Türkiye’de Üniversiteler, Üniversal Bilgi Üreten Kurumlar Mıdır?

 Üniversitelerin, üniversal seviyede bilgi üreten kurumlar olmasının garantisi ne kadar akademik özgürlüklerse akademik özgürlüklerin garantisi de şüphesiz iş güvencesidir… Akademik özgürlüklerle iş güvencesi arasındaki bağ elbette inkâr edilemez… Bu bağın bir hayli zayıf olduğu Türkiye gibi ülkelerde üniversiteler, maalesef üniversal bilgi üretim ve akademik öğretim merkezlerinden öte muayyen bir ideolojinin ajitasyon kulüplerine dönüştürülmektedir… Bu perspektiften bakıldığında; Darülfünun’un lağvedilip yerine ikame edilen ilk üniversite, İstanbul Üniversitesi’nin kurulduğu 1933’ten 1980’lere kadar üniversitelerin Türkiye’deki rolünün, egemen ideolojinin yeniden üretimi ve var olan sömürü ilişkilerine meşruluk kazandırma işlevi olduğunu reddetmek kolay değildir… Mesela; 28 Şubat 2007 “post-modern darbe”sinin yaşandığı dönemde YÖK Başkanınca seslendirilen “cumhuriyetin üniversitesi cumhuriyete sahip çıkar” sözü, üniversitelerin nasıl olup da ajitasyon merkezlerine dönüştürüldüğünün tipik bir ifadesidir… Bu sözü seslendirenlerin muradı, kuşku yok ki halk, yani cumhur değil, halka karşı psikolojik harp düzenleyen oligarşik zümreydi… Üniversitelerin serbest eleştiri ve bilimsel değer üretme vazifelerini yerine getirememelerinde öğretim üyelerinin şahsi kusurları ve kaliteleriyle birlikte bu ağır siyasi kontrolün büyük rolü olduğu da muhakkaktır… İdeolojik baskı altındaki dönemin Türkiye üniversitelerinde çoğunluğu teşkil eden “kitapsız-makalesiz profesörler”in, “sözde akademisyenler”in varlığı başka neyle izah edilebilir ki?

Ne var ki 1980 sonrası değişimin istenilen ölçülerde olduğunu söylemek de kolay değildir… Liyakat, ehliyet ve fonksiyonelliğin bugün dahi dikkate alınmadığı apaçıktır… 23/05/2016 tarihli Resmi Gazete ve Hürriyet Gazetesi’nde; “erdem timsali” Rektör Yusuf ŞAHİN’in yönettiği Aksaray Üniversitesi tarafından öğretim üyesi alınacağına dair yayınlanan ilan gerçekten de ilginçtir… İlanda belirtildiği üzere; Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı yardımcı doçentlik kadrosu için şöylesi bir özel şart konulmuş: “Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu lisans mezunu olmak. Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalında yüksek lisans ve doktora yapmış olmak. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu üzerine çalışmış olmak.” “Fatma Karabıyık Barbarosoğlu (Hangi Türk edebiyatı büyüğü ise???) üzerine çalışmış olmak”, şeklindeki özel şart, ahlaka da hukuka da dindarlığa da modernliğe de sekülerliğe de rasyonelliğe de bilumum değerlere aykırıdır… Böyle bir ilan, Aksaray Üniversitesinin nasıl bir “insan” tarafından yönetildiğini ve üniversitelerin niçin üniversal seviyede bilgi üreten kurumlar olamadıklarını göstermesi bakımından hakikaten de ibretliktir… Bu tip bir rektörün, üniversiteyi niteliksiz, ideolojik yandaşlarıyla doldurmaya kalkışacağından, her ay maaşının üç-beş katı miktar kamu parasını (miri malını), YASAL DÖNER-SERMAYE, yönetici payı diye şahsi hesabına aktaracağından, aynı kamu parasıyla absürt kutlamalar finanse edip, sanatçı “KÜÇÜK EMRAH” edalarıyla hazırlattığı şahsına ait onlarca afişi üniversitenin dört-bir tarafına astırıp kişisel reklamını yapacağından, yine aynı YASAL DÖNER-SERMAYE ile kendisine etik ve hukuk dışı işlerinde yardımcı olacak, uşaklık-tetikçilik yapacak rektör yardımcıları, vekil dekanlar atayacağından, bunlarla yönetim kurulları teşkil edeceğinden, şahsına ve yandaş çevresine itaat etmeyen akademisyenleri ise tehdit edeceğinden, onlara mobbing uygulayacağından, arkasında şimdiki gibi rektörlük makamının gücü bulunmadığı için hakkını-hukukunu savunamadığı “acuze” günlerinde yardımcılığını yürüttüğü selefi rektör, kendisini tahkir ve tehdit ettiğinde onu savunan ve teselli eden omuzunda ağladığı insanlara, dolayısıyla da herkese ihanet edebileceğinden vs. vs. kuşku duyulabilir mi???

Tüm bu fiilleri işleyen aynı rektörün, suret-i haktan görünerek şu tür sualler sorması ise daha da ibretlik: “…Yasal olan bir konuda Aksaray Üniversitesi yöneticilerini ahlaksızlıkla ve haram yemekle suçlamaktasınız. Bu suçlamayı neye dayanarak yapıyorsunuz? Geçmişte, Aksaray Üniversitesinde yönetim kurulu üyeliği yaptığınıza göre, düşüncelerinizi şimdiye kadar hangi platformda resmi olarak ifade ettiniz? Bu payların dağıtımı üniversite yönetim kurulu kararıyla yapılmaktadır. Bu konu ile ilgili üniversite yönetim kurulunun herhangi bir kararına itiraz ettiniz mi? Ya da şerh koydunuz mu? Size göre bu uygulama yanlışsa daha önce de yanlıştır şimdi de yanlıştır. Bu konuyu neden şimdi (üniversiteden ayrıldıktan sonra) gündeme getiriyorsunuz???” Sualler sahiden de ibretlik değil mi??? Daha önce üniversite mensuplarına gönderdiği mesajda YASAL DÖNER-SERMAYE yediğini inkar eden rektör, suallerinin gizli kalacağını zannederek, sırrını ifşa ediyor…

Suallerin cevabına gelince: Malum zevatın yediği YASAL DÖNER-SERMAYE’ye dair hiçbir zaman yasal değil, demedim… Aksine, dindar geçinen bu zevatın YASAL DÖNER-SERMAYE yediğini öğrendiğimde www.nesettoku.com sayfasında yayınladığım “Rektörlük Seçimleri Üzerine” başlıklı yazıda (Aksaray Üniversitesi personelinin hepsinin malumudur) aynen şöyle demiştim:

“…bir üniversitede rektöre düşecek DÖNER SERMAYE ne kadardır kim bilir? Muhakkak ki DÖNER SERMAYE üreten çeşitli mekanizmalar … vardır. Yasal da olduğuna göre, ye ye bitmez… Mehmet Akif’in “Menfaattir insanları getiren vecde” mısraı kimin için söylenmiş? Yeri gelmişken Tevfik Fikret’i anmamak da olmaz: “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” Eyy muhafazakârlar, hani ya, komşusu aç iken tok yatan sizden değildi… Bilmez misiniz ki mesele yasallık değil, “MEŞRU”luktur… Sizin için meşruiyetin kaynağı İslam değil mi yoksa??? Bilmiyor musunuz, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre “zina etmek” yasaldır; yani suç değildir (Malum; Ak Parti Hükümeti, Avrupa Birliği’nin baskıları sonucu, 2004 yılında yürürlüğe koyduğu Türk Ceza Kanunu’ndan, daha önce var olan “zina suçu”nu çıkarmıştır)… Peki “zina etmek” size göre meşru mu oldu??? Bir şeyin yasal olması, meşru olduğu anlamına gelebilir mi??? Ne Güzel Döner Ne Güzel Sermaye… Dön Baba Dönelim Hacılara Gidelim…”

Yazıyı okuyan dönemin rektörü işi şakaya vurarak şöyle demişti: “Hocam, yani diyorsunuz ki bu DÖNER SERMAYE bizi bozar öyle mi?” Yine yazıyı okuyan İlahiyat Fakültesi Dekanı da şöyle demişti: “Hocam, bence de kesinlikle meşru değildir ve haramdır. Keşke, Hükümet bu uygulamayı kaldırsa, vs. vs…” Ne yazık ki o gün öyle diyen dekan, yeni rektöre aynı zamanda rektör yardımcısı da olunca, uygun fetva bulmuş olmalı ki o da yasal DÖNER SERMAYE’ye “vira-bismillah” demiş… Bize de “rastgele” demek düşüyor (Suk-i asr içre bütün dad-u sitend küfr-ü dalal / Müşteri kalmadı din indi ucuzdan ucuza)…  DÖNER SERMAYE konusunun resmi platformlarda ifade edilip edilmemesine gelince: Demokrasinin eleştirilen yönü tam da budur; siz hakikati ne kadar seslendirirseniz seslendirin, DÖNER SERMAYE yiyen zevat “oy çokluğu” ile DÖNER SERMAYE yemenin kendilerine göre “meşru” olduğuna mutlaka karar verecektir… Sualleri soranların yasallıktan dem vurması boşuna mı???  Yasallıktan dem vuran bu zevata şöyle bir tavsiyede bulunulsa yerinde olur mu acaba: Yasallık sizin için yeterliyse, yasal olan her yolla para kazanabiliriz kime ne diyorsanız, maaile hepinizin yapabileceği “tarihte bilinen en eski meslek” Türkiye’de yasal; buyurun  o  yolla da para kazanın…  “Ahlaksızlıkla ve haram yemekle suçlama” yakıştırması sualleri soranlara ait olup, kendilerini hakikat aynasında nasıl gördükleriyle alakalı ifşa olsa gerek… Böylesi bir durumda, okuyucular adına şöyle bir sualin sorulması da haklılık kazanmaz mı??? “Hırsızlara, birilerinin edebinden ötürü vicahen hırsız dememesi, hırsızları hırsız olmaktan çıkarır mı???” Ziya Paşa ne de güzel söylemiş: Milyonla çalan mesned-i valada ser-efraz / Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir…

Besbelli ki bu tür kepazeliklerden kurtulmanın yolu; bir taraftan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin benimsediğini söylediği Lima Bildirgesini uygulamaya koymaktan; diğer taraftan da Birleşik Krallık’ta 1988’de yürürlüğe giren Eğitim Reformu Kanununa benzer reformları pratiğe aktarmaktan geçmektedir… Bakınız; yükseköğretim kurumlarının özerkliği ve akademik özgürlüğü hususunda Lima Bildirgesi neler diyor:

1- Akademik özgürlük, akademik bir çevre üyelerinin tek tek ya da toplu halde bilgiyi araştırma, inceleme, tartışma, belgeleme, üretme, yaratma, öğretme, anlatma veya yazma yoluyla edinmelerinde, geliştirmelerinde ve iletmelerindeki özgürlükleri anlamına gelir.

2- Üniversite ve akademik kuruluşlar; insanların ekonomik, sosyal, kültürel, temel ve politik haklarının yaşama geçirilmesini takip etmekle yükümlüdürler.

3- Akademik çevrenin tüm üyeleri herhangi bir ayrım yapılmaksızın ve devletten ya da herhangi bir başka kaynaktan gelebilecek müdahale veya baskı endişesini taşımadan işlevlerini yerine getirme hakkına sahiptir.

4- Devletler akademik çevrenin tüm üyeleri için insan hakları konusunda Birleşmiş Milletler anlaşmalarında tanınan temel, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel hakları sağlamak ve bunlara saygı göstermekle yükümlüdür. Akademik çevrenin her üyesi, başta düşünce vicdan, din, ifade, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri olmak üzere kişinin özgürlüğü ve dokunulmazlığı ile seyahat özgürlüğünden yararlanır.

5- Tüm devletler ve yükseköğrenim kurumları öğretim üyeleri ve araştırmacılar için istikrarlı ve güvenceli bir istihdam sistemini temin ederler. Akademik çevrenin hiç bir üyesi, akademik çevrenin demokratik yollarla seçilmiş bir organı önünde adil bir savunma yapılmadan görevinden alınamaz.

6- Akademik çevrenin araştırma işlevi ile ilgili tüm üyeleri, bilimsel araştırmanın evrensel ilke ve yöntemlerine tabi olarak, herhangi bir müdahaleye maruz kalmaksızın araştırma çalışmalarını sürdürme hakkına sahiptir. Bu kişiler aynı zamanda araştırmalarının sonuçlarını başkalarına özgürce iletme ve sansürsüz yayımlama hakkına da sahiptir.

7- Tüm yükseköğretim kurumları ilgilerini toplumun karşı karşıya bulunduğu çağdaş sorunlara yöneltirler. Bu amaçla, bu kurumların müfredatları ve faaliyetleri bir bütün olarak toplumun ihtiyaçlarına yanıt verir. Yükseköğretim kurumları, kendi toplumlarında politik baskıları ve insan hakları ihlallerini kınamalıdırlar.

8- Tüm yükseköğretim kurumları diğer benzeri kurumlar ve kendi akademik çevreleri içindeki bireylerle, baskıya maruz kaldıkları zaman dayanışma içinde olmalıdırlar…

Birleşik Krallık’ta 1988’de yürürlüğe giren Eğitim Reformu Kanunu da şunu diyor: “Akademisyenler, işlerini kaybetme tehlikesine maruz kalmaksızın, toplumca (çoğunlukça) benimsenen bilgileri sorgulama ve aksi görüşlere sahip olma hakkına sahiptir.”

Bir akademisyen; sınıfta neyi, nasıl anlatacağına karar veremiyorsa; yaptığı araştırmaların sonuçlarını korkmadan yayınlayamıyorsa; düşüncelerinden dolayı kurumsal sansüre ve baskıya maruz kalıyorsa o üniversitede akademik özgürlükten, özerklikten ve iş güvenliğinden söz edilebilir mi??? “Liyakat ve ehliyet”inden ziyade, ideolojik yandaşlığından ötürü “akademisyen” yapılan; itaatkar kulluğuna istinaden statüsünü koruyan “sözde bilim kilisesi”nin “zangoçlar”ına hakiki akademisyen, bilim adamı, entellektüel denilebilir mi? Öte yandan; üniversiteyi ideolojik yandaşlarıyla doldurmaya kalkışan; her ay maaşının üç-beş katı miktar kamu parasını (miri malını), YASAL DÖNER SERMAYE, yönetici payı diye şahsi hesabına aktaran; aynı kamu parasıyla absürt kutlamalar finansa edip, sanatçı “KÜÇÜK EMRAH” edalarıyla hazırlattığı şahsına ait onlarca afişi üniversitenin dört-bir tarafına astırıp kişisel reklamını yapan; yine aynı YASAL DÖNER SERMAYE ile kendisine etik ve hukuk dışı işlerinde yardımcı olacak, tetikçilik-uşaklık yapacak rektör yardımcıları, vekil dekanlar atayan, onlarla yönetim kurulları teşkil eden, şahsına ve yandaş çevresine itaat etmeyen akademisyenleri tehdit eden; mobbing uygulayan, arkasında şimdiki gibi rektörlük makamının gücü bulunmadığı için hakkını-hukukunu savunamadığı “acuze” günlerinde yardımcılığını yürüttüğü selefi rektör, kendisini tahkir ve tehdit ettiğinde onu savunan ve teselli eden omuzunda ağladığı insanlara ihaneti marifet bilen bir rektörün yönettiği üniversiteye hakiki üniversite denilebilir mi? Böyle bir üniversitede üniversal seviyede bilgi üretilebilir, “kitapsız-makalesiz profesörler”in, “sözde akademisyenler”in yerini “kitaplı-makaleli profesörler”, “hakiki akademisyenler” alabilir mi???

Bu yazı Güncel Yazılar, Polemikler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.