Ahlak, Din ve Siyaset İlişkisi Üzerine

Ahlakı rasyonel zeminde temellendiren Klasik Batı filozofları için de din zemininde temellendiren İslam düşünürleri için de yaratılışın ve hayatın gayesi ahlaka uygun yaşamaktır. Ahlak ise insanın teorik açıdan doğruluğuna inandığını söylediği şey değil, pratik açıdan temsil ettiği şeydir. İnsanın gerçek mutluluğu-saadeti temini de yalnızca ahlaklı olmasıyla kabildir.  Mesela klasik filozoflardan Sokrates’e göre; insan kendini gözetleyen bir Tanrı’nın varlığına ve onun bir gün her şeyi sorgulayacağına inanırsa yaptığı yanlışların cezasız kalmayacağını düşünür ve kurallara içsel bir motivasyonla daha ziyade riayet eder. Aksi durumdaysa kuralları rahatlıkla çiğneyebilir. Bu metafiziki kabul, insanın erdemli davranışlara yönlendirilmesinde şüphesiz radikal bir öneme sahiptir. Sokrates’in bu ahlak tasavvurunun, klasik Batı felsefesinin de İslam düşüncesinin de genel karakteristiğini yansıttığını söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. Zira muteber Müslüman düşünürlere göre de “iyi ve kötü” (hüsün ve kubuh) her ne kadar rasyonel zeminde tespit edilebilir ise de asıl belirleyicisi Allah’tır. Nihai sorgu da zaten Allah’ın tayin etmiş olduğu hudutlara riayet edilip edilmemesiyle alakalıdır. Tabiatıyla bu da insanın teoride doğruluğuna inandığını söylediği şeyden ötürü değil, pratikte temsil ettiği şeyden ötürü olacaktır. Hatta ve hatta İslam’da “iman ve amel”mutabakatının yokluğu “nifak alameti”olarak tanımlanmıştır. Mamafih Hazreti Peygamber için geleneksel ulema tarafından söylenilen; “Muhammed-ül Emin; tebliğ ettiği şeriata herkesten ziyade mu’tekid; evamirine sırren ve cehren herkesten ziyade mümtesil; nevahisine herkesten ziyade müctenip; mevaîdine herkesten ziyade müttakî; ihbaratına herkesten ziyade musaddık; mehafetullah’a herkesten ziyade münkad ve likaullah’a herkesten ziyade müştak.”cümlesi numune-i imtisalin buudunu tasvire matuftur… Binaenaleyh; “Yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz?” (Saff Suresi 2. Ayet) ikazı da bunu anlatmaktadır…

Siyaset ve ahlak ilişkisine gelince; ahlaktan bağımsız siyaset anlayışı da ahlaktan bağımsız hukuk anlayışı da şüphesiz modern dünyaya ait fenomenlerdir. Modern insanın etik öğretisi bireysel faydacılık, utilitarizmdir. Modern dünya da elbette belli etik değerlerin varlığını gerektirmektedir ancak ne yazık ki o bir biçimde bu değerlerin ciddiye alınacağı zemini de yıkmaktadır. Ahlakın rasyonalize edilebilir bir inanç konusu olmaktan çıkıp, bireysel bir kanaate dönüşmesi, maalesef kollektif değerleri imkânsız kılmaktadır. Zira inanca karşıt bir dünyada ahlak, rolünü icra edebilmek için ihtiyaç duyduğu aşkın otoriteyi bulamadığından yalnızca bireysel bir kanaat olarak kalmakta ve anlaşmazlık halinde etik-moral konumlardan herhangi biri diğerlerine nispetle kabul hususunda daha iyi bir gerekçe sunamamaktadır. Öz-çıkar peşinde koşan bireylerin gözünde diğer kişiler onlardan bağımsız bir biçimde var olan fakat muhtelif hedeflere yönelik birer araç ya da engelken, toplumsal hayat da kıt kaynakları paylaşmak ya da herkesin istediği bir ödülü elde etmek için yarışın, rekabetin söz konusu olduğu bir arenadır. Rekabet kültürünün gelişmesinin negatif ayıklamayı önleyeceği, pozitif ayıklamayı teşvik edeceği; mesela siyasi alanda rekabet kültürünün gelişmesinin iktidarın ülkeyi en iyi yönetebileceklerin eline geçmesini sağlayacağı, başarısız olanların iktidarı terk etmek durumunda kalacağı iddia edilir ise de modern hayat tarzında bunun realiteye aksettiğini söylemek pek de kolay değildir. Besbelli ki bu yapı içerisinde başkalarına yönelik müspet faaliyetleri yani başkalarının iyiliğini amaç olarak kabul eden davranışları kavramanın imkânı yoktur. Zira faydacı-utilitarist hesaplama; sevgi, kardeşlik, dostluk, adalet gibi olumsallıklara hiçbir gönderme yapmaz. Sorunlar da tam bu noktada başlamaktadır. Bireyler, niçin erdemli olsun ve kendileri için istedikleri şeyleri başkaları için de istesinler? Bireylerin, kamu yararı ya da kamu düzeni için kendi çıkarlarını veya haklarını yahut da hayatlarını feda etmeleri icap ettiğinde bu gerçekleştirilebilir mi? Bireysel fayda, toplumsal faydayla özdeşleştirilebilir mi? Sıradan şeylerin gerçekleştirilmesi hususunda dahi fayda ilkesi keskin bir biçimde çatışan eylem akışlarını salık vermeye götürecektir. Açıkçası kolektif fayda, kamu düzeni için nedenli rasyonel gözükürse gözüksün, bireysel öz-çıkar zemininde haklılaştırılabilmesinin hiçbir yolu yoktur. Fayda ilkesinin, azami sayıdaki insanın azami mutluluğu şeklindeki en iyimser yorumunda bile otoriter ve totaliter yönetimleri savunmak için kullanılabilecek bir argüman olduğu inkâr edilemez. Özcü doğaya özgeci çağrılarda bulunmak, rasyonel değil irrasyoneldir. Böylesi bir bireyden erdemli olmasını, söylem-eylem tutarlılığını istemek, onun hayatını hasrettiği her şeyi kurban etmesini istemek gibi bir saçmalıktır.  Modern dünya; üzerine bina edildiği parametrelerin zorunlu bir sonucu olarak monolitik-evrensel bir iyiyi imkânsız kıldığı gibi, erdemli insanın varlığını da imkânsız kılmaktadır.

Bu sebepten ötürüdür ki moderniteye karşı İslam’ı savunan düşünürler şöyle demektedir: “Modern dünyada hakiki vazife-i insaniyeyi ve ahireti unutturacak olan en geniş daire aktif siyaset dairesidir. Hususan böyle umumi mücadele suretindeki faaliyetler, kalbi de boğmaktadır. Güneş gibi bir iman lâzım ki her şeyde, her vaziyette, her bir harekette kader-i ilâhiye ve kudret-i ezeliyenin izini, eserini görsün, o zulm-ü zulmette kâlp boğulmasın, iman sönmesin. Hatta bu ehemmiyetli sırdandır ki din düsturlarının bir hadimi olmak cihetinde güneş gibi iman taşıyan bir kısım Sahabe ve onlara benzeyen Selef-i Salihin dahi aktif siyasette başarısız olmuşlardır. Halbuki onlardan başka siyasetçiler, ekserce tam müttaki, dindar da olamazlar. Tam ve hakikî dindar, müttaki olanlar da aktif siyasetçi olamazlar. Zira maksad-ı asliyesini siyaset yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebei hükmüne geçer. Hakiki dindar ise siyasete, aşk-u merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate âlet etmeye -eğer mümkünse- çalışabilir. Yoksa bâki elmasları, kırılacak adi şişelere alet yaparlar. Dinsizliğin meydan aldığı zamanda din namına meydana çıkmak lâzım ise de muharrik, aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise tehlikedir. Birincisi hata da etse belki ma’fuvdur. İkincisi isabet de etse mes’uldür. Hizmet-i Kur’âniye, hayat-ı içtimaiye-i siyasiye-i beşeriyeyi düşünmekten men eder. Zira hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Modern zamanlarda o yol bir bataklığa girmiştir. Kafile-i beşer mülevves ve ufunetli bir çamur içinde düşe kalka gitmektedir. Kısm-ı ekseri o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta yürüyor. Yüzde yirmisi sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk-ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor. Yüzde sekseni ise bataklığın ufûnetli, pis olduğunu hissediyor fakat mütehayyir kaldığından selametli yolu göremiyor… Bunlara karşı iki çare var: Birisi, topuz ile vurup o sarhoş yirmisini ayıltmak. İkincisi de bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir. Modern dünyada yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Halbuki, o biçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmeli. Nur gösterdiğini söyleyenlerin bir elinde topuz diğer elinde nur olduğu için, emniyet telkin etmiyorlar. Mütehayyir adamlar, “Acaba nurla beni celb edip topuzla dövmek mi istiyor?” diye telâş ediyorlar. İşte o bataklık gafletkârâne ve dalâlet-pîşe olan sefîhâne hayat-ı içtimaiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir fakat çıkamıyorlar; kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar. O topuzlar ise siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise Hakayık-ı Kur’âniyedir. Nur-u Kur’ân’iyeyi elde tutmak için, siyaset topuzunu atıp, iki elle nura sarılmak gerekir. Dinsizliğin meydan aldığı zamanda din namına meydana çıkanlar siyaset topuzunu atıp, iki elle nura sarılmalı; elmas hükmünde olan Hakayık-ı Kur’âniyeyi adi cam parçaları hükmüne düşürmemeli aktif siyasetle alude olmamalı…”

Klasik-geleneksel bir bakış açısıyla ahlak, din ve siyaset ilişkisini olumlu değerlendirmek her ne kadar mümkün ise de o değerlendirmeyi modern dünyaya taşımak maalesef pek de mümkün olamamaktadır. Zira hangi geleneğin ve hangi ahlakın baz alınacağı rasyonel insan için problemlidir. Mesela; bir zamanlar adına “Cemaat”şimdilerde FETÖ denilen grubun “kanaat önderi” ile hem kendisinin hem de mensubu bulunduğu siyasi partinin liderinin bir sürü fotoğrafı olduğunu “unutup”; o “kanaat önderi” ile mensubu bulunduğu siyasi partinin liderinin birlikte çekilmiş resmi üzerinde oynayıp, ana muhalefet partisinin liderini o “kanaat önderi” ile montajla yan yana getirerek kurguladığı fotoğrafı TWITTER hesabında yayınlayan ve ana muhalefet partisinin liderine “Hani hiç görüşmemiştin?”diye soran; bilahare de “Yeteri kadar kaldı ve amaç hasıl oldu. Hep onlar mı uyduracak biraz da biz uyduralım.” diye yazıp, mesajı kaldıran ve bütün bunları yaptığı için de Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından “20 bin TL tazminat ödemeye mahkûm edilen” bir “hukuk profesörü”nün dindarlığından ya da ahlaklılığından yahut da hukukçuluğundan mı söz etmek gerekir yoksa modern, utiliteryan, nifak ve şikak adamı kimliğinden mi??? Görünen o ki modern insan için sosyal ilişkilerin adilane realize edilebileceği en uygun zemin şimdilik meritokratik hukuk devleti zeminidir.  Bunun sarih anlamıysa ahlakın plüral ve rölatif olacağı ancak birlikte yaşama hususunda eğer bir uzlaşma sağlanacaksa bunun da ahlak ya da din alanından ziyade, sözleşme hukukunda olacağıdır. Çoğulcu/çok-kültürlü heterojen bir yapıda önemli olan zaten monolitik ahlak değil, eşit yurttaşların sözleşmesine dayanan hukuk ve onun determine edeceği siyasettir…

 

Bu yazı Güncel Yazılar kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.