştir. Bir hakkın kötüye kullanılmasının otomatik olarak suç kabul edilmesi mümkün değildir. Bunun için bir kötüye kullanmanın ayrıca ve açıkça kanunla suç olarak düzenlenmesi gerekir. Nitekim kuralın üçüncü fıkrasında 14’üncü maddedeki durumların müeyyidesinin kanunla düzenleneceği belirtilmiştir. 14’üncü maddede ne bir suç tanımı yapılmış ne de bir suç listesi verilmiştir.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“<strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>nin başvuruya konu kararında Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan &#8220;Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar&#8221; ibaresine ilişkin olarak Anayasa&#8217;nın 14’üncü maddesi metni üzerinden yaptığı yorumların kuralda bir belirlilik ve öngörülebilirlik sağladığını söylemek mümkün değildir.”</em><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Anayasa koyucu Anayasa&#8217;nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan &#8220;Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar&#8221; ibaresinin belirliliğini sağlama görevini kanun koyucuya vermiş, yorum yoluyla 14’üncü madde kapsamına giren suçları belirlemek için yargı organına açık bir yetki vermemiştir. Kuşkusuz ki yargı organı kural koyucu bir organ olmadığı için yorum yolu ile yasama dokunulmazlığının ve dolayısıyla seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının kapsamını belirleyemez.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Bu kapsamda <strong>3. Ceza Dairesi</strong>nin başvuruya konu kararı yahut başka bir yargı merciinin içtihatları, Anayasa’nın 13’üncü maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğine ilişkin hükmünde yer alan <strong>“kanunilik şartı”</strong>nı taşıyan kurallar olarak kabul edilemez.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Kuşkusuz Anayasa Mahkemesi, Anayasa hükümlerini yorumlama konusunda yegâne makam değildir. Anayasa hükümlerini uygulamak, temel hak ve özgürlükleri korumak ve uyuşmazlıklarda somutlaştırmak diğer yargı organlarının ve kamu gücünü kullanan tüm organların da yükümlülüklerindendir. Bu bağlamda, bir kez daha vurgulamak gerekirse, Anayasa&#8217;da yer alan kuralların, temel hak ve özgürlüklere ilişkin güvence ve ölçütlerin yorumlanması bakımından bütün anayasal organların yetkisi bulunmakla birlikte <strong>norm denetimi</strong>nde olduğu gibi <strong>bireysel başvuru</strong> yolunda da <strong>Anayasa maddelerinin nihai yorum yetkisi Anayasa Mahkemesine aittir</strong>.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Anayasa Mahkemesince tespit edilen ihlalin altında yatan sorunları giderme yönünde kamu gücünü kullanan makamlar genel bir yükümlülüğe sahip olmasına karşın <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>, Anayasa Mahkemesi içtihadına aykırı davranmış, benzer ihlalleri önleme yükümlülüğünü yerine getirmemiş; aksine başvurucunun anayasal haklarını -Anayasa&#8217;nın parlamentoya verdiği bir yetkiyi kullanarak- daraltıcı bir şekilde yorumlamak suretiyle ihlal etmiştir.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Netice olarak eldeki başvuruda; seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir düzenlemenin bulunmaması nedeniyle başvurucunun <strong>(Can ATALAY) </strong>Anayasa&#8217;nın 67’inci maddesinde güvence altına alınan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“İncelenen başvuruda yasama dokunulmazlığına rağmen hükümle birlikte uygulanan tutukluluğun sürdürülmesi sebebiyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının; tutukluluğun sürdürülmesi, yargılamaya devam olunması nedenleriyle de seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla ihlalin mahkeme kararlarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.”</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Başvurucu <strong>(Can ATALAY)</strong> yargılandığı dava kapsamında bireysel başvuru anında tutuklu statüsünde iken mahkûmiyet hükmünün onanmasıyla hükümlü haline gelmiştir. Bu durumda başvurucu milletvekili seçildiği halde tutuklu yargılanmaya devam edilmiş ve hakkındaki mahkûmiyet hükmü de onanmıştır. Buna göre Anayasa Mahkemesince başvurucu hakkında tespit edilen hak ihlallerinin sonlandırılmasına ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yönelik olarak; </em></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><em>i. Yeniden yargılama işlemlerine başlanması,</em></li>
<li><em>ii. Mahkûmiyet hükmünün infazının durdurulması ve ceza infaz kurumundan </em><em>tahliyesinin sağlanması,</em></li>
<li><em>iii. Başvurucunun hükümlü statüsünün sona erdirilmesi,</em></li>
<li><em>iv. Yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi işlemlerinin yerine getirilmesi zorunludur.</em></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><em> </em><strong>Anayasa Mahkemesi</strong> kararlarının bağlayıcılığı <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> <strong>Anayasası Madde 153</strong>’te şu şekilde beyan edilmektedir: <strong><em>“Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”</em></strong> İlgili anayasa maddesinin<strong> </strong>hükmü her ne kadar açık ise de <strong>AKP</strong> iktidarının egemen olduğu bugünün <strong>Türkiye</strong>’sinde geçerliliğinin bulunmadığı da maalesef açıktır. Zira Anayasa Mahkemesinin  kararı ne <strong>İstanbul</strong> <strong>13. Ağır Ceza Mahkemesini </strong>ne <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesini </strong>ne de <strong>tek kişilik yürütme organı</strong> olan <strong>Cumhurbaşkanlığı</strong> makamını bağlamıştır. Üstüne üstlük <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi </strong>hızını alamamış, <strong>“hukuk devleti” </strong>normlarıyla bağdaşması kabil olmayan bir öfkeyle kararı veren <strong>Anayasa Mahkemesi </strong>üyeleri hakkında <strong>“suç duyurusu”</strong> yapmıştır.<strong><strong>[1]</strong></strong><strong> </strong> Binaenaleyh <strong>Can ATALAY</strong> da Anayasa Mahkemesinin <strong>“hak ihlali”</strong>kararına rağmen tutukluluktan kurtulamamıştır. Şüphesiz bu durumun tek mümkün izahı, <strong>Türkiye Cumhuriyeti </strong>devletinin hakikatte bir <strong>“hukuk devleti”</strong> olmadığı gerçeğidir&#8230; <strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi, </strong>Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunur da <strong>Yargıtay Başkanlığı</strong> olaya bigane kalır mı? Kalmadı ve (özetle) şu kamuoyu açıklamasını yayınladı: <em>“Kamuoyunun gündemini meşgul eden Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay 3. Ceza Dairesinin, Şerafettin Can Atalay hakkındaki kararları ile ilgili olarak, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla aşağıdaki açıklamaya ihtiyaç duyulmuştur… Anayasa’nın m.154/1’e göre, ‘Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir.’ Anayasa’nın 154’üncü ve Yargıtay Kanunu’nun 13’üncü maddesine göre, Yargıtay’ın adli yargı alanında hukukun ülkede eşit şekilde uygulanmasını sağlama görevi bulunmaktadır. Hukukun objektif, belirli ve öngörülebilir olması, eşitlik ve hukuki güvenliğin ve özellikle de adil yargılanma hakkının teminatıdır… Anayasa’nın 148’inci maddesinde ise Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkileri tanımlanmış, bu görevler arasına 07.05.2010 tarih ve 5982 sayılı Anayasa değişikliği ile <strong>“bireysel başvuru”</strong> da eklenmiş, 2012 yılından itibaren de uygulanmaya başlanmıştır… Bireysel başvuru incelemelerinde Anayasa Mahkemesine başvurulabilmesi için “olağan kanun yollarının tüketilmesi” şarttır. Yine Anayasa’nın 148/5 hükmüne göre, “Bireysel başvuruda, kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz.” şeklindeki hüküm ile bireysel başvurunun yargısal sınırı çizilmiştir… Anayasa Mahkemesi adli ve idari mahkemelerce verilen kararları bozan bir mahkeme olmadığı gibi istinaf ve temyiz mercii olarak davaları yeniden incelemeye yetkili bir makam da değildir… Anayasa Mahkemesinin, bireysel başvuru incelemelerinde zaman zaman anayasal ve yasal sınırları aşarak Yargıtay ve Danıştay uzman dairelerince geliştirilen yerleşik içtihatları ters yüz edecek, hukuk sistemini kaosa sürükleyecek şekilde kararlar alması, kesin hüküm etkisini tamamen devre dışı bırakılmasına neden olmaktadır… Anayasayı korumak amacıyla kurulan Anayasa Mahkemesi, tartışmalara konu olan davada, anayasa koyucunun iradesini yok sayarak Anayasa’nın 83’üncü maddesindeki atıf nedeniyle somut olaya uygulanması gereken 14’üncü maddesini işlevsiz bırakmıştır… Anayasa Mahkemesinin uygulamalarının doğurduğu hukuki sonuçlar gözetilmeksizin, bir yüksek mahkeme olan Yargıtay ve Yargıtay 3. Ceza Dairesinin yargısal görev ve yetkisi kapsamında verdiği kararlara yönelik yüksek yargı kurumlarının saygınlığını zedeleyen ve eleştiri sınırlarını aşan haksız tepkiler üzüntüyle karşılanmaktadır…”</em><strong><strong>[2]</strong></strong><em> </em>iyi de sormak gerekmez mi, <strong>Anayasanın 153. Maddesi</strong>,  <strong><em>“Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” </em></strong>hükmü sizi bağlamıyor mu? <strong>Yargıtay Başkanlığı’</strong>nın kamuoyu açıklamasından daha da korkuncu <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN&#8217;</strong>ın; Cumhurbaşkanlığı Makamı, Anayasa Mahkemesinin üstünde bir <strong>“hukuk mercii”</strong> imiş gibi (Zira; <strong>Cumhurbaşkanlığı Sistemi, Patriarkal Monokrasi</strong> rejimidir.) hem kendisinin hakemliğinden bahsetmesi hem de doğrudan Anayasa Mahkemesini hedef tahtasına oturtarak, <em>“Her şeyden önce Yargıtay&#8217;ın bir yüksek mahkeme olduğunu herhalde kimse inkâr edemez. Anayasa Mahkemesi bu noktada maalesef birçok yanlışları da arka arkaya yapar hale geldi. Bu da bizi ciddi manada üzmektedir. Şu an itibarıyla Yargıtay&#8217;ın aldığı karar asla bir kenara atılamaz, itilemez. Anayasa Mahkemesinin kararına karşı Yargıtay da şu anda demiştir ki sen yüksek mahkemeysen ben de yüksek mahkemeyim ve yüksek mahkeme olarak da şu anda sizinle ilgili bir yaptırımı ben de talep ediyorum. Bu talebinin gereğini bekliyor ve bu talebine karşı bunun gereğini yerine getirecek olan merci neresiyse o merciden bu talebini istiyor. Bu parlamentoysa parlamentodan istiyor. Şimdi, Can ATALAY&#8217;ı alın koyun bir kenara. Bundan önce yine benzer şeyler maalesef oldu. Parlamentomuz da bu konularda ağır hareket ediyor. Yani birçok terörist parlamentoda dokunulmazlıkların kaldırılması süreci geciktiği için kaçtılar, yurt dışına çıktılar. Bunların bu kadar ağır ele alınmaması gerekiyor… Çok seri kararla bu işlerin bitirilmesi lazım. Seri olarak bu adımlar atılmayınca ondan sonra bakıyorsunuz birisi Amerika&#8217;da, birisi Almanya&#8217;da, birisi Fransa&#8217;da meydana çıkıyor. Ondan sonra da oralardan Türkiye&#8217;yi tehdit ediyorlar. Benim ülkem yurt dışına kaçmış sapıkların tehdidiyle karşı karşıya kalmamalı, kalamaz. Anayasa Mahkemesi de bu konuyla ilgili olarak Yargıtay&#8217;ın attığı bu adımı hafife alamaz, almamalıdır. Eğer partimden bazı arkadaşlar da burada Yargıtay&#8217;ı yerip, Anayasa Mahkemesi&#8217;ne övgüler düzüyorsa onlar da yanlış yapıyorlar. <strong>Bizim; birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için anlayışıyla hareket etmemiz lazım. </strong>Buralarda kalkıp da birilerine şirin görünmenin anlamı yok. Son olarak şunu da vurgulamak isterim ki Anayasa yapma yetkisi Yüce Meclisimizindir ve bu yetkisini devredemez. Kimse de milletin iradesi ile oluşmuş meclisin bu mutlak yetkisine el uzatamaz… Tartışmaya kimin haklı, kimin haksız olduğundan ziyade, bu hadisenin işaret ettiği ihtiyaçların bir an önce giderilmesi için neler yapılması gerektiği zaviyesinden bakıyoruz. Bu açıdan baktığımızda da karşımıza, ülkemizi yeni anayasaya kavuşturma ihtiyacının gerekliliği çıkıyor. İnşallah bu hususta, Meclis’te gereken anlayış birliğine ulaşılarak, yeni anayasa çalışmaları en kısa sürede başlatılır. Hem yüksek yargı kurumlarımızın temsilcileri, hem bu konuda yetkinliği herkesçe kabul edilen hukukçularımızla görüşerek meseleye hal yolu bulacağız. Biz tartışmada taraf değil, hakemiz. Gerekirse, Anayasa ve yasa değişiklikleri dahil tüm yöntemleri kullanarak tekrar böyle bir tartışmanın ortaya çıkmaması için gerekenleri yapacağız.”</em><strong><sup><strong><sup>[3]</sup></strong></sup></strong> beyanında bulunmasıdır…</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphe yok ki <strong>Türkiye Cumhuriyeti</strong> devletinin hakikatte bir <strong>“hukuk devleti”</strong> olması, hukukun sadece kağıt üzerinde kalmayıp, pratikte gerçekleşebiliyor olması şartına da bağlıdır. Hukuk devleti; adaleti tahakkukla muvazzaf devlet demektir. <strong>“Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.” </strong>anlayışını<strong> </strong>düstur edinen bir iktidarın <strong>“hukuk devleti” </strong>iddiaları yalnızca ve yalnızca bir manipülasyondur. Hukuk devleti yoksa o ülkede <strong>adalet</strong> de elbette yoktur. Bir taraftan <strong>“Ey iman edenler, kendinizin veya anne babanızın veya akrabalarınızın aleyhine de olsa adaleti ayakta tutun.” (Nisa 135) </strong>nassına inanıldığı iddia edilecek, diğer taraftan da <strong>“Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için.” </strong>anlayışı savunulacaksa orada adaletin tesisi mümkün değildir. Adaletin tesisi demek, hukuk devletinin tesisi demektir. Bunun için de öncelikle <strong>yasama</strong>, <strong>yürütme</strong> ve <strong>yargı</strong> organlarının yetki ve görev alanlarının çok net belirlenmesi; artı, yargı bağımsızlığının ve hak arama yollarının güvence altına alınması zorunludur. Yargı bağımsızlığı ve hak arama yollarının ana güvencesi ise suçsuzluk karinesi (beraet-i zimmet), suç ve cezaların kanunîliği, geçmişe yürümezliği, kazanılmış haklara saygı, hakların kötüye kullanılmaması, haksız olarak verilen zararların tazmini, kimsenin kendi davasında yargıç olmaması, idarenin kanuniliği gibi <strong>“hukukun evrensel ilkeleri”</strong>ne bağlılıktır.<sup><sup>[4]</sup></sup> Sözü edilen hukuk ilkelerine uyulmadığı taktirde, manipülatif yargı tartışmaları kaçınılmaz olacağı gibi hukuk devletinin varlığı da elbette sadece bir aldatmaca olacaktır. Şüphesiz bugünün muktedirleri, <strong>hayalî</strong> gerekçelerle birileri hakkında <em>“<strong>Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs”</strong></em><strong> </strong>suçlamasıyla <strong>TCK Madde 312</strong>’den dava açıyor ve onları keyiflerince cezalandırıyorsa yarının muktedirleri de <strong>hakikî</strong> gerekçelerle birileri hakkında <strong>“Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs” </strong>suçlamasıyla <strong>TCK Madde 309</strong>’dan <strong>Anayasayı ihlal </strong>davası açıp, onları adaletle cezalandıracaktır?!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://www.ntv.com.tr/">https://www.ntv.com.tr</a> / 08.11.2023</p>
<p>[2] <a href="https://www.yargitay.gov.tr/kategori/29/basin-aciklamalari%20/">https://www.yargitay.gov.tr/kategori/29/basin-aciklamalari /</a> 10 Kasım 2023</p>
<p>[3] <a href="https://www.ntv.com.tr/">https://www.ntv.com.tr</a> 10 Kasım 2023</p>
<p>[4] Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi, Siyasal Kitabevi, Ankara, 1996.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;linkname=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1954&amp;title=Yarg%C4%B1%20Tart%C4%B1%C5%9Fmalar%C4%B1%20ve%20Hukuk%20Devleti%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_12"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1954</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Kılıç Hakkı”, Türkiye ve Filistin Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1945</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1945#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 23 Oct 2023 10:36:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1945</guid>
		<description><![CDATA[Geleneksel İslam hukukundan haberdar olanların malumudur; “kılıç hakkı” tabiri; gayrimüslimlere ait menkul-gayrimenkul emvalin, savaş neticesinde Müslümanlar tarafından ele geçirilmesini ve onlar üzerindeki tasarruf hakkını anlatmak üzere kullanılır. Her ne kadar tabir, Selçuklu Türkleri ile fethedilen beldelerdeki en büyük ibadethanenin camiye dönüştürülmesi gibi özel bir anlam kazanmış ise &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1945">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Geleneksel İslam </strong>hukukundan haberdar olanların malumudur; <strong>“kılıç hakkı” </strong>tabiri; gayrimüslimlere ait menkul-gayrimenkul emvalin, <strong>savaş</strong> neticesinde Müslümanlar tarafından ele geçirilmesini ve onlar üzerindeki tasarruf hakkını anlatmak üzere kullanılır. Her ne kadar tabir, <strong>Selçuklu Türkleri </strong>ile fethedilen beldelerdeki en büyük ibadethanenin camiye dönüştürülmesi gibi özel bir anlam kazanmış ise de esas itibarıyla galibiyetle elde edilen tasarruf hakkının <strong>Peygamber</strong> hayattayken de <strong>Dört Halife</strong> döneminde de <strong>Emevî-Abbasî</strong> döneminde de herhangi bir sınırı olmamıştır. <span id="more-1945"></span><strong>Kur’an</strong>’a ait; <strong>“Savaşta ganimet olarak aldığınız her şeyin beşte biri Allah’a, Resulüne, akrabalarına, yetimlere, muhtaçlara ve yolda kalmışlara aittir (beşte dört ise savaşan insanlara dağıtılır).” (Enfâl Suresi 41), </strong>şeklindeki ifadeler <strong>ganimet</strong> hususunda hiçbir istisnaya yer vermemektedir. <strong><em>“Allah’ın mescitlerinde onun adının anılmasına engel olan ve oraların harap olması için çalışandan daha zalim kim olabilir? Aslında bunların mescitlere ancak korka korka girmeleri gerekir. Böyleleri için dünyada rezillik var, ahirette de onlar için büyük azap vardır.” (Bakara 114), “Eğer Allah&#8217;ın, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savması-defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah&#8217;ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler her halde yerle bir edilirdi.” (Hac 40) </em></strong>ayetleri tasarruf hususunda bir takım istisnalara işaret ediyor gibi görünse de <strong>tarihî tecrübe</strong> zaviyesinden bakıldığında, çizilen sınırlara riayet edildiğini söylemek bir hayli zordur. Ne yazık ki her zaman ve zeminde geçerli olan <strong>“reel politika”,</strong> ahlakî idealleri pek de dikkate almamaktadır…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kılıç hakkı </strong>tabirinin ve pratik yansımalarının sadece geçmişe ait olduğunu ve geleneksel dönemde kaldığını, modern dünyayı ve <strong>Türkiye</strong>’yi ilgilendirmediğini söylemek elbette doğru değildir. Türk devletinin <strong>lokal</strong> gücü nedeniyle, o tür bir anlayışın, dış politikada yerinin olamayacağı muhakkak ise de mevcut <strong>AKP</strong> iktidarının icraî meşruiyetinin ve geleceğinin temini için kullanışlı bir <strong>argüman</strong> olduğu da muhakkaktır. Seçmen konsolidasyonuna ihtiyaç duyulmayan günlerde, <strong>Ortaköy Camii</strong>’nin restorasyon sonrası açılışında, <strong>tekparti diktatörlüğü</strong> döneminde müze yapılan <strong>Ayasofya</strong>’nın da yeniden cami olarak açılması için slogan atan gruba seslenerek, <em>“Şimdi kardeşlerim, yan tarafındaki </em><strong>Sultanahmet</strong><em> camiini önce bir dolduralım bakalım, ondan sonra gerisi gelir, önce onu bir halledelim.”</em> <strong><strong>[1]</strong></strong><strong> </strong>ifadelerini kullanan <strong>ERDOĞAN</strong>; bilahare seçmen konsolidasyonuna ihtiyaç duyulunca, muhafazakâr seçmeni cezbedebilmek maksadıyla, <strong>Ayasofya</strong>’nın yeniden camiye dönüştürülmesine karar vermiş ve bu süreçte <strong>AKP</strong> iktidarının kullandığı en önemli icraî meşruiyet argümanlarından biri de <strong>“kılıç hakkı” </strong>söylemi olmuştur… <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN</strong>; konuyla ilgili yaptığı <strong>ulusa sesleniş</strong> konuşmasında şu ifadeleri kullanmıştır: <em>“Hukuka aykırı olarak 1934 yılında müze yapılan <strong>Ayasofya</strong>, 86 yıl aradan sonra (</em>24 Temmuz 2020) <em>yeniden, <strong>Fatih Sultan Mehmet Han</strong>’ın vakfiyesinde belirttiği şekilde cami olarak hizmet vermeye başlayacaktır… <strong>Fatih;</strong> İstanbul&#8217;u fethettiğinde, <strong>Roma İmparatoru</strong>unvanını da almış ve dolayısıyla <strong>Bizans</strong> hanedanı üzerine kayıtlı bulunan tüm emlake sahip olmuştur. İşte bu hukuka istinaden, <strong>Ayasofya</strong> da <strong>Fatih</strong>’in ve onun kurduğu vakfın üzerine tapulanmıştır. <strong>Cumhuriyet</strong> döneminde bu tapu senedinin yeni harflerle hazırlanmış resmi bir sureti de çıkarılarak hukukî statüsü tescillenmiştir. <strong>Ayasofya</strong>, <strong>Fatih</strong>’in tapulu mülkü olmasaydı, hukuken burayı vakfetme hakkı da bulunmazdı. <strong>Fatih, Ayasofya</strong>’yı da içeren 1 Haziran 1453 tarihli yüzlerce sayfalık vakfiyesinin bir yerinde aynen şunları söylüyor. &#8216;Kim bu <strong>Ayasofya</strong>’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirir, bir maddesini tebdil eder, onu iptal veya tadile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle <strong>Ayasofya Camii</strong>’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterir, yardım ederse, kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkar, camilikten çıkarır ve sahte evrak düzenleyerek mütevellilik hakkı gibi şeyler isterse, yahut onu kendi batıl defterine kaydeder veya yalandan kendi hesabına geçirirse huzurunuzda ifade ediyorum ki en büyük haramı işlemiş ve günahı kazanmış olur. Bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allah’ın, Peygamber&#8217;in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun.”</em><strong><strong>[2]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>AKP</strong> iktidarının ortağı <strong>MHP</strong> Genel Başkanı <strong>Devlet BAHÇELİ</strong>’de 14 Haziran 2020 tarihli <strong>“Ayasofya Tartışmaları Ekseninde”</strong> başlıklı basın açıklamasında, konuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır: <em>“<strong>Ayasofya</strong> Camisi’nin maddi ve manevi mülkiyet hakkı 567 yıldır Türk milletinin zimmet ve zilyedindedir. İstanbul’un fethini takiben büyük <strong>Hünkârımız Fatih Sultan Mehmet Han</strong> ve kahraman neferlerinin <strong>Ayasofya</strong>’nın yıkılmayan kısmında kıldıkları ilk Cuma Namazını müteakip burası camiye dönüştürülmüştür. <strong>Kılıç hakkı</strong> olan <strong>Ayasofya Camisi</strong> aynı zamanda 1462 yılında <strong>Fatih Vakfiyesi</strong>’ne tescil edilmiş, 1934 yılına kadar da ibadete açık tutulmuştur. 24 Kasım 1934’de <strong>Ayasofya Camisi</strong>’nin müzeye çevrilmesini sağlayan kararnameden mülhem bugüne kadar uzanan bitmeyen kafa karışıklıkları, kesilmeyen spekülasyonlar, eksilmeyen ve eskimeyen mesnetli-mesnetsiz iddialar, derinleşen fikir ve görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Mezkûr kararnamede <strong>Gazi Mustafa Kemal Atatürk</strong>’ün attığı imzanın sahte mi gerçek mi olduğu on yıllar boyunca tartışmaların ağırlık merkezini teşkil etmiştir. Ayrıca aziz <strong>Atatürk</strong>’ün <strong>Ayasofya</strong> <strong>Camisi</strong>’nin yalnızca bahçe kısmının müze olarak kullanılmasına onay verdiği dikkat çekici şekilde ileri sürülmüştür. Sorumsuz ve şuursuz bazı sözde akademisyen, müşkülpesent uzman yorumcular <strong>Fatih Sultan Mehmet Han</strong> ile <strong>Gazi Mustafa Kemal Atatürk</strong>’ü münasebetsizce mukayese yanlışına düşmüşlerdir. <strong>Fatih</strong>’in yaptığını <strong>Atatürk</strong> tarafından yıkıldığı iması veya ifadesi hain bir uydurma, rezil bir yalandır. Böylesi sefil düşünce beyanına hiç kimsenin hakkı yoktur.”</em><strong><strong>[3]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kılıç hakkı</strong> söylemi; <strong>AKP</strong> iktidarının <strong>icraî meşruiyet aracı</strong> olmanın yanı sıra, aynı zamanda iktidarın sürekliliğinin sağlanmasına yönelik, muhafazakâr kitleler üzerinde kullanılan bir <strong>propaganda</strong>, bir <strong>formalizasyon aracı </strong>fonksiyonunu da ifa etmektedir… İktidarın resmi yayın organına dönüşen <strong>TRT</strong>’de <strong>“ilham kaynağımız tarihimizdir” </strong>mistifikasyonu ile kurgulanan ve sürekli yayında tutulan <strong>Alparslan, Melikşah, Ertuğrul, Osman</strong> gibi dizilerin aslî teması <strong>kılıç hakkı</strong> ile kaleler, beldeler fetheden, devletler yıkıp, devletler kuran, <strong>“bin yıl”</strong> sonrasını dahi hesaplayan kahramanlık destanlarıdır… Destanların baş aktörü de elbette obasının iyiliğinden başka bir düşüncesi olmayan <strong>BEY </strong>tiplemeleridir&#8230; Sanırsınız ki karşınızda, tek kaygısı <strong>“halka hizmet”</strong> olan ve <strong>FAİZ</strong> yasağı nassını savunduğu için de <strong>kur korumalı mevduat hesabı</strong> uygulamaları ile hazineden büyük bir miktarın (bütçenin yaklaşık beşte birinin) üç-beş zenginin kasasına aktarılmasını buyuran, haza <strong>AKP’</strong>nin Reisi var… Acaba muhalefetin iktidar eleştirilerini <strong>“iddiaların aksine”</strong> programıyla <strong>ana haber bülteni</strong> sonrası, televizyon yayınlarının en çok izlendiği <strong>prime time</strong> vakitlerinde cevaplandırmayı kendisine vazife edinen <strong>TRT</strong>’nin <strong>mistifikasyon</strong> tedrisatından geçen ve dolayısıyla da yegâne <strong>eğitim-öğretim</strong> mecrası <strong>TRT</strong> olan cahil insanların <strong>“geçmişle övünmek”</strong> dışında başka bir nitelik kazanması mümkün müdür?</p>
<p style="text-align: justify;">Mamafih, İslam’da savaşın yalnızca savunmaya matuf olduğunu ileri sürerek <strong>kılıç hakkı </strong>iddialarına karşı çıkan yorumlar da yok değildir… <strong>İslam Ansiklopedisi</strong> mevzuyu şu şekilde değerlendirmektedir: <em>“İslâm’a göre savaş, yayılmacılık güdüsüyle çıkar sağlama ve sömürme amacına değil dine ve inananlara yönelik düşmanca girişimleri bertaraf etme, barış için gerekli ortamın oluşmasını sağlama, bu ortamı bozanlara engel olma, gerekirse cezalandırma ve sonuçta temel hak ve özgürlükleri güvence altına alma amacına yöneliktir (el-Enfâl 8/39, 47, 56-57, 61; el-Kasas 28/77, 83). Resûl-i Ekrem, ganimet elde etme veya kahramanlık duygularını tatmin etme ya da şöhrete ulaşma kaygısıyla yapılan savaşları yererken (Müsned, IV, 402; Buhârî, “Cihâd”, 15; Müslim, “İmâre”, 149) aynı zamanda savaş fikrinin hangi zemine oturması gerektiğine işaret etmiştir…</em> <em>Bu zemin, Hac sûresinin, <strong>“Saldırıya uğrayanlara zulme maruz kaldıkları için savaş izni verildi.”</strong> mealindeki ayetiyle (22/39) belirlenmiştir… Saldırıya karşılık verme izni daha sonra nazil olan şu ayetle yükümlülük haline dönüşmüştür: <strong>“Size savaş açanlarla Allah uğrunda siz de savaşın, fakat aşırılığa sapmayın.”</strong> (el-Bakara 2/190). Saldırıya uğranılması halinde savaşı farz kılan bu emir, önceleri sadece Kureyşli müşriklere yönelikken daha sonra Müslümanlar aleyhine onlarla iş birliği yapan Ehl-i kitabı (et-Tevbe 9/29) ve Arap yarımadasındaki diğer kabileler de bunlarla beraber olunca düşman niteliği taşıyan herkesi (et-Tevbe 9/36) kapsamına almıştır… Binaenaleyh savaşın, İslâm inancını ve Müslüman toplumunu korumak için <strong>meşru savunma </strong>hakkının gerektirdiği bir zorunluluk olarak görüldüğü açıktır…</em><strong><strong>[4]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan <strong>kılıç hakkı </strong>uygulamalarının benzerlerinin, Hıristiyan geleneğinde de modern Batı dünyasında da mevcut olduğunu söylemek hiç de yanlış olmasa gerektir. <strong>Haçlı Seferleri</strong> ile İslam ülkelerini istilaya kalkışanlar, <strong>Selçuklu</strong> ya da <strong>Osmanlı Türkleri</strong> gibi yalnızca fethedilen beldenin en büyük mabedini kiliseye dönüştürmeye çalışmamış, üstüne üstlük Müslümanları o beldeden çıkardıkları gibi, nerdeyse tüm İslam mabetlerini de yok etmişlerdir. Asırlarca, <strong>Osmanlı</strong> toprağı olan <strong>Balkan</strong> ülkelerinde <strong>Birinci Dünya Savaşı</strong> sonrası hemen hemen hiçbir caminin sağlam bırakılmaması, insanların tehcire tabi tutulması bu durumun en açık tezahürüdür… <strong>Modern Batı</strong> devletlerinin <strong>“Sosyal Darwinist”</strong>, <strong>“Hukuk güçlünün iradesinden doğar.”</strong> <strong>(Law emanates from the will to power.)</strong> yaklaşımıyla dünyanın geri kalanını sömürgeleştirmeye kalkışmaları ise olsa olsa <strong>kılıç hakkı </strong>uygulamalarının zulümdeki zirve noktası olarak değerlendirilebilir… Genelde modern Batı’nın, özeldeyse <strong>İngiltere</strong> ve <strong>Amerika</strong>’nın <strong>orta doğu karakolu </strong>olarak kurulan ve o çerçevede vazife yürüten <strong>İsrail</strong>’in, <strong>Filistin</strong> halkına yaptığı <strong>soykırım</strong> muameleleri ise hem <strong>Yahudilik’</strong>ten hem de <strong>“Sosyal Darwinist”</strong>,<strong> “hukuk güçlünün iradesinden doğar.” </strong>yaklaşımından kaynaklanan <strong>kılıç hakkı </strong>uygulamalarının zulümdeki zirve ötesi zirve noktası olarak değerlendirilebilir ancak…</p>
<p style="text-align: justify;">Açıktır ki <strong>hukuk</strong>; <strong>etnisite</strong>, <strong>din</strong> ya da <strong>ideoloji</strong> ayrımı gözetmeksizin, sadece ve sadece <strong>insanlık</strong> gibi <strong>evrensel etik</strong> bir prensibi ifade eden <strong>“altın kural” (Sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san.)</strong> ilkesi ekseninde temellendirilmediği ve tanımlanmadığı taktirde, ne din soslu ne de <strong>“Sosyal Darwinizm” </strong>soslu zulmün bir yansıması olan <strong>kılıç hakkı </strong>uygulamalarına engel olunabilir… Sözde İslam dünyasının da Türkiye’nin de Batı ülkelerinin de vs. vs. <strong>Filistin Trajedisi</strong> karşısında, <strong>gerçekte sessiz</strong> kalmalarının yegâne sebebi, hukuku <strong>evrensel etik</strong> bir prensip temelinde savunmamalarıdır… Hukukî hiçbir mesnedi olmadan kendi ülkesinin insanlarını <strong>KHK</strong>’larla açlığa mahkum eden ve <strong><em>“Ağaç kabuğu yesinler.”</em><strong>[5]</strong></strong> diyen <strong>AKP</strong> iktidarı ve <strong>AKP</strong> iktidarından nemalananlar şayet bu tespite itiraz edeceklerse onlara sormak vacip olur: O halde <strong>Filistin</strong>’in, <strong>İsrail</strong> zulmünden kurtuluşu için iç politikaya yönelik lafügüzaftan başka, niye elle tutulur, gözle görülür hiçbir şey yapılmamaktadır? <span style="color: #000000;">Kılıç hakkı akidesinden ötürü mü? </span>İktidar ortağı <strong>Devlet BAHÇELİ</strong> de çağrıda bulunup; <em>&#8220;Eğer bugünden itibaren yirmi dört saat içinde ateşkes sağlanamazsa, saldırılar durmazsa, mazlumların üzerine bombalar bırakılmaya ısrarla devam ederse, milletimle açık açık paylaşıyorum ki Türkiye süratle devreye girmeli, tarihi, insani ve inanç sorumluluğunun gereği her neyse yapmalıdır. Gazze’yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır.&#8221;<strong>[6]</strong> </em>demişken, beklenen nedir? <strong>Amerika</strong> ve <strong>İngiltere</strong>, <strong>İsrail</strong> zulmüne destek olmak üzere, Akdeniz’e savaş gemilerini göndermişken; <strong>AKP</strong> iktidarının <strong>Filistin</strong>’e destek için elinden gelen, yoksa yalnızca <strong>Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’</strong>ın, <strong>İsrail</strong>’e <strong>“Van münit!”</strong> demesi midir?!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=AFyGZkz86Ck">https://www.youtube.com/watch?v=AFyGZkz86Ck</a></p>
<p>[2] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=YNPkI_2VkUA">https://www.youtube.com/watch?v=YNPkI_2VkUA</a></p>
<p>[3] <a href="https://www.mhp.org.tr/htmldocs/mhp/4686/">https://www.mhp.org.tr/htmldocs/mhp/4686/</a></p>
<p>[4] <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/savas">https://islamansiklopedisi.org.tr/savas</a></p>
<p>[5] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=u4tiQc3lw_o">https://www.youtube.com/watch?v=u4tiQc3lw_o</a></p>
<p>[6] <a href="https://www.turkgun.com/">https://www.turkgun.com/</a> 21.10.2023</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1945&amp;linkname=%E2%80%9CK%C4%B1l%C4%B1%C3%A7%20Hakk%C4%B1%E2%80%9D%2C%20T%C3%BCrkiye%20ve%20Filistin%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1945&amp;linkname=%E2%80%9CK%C4%B1l%C4%B1%C3%A7%20Hakk%C4%B1%E2%80%9D%2C%20T%C3%BCrkiye%20ve%20Filistin%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1945&amp;linkname=%E2%80%9CK%C4%B1l%C4%B1%C3%A7%20Hakk%C4%B1%E2%80%9D%2C%20T%C3%BCrkiye%20ve%20Filistin%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1945&amp;linkname=%E2%80%9CK%C4%B1l%C4%B1%C3%A7%20Hakk%C4%B1%E2%80%9D%2C%20T%C3%BCrkiye%20ve%20Filistin%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1945&amp;title=%E2%80%9CK%C4%B1l%C4%B1%C3%A7%20Hakk%C4%B1%E2%80%9D%2C%20T%C3%BCrkiye%20ve%20Filistin%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_14"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1945</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Siyasal İslam ve Sol-Sosyalizm Mücadelesi” Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1942</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1942#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 21 Jul 2023 20:11:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1942</guid>
		<description><![CDATA[Kendilerini “Türk solu” aydınları statüsünde gören ve CHP’yi sol-sosyalist ideoloji ekseninde, AKP’yi de siyasal İslam ekseninde tanımlayan gazeteci-yazar taifesinden bazıları; CHP’nin (Millet İttifakının) AKP (Cumhur İttifakı) karşısındaki 14 Mayıs 2023 ve 28 Mayıs 2023 seçim mağlubiyetine yönelik analiz kabilinden değerlendirmelerde bulunurken, sebepler arasında mealen şunları zikretmekte: “Temel sorun sosyalizmin yaşam ve üretim alanlarında yer almaması… Sosyalist militanların mahallelerde, &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1942">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kendilerini <strong>“Türk solu”</strong> aydınları statüsünde gören ve<strong> CHP</strong>’yi <strong>sol-sosyalist</strong> ideoloji ekseninde, <strong>AKP</strong>’yi de <strong>siyasal İslam</strong> ekseninde tanımlayan <strong>gazeteci-yazar</strong> taifesinden bazıları; <strong>CHP</strong>’nin (Millet İttifakının) <strong>AKP</strong> (Cumhur İttifakı) karşısındaki <strong>14 Mayıs 2023</strong> ve <strong>28 Mayıs 2023</strong> seçim mağlubiyetine yönelik analiz kabilinden değerlendirmelerde bulunurken, sebepler arasında mealen şunları zikretmekte: <span id="more-1942"></span><em>“Temel sorun sosyalizmin yaşam ve üretim alanlarında yer almaması… Sosyalist militanların mahallelerde, iş yerlerinde tek tek her konuyla her insanla, her işçiyle temas içinde olamaması ve günlük hayattaki sıkıntıların paylaşılıp,</em> <em>sahiplenilememesi</em>… <em>İnsanların, İslamcı camia içerisinde bile olsalar, emekçi reflekslerinin ve sınıf bilinçlerinin tetiklenememesi ve sosyalizme kazanılamaması… </em>İstikbalde gerçekleşmesi <strong>hayal</strong> edilen <strong>başarı</strong> ve <strong>galibiyet</strong> içinse yapılması elzem olan şeyleri şöyle sıralamakta: <strong><em>CHP yönetimi; sol hatta cumhuriyetçi mirası ile bağlarını koparmış olabilir ama örgüt ve seçmen tabanında bu özellikleri koruyan yüzbinler var… Kürt hareketinin tarihsel köklerinde de aynı özelliklerin yer aldığı, izlerinin bugün de görüldüğü yadsınmamalı, birlikte hareket edilmeli… Sosyalist, komünist örgüt militanlarının işçi, köylü, emekçi saflarında titizlikle aydınlanma değerlerine dayalı ideolojik bir sınıf mücadelesi yürütmesi hayatidir… Ekonomik, siyasal mücadele buradan hareket etmeli…  Mayıs 2023’te meydanları dolduran milyonlar; bu sınıfların dinamik, ilerici çekirdeğini oluşturmakta, bu mücadeleye katılmalarını anlamlı kılacak bir öncülüğü beklemektedir… Bu boşluğu kalcı olarak doldurma zamanı gelmiştir&#8230; Görev; bugünün devrimci örgütlerine, hareketlerine, partilerine düşmektedir… Neo-liberal politikalar uygulayan, siyasal İslam’ın temsilcisi AKP’nin; halk sınıfları üzerindeki ideolojik, kültürel egemenliği, sadece sosyalistler tarafından aşındırılabilir… </em></strong>Yukarıdaki ifadeler, <strong>“Alt yapı (üretim tarzı) üst yapıyı (ideolojik formasyonu) determine eder.”</strong> çizgisinden, “<strong><em>Aydınlanma değerlerine dayalı ideolojik bir sınıf mücadelesi yürütülmelidir.” </em></strong>çizgisine gelen <strong>“Türk solu”</strong> için büyük bir aşama şeklinde kabul edilebilir ise de yine de oldukça problemli…</p>
<p style="text-align: justify;">Problemlerin başında; <strong>“temel sorun sosyalizmin yaşam ve üretim alanlarında yer almaması”,</strong> anlayışı bulunmaktadır. Hedef sosyalizm ama sosyalizme geçilememesinin temel sebebi de sosyalizmin yaşam ve üretim alanlarında yer almaması, cümlesinin <strong>mantık</strong> dışılığı açıktır. Kim bilir, belki de <strong>“Türk solu”</strong> için <strong>mantık</strong> da ideolojik bir formasyondur ve o da gerçeği saptırmaktadır?! Doğru bilginin kriteri <strong>mantık</strong> değilse <strong>totaliter</strong> ve <strong>otoriter</strong> pratikten, <strong>özgürlük</strong> ve <strong>eşitlik</strong> nasıl tefrik edilecektir? Yoksa <strong>“proletarya diktatörlüğü”</strong> özgürlük ve eşitliğin yaşandığı yegâne pratik; <strong>“özgürlük, politbürodan dikta edilen emirlere uymak</strong>; <strong>“eşitlik de diktatörlüğe kölelik”</strong> midir? Epistemolojik rölativizme itiraz edilmeden “ideal” sosyalist pratik savunulabilir mi? Epistemolojik rölativizme itiraz edilmeyecekse, herhangi bir iddia, aynı zamanda kendi doğruluğunun delili olabilir mi? Sosyalizm, <strong>ahlakî</strong> bir doktrin mi ki evrensel-etik prensip, <strong>“altın kural”,</strong> <strong>“Kendiniz için istediğiniz şeyleri başkaları için de isteyiniz.”</strong> ilkesinden hareketle sosyalist militanlar mahallelerde, iş yerlerinde tek tek her konuyla, her insanla, her işçiyle temas içinde olsun ve günlük hayattaki sıkıntılarını paylaşıp, onları sahiplensin? Ahlak da ideolojik bir formasyon değil miydi? İslamcı camia içerisindekiler de dahil, insanların emekçi refleksleri ve sınıf bilinçleri ne ile tetiklenecek de <strong>“cazibe merkezi”</strong> olan sosyalizme kazandırılacaklar? İslamcı camia içerisindeki insanlar, <strong>değerlerine küfredilerek</strong> mi sosyalizme cezbedilecek? Toplumları, <strong>politbüro</strong> bürokratizminin aç-sefil köleleri durumuna düşüren <strong>Sovyetler</strong> <strong>Birliği</strong>, <strong>Çin</strong>, <strong>Kuzey Kore</strong>, <strong>Küba</strong>, vs. örnekleriyle tescilli sosyalizm; kimi, nasıl cezbedecektir? Hayalperestlere yönelik, <strong>“umut fakirin ekmeği”</strong> kabilinden, <strong>“herkese ihtiyacı nispetinde pay”</strong> umudu mu? Yoksa <strong>“Türk solu”</strong>nun literatüründe cezbetmekten kasıt icbar etmek midir? <strong>CHP’</strong>nin <strong>tek-parti diktatörlüğü</strong> <strong>(1925-1950) </strong>dönemi  icraatları, <strong>“Türk solu” </strong>aydınlarının propaganda faaliyetlerinde yücelttikleri üzere, insanların kollektif hafızasında <strong>“altın çağ”</strong> olarak mı yer etmiştir? Şayet öyleyse, serbest seçimlerde kitleler niçin <strong>CHP</strong>’ye <strong>rey</strong> vermiyorlar? Belki de <strong>“Türk solu”</strong>nun <strong>serbest seçim</strong> tanımı, <strong>CHP militanı silahlı kuvvetler </strong> nezdinde <strong>“açık oy, gizli tasnif”</strong>tir?</p>
<p style="text-align: justify;">İstikbalde gerçekleşmesi <strong>hayal</strong> edilen <strong>başarı</strong> ve <strong>galibiyet</strong> için önerilen şeyler daha da problemli: Bugünkü, yani genel başkan <strong>KILIÇDAROĞLU</strong>’nun <strong>CHP</strong>’sinin koptuğu söylenen, kurucu lider <strong>ATATÜRK</strong>’ün <strong>CHP</strong>’sinin güya temsil ettiği <strong>sol </strong>ve <strong>cumhuriyet</strong>, hangi <strong>sol</strong>  ve hangi <strong>cumhuriyet</strong> belirsizdir. <strong>1848 Devrimleri</strong> akabinde <strong>Avrupa</strong>’da kullanılmaya başlanan <strong>değersel (aksiyolojik)</strong> anlamıyla <strong>“sol”</strong> tabirinin; <strong>fırsat eşitliği, pozitif özgürlük, ekonomik haklar, dayanışmacılık (solidarism), ilerlemecilik (progresivism) ve beynelmilelcilik (enternasyonalism)</strong> gibi sıfatlarla nitelendirildiği dikkate alınırsa eski ya da yeni <strong>CHP</strong>’nin bu niteliklerle alakası nasıl kurulabilir? Olsa olsa <strong>ATATÜRK</strong>’ün <strong>CHP</strong>’sinin temsil ettiği <strong>tek-parti diktatörlüğü</strong> ile <strong>Batı</strong> literatüründe <strong>aşırı sol </strong>diye adlandırılan ve icraatlarında <strong>“şiddet” </strong>uygulamalarını <strong>“meşru”</strong> bir araç olarak gören <strong>devrimci</strong> <strong>sosyalizm-komünizm</strong> tipi rejimlerle kurulabilir… Açıktır ki <strong>ATATÜRK</strong>’ün <strong>CHP</strong>’sinin Türk toplumunu <strong>Batılılaştırma</strong> yönünde gerçekleştirdiği icraatların neredeyse tamamı <strong>icbar </strong>iledir… Mesela; <strong>“1925 şapka devrimi”, “1928 alfabe devrimi”, “1932 dil devrimi”, “1934 kılık-kıyafet devrimi”, “1934-1936 Türk müziği yasağı”, “1932-1950 Ezan yasağı”</strong>, vs. vs. <strong>cebren</strong> gerçekleştirilmiş uygulamalardan bazılarıdır… Kendilerini <strong>“aydın”</strong> zanneden diplomalı, diplomasız cahiller ne kadar manipülasyon yapsa da bu gerçeği değiştirmelerine imkân yoktur… <strong>Credo</strong> belledikleri <strong>BİLİM</strong> böyle bir teşebbüse müsaade etmemektedir ne yazık ki?! Hele hele <strong>Batı</strong> literatüründe <strong>ılımlı sol </strong>diye adlandırılan ve <strong>fırsat eşitliği, pozitif özgürlük, dayanışmacılık, yerelleşmecilik, sınıf yerine halk, toplumsal dönüşüm yerine uzlaşma, üretim araçlarının kamulaştırılması yerine refah devleti</strong> ve benzeri gibi ilkeleri benimseyen <strong>sosyal demokrasi</strong> ile ne bugünkü <strong>CHP</strong>’nin ne de eski <strong>CHP</strong>’nin alakasını kurmak mümkündür… Mesela; bugünkü <strong>CHP</strong>’nin temsilcilerinden bir milletvekilinin, <strong>TBMM</strong>&#8216;de <strong>“Anadilde Savunma Hakkı”</strong>yla ilgili kanun tasarısının görüşülmesi esnasında yaptığı konuşmada, <strong>“Bana, Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz.&#8221;</strong>[1]<strong> </strong>şeklinde sarf ettiği cümlelerle <strong>sosyal demokrasi</strong>ilkelerini bağdaştırmanın imkânı yoktur… <strong>“Ulus”</strong> ve <strong>“milliyet”</strong> manipülasyonlarıyla Kürtleri aldatmaya ve aşağılamaya çalışmak <strong>“sol”</strong> değerlerin bir yansıması olabilir mi? <strong><em>“Eşitsizlik, kişisel eksikliklerin ya da etik kusurların ürünü değil, bir bütün olarak ekonomi-politik örgütlenmenin sonucudur ve dolayısıyla emeği ile geçinenler için eşitlik sorunu çözülebilecekse bu, sınıfların ve sınıf karşıtlıklarının yerine, her insanın özgür ve eşit gelişiminin zeminini teşkil edecek olan siyasal yapının (sosyalizmin-komünizmin) tesisiyle sağlanacaktır.”</em></strong><sup><sup>[2]</sup></sup> diyen <strong>Marksizm</strong> ile bugünkü ya da eski <strong>CHP</strong>’nin <strong>eşitlik</strong> anlayışı örtüştürülebilir mi? <strong>1940</strong>’lı yıllarda <strong>“Hasolar’la, Memolar’la eşit mi olacağız?”</strong> diyerek çok partili sisteme, serbest seçimlere ve dolayısıyla da eşitliğe karşı olduklarını beyan eden eski <strong>CHP</strong> ile bugünkü <strong>CHP</strong> arasında çok şeyin değiştiğini düşünmek, aşırı saflık olsa gerektir. Şüphe yok ki insan ilişkilerinde herkes için <strong>eşit</strong> bir <strong>yargı</strong> öngörülmüyorsa <strong>toplumsal</strong> <strong>meşruiyet</strong> zeminine dayalı <strong>etik ilkeler</strong> hayal etmek zordur. Bu esas; eşitlere eşit şekilde, farklılara farklı şekilde davranılması gerektiğini ileri sürerek <strong>eşit</strong> diye tanımlananların yanında <strong>farklı</strong> olarak tanımlananların da bulunduğunu kabullenmektir. Eşitlerin ve eşit olmayanların kimler olduğu sorusu ise çözümlenemez bir sorundur. Binaenaleyh farklıları bir eşitler kategorisinde birleştirmek veya eşitleri bir farklılar kategorisinde toplamak için başvurulan ölçütler her zaman <strong>otoriter </strong>ve <strong>totaliter</strong> nitelikte olmuştur. Maalesef <strong>CHP</strong>’nin <strong>eşitlik</strong> anlayışı da daima <strong>otoriter</strong> ve <strong>totaliter</strong> bir nitelikte olmuş ve iktidar dönemlerinde, farklılıklar manipülasyonlarla daima <strong>homojenize</strong> edilmeye çalışılmıştır. <strong>ATATÜRK</strong>’e atfedilen; <em>&#8220;Uğrunda yaşanacak ve ölünecek tek bir gaye vardır ki o da <strong>mütecanis</strong> müstakil bir Türkiye&#8217;dir.&#8221; </em>sözü tam da bunu anlatmaktadır… Elbette <strong>“sol”</strong> denince; her şeyde eşit olunması gerektiğine ilişkin prensibi kabul etmek, zorunlu değildir… Sosyal eşitsizlikleri azaltmaya ve doğal eşitsizlikleri daha az ızdıraplı hale getirmeye yönelik eşitlikçi bir öğreti, &#8220;herkesin her şeyde eşitliği&#8221;nin kastedildiği eşitlikçilik öğretisinden çok çok farklıdır… <strong>Sosyal demokrasi</strong> için aslolan <strong>fırsat eşitliği</strong> ve <strong>sosyal mobilite</strong> imkânının varlığı ve <strong>statü hareketliliği</strong> için de yeterli alanın münhal bırakılmış olmasıdır… <strong>Kürtler</strong> açısından bakıldığında; <strong>CHP</strong>; hiçbir zaman böyle bir ilkeyi hedeflememiştir… Dolayısıyla Kürtlerle müşterek hareketten bahis, sadece bir aldatmacadır… <strong>Anadilde eğitim</strong> haklarını dahi kabul etmeyen <strong>CHP</strong>’nin Kürtlerle yoldaşlığı aldatmaca değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanları sosyalizme kazandırmak maksadıyla işçi, köylü, emekçi saflarında yürütülmesi istenen <strong>“sınıf mücadelesi”</strong>nin dayanağı <strong>“aydınlanma”</strong> değerlerine gelince; <strong>“Türk solu”</strong> ideologlarının hangi <strong>“aydınlanma” </strong>değerlerini kastettikleri de oldukça problemlidir… <strong>Avrupa</strong>’daki genel karşılığıyla <strong>“aydınlanma”</strong>; insanın, hayatı ve varlığı <strong>rasyonalite</strong> zeminde anlamlandırmaya çalışmasını; inançtan veya vahiyden bağımsız akılcılıkla yönetilme arzusunu; geleneksel aristokratik yapıya karşı özgürlük, eşitlik ve adalet arayışını; seküler, pozitivist, bilimsel bir dünya görüşünü; eğitimle ilerleme konusunda iyimser olmayı ve ahlak hususunda da faydacı, pragmatist yaklaşımı ifade eder… <strong>Aydınlanma</strong> düşüncesi; <strong>İngiliz</strong> düşünür <strong>John Locke</strong>’la başlamış, <strong>Kilise</strong> karşıtı <strong>Fransız</strong> <strong>Encyclopedi </strong>yazarlarıyla en parlak dönemine ulaşmış, Alman filozof <strong>Immanuel Kant</strong>’la da bilançosu çıkarılmış bir akımdır… Bir dönemlendirme yapılacaksa ilk dönemi <strong>John Locke</strong>; ikinci dönem <strong>Ansiklopedistler</strong>; üçüncü dönemi de <strong>Immanuel Kant</strong> belirlemektedir… <strong>John Locke</strong> için doğru bilginin kaynağı ve kriteri problemi, toplumsal-siyasal otoritenin potansiyel <strong>meşruiyet</strong> alanıyla doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla meşru toplumsal-siyasal<strong><em> </em></strong>yapıyı inşa edebilmek için konuyla alakalı ileri sürülen her türlü bilginin doğruluğunun, kaynağının ve kriterinin sorgulanması gerekir… İnsan zihninde <strong>a priori</strong> olarak (vahiy, vs. kabilinden) mevcut hiçbir bilgi yoktur. İnsan, tüm bilgisini tecrübe vasıtasıyla, dış duyum ve iç duyum <strong>(sensation-reflection) </strong>ile edinir. Dış duyumla elde edilen veriler iç duyumla düşüncelere, fikirlere dönüştürülür. Yani bilgi, fikirler arasında bulunan bağlılık ve uygunluğun ya da zıtlık ve uyuşmazlığın idrakinden başka bir şey değildir. Doğru bilgi de şüphesiz, objesine uygun olan değil, fikirlerin (tasarımların) kendi aralarında birbirlerine uygun olması, tasarımların birbirlerine doğru olarak bağlanmasıdır. Tasarımların bağlantıları ya <strong>sezgisel</strong> ya da <strong>çıkarımsal </strong>olarak yapılır. Tanrı&#8217;ya ilişkin bilgi de böyle oluşur.[3] <strong>Locke</strong>’un; doğru bilgiye dair bu düşünceleri, <strong>Hıristiyan</strong> geleneğine ait bilginin doğası tanımını kökten yok etmiş ve dini, <strong>siyasal meşruiyet</strong> kaynağı olmaktan çıkarmıştır. <strong>Locke</strong>’la birlikte <strong>siyasal meşruiyet</strong> artık ilahi taktirle değil, <strong>rasyonel sözleşme</strong> ile temellendirilecek ve <strong>siyasi otorite</strong> yani <strong>devlet</strong> de yalnızca kamunun iyiliği için kanun koyma hakkına sahip olmaktan ibaret, insanların <strong>hayat, hürriyet </strong>ve<strong> mülkiyet</strong> gibi, <strong>doğal haklar</strong>ını <strong>(life, liberty, estate: property) </strong>korumakla<strong> </strong>görevli sunî bir mekanizmaya dönüşecektir. Söz konusu devlet, sınırlı bir devlet olup, herkesi temsil eder. Binaenaleyh, mutlak ya da keyfi yönetimler, meşru devlet formları değildirler. Rıza ve hukukî yönetim, meşruiyetin zorunlu şartıdır. İnsanlar özgürce devleti kurarak veya yöneticilerini seçerek ya da en azından hukuku oluşturarak, doğrudan ya da temsilcileri vasıtasıyla rızalarını beyan ederler. Rızaları olmaksızın, insanların temel ve doğal hakları üzerinde kimse tasarrufta bulunamaz. Sözleşerek kurulan devletin meri hukuku, pozitif hukuku ebedi ve ezeli <strong>akıl yasası</strong> olan <strong>doğal hukuk </strong>determine eder. Devlet, doğal hukuka aykırı icraatlarda bulunamaz. Yani sözleşme hukuku, <strong>pozitif hukuk</strong>, kendi doğası veya gücü sayesinde değil, otoriteyi sınırlandıran ve toplum barışını korumayı emreden <strong>doğal hukuk</strong> sayesinde bağlayıcıdır.<sup><sup>[4]</sup></sup> İnsanların <strong>hayat</strong>, <strong>hürriyet</strong> ve <strong>mülkiyet</strong> gibi doğal haklarının muhafazası için oluşturulan, sivil toplumda, devletin, insanların öte dünyaya yönelik inançlarını tanzim etme ya da öte dünyaları için de bir takım şeyleri determine etme şeklinde herhangi bir tasarrufta bulunma yetkisi olacak mıdır? <strong>Locke</strong>; insanların, <strong>cennet/cehennem</strong> gibi öte dünyaya yönelik inançları hususunda hiç kimsenin ya da hiçbir kurumun herhangi bir yargılama hakkı olmaması gerektiği kanaatindedir. Onun ifadeleriyle, Tanrı ve doğanın  bir insanın kendi kendini imha etmesine izin vermemesi gibi devlet de hem böyle bir imhaya hem de doğal hakların başkalarına devredilmesine müsaade etmemelidir. Böyle bir müdahale, normal karşılanamaz. <strong>Locke</strong>’un bu ifadeleri, onun din ve devlet ilişkilerine yani <strong>laiklik</strong> konusuna nasıl baktığını da yansıtmaktadır. <strong>Laiklik</strong>, devlet ile dinin karşılıklı olarak birbirinden bağımsızlığını ifade eder. Kısacası devlet, herhangi bir dinin kurallarına dayandırılamaz, ancak dinî inançlar karşısında da tarafsızdır.<sup><sup>[5]</sup></sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>John Locke</strong>’un epistemolojisini ve siyasî düşüncelerini hareket noktası diye benimseyen <strong>Ansiklopedistler</strong>, şüphe yok ki <strong>Fransız Devrimi</strong>nin düşünsel önderleri olarak <strong>aydınlanma</strong> felsefesinin yaygınlaştırılması hususunda <strong>Locke</strong>’tan çok daha fazla etkili olmuşlardır. Yalnızca egemen Kiliseyi değil, bir bütün halinde tüm inançları ve geleneği hedef alan <strong>Voltaire</strong>’in ünlü <strong>“ecrazes l’infame”</strong> (Vurun Kahpeye) sözü, aklın yegâne ölçüye dönüştürüleceğinin en açık nişanesidir. Bu açıdan bakıldığında; Fransız aydınlanmasını teşkil eden ana öge bütüncül bir <strong>din eleştirisi</strong> ve kadim rejimlerin <strong>(monarşi-aristokrasi)</strong> siyasal yapısına bir tepkidir. <strong>Ansiklopedistler</strong> için ortak temayül, dinin kurumsal işleyişinin toplumsal problemlerin temel nedeni olduğu ve bunun da siyasal yapıdaki bozukluklara yol açtığıdır. Bütün bu sorunlardan kurtulmayı sağlayabilecek tek bir faktör vardır, o da akıldır. Akıl; yalnızca aristokratlara ve ruhbanlara ait bir ayrıcalık değil,  kolektif hedeflere ulaşmayı sağlayan, bütün fertlere ait bir kabiliyet, fonksiyonel bir araçtır. İnsanları ve toplumları maruz kaldıkları problemlerden kurtarabilecek çarenin kaynağı da yalnızca akıl ve akıllarını kullanmasını bilen <strong>aydınların despotizmi</strong>dir. Akıl; hem fenomenlerin ötesindeki hakikate hem de doğanın ve sosyal hayatın işleyişine dair yasalara ulaştırabilecek, insan ilişkilerinin olması gereken formunu ortaya koyacak ve bu sayede de insanlığın ilerleyişi için lazım gelen şartları yaratabilecek yegâne kılavuzdur. Doğru bilgiye dair <strong>din</strong> diye ileri sürülen her şey ruhbanların uydurmalarıdır.[6]</p>
<p style="text-align: justify;">Fransız ansiklopedistlerden ziyade <strong>John Locke</strong>’a daha yakın duran <strong>Immanuel<em> </em>Kant</strong>&#8216;a göreyse <strong>aydınlanma</strong>:<em>&#8220;İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır… Bu ergin olmayış durumu ise insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır&#8230; İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür&#8230; Bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanma kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır… Doğa insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın, tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki insanların çoğu bütün hayatları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır&#8230; Başkalarının denetim ve yönetim işlerini, lütfen üzerlerine almış bulunan vasiler (otokrat yöneticiler) de insanların çoğunun ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gerekeni yapmaktan geri kalmazlar&#8230; Önlerine kattıkları hayvanlarını sersemleştirip, aptallaştırdıktan sonra kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını yasaklarlar… Sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir anlatırlar&#8230; Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekte büyük sayılmaz… Çünkü birkaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir… Ne var ki bu türden bir örnek, insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar… Neredeyse ikinci bir tabiat yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür&#8230; Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan, çekinmeden kitlelerin önünde apaçık olarak kullanma özgürlüğü&#8230; Acaba şimdi aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? Hayır, aydınlanmış bir çağda değil fakat aydınlanmaya giden bir dönemde, insanlığın bir bütün olarak, başkasının rehberliği olmaksızın, kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz… Bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz&#8230; Böylece evrensel aydınlanmaya giden yoldaki engeller, insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu bu ergin olmayış durumundan kurtuluşu ile ilgili güçlükler, yavaş yavaş da olsa giderek azalacak, bu bakımdan da çağımız bir aydınlanma çağı olacaktır…&#8221;</em><strong><strong>[7]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aydınlanma</strong> akımının üç versiyonu birlikte dikkate alınarak, <strong>“Türk solu”</strong> ideologlarının <strong>aydınlanma</strong> anlayışı hakkında bir değerlendirme yapmak gerekirse, o anlayışın <strong>Locke</strong> ya da <strong>Kant</strong> vari bir anlayışla örtüşmeyeceği kesin… <strong>“Türk solu”</strong>nun zihin dünyasında ne <strong>Locke</strong>’un; <strong>doğru bilgi</strong> hususundaki <strong>rasyonel-empirik bilgi</strong> kriterini ne <strong>siyaset </strong>hususundaki <strong>doğal hukuk</strong> ve <strong>sözleşme</strong> endeksli <strong>rızaya dayalı sınırlı hükümet</strong> anlayışını ne de insanların, <strong>cennet/cehennem</strong> gibi öte dünyaya yönelik inançları hususunda hiç kimsenin ya da hiçbir kurumun herhangi bir yargılama hakkı olmaması gerektiği şeklindeki <strong>laiklik</strong> kanaatini bulmak mümkündür… Aynı şekilde, <strong>Kant</strong>’ın, başkalarının vesayetine karşı insanın kendi aklını kullanma özgürlüğünü de <strong>“Türk solu”</strong>nun zihin dünyasında görme imkânı yoktur… Besbelli ki benzerlik yalnızca Fransız ansiklopedistlerinin din karşıtlığı ile <strong>“Türk solu”</strong>nun İslam karşıtlığı arasındadır… <strong>“Türk solu”</strong>nun elbette Müslüman olma zorunluluğu yoktur ama özgürlükten, eşitlikten ya da cumhuriyetçilikten dem vuracaklarsa başkalarının inanç özgürlüğüne saygılı olma mecburiyetleri vardır… Saygılı olmamalarının neticesini, Türkiye’de yapılan tüm serbest seçimlerde mağlubiyetle aldıkları inkâr edilebilir mi? Diyalektiği, <strong>credo</strong> belleyenlerin toplumsal değişime kör olmaları cehaletten başka neyle izah edilebilir? <strong>“Türk solu”</strong>nun, <strong>“darbe”</strong> ya da <strong>“devrim”</strong> yöntemiyle iktidarı ele geçirmesi artık mümkün olmadığına göre, <strong>rasyonelleşme </strong>haricinde beklentisi ne olabilir? <strong>“Türk solu”</strong>na düşen <strong>mutlak görev</strong>, rasyonelleşip, <strong>Avrupa</strong> standartlarında <strong>“sosyal demokrat”</strong> olmaktır… <strong>“Türk solu”</strong>nun cumhuriyetçiliği meselesine gelince; <strong>CHP</strong>’nin tarihinde hiçbir zaman Batılı anlamda bir cumhuriyet idealinin olmadığı da açıktır. Cumhuriyet sadece nominal bir adlandırma değil ki monarşi rejimlerinin yerine <strong>tekparti diktatörlüğü</strong> geçirilsin ve yeni bir rejim, <strong>modern demokrasi</strong> ya da <strong>modern cumhuriyet </strong>tesis edilmiş olsun… <strong>Padişah, Sultan Abdülhamit</strong>’in yerine, padişahta dahi bulunmayan yetkilerle cumhurbaşkanı diye <strong>Mustafa Kemal</strong>’in geçmiş olması, rejimin <strong>cumhuriyet</strong> olabilmesi için elbette yeterli değildir… Zira, <strong>Avrupa </strong>standartlarında <strong>demokrasi</strong> ya da <strong>cumhuriyet</strong> demek, <strong>“eşitlik eksenindeki siyasal organizasyon ve rızaya dayalı hükümet”</strong> demektir… Her ne kadar 1923’te cumhuriyet ilan edilmişse de cumhuriyeti ilan etmek, cumhuriyeti kurmak demek değildir. Ortada cumhuriyet ya da demokrasi yokken, <strong>sosyal demokrasi</strong> var olabilir mi? Eski <strong>CHP</strong> döneminde de yoktu, maalesef bugünkü <strong>CHP</strong> döneminde de yok…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Siyasal İslam</strong> ve <strong>sol-sosyalizm</strong> mücadelesine gelince; <strong>AKP</strong>’nin siyasal İslamcılığından kasıt, siyasî hedefleri için İslam’ı manipülasyon aracı olarak kullandığı ise bunun doğruluk payı elbette inkâr edilemez… Ancak nihaî noktada <strong>“demokrasiler demagogların rejimidir”</strong> ve kim daha iyi <strong>“demagoji”</strong> yapıyorsa, onun halkı ikna etmesi (kandırması) ve hedefine ulaşması tabiatıyla yüksek ihtimaldir. Şayet böyle bir yöntem, <strong>Makyavelizm</strong> ise <strong>Makyavelizm</strong>… <strong>CHP</strong>’nin elini tutan mı var? <strong>CHP; “erdemli siyaset” </strong>iddiasında bulunamayacağına göre (Çünkü ne ideolojisi buna müsaade eder ne de Türkiye’nin siyasî şartları.) başarısızlığının sebeplerini başka yerde araması beyhudedir… Türkiye’de siyasî başarının geçerli tek yolunun, seçimlerde <strong>“kimlik siyaseti yapmak”</strong> olduğu <strong>“Türk solu” </strong>ve <strong>CHP</strong> temsilcileri tarafından <strong>idrak</strong> edilemiyorsa başarısızlık elbette mukadderdir. Üstelik yenilgilere rağmen <strong>görece imtiyazlı</strong> statüsünü muhafaza etmek isteyen temsilciler de varsa elbette başarısızlık daimî olacaktır… Hele hele hiçbir toplumsal tabanı ve cazibesi yokken, sol-sosyalizmin; <strong>AKP</strong>’nin, halk sınıfları üzerindeki ideolojik, kültürel egemenliğini aşındırabileceği zannediliyorsa, böyle bir zan olsa olsa <strong>özel cehalet dersi</strong> ile kabildir…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] 31.01.2013 / <a href="http://www.haberturk.com/">www.haberturk.com/</a></p>
<p>[2] K. Marx &#8211; F. Engels, Komünist Manifesto, Çev., Gaybiköylü, Bilim ve Sosyalizm Yay., Ankara, 1994.</p>
<p>[3] John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, Çev., V. Hacıkadiroğlu, Kabalcı Yay., İstanbul, 1996.</p>
<p>[4] John Locke, Essays On The Law Of Nature, Ed. W. Von Leyden, Oxford Uni. Press, Oxford, 1958.</p>
<p>[5] John Locke, Two Treatises of Government, Book I. II., Ed. P. Laslett, Cambridge Uni. Press, Cambridge, 1994.</p>
<p>[6] D’Alembert &amp; Diderot, Ansiklopedi, Çev., S. Hilav, YKY, İstanbul, 1996.</p>
<p>[7] Immanuel Kant, Seçilmiş Yazılar, “Aydınlanma Nedir?”, Çev., N. Bozkurt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1942&amp;linkname=%E2%80%9CSiyasal%20%C4%B0slam%20ve%20Sol-Sosyalizm%20M%C3%BCcadelesi%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1942&amp;linkname=%E2%80%9CSiyasal%20%C4%B0slam%20ve%20Sol-Sosyalizm%20M%C3%BCcadelesi%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1942&amp;linkname=%E2%80%9CSiyasal%20%C4%B0slam%20ve%20Sol-Sosyalizm%20M%C3%BCcadelesi%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1942&amp;linkname=%E2%80%9CSiyasal%20%C4%B0slam%20ve%20Sol-Sosyalizm%20M%C3%BCcadelesi%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1942&amp;title=%E2%80%9CSiyasal%20%C4%B0slam%20ve%20Sol-Sosyalizm%20M%C3%BCcadelesi%E2%80%9D%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_16"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1942</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siyasetin Türkiye’deki Fonksiyonları Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1929</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1929#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Jun 2023 19:16:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1929</guid>
		<description><![CDATA[Şüphesiz siyasetin fonksiyonlarının ne olduğu ya da ne olması gerektiğinin tespiti, nasıl tanımlandığı ve ona istinaden şekillenen sistemin yapısıyla doğrudan bağlantılıdır. Devleti oluşturan resmî ve yasal kurumlar bütününü ifade eden her siyasal sistem, elbette öngörülen tanım çerçevesinde şekillenmektedir. Kurumsallaşmış her bağımsız toplumsal organizasyonda bulunan siyasal sistem, meşru &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1929">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Şüphesiz siyasetin fonksiyonlarının ne olduğu ya da ne olması gerektiğinin tespiti, nasıl tanımlandığı ve ona istinaden şekillenen sistemin yapısıyla doğrudan bağlantılıdır. Devleti oluşturan <strong>resmî</strong> ve <strong>yasal</strong> kurumlar bütününü ifade eden her <strong>siyasal sistem</strong>, elbette öngörülen tanım çerçevesinde şekillenmektedir. Kurumsallaşmış her bağımsız toplumsal organizasyonda bulunan <strong>siyasal sistem,</strong> meşru fizikî zorlama yoluyla bütünleşme <strong>(integration)</strong> ve uyum <strong>(adaptation)</strong> sağlama işlevlerini yerine getiren girift bir etkileşim örgüsüdür. <span id="more-1929"></span>Gelişmiş formel kurumları bulunmayan devletsiz toplumlarda bile bazı üyelerin hakim konumda, bir tür karar alma ve kural koyma süreçlerine sahip oldukları görülmüştür. Toplumlar karmaşık hale geldikçe, siyasal sistemler de gelişir ve güçlenirler. Sosyolojik açıdan siyasal sistem tabiri, toplumun idarî hedeflerini uygulamak ve bunlara ulaşmak için kabul görmüş bir dizi prosedüre dayanan normatif yapıyı ifade eder. Binaenaleyh, sosyal ilişkilerin tanzimi zaviyesinden bakıldığında <strong>siyaset</strong>; toplumsal barışı sağlamak ve hukuku tahakkuk ettirmek üzere yürütülen kural koyma <strong>(yasama)</strong>, kuralları uygulama <strong>(yürütme)</strong> ve ihtilafa düşüldüğü taktirde de kuralların resmî yorumunu yapma <strong>(yargı)</strong> biçimindeki faaliyetlerin bütünü olarak tanımlanır ise de <strong>siyasal sistem</strong> daha ziyade <strong>iktidar</strong> ve yönetilen insanlar yani <strong>halk</strong> arasındaki ilişkilerde, nihai belirleyicinin kim ya da kimler olduğu ve emretme yetkisini elinde tutanların bu gücü nasıl kullandıklarını göstermesi bakımından muhtelif formlarda tezahür etmektedir. Tanım farklılıklarının kaynağı da <strong>toplumsal düzen</strong> ve <strong>kollektif sorumluluklar</strong> hususundaki tabi olunması gereken kuralların mahiyetine dair ileri sürülen fikir ayrılıkları ve çözüm önerilerine dair ileri sürülen fikir ayrılıklarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Klasik <strong>monarşi</strong> ya da <strong>aristokrasi</strong> rejimlerinin arka planındaki tanım, siyasetin <strong>“yönetme sanatı, yönetim bilgisi”</strong> olduğu yönündeki tanımdır. <strong>Platon</strong>’a göre; <strong>düşünme yeteneği</strong>, insan ruhunun ayırt edici vasfını oluşturur ve insan için iyi ya da doğal olan hayat, akla dayanan eylemde yatar. İnsanların bir arada yaşamak ve en yüksek toplumsal erdem olan adaleti gerçekleştirmek haricinde, iyi bir hayat sürdüremeyeceği, tekamülünü tamamlayamayacağı açıktır. Herkese hakkını vermek anlamında <strong>adalet</strong>; sadece ve sadece bilgelerin bilebileceği <strong>doğal</strong> - <strong>tanrısal</strong> bir kayradır. Bu nedenle siyasal toplulukta doğal düzen, akıllıların (bilgelerin) diğerlerini yönetmesini gerektirir. Nasıl ki hekimler, hastalarını, onlar ister gönüllü olsun ister gönülsüz, bir yerlerini keserek, yakarak veya acıtarak iyileştirir, bu işi yaparken de ister yazılı kurallara uysunlar isterse uymasınlar, bir bilgiye bir sanata göre tedavi ettikleri müddetçe hekim olarak kabul edilirler; aynen öyle de “bilge yöneticiler” de tebaalarını ister onların rızaları hilafına isterse rızalarına uygun idare etsinler, ister yazılı kanunlara bağlı kalsınlar isterse kalmasınlar, siteyi korumak için şunu veya bunu ister sürsün ister öldürtsünler yönetim bilgisine ya da yönetme sanatına istinaden icraatta bulundukları sürece onları baş tacı etmek gerekir. Doğru yönetimin taktirinde, doğru bilginin dışında hiçbir şey hesaba katılamaz. Doğru ve adil yönetimi; küçük bir zümreden, birkaç kişiden, belki de tek bir kişiden beklemek lazımdır zira sadece bunlar hakikatin bilgisiyle iştigal edenlerdir. Kalabalık kitlelerin <strong>(demosun, halkın)</strong>, cehaleti dikkate alındığında, devleti idare etme hususunda söz sahibi olmaları kabul edilemez. Demagogların rejimi olan <strong>demokrasi/cumhuriyet</strong>, yalnızca bir aldatmacadır.[1] Benzer değerlendirmeleri siyaset felsefesinin kurucu simalarından <strong>Aristoteles</strong>’te de görmek mümkündür. <strong>Aristoteles</strong>’e göre de devlet, insanların iyi yaşamalarını, müreffeh bir hayat sürdürebilmelerini yani ortak mutluluğu sağlamak içindir. Bu ise yalnızca<strong> bilginin aristokrasisi </strong>ile mümkündür. Devletin amacı sadece insanların bir arada bulunmalarını sağlamak değil, yaşamaya değer bir hayatı da kurmaktır. Ancak devlet; rasyonalitenin bir ürünü olarak, rasyonel insanların mutabakatıyla gerçekleşmez. Çünkü kendine rasyonaliteyi ölçü almak, her insanın sahip olabileceği bir nitelik değildir. Olması gereken şeyleri aklıyla önceden görebilen bir insanla bunları sadece bedeniyle yapabilen insan müşterek karar alamazlar. Binaenaleyh doğaldır ki bir toplumda aklını kullananlar yönetici, bedenini kullananlarsa yönetilen olsun. Aklını kullanan insanlarla bedenini kullanan insanların bir araya gelmelerinden maksat esasta <strong>müşterek güvenlik</strong>tir.[2] Siyaseti <strong>“yönetme sanatı, yönetim bilgisi” </strong>olarak tanımlayan bu yaklaşımın, siyasete yüklediği <strong>temel fonksiyon</strong>, açıktır ki toplumsal erdem diye değerlendirilen <strong>adalet</strong> erdeminden başkası değildir. Ancak bu yaklaşımın siyasal sistemi <strong>hiyerarşik</strong> kılacağı ve <strong>doğal-eşitsiz </strong>insan anlayışını savunacağı da izahtan varestedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Geleneğin hüküm sürdüğü Ortaçağ <strong>teokrasi</strong> rejimlerinin arka planındaki tanımsa siyasetin; <strong>“ilahi hukukun uygulaması”</strong> olduğu yönündeki tanımdır. Bu tanımlama vahye istinat ettiği kabul edilen <strong>Yahudilik, Hıristiyanlık </strong>ve<strong> İslam</strong> dinlerine aittir. Bu çerçeveden bakıldığında din, siyasal düzenin ana omurgasını teşkil eder. Dinî otorite ve siyasal iktidar, çoğu kez müşterek olup, bazen dinî önder toplumsal sorumluluğu ve siyasal rolü üstlenir, bazen de siyasal önder kutsal bir özelliğe sahiptir ve dinî fonksiyonları icra eder. Bu yaklaşımın temel ayırt edici özelliği, dinî ve siyasî otoritenin tek elde ve din adamının şahsında toplanmasını benimsemesi değil, toplumsal ve siyasal düzenin din ekseninde tanzim edilmesini öngörmesidir. Bir başka ifadeyle, dinin siyaset üzerinde mutlak belirleyiciliğini benimsemek ve sonuç itibariyle de sosyal ilişkileri dine tabi kılmaktır. Buna göre; siyasî iktidarın otoritesi; Tanrı iradesinin tecellisinden, onun halifeliğinden başka bir şey değildir. Zira bütün güç Tanrı’dandır, her zaman ona ait olmuştur ve sonsuza kadar da öyle olacaktır. Tanrı, bu gücü sadece yeryüzündeki halifesi vasıtasıyla kullanır ki bu araç, dünyevî iktidarı elinde tutan siyasî iktidardır. Siyasî iktidar tarafından yapılan her şey, Tanrı’nın merhametini ya da adaletini yansıtır. Hiç kimse siyasî iktidarın yönetme gücüne ve düzenine karşı çıkamaz çünkü o Tanrı’nın temsilcisidir. Binaenaleyh ilahi iradeye dayanmayan hukukun ilke ve kuralları boştur. Siyasî iktidarın kanunları ya da emirleri, dinî öğretiyle uyumlu değilse hiçbir anlam ifade edemez. İlahi hukuka bağlı kalmak bir zorunluluk olduğu gibi, aynı zamanda kollektif yararı da olan bir durumdur. Mesela; <strong>İslam</strong> hukuku zaviyesinden bakıldığında; <strong>“devlet” (hilafet),</strong> dine ve dünyaya ait işlerin yürütülmesi için <strong>“nübüvvet”</strong>e <strong>“halef”</strong> kabul edilmiş bir müessesedir ve temel varlık sebebi de insanların; <strong>can, mal, akıl, namus </strong>ve<strong> din </strong>emniyetini temin içindir.[3] Devletin varlığının insanları kötülüklerden ve zulümlerden koruyacağı, aralarındaki problemleri çözümleyerek barışı sağlayacağı; yokluğununsa toplumsal kaosa yol açacağı elbette akılla temellendirilebilir bir argümandır. Ancak akıl tek başına insanların kuralları ve kaideleri içselleştirmeleri için yeterli değildir. Çıkarları aleyhine de olsa onlara adaleti ve merhameti emredecek yegâne faktör bu anlamda dindir. Allah ve ahiret yoksa insanlar çıkarlarına aykırı durumlarda niçin adil olsunlar? <strong>Kur’an</strong>’ın; <strong>“Muhakkak ki Allah; adaleti, iyilik yapmayı, akrabaya yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (</strong><strong>Nahl Suresi 90), </strong><strong>“Ey inananlar; adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhine de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.” (Nisa 135), </strong>mücbir emri şüphesiz adaleti sağlamaya matuftur. Meşruiyetin vasıtaları ise şu şekilde sıralanmaktadır: “<strong>Müslümanlar, günahlardan ve hayâsızlıklardan kaçınırlar, kusurları bağışlarlar. Aralarındaki işleri, istişare ile şura ile hallederler. Kendilerine verilen rızıktan (mülkten) yoksullara da harcarlar. Haksızlığa uğradıklarındaysa yardımlaşıp kendilerini savunurlar.” (Şura 37-39); “Allah size, mutlaka emanetleri (kamusal vazifeleri) ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa 58).</strong> Literal anlamıyla değerlendirildiğinde<strong> </strong>söz konusu<strong> İslamî</strong> prensiplerin gayet <strong>rasyonel</strong> olduğu ve siyasal fonksiyon olarak da temelde adaletin tahakkukunu hedeflediği açıktır. Ne var ki kitabî ifadelerin Müslümanların pratik hayatında karşılığının bulunduğunu söylemek de bir hayli zordur…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Doğal eşitlik</strong> eksenindeki sivil organizasyonu ve rızaya dayalı hükümeti ifade eden <strong>modern siyasal sistem</strong>, <strong>demokrasi</strong> ya da <strong>cumhuriyet</strong> rejimlerinin arka planındaki tanımsa siyasetin <strong>“uzlaşma ve mutabakat”</strong> olduğu yönündeki tanımdır. Ortaçağın dinle meşrulaştırılan <strong>hiyerarşik-feodal</strong> düzenine karşı, <strong>eşitlik</strong> ve <strong>özgürlük</strong> talebiyle ortaya çıkan bu anlayış; <strong>liberal</strong> ilkelere derin bir bağlılığı yansıtmakta, toplumsal ilişkilerin uzlaşılması <strong>(compromise)</strong> mümkün olmayan çatışmadan ziyade mutabakatla <strong>(consensus)</strong> karakterize edilebileceğine ve müzakere ve tartışmanın faydasına yönelik müspet bir inanca dayanmaktadır.[4]Hukuk devletinin kurucu önderlerinden <strong>John Locke</strong>’a göre; toplumsal kuralların ihdası ve icrası yetkisi anlamında <strong>siyasî iktidar</strong>, tanrısal bir bağış değil, sadece ve sadece insanların kendi aralarında yapacakları anlaşmayla, sözleşmeyle <strong>(compact)</strong> gerçekleşir. Yani <strong>siyasî otorite</strong>; doğal haldeyken herkesin sahip olduğu temel hakların bireysel muhafazası yetkisini, sivil toplum inşa ederek, devlete devrettikleri bir otoritedir. Bu hakkın kullanımının müşterek otorite, temsilî devlete devrinin gayesi ise insanların doğal hakları; <strong>hayat, hürriyet </strong>ve<strong> mülkiyet</strong> gibi temel hakların <strong>(lives, liberties, estates: property) </strong>kollektif muhafazasıdır. <strong>Doğal hukuk</strong> açısından herkes, doğal olarak hem <strong>özgür</strong> hem de <strong>eşit</strong> bireylerdir. İnsanlar;  doğal halden, sivil-siyasal duruma geçseler bile doğal hakları her zaman bakidir. Onlar için değişen şey, herkesin kendi hukukunu kendisinin tahakkuk ettirme zorunda kaldığı <strong>“ihkak-ı hak”</strong> durumunun yerine, <strong>doğal hukuk</strong> eksenli <strong>pozitif hukuk</strong> uygulamasının geçirilmesidir. Pozitif hukuka tabi olmak; insanların kendi rızalarıyla ihdas ettikleri sözleşme hukukuna tabi olmaktan başka bir şey değildir. Mer’i hukuk anlamındaki <strong>pozitif hukuk</strong>, kendi doğası veya gücü sayesinde değil, müşterek otoriteye itaati ve toplumsal barışı korumayı emreden <strong>doğal hukuk</strong> sayesinde bağlayıcıdır. Bu çerçevede kurulmuş olan devlet; meşruiyetini insanların rızaları ve sözleşmelerinden alan temsilî, sınırlı, anayasal, demokratik bir hukuk devleti modelidir ve temel fonksiyonu da insanların doğal haklarını müdafaa ve muhafaza etmektir[5]</p>
<p style="text-align: justify;">Feodal aristokrasiyi <strong>eşitlik</strong> ve <strong>özgürlük</strong> talepleriyle yıkmaya muvaffak olan <strong>liberal</strong> demokratik anlayış, sekülarizasyonun ve utiliteryan etiğin iğvasına kapılıp, doğal hukuka riayeti unutarak, kapitalizme tebdil edince ve yalnızca yeni egemen sınıf burjuvazinin baskı aracına dönüşünce onun da alternatifleri aranmaya başlanmıştır. Kurulabildiği taktirde daha iyi bir siyasal sistem olacağı ümit edilen ideal de  <strong>sosyalizm-komünizm</strong> ütopyasından başkası değildir. Toplumsal eşitliğin yalnızca <strong>hukukî eşitlik</strong> savunusuyla gerçekleşemeyeceğini, şöyle ya da böyle ekonomik eşitliğin realizasyonunun da  gerektiğini ileri süren alternatif, yeni modern siyasal sistem sosyalizm-komünizmin arka planındaki tanım ise siyasetin <strong>“kamu kaynaklarının meşru ya da gayrı-meşru dağıtım vasıtası”</strong> olduğu yönündeki tanımdır. Bu tanımlamaya göre sosyalist-komünist rejim öncesi dönemlerde yaşanan siyaset, kamu kaynaklarının <strong>gayrı-meşru</strong> <strong>dağıtım</strong> vasıtasını temsil ederken, sosyalist-komünist rejimin ihdasıyla birlikte <strong>meşru</strong> <strong>dağıtım</strong> vasıtasını temsil edecektir. <strong>Karl</strong> <strong>Marks </strong>ve Marksist teorisyenler tarafından benimsenen bu yaklaşım, siyaseti yalnızca emretme yetkisini elinde tutan <strong>hükümet-devlet</strong> alanında değil, beşerî varoluşun formel-informel her alanında, kaynakların üretimi, kullanımı ve dağıtımıyla ilgili bütün faaliyetlerde  geçerli görmektedir. Kamu kaynaklarının <strong>gayrı-meşru</strong> bir biçimde dağıtılır hale gelmesinin sebebi şüphe yok ki <strong>komünal mal</strong> birliğinden ayrışan özel mülkiyetin ve özel çıkarların teşekkülüdür. Tek <strong>doğal</strong> birlikteliği ifade eden <strong>aile</strong> içerisindeki <strong>işbölümü</strong>, toplumun farklı farklı ve birbirine karşıt ailelere ya da gruplara ayrılmasıyla doğallıktan çıkınca, sosyal ilişkilerde çelişkilere yol açar. Doğal olmaktan çıkan <strong>işbölümü</strong>, nicelik bakımından olduğu kadar nitelik bakımından da hem işin ve ürünlerinin eşit olmayan bir dağılımını, üleştirilmesini, hem de aynı zamanda muayyen bir grubun çıkarıyla birbirleriyle ilişkisi bulunan bütün fertlerin (toplumun) kollektif çıkarları arasındaki çelişkiyi içerir. Haddizatında asıl çelişki, <strong>özel çıkar</strong> ile <strong>kollektif çıkar</strong> arasındaki çelişki olup; bu çelişki, kollektif çıkarı, <strong>devlet</strong> sıfatıyla ama her zaman aldatıcı bir ortaklık görünümü altında, bireylerin ve topluluğun gerçek çıkarlarından ayrılmış bağımsız bir biçim almaya götürür. <strong>İşbölümü</strong> tarafından determine edilen bu cinsten bütün örgütlenmelerin arka planında esasen, diğerleri üzerinde egemenlik kurmaya çalışan sınıfın çıkarları bulunur. Buradan çıkarılması gereken sonuç, bu sınıfın, gerektiğinde kendi öz çıkarını herkesin çıkarı olarak ortaya koymak üzere, siyasal iktidarı ele geçirmek zorunda olduğudur. Zaten, kollektif ve kollektif sanılan çıkarlarla gerçekte durmadan çatışan özel çıkarların pratikteki kavgası, aldatıcı kollektif çıkarların <strong>devlet</strong> biçimindeki pratik müdahalesini zorunlu kılar. Yani devlet, <strong>komünal mal birliğinden ayrışan özel mülkiyetin ve özel çıkarların teşekkülü</strong> neticesinde, üretim araçlarını elinde tutan sınıfın, diğer sınıfları egemenliği altında tutabilmek maksadıyla, manipülatif kollektivitenin, bir aldatmacadan ibaret olan genel çıkarların muhafazası adı altında örgütlenmesinden ve bu örgütün, toplumun dışında muayyen bir varlık kazanmasından başka bir şey değildir. Tam da bu noktadan itibaren, kamu kaynaklarının <strong>gayrı-meşru dağıtımı </strong>başlar.[6]  Bu <strong>gayrı-meşru dağıtım</strong> ancak komünal mal birliğine dönüldüğünde son bulacaktır. Bunu sağlayacak olan da <strong>üretici güçler</strong> ile <strong>üretim/mülkiyet ilişkileri</strong> arasındaki çelişkilerdir. <strong>Antik</strong>, <strong>Feodal</strong> ve <strong>Burjuva</strong> toplumsal yapıları içerisinde bu çelişkiler daima var olmuştur. Çelişkilerin yaşandığı son tarih öncesi form <strong>Burjuva</strong> toplum yapısı, makineleşmenin yoğunlaşmasıyla birlikte git gide daha çok iki sınıf, <strong>sermayedarlar</strong> ve <strong>emekçiler</strong> arasındaki çatışma niteliğine dönüşecek ve sınıf savaşımlarının belirleyici anının yaklaştığı sıralarda, toplumun tümünde işleyen çözülme süreci; rekabet sayesinde öylesine zorlu, çarpıcı bir niteliğe bürünecek ki egemen sınıfın küçük de olsa bir bölümü, kendini bu sınıftan koparacak ve emekçiler sınıfına katılacaktır. Bu aşamadan itibaren de <strong>devrim</strong> resmen başlamış olacaktır. Devrim; hem egemen sınıfı devirmenin yegâne yolu olduğu için hem de devrimci sınıfın ancak bu yolla kendini geçmişin pisliklerinden kurtarıp toplumu yeniden dizayn edebilme imkânı bulabileceği vasıta olduğu için zorunludur.[7] Devrimle gerçekleşecek olan yeni sistemin ilk aşaması proletarya diktatörlüğü, herkesin üretime katkıda bulunduğu oranda pay alacağı <strong>sosyalizm</strong>, ikinci aşaması ise sınıflı yapının ortadan kalktığı, devlet örgütlenmesine ihtiyacın duyulmadığı ve herkesin ihtiyacı oranında toplumsal üründen pay alacağı <strong>komünizm</strong> modelidir.[8] Komünizmin kuruluşuyla birlikte, kamu kaynakları üzerindeki <strong>gayrı-meşru dağıtım</strong> son bulacak, <strong>komünal mal birliği </strong>tekrar ihdas edilecek ve <strong>meşru dağıtım</strong> düzeni yeniden hayata geçirilecektir. Kısacası <strong>sosyalist-komünist</strong> bir <strong>siyasal sistem</strong> açısından meşru bir siyasetten söz edilecekse şayet o, temel fonksiyonu kamu kaynaklarının meşru dağıtım vasıtası olan siyasettir…</p>
<p style="text-align: justify;">Tüm bu anlatılanlar ışığında bir değerlendirme yapmak gerekirse, acaba siyasetin <strong>Türkiye</strong>’deki fonksiyonları hakkında ne söylenebilir? Acaba <strong>Türkiye</strong>’deki mevcut siyasetin temel fonksiyonu, klasik dönem düşünürlerinin savundukları gibi toplumsal erdem diye değerlendirilen <strong>adalet</strong> erdeminin tahakkuku mudur yoksa geleneksel <strong>İslam</strong> hukukçularının savundukları gibi <strong>can, mal, akıl, namus </strong>ve<strong> din</strong> emniyetinin temini midir yoksa <strong>eşitlik</strong> ve <strong>özgürlük</strong> talebinde bulunan modern <strong>demokrat</strong> ya da <strong>cumhuriyetçi</strong> filozofların savundukları gibi insanların temel-doğal haklarının müdafaa ve muhafazası mıdır yoksa <strong>sosyalist-komünist</strong> teorisyenlerin bahsettikleri gibi <strong>“kamu kaynaklarının meşru ya da gayrı-meşru dağıtım vasıtası” </strong>mıdır? Ne yazık ki <strong>Türkiye</strong>’deki mevcut siyasetin temel fonksiyonunun, klasik dönem düşünürlerinin savundukları gibi toplumsal erdem olarak değerlendirilen <strong>adalet</strong> erdeminin tahakkuku olduğunu söylemek bir hayli zordur. Adliyeye güvenin yerlerde süründüğü bir atmosferde adaletin tahakkukunun imkânı var mıdır? İktidarın güdümündeki bir <strong>yargı</strong>, <strong>adalet</strong> dağıtabilir mi? Ortada hiçbir <strong>mahkeme kararı</strong> yokken insanlar işinden ve aşından yoksun bırakılıyorsa o ülkede adaletin varlığından söz edilebilir  mi? Yine ne yazık ki <strong>Türkiye</strong>’deki mevcut siyasetin temel fonksiyonunun, geleneksel <strong>İslam</strong> hukukçularının savundukları gibi <strong>can, mal, akıl, namus </strong>ve<strong> din</strong> emniyetinin temini olduğunu söylemek de bir hayli zordur. Mevcut iktidarın adaleti esas almak gibi bir tasasının olduğundan, adaletle hükmettiğinden; icraatlarında istişareye, şuraya riayet ettiğinden; kamusal vazifeleri (emaneti) ehline, layık olanlara verdiğinden; miri malını yoksullara harcadığından, vs. vs. bahsedilebilir mi? Mesela; milyarlarca <strong>“ABD Doları”</strong> meblağ, kamunun helal vergilerini, bir avuç zengine aktaran <strong>“Kur Korumalı Mevduat Hesabı”</strong> uygulamaları <strong>Kur’anî İslam</strong> ile bağdaştırılabilir mi? Yine ne yazık ki <strong>Türkiye</strong>’deki mevcut siyasetin temel fonksiyonunun, <strong>eşitlik</strong> ve <strong>özgürlük </strong>talebinde bulunan modern <strong>demokrat</strong> ya da <strong>cumhuriyetçi</strong> filozofların savundukları gibi insanların temel-doğal haklarının müdafaa ve muhafazası olduğunu söylemek de bir hayli zordur. Mevcut iktidara rağmen, insanların temel-doğal haklarının müdafaa ve muhafaza edilebildiği iddia edilebilir mi? İnsanların <strong>hayat</strong>, <strong>hürriyet</strong>, <strong>mülkiyet</strong> ve <strong>güvenlik</strong> hakları garanti altında mıdır? Tüm bu suallere müspet cevap vermenin kolay olmadığı açıktır. Görünen o ki <strong>Türkiye</strong>’deki mevcut siyasetin temel fonksiyonu; <strong>Marksist</strong> düşünürlerin tespit ettikleri üzere, esasta <strong>“kamu kaynaklarının dağıtım vasıtası” </strong>olmasıdır.  Ancak bu <strong>dağıtım</strong>, maatteessüf, iktidardakilerin kendilerini güya nispet ettikleri İslamî, <strong>“İnsanlar için yalnızca emeklerinin karşılığı vardır.”</strong> <strong>[“Ve-en leyse lil-insâni illâ mâ se’â” (Necm Suresi 39.)]</strong> prensibi çerçevesinde de değildir… <strong>AKP</strong>’nin <strong>“altın bürokrat”</strong> simalarına bahşedilen <strong>üç maaş – beş maaş</strong> imtiyazının; <strong>makam aracı</strong> şatafatının; aynı adreslere teslim edilmek üzere <strong>dövize endeksli, araç garantili geçilmeyen köprü, yolcu garantili inilmeyen havaalanı, hasta garantili gidilmeyen şehir </strong><span style="color: #000000;"><span style="caret-color: rgb(0, 0, 0);"><b>hastanesi </b>ihalelerinin, vs. vs.</span></span> yukarıdaki prensiple telifi kabil midir? Belki de sorulması gereken asıl sual şu: Meşruiyetini, <strong>“nispetle var olmanın dışında hiçbir mümeyyiz vasfı bulunmayan kitleler”</strong> üzerinden devşiren bir iktidardan, başka türlüsünü beklemek mâkul bir beklenti midir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Platon, Devlet Adamı, Çev., B. Boran – M. Karasan,  MEB. Yay., Ankara, 1960.</p>
<p>[2] Aristoteles, Politika, Çev., M. Tunçay, Remzi K., İstanbul, 1990.</p>
<p>[3] Maverdî, El-Ahkamu’s-Sultaniyye, Çev., A. Şafak, Bedir Yay., İstanbul, 1976.</p>
<p>[4] Andrew Heywood, Siyaset, Çev., B. B. Özipek, Liberte Yay., Ankara, 2006.</p>
<p>[5] John Locke, Two Treatises of Government, Book 1-2, Ed. Peter Laslett, C. Uni. Press, Cambridge, 1994.</p>
<p>[6] Karl Marx – F. Engels, Alman İdeolojisi, Çev., S. Belli, Sol Yay., Ankara, 1976.</p>
<p>[7] Karl Marx – F. Engels, Komünist Manifesto, Çev., Gaybiköylü, Bilim ve Sosyalizm Yay., Ankara, 1994.</p>
<p>[8] Karl Marx, Gotha Programı’nın Eleştirisi, Çev., İ. Yarkın – M. A. İnci, İnter Yay., İstanbul, 1999.</p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1929&amp;linkname=Siyasetin%20T%C3%BCrkiye%E2%80%99deki%20Fonksiyonlar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1929&amp;linkname=Siyasetin%20T%C3%BCrkiye%E2%80%99deki%20Fonksiyonlar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1929&amp;linkname=Siyasetin%20T%C3%BCrkiye%E2%80%99deki%20Fonksiyonlar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1929&amp;linkname=Siyasetin%20T%C3%BCrkiye%E2%80%99deki%20Fonksiyonlar%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1929&amp;title=Siyasetin%20T%C3%BCrkiye%E2%80%99deki%20Fonksiyonlar%C4%B1%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_18"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1929</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Yerli ve Milli” İktidarın Depremle İmtihanı Üzerine</title>
		<link>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1915</link>
		<comments>https://www.nesettoku.com.tr/?p=1915#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2023 15:36:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator><![CDATA[Neşet TOKU]]></dc:creator>
				<category><![CDATA[Güncel Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[WEB]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.nesettoku.com.tr/?p=1915</guid>
		<description><![CDATA[Bilenlerin malûmu; “yerli ve milli” tabiri, son yıllarda AKP iktidarının ve AKP medyasının, seçmen tabanını konsolide edebilmek için kendileriyle ilgili yaptıkları bir tanımlama… Söz konusu tanımlamanın “efradını cami, ağyarını mani” olup olmadığı müphem ise de kastedilen “dindar ve milliyetçi” bir görünüme sahip olmak… Görüntünün hakikate karşılık &#8230; <a href="https://www.nesettoku.com.tr/?p=1915">Okumaya devam et <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
				<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bilenlerin malûmu;<strong> “yerli ve milli” </strong>tabiri, son yıllarda <strong>AKP</strong> iktidarının ve <strong>AKP</strong> medyasının, seçmen tabanını konsolide edebilmek için kendileriyle ilgili yaptıkları bir tanımlama… Söz konusu tanımlamanın “efradını cami, ağyarını mani” olup olmadığı müphem ise de kastedilen “dindar ve milliyetçi” bir görünüme sahip olmak… Görüntünün hakikate karşılık gelip gelmediği ise elbette çok şüpheli…<strong> 6 Şubat 2023</strong> tarihinde, merkez üssü <strong>Maraş</strong> olan ve <strong>Adana</strong>, <strong>Osmaniye</strong>, <strong>Hatay</strong>, <strong>Kilis, Malatya, Adıyaman, Diyarbakır, Gaziantep, Urfa</strong>  illerinde de yıkıma yol açan <strong>7,7</strong> ve <strong>7,6 </strong>şiddetindeki iki büyük deprem, anlaşılan o ki <strong>“yerli ve milli” </strong>İktidarı hayli sarsacak… <span id="more-1915"></span><strong>AKP&#8217;nin</strong> <strong>reisi</strong> ERDOĞAN&#8217;ın normal zamanlarda propaganda maksatlı kullandığı <strong>“Biz, bu millete efendi olmaya değil, hizmetkâr olmaya geldik.”<strong>[1]</strong></strong> cümlesi <strong>test </strong>aşamasında… Sualler baki: Halka <strong>hizmetkâr </strong>olmak; iyi günde <strong>“itibar için”</strong> deyip, milletin vergileriyle <strong>devletlü</strong> zevata <strong>“saraylar”</strong> inşa etmek, niteliği kendinden menkul <strong>kapıkulu</strong> bürokratlara astronomik rakamlarla <strong>üç-beş maaş</strong> <strong>ulufe </strong>dağıtmak mıdır yoksa kötü günde ahaliye <strong>barınak</strong>, muhtaca <strong>yiyecek-içecek</strong> temin etmek midir? Halka <strong>hizmetkâr </strong>olmak; iyi günde yandaş müteahhitleri kayırmak üzere milletin vergileriyle <strong>döviz garantili</strong> geçilmeyen <strong>köprüler</strong>, inilmeyen <strong>hava limanları</strong> yapmak mıdır yoksa kötü günde ihtiyaç sahiplerine en kısa sürede <strong>yardım</strong> ulaştırmak için yol açmak mıdır? Halka <strong>hizmetkâr </strong>olmak; iyi günde <strong>“kur korumalı mevduat hesabı”</strong> deyip, <strong>bir avuç</strong> <strong>faizci</strong> zengine milletin vergilerini aktarmak mıdır yoksa kötü günde kazazedelere harcamak mıdır? Kim bilir, belki de iktidara gelmeden önce, halkı partisine <strong>rey verme</strong> hususunda ikna için <strong>AKP&#8217;nin reisi</strong> ERDOĞAN’ın propaganda maksatlı kullandığı <strong>“Halka hizmet, Hakka hizmettir.”</strong> sloganı; iktidara geldikten sonra <strong>“Ulü’l-emre itaat farzdır.”</strong> dinî söylemi altında, <strong>“Halkın; Hakka hizmeti, muktedire hizmettir.”</strong> ilkesine dönüşmüştür?</p>
<p style="text-align: justify;">Şüphesiz deprem tüm <strong>Türkiye</strong>’yi derinden etkiledi. Maalesef binlerce bina yıkıldı ve maalesef binlerce insan enkaz altında kaldı. Olayın ardından <strong>AKP&#8217;nin</strong> <strong>reisi</strong> Cumhurbaşkanı ERDOĞAN; anayasanın yüz on dokuzuncu maddesi gereğince deyip, on ili kapsayacak şekilde <strong>“olağanüstü hal”</strong> ilan etme kararı aldıklarını açıkladı. Olağan üstü hal ilanı; enkaz altında kalan insanlara yönelik <strong>arama-kurtarma</strong> işlemlerini hızlandıracaksa ve kış şartlarında sokakta yaşamaya çalışan <strong>on milyon</strong> civarındaki insanın <strong>iaşe-ibate</strong> işlemlerini çözümleyecekse elbette isabetlidir. Ancak <strong>tarafsız</strong> <strong>medya</strong> organlarının afet bölgesinden aktardığı üzere; şayet durum ilk yirmi dört saat kamu otoritesi <strong>“yerli ve milli”</strong> iktidarın bırakın <strong>arama-kurtarma </strong>ve <strong>iaşe-ibate</strong> işlemlerini halletmeyi, deprem alanlarına dahi ulaşılamadığı, ikinci yirmi dört saatte enkaz altından <strong>İMDAT</strong> çığlığı atan insanları çıkarmakta yetersiz kalındığı, <strong>İMDAT</strong> çığlığına yardım için koşan muhalif belediyelerin ve sivil toplum örgütlerinin engellenmesi için İçişleri Bakanlığı tarafından polis ve jandarmanın harekete geçirildiği gerçeğini ört-bas etmeye ve bölgedeki organizasyon beceriksizliğinin ve yetersizliğinin ifşasını önlemeye matufsa ve ilk olağanüstü hal uygulaması olarak da <strong>twitter-instagram</strong> gibi <strong>“yerli ve milli”</strong> iktidardan bağımsız iletişim kanallarının erişimine manialar çıkarmak içinse vaziyet fevkalade vahim demektir. Vahim çünkü olağanüstü hal uygulamalarında vatandaşlar için para, mal ve çalışma yükümlülükleri getirilebileceği gibi, mücbir sebep denilerek, temel hak ve hürriyetlerin kullanımının kısmen ya da tamamen durdurulması yahut bunlar için anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler konulması dahi mümkün olacaktır. Daha da ötesi Maraş’ta, AKP milletvekili müsveddesi Nursel REYHANLIOĞLU’nun, bölgeye yardıma giden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İMAMOĞLU’na hakaretlerle saldırdığı olayda<strong><strong>[2]</strong></strong> da görüldüğü üzere, genel seçimlerin arifesinde muhalif kanadın mevzu bahis illerde faaliyetleri bile pekâlâ sekteye uğratılacak ve insanlar <strong>baskı</strong> altına alınacak demektir…</p>
<p style="text-align: justify;">AKP Sözcüsü Ömer ÇELİK’in, geçmişte, yazarlık yaptığı gazetedeki köşe yazısında, <strong>17 Ağustos 1999</strong> depremi için, o günün iktidarını eleştirmek niyetiyle sarf ettiği sözler, görünen o ki <strong>6 Şubat 2023 </strong>depremi için, bugün de geçerli:<em>“Depremin ilk saatlerinde ortada olmayan ‘devletlu’ zevat, aradan saatler geçtikten sonra her köşe başından başlarını uzatıyor. İş yapmak adına bildikleri tek şey, açıklama yapmayı kesintisiz bir biçimde sürdürmek. Yapılan işlerin ne kadar beceriksizce yapıldığını tespit edenlere görünürde kırgınlık ifade eden ‘yetkililer’ el altından da gözdağı veren bir tutumu, devletin âli menfaatlerini korumanın tek göstergesi gibi sunmanın gayreti içindeler. Oysa tek âli toplumun hayat hakkını korumak olan devlet, tam bir şaşkınlık içine düşerek toplumu büyük bir felaketle başbaşa bıraktı. Kırılan gururunu tamir etmek kaygısından arta kalan kırıntıları enkaz kaldırma ve kurtarma faaliyetlerine dönüştürmeye çalıştığında ise iş işten çoktan geçmişti… Kendisine en çok ihtiyaç duyulduğu anda ‘kamu otoritesi’ kapsama alanı dışına çıkmış ve yetkililer, pili bitmiş bir uzaktan kumanda aletine dönüşmüştü. Apaçık ortada olan ve karşılıkları can kaybıyla, Türkiye&#8217;nin en az yirmi yılına mal olacak mal kaybıyla ödenen ihmalleri ve beceriksizlikleri dile getirenleri ‘şaibeli’ duruma düşürmeye çalışmaktan başka bir gayreti hâlâ görünmüyor resmi sözcülerin. Kendi sorumluluğunu örtbas etmek isteyen devlet erki hâlâ meseleyi mümkün olduğunca sümen altı etmeye harcıyor enerjisini&#8230; Sanki sadece halkın oturduğu binalar yıkılsa ve sarsılmaz bir kudret ve eleştirilmez bir erk kaynağı gibi görünmeyi seven devlet bu felaket karşısında yara almamış olsaydı, mesele kalmayacaktı… Çok basit ama bir o kadar da acı olan şu: Türkiye yönetilemiyor. Ve, yönetemeyen, yönetmesi mümkün olmayan bir mekanizmanın yönetiyormuş gibi yapması binlerce cana mal oluyor. Eğer bugün birilerin fiyakası bozulmasın diye söylenmesi gerekenlerin ‘milli birlik ve beraberlik’ nutuklarının altında ezilmesine göz yumarsak; bugün susarsak, bu çarpık mekanizma yüzünden yüzlerce insanın ebediyen susmasına ortak olmuş olacağız…”</em><strong><strong>[3]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">O günlerde, beceriksizliğinden ötürü dönemin iktidarını eleştiren AKP Sözcüsü Ömer ÇELİK; bugünse aynı şartlara rağmen şöyle diyor: <em>“Gerçekten büyük bir imtihanla karşı karşıyayız… Cumhur İttifakı olarak hepimiz sahadayız, AK Parti ve MHP genel merkezi üyelerimizi ilgili bölgelere gönderdik… Elimizden gelen gayreti gösteriyoruz&#8230; Enkaz altında vatandaşlarımız olduğunu biliyoruz&#8230; Buralarda büyük bir titizlikle uzman ekiplerimiz çalışmalarını gerçekleştiriyor… Vatandaşlarımız haklı olarak enkazın olduğu yerleri terk etmeyebiliyorlar fakat her türlü tedbir alınmıştır… Enkaz kaldırılırken etrafındaki binaları da boşaltıyoruz… Kalmak isteyen vatandaşlarımız için her türlü imkan sağlanmıştır&#8230; Oteller, spor salonları, camiler açılmıştır&#8230; Yemek ve diğer ihtiyaçlar konusunda tek tek geziyoruz yıkılan binaların olduğu yerleri&#8230; Zaman zaman buraya daha çok araç girseydi, vinç gelseydi gibi talepler oluyor, elimizde her türlü araç için fazlasıyla imkân ve kapasite var&#8230; Eğer ihtiyaç duyulursa bunları sevk edecek şekilde bütün imkânlarımız var… Hastanelerimizde ve diğer yaralılarımızın tedavisi için bütün imkanlarımız ve altyapımız hazır… Herhangi bir şekilde şu anda bir eksik gözükmüyor… Devletimiz güçlüdür&#8230;”</em><strong><strong>[4]</strong></strong><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>AKP’nin reisi</strong> ERDOĞAN; iktidara geldikleri günlerin ertesinde, <strong>1 Mayıs 2003</strong> tarihinde <strong>Bingöl</strong> merkezli meydana gelen depremle ilgili olarak, önceki hükümetin sorumluluğunu anlatmak niyetiyle yaptığı konuşmada depremin gerçek sebebinin ne olduğunu şöyle vurguluyor: <em>“Depremlerden sonra ortaya çıkan felaketler aslında geçmişten bugüne miras kalmış bir yönetim sorununun sonucudur… Buna ihmal denmez… Buna ancak olsa olsa bunun şartlarına uymamak denir… Yani bu ihalelerin şartları neler… Bu şartlara uymamak vardır… Bunun kontrolü iyi yapılmamıştır… Zemin etütleri iyi yapılmamıştır… İnşaatlarda zemin etüdü, malzeme ve kontrol eksikliği varsa netice bu olur… Sorun, sadece inşaat malzemesi çalmaya indirgenemez… Yeraltında fay kırıklarından önce bağışlayın söylemek zorundayım, kırılan ar damarlarıdır… Malzemeden çalmanın arkasında ahlak hırsızlığı, demokrasiden çalmak, hukuk kapkaççılığı, siyaset yankesiciliği ve kamu yönetimi kalpazanlığı yatmaktadır… Bu olay, kamu otoritesinin devlet imkânlarını nasıl kullandığını bütün çıplaklığı ile ortaya koymuştur… Hükümetin neler yapıp neleri yapmadığı işte ortada…”</em><strong><strong>[5]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">O günlerde, depremin gerçek sebebini gayet isabetli bir biçimde tespit eden <strong>AKP’nin reisi</strong> Cumhurbaşkanı ERDOĞAN; sorumluluk makamında bulunduğu bugün ise aynı şartlara rağmen şöyle diyor: <em>“Böylesi büyük felakete hazırlıklı olabilmek mümkün değildir… Böyle bir dönemde basit siyasi çıkar uğruna çirkefçe olumsuz kampanyalar yürütmeyi şu anda hazmedemiyorum… Bazı haysiyetsiz, namussuz kişiler kampanya yaparak, depreme müdahale etmek üzere asker, jandarma, polis niye yok diyorlar… Bizim askerimiz, jandarmamız, şereflidir; bu şerefsizlerin ağzına biz onları meze yaptırmayız… Üzerimde bulunan makamın sorumluluğu olmamış olsa bugün böyle konuşmam, çok daha farklı konuşurum… Olanlar hep oldu&#8230; Bunlar <strong>KADER</strong> planının içinde olan şeyler&#8230;</em><strong><strong>[6]</strong></strong><strong> </strong><em>Bütün imkânlarımızı seferber ettik, devlet tüm imkânlarıyla başta AFAD olmak üzere çalışmalarını belediyelerle yürütüyor… İlk gün bazı sıkıntılar yaşandı ama ikinci gün ve  üçüncü gün duruma hakimiyet tesis edildi&#8230; Enkazdaki çalışmalarımız devam ediyor ama bir yandan da enkaz kaldırma çalışmaları başlayacak&#8230; Antalya, Alanya, Mersin gibi illerimizde otellerle görüşmelerimizi yaptık ve bu görüşmelerle buralardaki otellerde kalma arzusunu ortaya koyan vatandaşlarım olursa biz vatandaşlarımızı bu illerdeki otellere yerleştirmeye hazırız…</em> <em>Yeme içme gibi tüm ihtiyaçlar karşılanacak… AFAD&#8217;ın açıklamaları dışında provokatörlere fırsat vermemenizi özellikle istiyorum… Bugün birlik olma zamanıdır… Dayanışma zamanıdır… Bizler bütün imkânlarımızı seferber etmiş vaziyetteyiz&#8230; Şu an itibariyle bazı hazırlıkları yapıp hasar tespitiyle de birlikte ailelere desteğimizi vereceğiz&#8230; Hazine-Maliye&#8217;den bu konuda belli bir bütçeyi ayırmış vaziyetteyiz&#8230; İnşallah bu bütçeyle beraber hasar tespitleriyle her ailemize onları rahatlatacak bir rakamı vereceğiz&#8230; Bunu 10 000 TL olarak planladık…&#8221;</em><strong><strong>[7]</strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>AKP Genel Başkanı ERDOĞAN</strong>’ın ve Ömer ÇELİK’in sorumluluk makamında bulunmadıkları günlerde yaptıkları değerlendirmelere katılmamak mümkün değil elbette…  ERDOĞAN çok haklı; depremlerden sonra ortaya çıkan felaketler aslında geçmişten bugüne miras kalmış kötü yönetimin sonucudur… Topraktan ot biter gibi her yere binalar inşa edilirken, <strong>zemin etütleri</strong> olması gerektiği gibi yapılmamaktadır… Mimarların ve mühendislerin hem meslekî hem ahlakî yetersizlikleri söz konusudur…  İnşaatları denetlemekle vazifeli ve yetkili <strong>devlet organları</strong> vazifelerini suiistimal etmekte, yetkilerini çıkar amaçlı kullanmaya kalkışmaktadır… Sorun, sadece inşaat malzemesi çalmaya indirgenemez… Malzemeden çalmanın arkasında ahlaksızlık, hukuk kapkaççılığı, siyaset yankesiciliği ve kamu yönetimi kalpazanlığı yatmaktadır… Halka reva görülen felaketler; kamu otoritesinin, devlet imkânlarının, nasıl kullanıldığını bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır… Depremlere yol açan asıl faktör; yeraltındaki fay kırıklarından önce vazifesini hakkıyla yapmayıp, yetkilerini menfaat temini için kullanan kamu yöneticilerinin çatlayan ar damarlarıdır… Yeni-şafak gazetesi yazarıyken sarf ettiği cümlelerde Ömer ÇELİK çok haklı; depremin ilk saatlerinde ortada olmayan <strong>“yerli ve milli”</strong> devletlü zevat, aradan saatler geçtikten sonra her köşeden başlarını uzatıyor… İş yapmak adına icraatları sadece  açıklama yapmak… Arama-kurtarma ve iaşe-ibate işlemlerinin ne kadar beceriksizce yapıldığını tespit edenlere görünürde kırgınlık ifade eden “yetkililer” el altından da gözdağı veren bir tutumu, devletin âli menfaatlerini korumanın tek göstergesi gibi sunmanın gayreti içerisinde… Oysaki devletin tek âli menfaati; insanların canını, malını kormak ve sağ-salim yaşamalarını temin etmektir… Yerli ve milli iktidar; tam bir şaşkınlık içine düşerek toplumu büyük bir felaketle başbaşa bırakmıştır… Kırılan gururunu tamir etmek kaygısından arta kalan kırıntıları, enkaz kaldırma ve kurtarma faaliyetlerine dönüştürmeye çalıştığında ise iş işten geçmektedir… Kendisine en çok ihtiyaç duyulduğu anda <strong>“yerli ve milli”</strong> iktidar, kamu otoritesi olarak kapsama alanı dışına çıkmıştır… Resmi sözcülerin; ihmalleri ve beceriksizlikleri dile getirenleri “şaibeli” duruma düşürmeye çalışmaktan daha önemli gayretleri hâlâ görünmemektedir… Yerli ve milli iktidar; sorumluluğunu örtbas etmek güdüsüyle meseleyi mümkün olduğunca sümen altı etmeye harcıyor enerjisini&#8230; Sanki, sarsılmaz bir kudret ve eleştirilmez bir erk kaynağı gibi görünmeyi seven <strong>“yerli ve milli”</strong> iktidar, felaketten yara almamış olsa ve sadece halkın oturduğu binalar yıkılsaydı mesele kalmayacaktı… Çok basit ama bir o kadar da acı olan şu ki Türkiye, <strong>“cumhurbaşkanlığı sistemi”</strong> denilen <strong>nevzuhur-ucube</strong> sistemle yönetilemiyor… Yönetemeyen, yönetmesi mümkün de olmayan bu mekanizmanın yönetiyormuş gibi yapması binlerce cana mal oluyor… Eğer bugün, <strong>“yerli ve milli”</strong> iktidarın fiyakası bozulmasın diye söylenmesi gerekenler söylenmez de “birlik ve beraberlik” nutukları altında halkın ezilmesine göz yumulursa bu çarpık mekanizma yüzünden yüzlerce, binlerce insanın mağduriyetle ebediyen susmasına, susturulmasına iştirak edilecektir… Daha da korkuncu; neredeyse sınırsız yetkiye sahip olan <strong>“yerli ve milli”</strong> iktidarın vazifesini bihakkın yapmadığı, geçmiş iktidarları suçlarken söylediği, alınması gereken zorunlu tedbirleri, kendisi de <strong>yirmi yıldır</strong> almadığı halde afetin sebebinin ilahi taktir, <strong>KADER</strong> olduğunu iddia etmesidir… Dindarlıklarının sadece görüntüden ibaret olduğu yolundaki eleştirilerin sebebi tam da budur… Kendilerini nispet ettikleri <strong>EHLİ SÜNNET</strong> akidesine göre; <strong>“cebrî kader anlayışı” </strong><strong>“fırka-yı dalle”</strong> akidesidir… Doğru akide: <strong>“Olanlar, KADER tarafından öyle yazıldığı için öyle olmaz; irad<strong>î</strong> olarak, tedbirsiz davranıp, öyle yapacağınız için, öyle yazılır.”</strong> şeklindedir… Şayet “doğru akide” bilindiği halde, <strong>“iktidarın selameti” </strong>için insanlar aldatılıyorsa; yine <strong>EHLİ SÜNNET</strong> akidesine göre, Peygamber Hazreti Muhammed; <strong>“Aldatan bizden değildir.”</strong> demiştir… Bütün bunlardan belki de çok çok daha korkuncu; enkaz altından kurtarılmayı bekleyen yüzlerce, binlerce insan henüz ortada dururken (ağlayan çocuklara, sussun diye akide şekeri dağıtır gibi); <strong>“yerli ve milli”</strong> iktidarın yaptığı <strong>“Depremzede ailelere 10 000 TL ödeme yapacağız.”</strong> açıklamasını izanla, insafla, vicdanla, merhametle telife kalkışmak olacaktır…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] <a href="https://www.youtube.com/watch?v=t_Fs_ISwEGU">https://www.youtube.com/watch?v=t_Fs_ISwEGU</a></p>
<p>[2] <a href="https://www.haberler.com/guncel/imamoglu-na-ingiliz-usagi-defol-diyen-eski-ak-15623112-haberi/">https://www.haberler.com/guncel/imamoglu-na-ingiliz-usagi-defol-diyen-eski-ak-15623112-haberi/</a></p>
<p>[3] Ömer Çelik, Yeni Şafak Gazetesi, 23 Ağustos 1999.</p>
<p>[4] <a href="https://t24.com.tr/video/akp-li-celik-cumhur-ittifaki-olarak-hepimiz-sahadayiz,52032">https://t24.com.tr/video/akp-li-celik-cumhur-ittifaki-olarak-hepimiz-sahadayiz,52032</a></p>
<p>[5] Yeniçağ Gazetesi, 8 Şubat 2023. / <a href="https://cdn.pivol.net/25555/80220232344328486865.mp4">https://cdn.pivol.net/25555/80220232344328486865.mp4</a></p>
<p>[6] <a href="https://www.karar.com/guncel-haberler/erdogan-yine-kader-dedi-olanlar-hep-oldu-1726934">https://www.karar.com/guncel-haberler/erdogan-yine-kader-dedi-olanlar-hep-oldu-1726934</a></p>
<p>[7] <a href="https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/10-bin-tl-deprem-yardimi-basvurusu-ne-zaman-baslayacak-depremzedelere-10-bin-tl-deprem-destegi-kimlere-verilecek">https://www.sabah.com.tr/galeri/yasam/10-bin-tl-deprem-yardimi-basvurusu-ne-zaman-baslayacak-depremzedelere-10-bin-tl-deprem-destegi-kimlere-verilecek</a></p>
<p><a class="a2a_button_facebook" href="http://www.addtoany.com/add_to/facebook?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1915&amp;linkname=%E2%80%9CYerli%20ve%20Milli%E2%80%9D%20%C4%B0ktidar%C4%B1n%20Depremle%20%C4%B0mtihan%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Facebook" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_twitter" href="http://www.addtoany.com/add_to/twitter?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1915&amp;linkname=%E2%80%9CYerli%20ve%20Milli%E2%80%9D%20%C4%B0ktidar%C4%B1n%20Depremle%20%C4%B0mtihan%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Twitter" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_google_plus" href="http://www.addtoany.com/add_to/google_plus?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1915&amp;linkname=%E2%80%9CYerli%20ve%20Milli%E2%80%9D%20%C4%B0ktidar%C4%B1n%20Depremle%20%C4%B0mtihan%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Google+" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_button_yahoo_bookmarks" href="http://www.addtoany.com/add_to/yahoo_bookmarks?linkurl=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1915&amp;linkname=%E2%80%9CYerli%20ve%20Milli%E2%80%9D%20%C4%B0ktidar%C4%B1n%20Depremle%20%C4%B0mtihan%C4%B1%20%C3%9Czerine" title="Yahoo Bookmarks" rel="nofollow" target="_blank"></a><a class="a2a_dd a2a_target addtoany_share_save" href="http://www.addtoany.com/share_save#url=https%3A%2F%2Fwww.nesettoku.com.tr%2F%3Fp%3D1915&amp;title=%E2%80%9CYerli%20ve%20Milli%E2%80%9D%20%C4%B0ktidar%C4%B1n%20Depremle%20%C4%B0mtihan%C4%B1%20%C3%9Czerine" id="wpa2a_20"></a></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>https://www.nesettoku.com.tr/?feed=rss2&#038;p=1915</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
