Felsefe Geleneği ve Felsefede Yerellik Üzerine

RÖPORTAJ*

MUSTAFA ÇEVİK: Neşet Bey, ilk olarak şöyle bir soru sorayım felsefe yapmanın bir tek tarzı mı vardır yoksa kültüre, kişiye çağa ve sosyal durumlara göre değişen felsefe yapma tarzları olabilir mi?

NEŞET TOKU: Önce felsefeyi tanımlamak, dolayısıyla da o tanım çerçevesinde konuşmak lazım. Felsefe, rasyonel zeminde hayatı ve varlığı açıklama anlamlandırma girişimidir. Rasyonalist olma mecburiyeti demiyorum dikkat edelim. Rasyonalist olur Ampirist olur şu olur, bu olur ama hepsi rasyonel zeminde açıklama, anlamlandırma yapmak mecburiyetindedir…

MUSTAFA ÇEVİK: Şunu mu demek istiyorsunuz, mistik açıdan bakacak olsanız bile rasyonel zeminde izah etmeniz gerekiyor.

NEŞET TOKU: Elbette… Şimdi siz Gnostikler’densiniz diyelim, İlkçağdaki. Herhangi bir din mensubu olmayan Gnostikler bilginin, bizim Sufî gelenekteki gibi, “vehbi” olarak yani “içe doğma” tarzında verildiğini düşünüyorlar. Böyle de düşünseniz bilgiyi sizin sujeler arası hale getirmeniz lazım, onu temellendirmeniz lazım, açıklamanız lazım. Ne ile yapacaksınız bunu, kavramlarla yapacaksınız. İşte bu yapılan işi rasyonel zeminde gerçekleştireceksiniz. Dolayısıyla zaten felsefî bilgi ile felsefî olmayan bilgi tarzları arasındaki fark da burada kendini gösterecek. Dinle felsefe arasındaki fark da bu. Sanatla felsefe arasındaki fark da bu.  Felsefî bilginin niteliği belli. Rasyonel zeminde temellendirilme mecburiyeti vardır. Herhangi bir iddia kendisini akla dayanan nedenlerle haklı kılıyor, meşrulaştırıyorsa işte bu felsefe, bilgiye felsefî yaklaşımdır…

MUSTAFA ÇEVİK: Felsefî yaklaşım?

NEŞET TOKU: Felsefî bilginin niteliğini dikkate aldığınızda, tarzdan kasıt rasyonel zeminin dışı ise rasyonel zeminin dışında bir felsefe yok. Rasyonel zeminde olmak kaydıyla mesela varlığı İdealistçe anlamlandırabiliriz ya da Realistçe ya da Spiritüalistçe ya da Materyalistçe. Bakın işte çeşitlendi. İdealist olabilirsiniz diyorum, Realist olabilirsiniz diyorum, Materyalist ya da Spiritüalist de olabilirsiniz. İster idealist, ister materyalist, ister realist ister spiritüalist hangi tarzı kabul ederseniz edin, temellendirmelerinizi mecbursunuz rasyonel zeminde yapmaya. Dolayısıyla felsefe her hâlükârda rasyonel zeminde yapılır, şartlara göre problemler şu ya da bu şekilde değişebilir ise de. Mesela bakın; Antik Yunan felsefesinde varlıkla ilgili olarak “yoktan var olma” gibi bir problem yoktur. Kreasyonizm (yaratmacılık) denilen anlayış Yunanlılar’da mevcut değil. Kreasyon, Hristiyanlıkla ortaya çıkan bir düşünce tarzı. Dolayısıyla mesela Hristiyanlık sonrası filozofların, yoktan varlığa gelmeyi temellendirmeleri bir zorunluluktu, bunu rasyonel bir zeminde yapmaya çalıştılar. Bizde, İslam felsefesindeki mesela Meşşaî ekolünü ele alalım. Meşşaî ekol, Kreasyonizmi bir biçimde kendi dilleriyle anlatacak izah edeceklerdi. İşte sûdur teorisini bu maksatla ileri sürdüler. Sûdur teorisinin dini bir argüman olduğunu iddia etmemizin imkânı var mı, Kur’an’dan kaynaklanıyor bu diyebilir miyiz? Hayır. Bu bir yorumdur sadece. Nasıl bir yorumdur?

MUSTAFA ÇEVİK: Rasyonelleştirme.

NEŞET TOKU: Rasyonelleştirmedir, tabi. Rasyonelleştirme ama şöyle de anlaşılmasın bu rasyonelleştirme; mesela Ortaçağ felsefesi diye geçse de Patristik felsefe, esasta teolojidir yapılan. Bizdeki Kelam’a karşılıktır, teoloji. Anselmus’un ilk günah anlayışını yorumlama tarzı, cennetten kovuluşu yorumlama tarzı, inkarnasyonu yorumlama tarzı. Bunlar bir rasyonelleştirmedir, rasyonelleştirme demek, onun illaki rasyonel geçerliliği olduğu anlamına gelmez. Söylemek istediğim şey şu rasyonaliteyi siz bir kriter olarak mı kabul ediyorsunuz yoksa bir şeyi rasyonel geçerliliği olmadığı halde rasyonelmiş gibi mi göstermeye çalışıyorsunuz?

MUSTAFA ÇEVİK: Böyle bir durumda?

NEŞET TOKU: Böyle bir durumda yapılan iş felsefe değildir.

MUSTAFA ÇEVİK: Bir başka felsefî yaklaşım ya da bir filozof bunun rasyonel olmadığını gösterebilir. Peki, rasyonel olanın uzlaşılabilir bir tanımı var mıdır ki? Çünkü biliyoruz ki kendinden önceki felsefeyi eleştiren filozofun gerekçesi o felsefenin rasyonel dolayısıyla felsefî olmamasıdır. Yani bir kişinin ben rasyonel zeminde izah ve temellendirme yapıyorum demesi o şeyin rasyonel olduğu anlamına gelmediği gibi neredeyse kendinden başka hiçbir filozof da onu rasyonel bulmuyor. Dolayısıyla felsefe metni olarak görmüyor. Bu felsefe tarihinde bir realitedir. Buradan bakınca rasyonalitenin tartışılmaz bir tanımı varmış gibi görünmüyor.

NEŞET TOKU:  Mesela, Anselmus’un o temellendirmesinde; “Niçin Tanrı İsa’ya hûlul etti?”, sualine cevap veriyor, diyor ki Âdemle Havva’nın işlemiş olduğu günah, Âdem’in diyelim isterseniz, başlangıçta işlemiş olduğu o günah nerde işlendi cennette işlendi. Cennet ebedi ve ezeli bir mekândır. Ebedi ve ezeli mekânda işlenen suçun kefaretinin ebedi ve ezeli bir varlıkça ödenme zorunluluğu vardır. Birebir karşılık bunu gerektir. Oysaki Âdem bir insandı. Âdem bir insan olarak ebedi ve ezeli bir suçun kefaretini ödeyemeyeceğine göre Tanrı inayetiyle merhametiyle ne yaptı insana acıdı. İnsana acımasının sonucu olarak ona hûlul etti kendini öldürttü ta ki o ebedi ve ezeli suçun kefareti ebedi ve ezeli bir varlık tarafından ama insan suretindeki bir varlık tarafından ödenmiş olsun… Bu tamamen bir rasyonalizasyondur. Mantıktan hareket edelim bunun ne mantıksal doğrulamasını yapmak ne de bunun nesnel doğrulamasını yapmak mümkündür. Sofistike mantıktan söz ederiz hani sofistike mantık felsefenin temeli değildir, felsefenin temeli ontolojik mantıktır. Sofistike mantık; bir kaziye-yi muhkeme tayin ediyorsunuz, temel önerme tayin ediyorsunuz, bunun mutlak doğru olduğunu esas alıyorsunuz, bu önermelere başka önermeler tutuyorsunuz, bundan zorunlu bir sonuç çıkarıyorsunuz. Dedüksiyonun eleştirilen tarafı zaten bu. “Âlemde hareket yoktur.”, önermesini siz temel önerme kabul ettiğiniz takdirde, sonuç olarak o halde en hızlı koşucu Aşil kaplumbağayı geçemez sonucuna ulaşırsınız. Neden? E… çünkü hareket yok. Hareket olmadığına göre Aşil nerde koşacak, nerde fark atacak da kaplumbağayı geçecek. Hareket yok. Başlangıç önermesine itiraz ettiğiniz takdirde; hareketin varlığını kabul ettiğiniz takdirde ne olur, bu argüman düşer. Dolayısıyla sofistlerin yapmış olduğu argümantasyon rasyonelleştirme ama geçerliliği olmayan. Yani bir iddia tutarlı olabilir onun tutarlılığı, geçerli olduğu anlamına gelmiyor. Geçerli olmalı ki biz onu doğru önerme olarak niteleyelim. Dolayısıyla neden Aristoteles’in mantık anlayışına evet diyoruz da Sofistler’in mantık anlayışına evet demiyoruz? Sofistike mantık tutarlılığı esas alıyor ama geçerliliği dikkate almıyor. Hareket yok mu? Real olarak hareketin varlığını biliyoruz biz. Dolayısıyla biz zorunlu olarak bir kaplumbağa ile bir atlet yarıştırıldığında her hâlükârda o atletin kaplumbağayı geçeceğini biliyoruz. Argümanları buna göre kurma mecburiyetimiz var.

MUSTAFA ÇEVİK: Bu bilginin temeli duyulardır ama. Yani rasyonel zemin değil.

NEŞET TOKU: Nesnel bilginin kaynağı duyular ama temellendirme rasyonel zeminde. Öte yandan bakın mesela matematiğin önermelerini dikkate alalım. Matematiğin önermeleri ille de duyusal planda test edilmek zorunda değildir. 2+2= 4 önermesinin doğru olduğunu test etmek için real dünyaya ihtiyacımız yoktur. Ama real dünyada da bunu test edebiliyoruz yani hem idealitede onu test etmek mümkün hem de realitede… Tutarlılık, neye göre tutarlılık anlamını taşıyor? Peşin peşin kabul edilen bir aksiyom onun mutlak doğru olduğunu gerektirmez. Dolayısıyla akla dayanan nedenler denince biz neye bakıyoruz insanın rasyonalitesine de bakıyoruz, insanın tecrübesine de bakıyoruz, insanın sezgisine de bakıyoruz, insanın şüphesine de bakıyoruz ama kurulan argümanı sonuçlarıyla birlikte mümkün kılacak çıkarım söz konusu mudur değil midir, işte o temellendirmedir. Dolayısıyla akla dayanan nedenlerle kendisini meşrulaştırıyor haklı çıkarıyor mu çıkarmıyor mu ona bakıyoruz…

MUSTAFA ÇEVİK: Klasik eleştiriyi hatırlayacak olursak, Gazzalî diyor ki; eğer akılcılar doğru yolu bulabilseydi bu kadar birbirinden farklı eleştiriler olmazdı. Felsefe dünyasının sistemlerinin sürekli birbirine olan eleştirilerini kabul edeceksek hepsinin de rasyonel kaygıyla hareket ettiğini ve düşündüklerini hatırlarsak o zaman birbirinden farklı düşünceler olduğuna göre birbirinden farklı zeminde ve farklı şekilde temellendirilebilen rasyonaliteler var demektir. Böyle bir sonuç çıkarabilir miyiz?

NEŞET TOKU:  Aslındabiraz önce söyledim, mesela dedim ki varlığı temellendirmek istiyorsunuz, idealist de olabilirsiniz zira rasyonel zeminde temellendirme yapıyorsunuz, realist de olsanız yine rasyonel zeminde temellendirme yapıyorsunuz, spiritüalist de olabilirsiniz rasyonel zeminde temellendirme yapıyorsunuz, materyalist de olabilirsiniz yine rasyonel zeminde temellendirme yapıyorsunuz. Bilgi hususunda da aynı şeyleri yine söyleyebiliriz.  Rasyonalizmi benimseyebilirsiniz. Yani insan zihninde doğuştan bir takım aktların, bilgilerin, ilkelerin mevcudiyetini ileri sürebilirsiniz… Ampirizmi de benimseyebilirsiniz, doğuştan bilgilerin mevcut olmadığını ileri sürebilirsiniz, hayır zihin “tabula rasa”dır dersiniz, bunların her ikisi de rasyonel zeminde ileri sürülüyor elbette.

MUSTAFA ÇEVİK: Rasyonel mi ikisi de?

NEŞET TOKU: Elbette ikisi de rasyonel. Ama fark şurada, birisi insan zihninde doğuştan birtakım bilgilerin varlığını iddia ediyor, diğeri etmiyor. Bunların her ikisini de temellendirmek mümkün…

MUSTAFA ÇEVİK: Çelişki?

NEŞET TOKU: Çelişki değil hayır bakın…

MUSTAFA ÇEVİK: Aynı konuda çok farklı tavırlar…

NEŞET TOKU: Farklı ama bu bir yorum farklılığıdır…

MUSTAFA ÇEVİK: Kabul görme…

NEŞET TOKU: Şöyle yorum farklılığıdır. Her ikisi de rasyonel zeminde iddialarını temellendirmeye çalışıyorlar. Birincisi bu, buna dikkat edelim rasyonel zeminde temellendirmeye çalışıyorlar. Biri insan zihninde böyle bir yatkınlığın olabileceğini diğeri de hayır, o sizin yatkınlık, ilke dediğiniz şeyleri de insan tecrübeleriyle oluşturur diyor. Mesela kalem kavramı insan zihninde mevcuttur, dediğimizde bu kalem kavramının kalem nesnesi olmadan zihnimizde mevcudiyetini ileri sürebiliriz biz, Platon vari. Ama Aristoteles vari kalem kavramının esasında bunun nesnenin adı olduğunu da ileri sürebiliriz. Her ikisi de doğru. Şimdi bu bir çelişki değil ki. Çelişki; bir önermeye hem doğru hem yanlış demektir, aynı anda… Öyle bir şey söylemiyorum…

MUSTAFA ÇEVİK: Tabi çelişki derken şunu kastettim, yani bir konuda birbirinden çok farklı birbirine taban tabana zıt iki kavram. Yani zihindeki X durumu için hem A (Zihinde doğuştan bilgiler vardır) diyoruz hem de A’ (A değildir) yani (Zihinde doğuştun bilgi var değil)  diyoruz.

NEŞET TOKU: Evet… Bu neden kaynaklanıyor, şuradan kaynaklanıyor; felsefe bugünkü karşılığıyla bilim değildir de onun için. “Science” kavramı, İngilizlerin kullandığı science kavramı nesnel bilgiye münhasır bilgiyi içerir. Oysaki felsefe bunu evet dikkate alır ama felsefe buna münhasır bir bilgi değil ki. Yani ‘’Evren vardır.‘’ dediğimizde, bunu nesnel zeminde temellendirmemiz bilimsel bir bilgi ise ‘’Niçin vardır?‘’ sorusuna makul cevaplar bulmamız da felsefî bir tarzı ifade ediyor. Dolayısıyla ‘’Niçin vardır?‘’ sorusunu dikkate aldığımızda cevapların farklılaşması mümkün. Mümkün ama irrasyonel değil. Çünkü realite üzerine konuşmuyoruz artık, realiteyi aşan bir şey üzerine konuşuyoruz.  Filozofların hiçbirisi ne matematiksel önermeler için ne de fiziksel önermeler için birbirleriyle çatışmıyor ve çelişmiyor. Ama “Niçin?” suali sorulduğunda ya da mesela pratik felsefeyle ilgili şeyler  Nedir o? İyinin ya da kötünün temellendirilmesi, güzelin ya da çirkinin temellendirilmesi, hukukun temellendirilmesi, siyasetin temellendirilmesi, bunlar insan ilişkileriyle ilgili nesneyle ilgili değil, nesneyle ilgili olmadığı için de burada çeşitlenmeler elbette ki kaçınılmazdır ama ne kadar kaçınılmaz olursa olsun bunların hepsi rasyonel zeminde temellendirilir…

MUSTAFA ÇEVİK: O zaman herhangi felsefî bir problemde farklı yerden hareket ettiğimiz yere göre çok farklı rasyonel çıkışlar temellendirmeler yapılabilir demek istiyorsunuz. Doğru mu hocam?

NEŞET TOKU: Rasyonel zeminde temellendirilmek kaydıyla elbette…

MUSTAFA ÇEVİK: Sonsuz rölativizm handikapına düşmez miyiz?

NEŞET TOKU: Hayır bu tamamen rölativite değil işte. Bu nedir? Bu rasyonel zeminde kurulan argümantasyonların farklılığıdır. Rölativiteyi NESNEL bilgiye yönelik ileri sürmüyoruz ki… Rölativite etik konularda, rölativite siyasi konularda, rölativite hukuki konularda, rölativite metafiziğe ait konularda. Bu rölativite irrasyonelliği de içeren bir rölativite değil ama. Bilimsel bilgiyle ilgili, nesnel bilgiyle ilgili böyle bir şey yok tabii. Yani felsefenin sübjektivitesini şöyle ileri süremeyiz biz; rasyonel olsun ya da olmasın herkesin ileri sürebileceği her türden düşünce. Böyle bir şey yok.

MUSTAFA ÇEVİK: İç tutarlılık mı demek istiyorsunuz rasyonalite derken?

NEŞET TOKU:  Diyorum ki hepsini bağlayan bir ölçü var. Nedir o? Rasyonel zeminde anlamlı kılmak, açıklamak, hepsini bağlıyor. Bu genel çerçeve içerisinde farklı temellendirmeler yapılabilir, farklı aksiyomlardan hareket edildiği takdirde. Misal, siz kavramdan da hareket edebilirsiniz temellendirmelerinize nesneden de hareket edebilirsiniz.  Kavramdan hareket edersiniz İdealizmi ileri sürmüş olursunuz; nesneden hareket etmiş olursanız Realizmi ileri sürmüş olursunuz. Bu iki farklı doğrulama tarzıdır ama çelişik değildir. Her ikisi de doğrulamayı rasyonel zeminde yapmaktadır. Platon’unki de felsefedir, Aristo’nunki de felsefedir. Ama mesela aklı ölçü kabul etmeyen mistiklerin (mutasavvıfların) söylediği felsefe değildir…

MUSTAFA ÇEVİK: Ne bakımdan?

NEŞET TOKU: Ne bakımdan; şu bakımdan, mesela ahlakı bir argüman olarak ele alalım. Ahlakı, Aristoteles’in temellendirmesiyle bir Sufinin temellendirmesini eşdeğerde göremezsiniz. Şöyle göremezsiniz; ‘’Gassalın elinde meyyit olma’’ tabirini dikkate alalım. Bu, Sufice bir yaklaşımdır. Sufî aklı bir kriter olarak zaten kabul etmemektedir. Oysa mesela Aristoteles’in eudamonia ahlakıyla, John Stuart Mill’in utilitarist ahlakı ya da Kant’ın deontolojisi rasyonaliteyi kriter olarak kabul edip, temellendirme yapıyorlar. Temelde fark bu.

MUSTAFA ÇEVİK: Peki şöyle bir iddia olabilir mi? Felsefî bir savunma olarak, aslında epistemolojik olarak akıl, hakikate ulaşmamıza engeldir ya da araç değildir denilebilir mi?

NEŞET TOKU: Hayır… Bunu bir filozofun söylemesinin imkânı yok…

MUSTAFA ÇEVİK:  Rasyonel olarak temellendirmeye çalışsa, kendi içinde bir tutarlıkla…

NEŞET TOKU: Şimdi bakın, mesela işte yine mistikçe bir yaklaşım ileri sürüldüğü takdirde aklı ölçü almayıp da hakikate ulaşılabileceğini söylemesi onların kendi açılarından mümkün. Velev ki bilginin doğuşuyla, kaynaklanışıyla ilgili bunu söyleseler dahi sonuç itibariyle onlar bile bilgiyi sujeler arası hale getirmeye çalışırlarken yine aklı kullanacaklardır.  Muhiddin İbn-i Arabî’nin, siz vahdet-i vücut anlayışını bilginin kaynağı itibariyle aklı dışlayan bir yöntemle elde ettiğini söyleyebilirsiniz. Ama bunu sujeler arası hale getirmeye çalışırken, insanlara anlatmaya çalışırken hangi zeminde yapacak?

MUSTAFA ÇEVİK: Evet?

NEŞET TOKU: Mecburen Rasyonel zeminde yapacak.

MUSTAFA ÇEVİK: Rasyonalize ediyor diyorsunuz…

NEŞET TOKU: Evet rasyonalize ediyor. Ama bakın diyorum ki; onların aklı ölçü kabul etmeme gibi bir farklılıkları olduğu için o bilgi anlayışına işte mistik ya da tasavvufi bilgi diyoruz. Felsefî bilgiye ise mesela filozofa rasyonalist ya da ampirist ya da septik ya da entüsyonist bunların hepsi insana mahsus tecrübelerle ilgili ve aklı reddetmeyen, aklı ölçü alan, felsefî olup olmamayı bir kriterle ayırt edeceksek, aklı ölçü alıp almamaktır mesele. Bütün temellendirmeleri mecbursunuz siz aklı ölçü alarak yapmaya. Söylemek istediğim bu…

MUSTAFA ÇEVİK: Peki; mesela varoluşçuları eleştirmeye kalktığımız zaman, onları elbette ki eleştirmeye kalktıysanız yapacağınız ilk suçlama onları rasyonel olmamakla suçlamaktır değil mi?

NEŞET TOKU: Hayır varoluşçuları rasyonel olmamakla suçlayamazsınız…

MUSTAFA ÇEVİK: Yani ben onları eğer doğru bulmuyorsam, felsefî bulmuyorsam rasyonel olmadığını söylemek istiyorum demek…

NEŞET TOKU: Öyle yapamazsınız. Varoluşçuluk bir hümanizmadır, diye Sartre temellendirmesini yapıyorsa… Zaten çağdaş felsefe konularına baktığımızda orada bir sistem aramak mecburiyeti yok. Hangi konuyla ilgileniyorlar. Onlar insan konusuyla, özgürlüğün temellendirmesi konusuyla ilgileniyorlar. Şimdi siz özgürlüğün temellendirmesinde ateist kanadı da temsil edebilirsiniz teist kanadı da temsil edebilirsiniz.  İnsana bir model önerirken insanın özgür olabilmesi için onun sadece ve sadece insandan hareket etmesi gerektiğini de ileri sürebilirsiniz ya da ne bileyim Jaspers kanadını düşündüğümüzde onun bir ideal modeli çizilecekse bunun Tanrı’yla irtibatta olması gerektiğini de ileri sürebilirsiniz ama dikkat edelim burada velev ki ateist olmayan kanadın Tanrı temelli düşünce ileri sürdüklerini varsayalım, kabul edelim… Bu filozofun Tanrı’sıdır, bu Hristiyanlığın Tanrı’sı değildir. Filozofun kendi rasyonalitesiyle temellendirdiği bir Tanrı’dır.

MUSTAFA ÇEVİK: Şimdi ben Varoluşçular derken özel olarak Varoluşçuları kastetmedim hocam. Yani herhangi bir felsefî duruş felsefî anlayışı eleştirmeye kalkıştığımız zaman bunu diyelim ki Varoluşçular kendi aralarında teistler, ateistlerin birbirlerine olan eleştirileri. Sonuçta biri birini eleştiriyorsa onları neyle eleştiriyordur?

NEŞET TOKU: Farklı aksiyomların kabulüyle eleştiriliyor.

MUSTAFA ÇEVİK: A aksiyomunu rasyonel bulmadığı için zaten bir düşünür B aksiyomunu kabul eder. A aksiyomunu rasyonel bulursa itiraz etmesine gerek kalmaz zaten. Haksız mıyım?

NEŞET TOKU: Ama bakın doğruluğu sadece NESNEL DOĞRULUK’muş gibi algılayıp da biri mutlak doğru diğeri mutlak yanlış diyebileceğimiz bir doğruluk değil bu. RASYONEL DOĞRULUK’un nesnel doğruluktan farkı da bu zaten. Bilimsel bilgiyle felsefî bilgi arasında bir fark göreceksek işte bu… “Hız = yol / zaman.”, diyorsa fizik, bunu fizikçiler tartışmıyorlar. Ama mesela bir siyasal sistem acaba sosyal demokrasi olduğunda mı iyidir, liberal demokrasi olduğunda mı iyidir? Bunu siyaset filozofları tartışıyorlarsa nesnel bilgi üzerine konuşmadıkları için tartışıyorlar. Bu türden bir doğruluk çeşitliliğinden söz edebiliriz biz. O doğru o yanlış diyemeyiz. Egzistansiyalizmin teist kanadı doğru, ateist kanadı yanlış diyemeyiz. Şunun için diyemeyiz; özgürlüğü temellendirmektir maksat çünkü. Ama mesela eğer siz egzistansiyalizmi bir varlık felsefesi olarak düşünürseniz ki böyle bir düşünce yanlış olur; orada problem varlık felsefesi değil insan meselesidir. Bir varlık felsefesi olarak düşündüğünüzde ona yöneltebileceğiniz yanlışlar olabilir elbette. Nasıl mesela? Varlığın var olabilmesi için mantıksal çıkarımı sonuna kadar götürme mecburiyeti gözetildiği takdirde argümantasyonda eksiklik görebilirsiniz. Onun için de zaten mesela materyalistler ne diyorlar, diyorlar ki bu konular bilinemeyecek mevzular bunlar üzerine konuşmuyoruz diyorlar. Bir şeyin üzerine konuşulmaması başka, bunun mantıksal sonuçlarına kadar götürülmesi başka bir şeydir. Bu yüzden mesela ateizmi temellendirmeye kalkışmak problemlidir. Ama agnostik tavır takınarak varlığı materyalistçe temellendirmeye çalışabilirler mi? Temellendirmeye çalışabilirler. Bir diğeri insan meselesi.  İnsan ilişkileri söz konusu olduğunda, pratik felsefenin mevzuları söz konusu olduğunda, doğrularda çeşitlenme kaçınılmaz bir şey.

MUSTAFA ÇEVİK: Yani şöyle, bilimle felsefeyi birbirinden ayırırken temel olarak bilimin bir “loji”sinden söz ederiz yani “loji” kavramını ekleyerek.

NEŞET TOKU: Nesnel bilgi deriz. Kastedilen oysa nesnel bilgi

MUSTAFA ÇEVİK: Bir tür yasa oluşturmaya çalışılıyor fizikte mesela.

NEŞET TOKU: Doğrulama ölçütü esas alınırsa yasadan söz ederiz, ne bileyim yanlışlanma ölçütü söz konusu olursa daha farklı bir yorumlama yapmak mümkün.

MUSTAFA ÇEVİK: Metodolojinin kullandığı bilgi toplama araçları belli bir kuralla yapılıyor orada bir metodoloji oluşturuyor, bir logos oluşturmaya çalışıyor.

NEŞET TOKU: Doğru ama şöyle diyelim, indüksiyonu esas almak bir yöntem olarak bilim için bir zorunluluktur, felsefe için ille de indüksiyonu esas almak bir zorunluluk değildir. Bir bilgi indüktifse bilimsel bilgi ama bir bilgi dedüktif olur analojik olur, felsefî bilgidir.

MUSTAFA ÇEVİK: Evet bu anlamda o zaman felsefenin de rasyonel kriteri sürekli elde tutmasını bir felsefî logos olarak düşünülebilir.

NEŞET TOKU: Tabi bu bir zorunluluktur zaten. Kant’ın tanımı da bu çerçevededir. Akla dayanan nedenlerle izah etme mecburiyeti. Ben ona genel olarak rasyonalite diyorum. Rasyonalite zemininde kalmak kaydı bütün farklılıkları içerisine alan bir ölçüdür. Materyalist de rasyonel zeminde temellendirme yapmak zorunda idealist de veya ahlak alanında ister utilitarist olsun ister ne bileyim eudaimonist olsun ister deontolojist, rasyonel zeminde yapmak zorunda. Zaten etik dediğimizde kastedilen şey budur. Rasyonel zeminde sizin ahlakı temellendirmenizdir. Onun için mesela moral kavramı ile etiği ayrıştırırlar hep Batı dillerinde de. Birisinde din kaynaklı olmak mümkündür, diğerinde din kaynaklı olmak mümkün değildir.

MUSTAFA ÇEVİK: Sayın hocam, daha çok felsefenin tanımlanması üzerine konuşmuş olduk. Sizin ısrarla vurguladığınız rasyonaliteye rağmen çok farklı rasyonalite geleneklerinin ya da başka deyişle felsefe geleneklerinin tarihte ve günümüzde var olduğunu da biliyoruz. Mesela bu felsefe geleneklerini ya da rasyonalite geleneklerini diyelim sizin ifadenizle. Bütün bu farklı gelenekler nereden veya neden kaynaklanıyor? Sadece rasyonalite mi?

 NEŞET TOKU: Evet evet tabi, Kıta Avrupası demişsiniz mesela soruda siz.

MUSTAFA ÇEVİK: Neden kaynaklanıyor, bunlar toplumsal mıdır, tarihsel midir ne tür nedenler?

NEŞET TOKU: Hepsi söylenebilir. Mesela Kıta Avrupası deyince daha çok idealist olmak, rasyonalist olmak kastedilir. Fransızların felsefeyi yapış tarzıyla bizlerin yapış tarzı arasında bir farklılık olduğu söylenir. İşte İngilizler daha çok realist, ampirist olurlar Fransızlar daha çok rasyonalist, idealist olurlar ya da Almanlar. Kıta Avrupası. Bu kültürle de alakalı mıdır coğrafyayla da alakalı mıdır? Kısmen alakalıdır. Nasıl alakalıdır?  İngilizler uzlaşmadan yana olan bir kültüre sahip, Fransızlar çatışmadan yana olan bir kültüre sahip, Almanlar hakeza. Siyasal sistemlerde bile değişiklikler neden kaynaklanıyor, bunlardan kaynaklanıyor. Coğrafyayla ne alakası var, coğrafi şartların da insanları şöyle ya da böyle etkilediği kabul edilen bir şey bu anlamda ama ölçü yine hiç de farklı değil. İster Almanya’da yapın ister İngiltere’de yapın ister Amerika’da yapın, ölçü rasyonalite. İşte Amerikan felsefesi pragmatizm, İngilizlerinki ampirizm, Almanlarınki idealizm, rasyonalizm falan. Ama bunların hepsi rasyonel zeminde temellendirilen felsefelerdir. Bu zemini yok saydığımız takdirde felsefî bilginin tanımını yapamayız o zaman. Tanım özün belirlenmesi denir hani. Özü belirlemek. Felsefî bilgiden söz ediyoruz, dini bilgiden söz ediyoruz, estetik bilgiden söz ediyoruz, mistik bilgiden, her neyse başka hangi bilgi türleri varsa. Bu bilgi türlerinin birini diğerinden nasıl ayırt edebiliriz bir ölçü kullanmadığımız takdirde? Mantıkta bir kuraldır. Eskilerin klasik mantıkçıların tabiriyle atıf mugayerete delalet eder. Atıf; felsefe, bilim, sanat, din, dört farklı kavram kullandık dört farklı atıf. Neye istinaden dört farklı atıfta bulunabiliriz? Mahiyetin farklılığından ötürü bulunabiliriz. Dolayısıyla felsefenin mahiyetini bilmek kaydıyla felsefedeki sübjektivitenin ne anlama geldiğini anlamak daha kolay. Sübjektivite o anlamda rasyonel zeminde kalacak ama siz argümanlarınızı farklı parametreler üzerine kurabilirsiniz. Parametreler değişebilir. Locke’u yalanlamıyoruz biz “tabula rasa” demiş, zihin boş bir levha ve bilgiyi o tecrübelerle edinir. Doğru evet öyledir ama Kant da ne bileyim “zihin kurallarını nesneye dikte eder”, der, o da doğru elbette bu da doğru. Ama şimdi bu doğruluğu, sübjektiviteyi, irrasyonel bir sübjektivite anlamında yorumlamamız gerekmiyor. Düzen kavramı zihne ait bir kavram, güzel kavramı zihne ait bir kavram iyi-kötü zihne ait bir kavram, diyoruz. Ama nesnelerin adlarını dikkate aldığımızda diyebiliriz ki şu nesneye şu adı vermişiz bu nesneye bu adı vermişiz. Ama nesneleri değerlendirme söz konusu olduğunda nesnelere değer atfetme söz konusu olduğunda zihnin bir fonksiyonundan söz ediyoruz tabii ki. Dolayısıyla ampirizm de doğru rasyonalizm de doğru. Bunlar kültürel olarak da şöyle ya da böyle oraya mahsus olabilir mi, kısmen olabilir tabii. Sorun yok…

MUSTAFA ÇEVİK: Çok farklı felsefî gelenekler vardır ama bazı toplumlarda da felsefî gelenek var mı yok mu bu tarz şeyler ya da yoktur denilebilir, mesela Türkiye’de böyle kültürel bir zemin var mı? Yoksa neden yoktur? Mesela?

NEŞET TOKU: Mesela; işte ne bileyim idealizm çizgisinden söz ediyoruz. Bu birinci gelenektir. İngilizlerin geleneğinden Almanların geleneğinden Fransızların geleneğinden söz edilebilir. Bu anlamda elbette ki felsefî gelenek mevcuttur. Şimdi bu zaten soruda felsefe gelenekleri ya da felsefe akımları dendiğine göre felsefeyle irtibatlı olduğu için bu tabir kullanılıyor demektir. Ama felsefe olmayan tabiri mesela kastedilen Ortaçağ felsefesi ise tırnak içinde “Ortaçağ felsefesi” tabirini kullanmak lazım. Bu kullanım pejoratif anlamdadır, esasında Ortaçağ felsefesi dendiğinde Ortaçağ teolojisi kastedilir, bizdeki Kelam düşüncesinin karşılığıdır. Ona yönelik felsefe tabirini kullanmamak daha isabetli olmaz mı evet daha isabetli olur. Bu bir felsefe değildir, teolojidir. Ama onun dışındakiler için aynı şeyi söylemiyoruz yani. İdealist bir ekol realist bir ekol, ampirik gelenek rasyonalist gelenek, bunlar Batı için midir? Batı için tabi bu tür geleneklerden söz ediyoruz…

MUSTTAFA ÇEVİK: Anadolu için ne diyebiliriz peki?

NEŞET TOKU: Türkiye’ de bir felsefî gelenek yoktur. Şimdi bunu bir eksiklik olarak değerlendirmek de mümkündür, bu bir eksiklik değildir, demek de mümkündür. Niye mümkündür? Şimdi biz felsefeyi tanımlarken nasıl tanımlıyoruz? Diyoruz ki hayatı ve varlığı rasyonel zeminde açıklama anlamlandırma girişimidir. İnsanlar mecbur değiller böyle bir temellendirme böyle bir anlamlandırma yapmaya. Hatta diyebiliriz ki mesela tarih boyunca bu zeminden ziyade dinî zemin daha çok kullanılmıştır, etkili olmuştur. Bizde belki de felsefe geleneğinin kurulamayışı, felsefî geleneğin olmayışı daha çok bizim varlığı dini zeminde anlamlandırmamızla alakalıdır, yani Türkiye toplumu olarak, İslam dünyası olarak, ne derseniz artık Türkiye özelinde konuşuyorsak işte, Türkiye böyledir. Neden olmamıştır? Çünkü biz, hayatı, varlığı ve varoluşu toplum olarak daha çok dinî zeminde açıklamaya anlamlandırmaya çalışmışız. Geçmişte de böyle olmuş bugün de böyle devam ediyor. İyi ya da kötü. İyi de diyebiliriz kötü de diyebiliriz. Ama felsefe kurulamaz mı bütün bunlara rağmen bir gelenek olarak. Bu bir ihtiyaç meselesi. Şöyle ihtiyaç meselesi; eğer sizin dinî düşüncelerinizde bir çeşitlenme söz konusu olursa bu dinî düşüncelerdeki çeşitlenme, işte doğruluk, yanlışlık meselelerinin tartışılmasını beraberinde getirir ve rasyonalite bir zorunluluk olarak kendiliğinden kabul görür, dolayısıyla da buna istinaden bir felsefe geleneği inşa edilebilir mi? Edilebilir yani ihtiyaçla alakalı. Rasyonaliteye ihtiyaç duymadan da insanlar hayatlarını sürdüremez mi? Pekâlâ sürdürebilirler. Yani şöyle düşünelim mesela mağara şartlarında bir insan hayatını sürdüremez mi, sürdürebilir. Fakat bu onun daha derli toplu tabi bu derli topluyu bugünkü standartlarımızdan hareketle kullanmak zorunda kalıyoruz hani. İşte doğru dürüst bir barınağı olsun,  evinin içerisine su gelsin ve musluklardan aksın mı yoksa işte gitsin ırmaktan suyunu alsın mı? Şimdi bunları düşündüğümüzde ihtiyaç varlığını sürdürse de insanlar ona ihtiyacı yokmuş gibi bakarak hayatlarını sürdürebilir mi? Sürdürebilirler. Bana sorarsanız felsefe bir ihtiyaçtır. Niye ihtiyaçtır? Felsefe şöyle ya da böyle hayat standartlarının yükselmesini beraberinde getiriyor. Felsefe sadece ekonomik standartlar getirmiyor felsefe entelektüel standartların yükselmesini de getiriyor. Yani bunu ne bileyim işte Türkiye’deki ekonomik standartlarla işte Avrupa birliği ülkelerindeki standartlarla bugün birtakım sıkıntılar yaşanıyor olsa bile özgürlük alanındaki standartlarla eşitlik alanındaki standartlarla vs. mukayese ettiğinizde işini yapmak anlamında işte Avrupa’da Amerika’daki insanların işini ciddiyetle yapmasıyla Türkiye’deki insanların ciddiyetle yapması arasında fark olmadığını söylemenin imkânı var mı? Bana göre yok. Ama buna rağmen hayatımızı sürdürebiliyor muyuz? Sürdürebiliyoruz. Ne zamanki ihtiyaç hâsıl olur ama münferit olarak felsefe yapmak söz konusu mudur derseniz elbette ki münferit olarak insanlar felsefe yapabilirler… Gelenek olmayışı bizde kurumsallaşmanın olmamasıyla alakalı…

MUSTAFA ÇEVİK: Şöyle bir şey söyleyebilir miyiz hocam, 1933te yapılan üniversite reformuyla yeni bir felsefe oluşturuldu, Darülfünun’da,  İstanbul üniversitesinde. Onun Türkiye’de bıraktığı felsefî tarz daha sonra ilahiyat fakültelerinde de felsefe dersi konulmasıyla felsefeye yeni bir biçimlendirme şekillendirme yapılmıştır. İslam felsefesi geleneği de var. Bütün bunları düşününce Türkiye’de genel anlamda metafiziği özel anlamda dini, felsefî çalışma alanı dışına iten anlayış ile dini ve metafiziği önemseyen ve konu edinen anlayışın Türkiye’de farklı felsefe geleneğinin bir potansiyelini barındırdığı söylenebilir mi?

NEŞET TOKU: Münferit olarak felsefe yapılabileceğini düşünüyorum ama bunun bir geleneğe dönüştürülmesinin Türkiye şartlarında çok kolay olmadığı, yani 1933’ten bile başlatsak biz üniversite reformu denilen olaya baktığımızda orada bile bir irrasyonalite var maalesef. Yani siz irrasyonel olarak bir tez oluşturmuşsunuz (Güneş Dil Teorisi – Türk Tarih Tezi)  kendinizce bu tezi savunma işini üniversiteye vermeye çalışıyorsunuz. Yanlış hatırlamıyorsam o tarihte Dârulfünûn’da 116 civarı müderris, bugünkü karşılığı profesör var. Bunların kahir ekseriyatı bu tezi reddettikleri için üniversiteden uzaklaştırılıyorlar. Yani, işte bu Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezidir, reformun gerekçesi, Darülfünun’un kapatılma sebebi. 116’dan 100 civarında profesör bu tezi reddediyor. Bazıları alenen reddediyorlar bazıları açıkça söylemese de reddediyorlar ve bu red gerekçesiyle bir gecede bu 116’nın 100 civarı belki biraz daha fazlası emekliye sevk ediliyor veya işten atılıyorlar. Şimdi siz böylesi şartlarda bir üniversite inşa ettiğinizi iddia ediyorsunuz, bu sadece bir iddia. Üniversite dediğinizde üniversal ölçülerde bilgi üretme merkezi olmalı orası ki üniversite olsun. Bugün bile böyle bir üniversitenin var olduğunu söylemek kendini kandırmaktan ibarettir, başka bir şey değil. Şimdi felsefenin ısrarla vurguluyorum rasyonalite zeminini vs… İrrasyonelite zemininde felsefenin işi olabilir mi??? Ama 2. Dünya Savaşı yıllarında Almanya’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan insanlar, İstanbul Üniversitesine geliyorlar o tarihlerde. Bir gelenek oluşuyor mu oluşmuyor. Yani burada Alman profesörler falan istihdam ediliyor. Ediliyor da bunlar da mesela hiçbir zaman o dönemin tek parti ideolojisinin dışına çıkacak tarzda felsefe yapma imkânına sahip değiller. O dönemdeki o yabancı hocalar eliyle yetiştirilen felsefe profesörlerine bakın, mesela onların hiç tek parti diktatörlüğünü eleştirdiğini göremezsiniz. Niye göremezsiniz??? E işte felsefenin olmamasından ötürü…

MUSTAFA ÇEVİK: Cumhuriyet rejimi tarafından felsefe araçsallaştırılmak mı isteniyor?

NEŞET TOKU: Tabi tabi. Topyekûn üniversitenin misyonu belli. Yani o üniversite niçin kurulmaya çalışılıyor üniversiteye nasıl bir misyon yükleniyor? Bakın mesela bu üniversiteye yüklenilen misyon bilahare 28 Şubat döneminde dahi o tarihlerde YÖK tarafından üniversitelere gönderilen yazılarda da açık açık ifade ediliyordu. Üniversiteler, üniversal bilgi üretim merkezleridir, öyle olmalıdır, Batıdaki karşılığı budur. İşte efendim üniversite, “universitat” kavramından kaynaklanıyormuş da öğrenciler ve öğretim üyeleri topluluğuymuş, isimlendirmeler üzerinde durmamak lazım. Üniversal seviyede bilgi üretiyor musunuz, üretmiyor musunuz, mesele budur.  Bizdeki üniversitelerin misyonu bu değil ki. Böyle bir misyonun bugün dahi var olduğu iddiasında bulunamam. O tarihte de verilen misyon belliydi, modernleştirme, yani Batılılaştırma misyonuydu, siz insanları bizim istediğimiz ölçülerde modernleştirin. Dolayısıyla da işte o bir gecede 100 civarındaki öğretim üyesinin, profesörün emekli ediliş gerekçesi tamamen kendi benimsemiş oldukları tek parti diktatörlüğü ideolojisinin dışında kalan insanların imha edilmesiyle alakalı, böylesi şartlarda da elbette bir gelenek oluşamazdı… Almanlar da katkıda bulunabilirlerdi belki bir ölçüde ama tabi olmadı, maalesef…

MUSTAFA ÇEVİK: Ben burada biraz daha durmak istiyorum. Felsefenin ideolojiye araç yapılmasıyla ilgili kısmında.  Yani cumhuriyet rejiminin bu modernleştirme projesi yalnızca felsefe değil aslında her alanda yapılmıştır. Cumhuriyetin toplumu “modernleştirmek” için felsefeyi bir araç gibi kullanmasının karşısında tabiî ki bu işlevi gören felsefî çevreler olmuştur elbette, bugün de var. Yani böyle bir anlayışa en azından felsefî zemin hazırlayan ya da bu doğrultuda felsefe yapan kişilerin var olduğunu söyleyebiliriz. Bunun karşısında bir de felsefeyi karşı bir tutum ve teoriyle araçsallaştıran bir anlayış var. Mesela dinin doğrulanması amacıyla felsefenin gücünden yararlanmak veya felsefenin söz konusu cumhuriyet veya modernleştirme projesinden dolayı felsefeye karşı bir tutum belirleme olmuştur. Bu Türkiye’deki felsefe geleneğine ve felsefe faaliyetlerine nasıl bir etkide bulunabilir?

NEŞET TOKU: Her iki açıdan da söylediğiniz doğru… Yani, şu anlamda doğru; resmi ideolojiyi dikkate alırsak; siyaset felsefesiyle ideolojiler arasında, siyasi ideolojiler arasında bağlantı kurulabilir. Siz idealist ya da şöyle diyelim ideal devlet projesi tasarlayabilirsiniz, bunu felsefî zeminde yapabilirsiniz, bunu bir ideoloji olarak da benimseyebilirsiniz. Liberalizmin de sosyalizmin de işte ne bileyim sosyal demokrasinin de faşizmin de hem bir ideoloji hem de şöyle ya da böyle felsefeyle irtibatlı olduğunu söylemek mümkün. Bu irtibat her hâlükârda var. Tek parti diktatörlüğü kendi açısından bir rasyonalizasyon aracı olmak kaydıyla kullanmaya çalışmış mıdır felsefeyi, kullanmıştır. İyi sonuçlar alabilmiş midir, alamamıştır ama öbür taraftan da felsefeyle din münasebetlerinden ötürü belki dönemin tek parti diktatörlüğünün baskılarından da insanları kurtarabilmeleri için felsefeye bir reaksiyon olarak uzak durmaları da kaçınılmaz olmuş mudur, olmuştur… Yani savunmaya çekilince insanlar dinlerini felsefeye karşı korumak isteyebilirler mi, isteyebilirler. Burada mazur görülebilir bir şey vardır, ona itiraz etmenin anlamı yok. Zaten din ile felsefe arasında doğalarından kaynaklanan bir çatışma da vardır. Bunu kabul edelim. Dolayısıyla bu ister Hristiyan dünyasında olsun ister İslam dünyasında olsun böyle bir çatışma kaçınılmaz fakat felsefenin rasyonalizasyon yapma boyutunu alıp da ondan istifade etmek isteyen din anlayışları olmamış mıdır, olmuştur. Doğasının gereği işte Kelam zaten budur, başka bir şey değildir. Yani Kelam, Mutezile’den dahi başlasanız Mutezile için de asıl olan dini doğrulamaya çalışmaktır, ne bileyim işte Maturidiler için de Eşariler için de aslolan, Cebriye için de vs. dini doğrulamaya çalışmaktır. Oysaki felsefenin farkı tam da bu, aynı konu üzerine veya malzemenin üzerine siz bir şey yapmak istiyorsunuz, bir izah yapmak bir temellendirme yapmak istiyorsunuz, birisi rasyonaliteyi bir araç olarak kullanıyor, diğeri rasyonaliteyi bir ölçü olarak kullanıyor. Felsefenin dini doğrulamak gibi bir maksadı yoktur… Mesela yine Meşşailer’den hareket etiğimizde Meşşailer yaşamış oldukları coğrafyanın ya da kültürün, geleneğin gereği olarak dinle çatışmamaya dikkat etmişlerdir elbette. Yani mesela İslam felsefesinde nübüvvet problemi diye bir problemin ortaya çıkışı nübüvvetin rasyonel olarak temellendirmeye çalışılması. Dini hayat tarzının egemenliğiyle elbette alakalıdır bu. Ama onu yaparken bile mesela işte Farabi’nin ya da İbn-i Sina’nın sudur teorisini, siz bu dinî bir anlayıştır diye değerlendiremezsiniz, yine bir farklılaşma olmuştur varlığı yorumlarken, felsefe olduğu için böyle. Meşşailer’in yaptığı bir felsefedir. Neden? Çünkü dini doğrulamak gibi endişe çok da öncelikli değildir. Ama Kelam ekolü için dini temellendirmek, savunmak önceliklidir. Aynı karşıtlığı Batıda da görmek mümkün.  Batı teolojisi için de kaygı elbette ki öncelikli olarak dini savunmak, temellendirmektir. Ama felsefe, Batı felsefesi ya da İslam felsefesi için yok böyle bir kaygı. Doğal yapılardan kaynaklanan bir çatışma da var zaten… Felsefeyi araçsal olarak kullanmak gibi bir anlayış her iki açıdan da var tabii ki… Bugünün Türkiye’si için de bu elbette söz konusu… Mesela; televizyonlarda sıklıkla arz-ı endam eden ve kendilerini felsefeci sanan bazılarının bir takım argümantasyonlarla “Tarı kanıtlamaları” yaparak, dini doğruladıklarını zannetmeleri böyle bir garabettir. Tanrı kanıtlamalarıyla dinin doğrulanmasının farklı şeyler olduğunu herhalde düşünemiyorlar…

MUSTAFA ÇEVİK: Son olarak şunu sormak istiyorum. Türkiye’de tabi felsefeyle dil arasında da bir şey vardır her zaman. Olumlu ya da olumsuz bir ilişki vardır. Dilin, felsefenin taşıyıcısı olarak düşündüğümüz için anlamının taşıyanı olarak düşündüğümüz için, acaba Türkçenin de bunda bir payı olabilir mi? İyi bir felsefî terminolojisinin oluşmaması ya da felsefî bir kültürün oluşmamasında Türkçe’nin bir katkısı veya engeli olmuş mudur? Ne dersiniz?

NEŞET TOKU: Sanmıyorum… Ben şöyle düşünüyorum. Dille felsefenin irtibatı kurulacaksa elbette ki irtibatı var yok değil ama kastedilen şey şu olmalı… Yani herhangi bir dilin felsefe yapmaya uygun olup olmamasından maksat herhalde kelime hazinesinin yeterli olup olmamasıdır. Şimdi siz o dilin kullanımına izin vermediğiniz takdirde, o dille edebiyat yapılmasına izin vermediğiniz takdirde, o dille sanat yapılmasına izin vermediğiniz takdirde tabiî ki kavram türetimi de kelimelerin yeterliliği de çok da mümkün olmayacaktır.

MUSTAFA ÇEVİK: Terminoloji oluşmayacaktır.

NEŞET TOKU:  Terminoloji oluşmayacaktır. Mesela; şimdilerde Kürtçenin yasaklanması ya da eğitim öğretim dili olarak kullanılmasına izin verilmemesi elbette o dil için sorunlar yaratacaktır. Fakat Türkçe için özelikle Osmanlı zamanında kullanılan Türkçeyi de dikkate alarak siz Arapçadan da yüzlerce kavram almışsınız Farsçadan da almışsınız vs. vs… Mesela İngilizler diyorlar ki her yıl bizim sözlüğümüze, lügatımıza binlerce kelime dâhil oluyor. Onlar o kelimeleri kullanmaktan onun kökeninden falan hiç endişeli zaten değiller, sıkıntı da duymuyorlar… Mesela öz be öz Türkçe şaman kelimesi, İngilizler bu kelimeyi olduğu gibi kullanıyor, şaman diyorlar. Ben karşılaştım böyle bir şeyle… Ben, şaman kelimesi Türkçedir, diyorum, İngiliz de gülüyor, yok, bu İngilizcedir diyor. Bizim için sorun yok ki yüzlerce kelime dilimize geçiyor, biz kullanırız, falan… Şimdi dolayısıyla tabii ki sizin o dili kullanmanız o dille edebiyat yapmanız, sanat yapmanız, dolayısıyla sizin kelime dağarcığınızı arttırmanız, elbette sizin felsefe yapmanızı şöyle ya da böyle belirleyecektir ama bugün için bir şey söylenilecekse Türkçenin yetersiz olduğunu söylemek asla doğru değildir. Fakat yeri gelmişken şunu da söylemek mecburiyetindeyim, söyleyeceğim. Türkçe için böyle bir problem söz konusu değildir, yeter ki beyinleri sömürgeleşmiş egemenler engel olmasın. Üniversitelerde eğitim öğretim dilini İngilizce yapma çabaları bugün bile var, böyle bir çaba var maalesef, bu çabalar işte böylesi sömürgeleşmiş beyinlerin ya gafletiyle ya da ihanetiyle alakalıdır. Başka da bir izahı yoktur. Hiçbir aklı başında ülke kendi dilini bırakıp da başka bir ülkenin diliyle eğitim öğretim yapma iddiasında, ihtiyacında, aklı evvelliğinde değildir, olamaz da böyle bir şey. Batı ülkelerinde böyle bir şeyi söylediğinizde size sadece gülüyorlar ama maalesef bizim bugün dahi sorunu çözmüş olmamız söz konusu değildir. Bir zamanlar birileri söylerdi, mesela 28 Şubat sürecinde YÖK başkanıydı hatta, Türkçe eğitim öğretim dili değildir olamaz, İngilizce olsun falan. Herkes eleştirirdi muhafazakâr kökenli olan işte milliyetçi kökenli olan insanlar falan eleştirirlerdi. Şimdi bugün bu insanlar dün eleştirdikleri şeyi kendileri yapmaya çalışıyorlar. Çok garip çok abes bir şey. Türkçenin yetersizliği asla söz konusu değildir. Ama diğer diler için de aynı tavrı takınma mecburiyetimiz var… İşte söyledim mesela Kürtçe için de. Kürtçe de pekâlâ eğitim-öğretim yapılabilir yeter ki o dilin gelişimine izin verilsin…

MUSTAFA ÇEVİK: Önündeki engeller kaldırılsın. Engel olunmasın… Hocam çok teşekkür ederim, çok güzel sohbet oldu…

NEŞET TOKU: Ben de teşekkür ediyorum…

* Prof. Dr. Mustafa Çevik, Felsefe Bayiliği, C Planı Yayınları, İSTANBUL.

Bu yazı Felsefe kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.