Diyanet İşleri Başkanı: Sigara Haramdır !?

Başlıktaki ifade Diyanet İşleri Başkanı Ali ERBAŞ’a ait… 17 Ocak 2019 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı, Başkan Ali ERBAŞ imzasıyla, tüm teşkilata “Sigara İçilmemesi Hakkında Talimat” başlıklı bir yazı göndererek şu ifadelere yer veriyor: “Başkanlığımız hac organizasyonu ile kutsal topraklara giden vatandaşlarımızın hac ibadetlerini sahih, sağlıklı ve huzurlu bir şekilde yerine getirebilmelerinde personelimize büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Bu nedenle organizasyonumuzun her kademesinde görev yapacak personelimizin ehliyetli ve liyakatli olması Başkanlık olarak önem ve öncelik verdiğimiz hususların başında yer almaktadır. Bu önem ve önceliğimize rağmen gerek kafilelerde gerekse ekiplerde görev alan bazı personelimizin otel önlerinde ve açık alanlarda sigara içtikleri müşahede edilmiştir. Hiç şüphe yok ki bu durum kutsal toprakların manevi atmosferine yakışmadığı gibi rehberlik yaptığımız hac yolcularımızın da örneklik ve rehberlik noktasında beklentilerine uygun düşmemektedir. Uygun düşmediği için de bu konuda organizasyonumuzla hacca veya umreye giden vatadaşlarımızdan Başkanlığımıza sayısız şikâyet dilekçesi gelmiş ve hala gelmektedir. Bu itibarla bu yıl yapılacak hac görevli seçim mülakatlarında sigara içmeyen personel, sigara içen personele tercih edilecek; daha sonraki yıllarda da sigara içen personele hac organizasyonunda görev verilmeyecektir. Konu üzerinde hassasiyetle durulmasını ve söz konusu hususun tüm personele imza karşılığından duyurulmasını önemle rica ederim.”

Besbelli ki Ali ERBAŞ’ı bu genelgeyi yayınlamaya sevk eden saik sigaranın “haram” oluşudur. Başkan, mealen şöyle diyor: Sigaranın pek çok ilim adamı ve alim tarafından haram olduğu belirtilmiştir. Şahsen benim de kanaatim bu yöndedir. Bizim bu noktada çok dikkatli olmamız, hassas davranmamız gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanlığının hac ve umre görevlendirmelerinde sigara içmeyen personelin tercih edileceğine ilişkin kararı bugüne kadar alınan en hayırlı kararlardan biridir. Asrın felaketlerinden biri olan sigara insana zarar veren bağımlılıklar arasında yer almaktadır. Din görevlilerince sağlığa zararlı bir maddenin kullanılması çok yanlıştır. Bu nedenle hem hac hem de umre organizasyonlarında sigara kullanmayan din görevlilerimizi tercih edeceğiz. Daha sonraki yıllarda sigara kullananlar sınava dahi giremeyecek. Belki daha sonraki aşamalarda din görevliliği sınavlarında sigara kullananlar tercih edilmeyecek. Bunu çok önemsiyorum. Din görevliliği gibi mukaddes bir vazifede imamlarımızın, bütün görevlilerimizin bu tür alışkanlıklardan uzak durmaları gerekir. Hac ibadeti, müminin nefsine hâkim olması noktasında bir nefis terbiyesidir. Nefis terbiyesi için gittiğimiz Arafat‘ta çadırların etrafındaki sigara izmaritlerini görünce benim yüreğime sanki bir hançer saplanıyor. Arafat’ta vakfe öncesi ya da sonrası bir Müslüman kardeşimin elinde sigara gördüğüm zaman çok üzülüyorum. Vatandaşlar elinde sigara bulunan din görevlisi görmek istemiyor. Sigaranın zararları konusunda farkındalık oluşturmak adına ciddi mücadele verilmesi gerekir. Sigaranın nasıl bir tehlike olduğunu millete vaaz ve hutbelerde anlatmaya devam edeceğiz. İnsanların aklını, neslini, canını, malını ve dinini korumak bizim en önemli vazifemizdir. Sigaranın cana, mala, nesle, akla ve dine zararı çok büyük. Zararlı olan bağımlılıklardan insanların uzak olması lazım, din bunu emrediyor. Bu açıdan sigarayla mücadele konusunu bir vazife addediyor, din görevlilerini hassas davranmaya davet ediyoruz. Herkesin sigara bağımlılığından kurtulmasını Allah’tan niyaz ediyoruz…

Başkan Ali ERBAŞ’taki dinî hassasiyeti görüyor musunuz? Azimetle amel herhalde bu olsa gerek? Münker-nekir sorgusu olmadan, insanın cennete gönderesi geliyor değil mi? Başkan ERBAŞ’ın zaviyesinden bakınca “asrın felaketi” sigaraya karşı mücadele etmek herhalde “farz-ı ayın”dır. Mümin, müminat ya eliyle ya diliyle ya da kalbiyle “asrın felaketi” sigarayla mücadeleye mecburdur. Etmiyorsa alelıtlak mesûldür. Nefis terbiyesinin ve nefse hakimiyetin en önemli delili şüphe yok ki sigara içmekten imtinâdır. Sigara izmariti görüp de yüreğine hançer saplanmış gibi hissetmeyen bir insan imanını sorgulamalıdır. Sigaranın cana, mala, nesle, akla ve dine yönelik zararlarını bilmemekten daha büyük bir gaflet; gaflet değilse şayet dalalet ve ihanet olabilir mi? Makasıd-ı şeria evleviyetle sigaranın zararlarına mâni olmaya matuftur. Din görevliliği gibi “mukaddes” bir vazifenin ihdasının sebeb-i hikmeti de zaten bu değil midir? Garabete bakın ki sigaranın “haram” oluşu üzerinde gösterilen bu hassasiyet, FAİZ’in haramlığı üzerinde pek gösterilmiyor… Nasıl mı? Şöyle: SAYIŞTAY tarafından kamuoyuna açıklanan rapora göre; Diyanet İşleri Başkanlığı “2015 yılında 197 bin TL, 2016 yılında 255 bin 881 TL, 2017 yılında ise 256 bin 806 TL FAİZ geliri elde etmiştir.” (04 Ekim 2018/ Kamupersoneli.net I ANKARA)…“Millete talkın, Diyanet’e salkım.”

Aslında Başkan ERBAŞ’ın veciz ifadelerinde pek de yadırganacak bir şey yok… Zira; Diyanet İşleri Başkanlığı tam da böyle bir misyonla zaten tesis edilmiştir: Osmanlı İmparatorluğu iç ve dış düşmanların gayretiyle yıkılıp, yerine sözde “cumhuriyet rejimi” ilan edildiğinde, rejimin sahipleri ele geçirdikleri ilk fırsatta Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin ilgasına dair “kanun” çıkararak, icraatlarında ayak bağı olma ihtimali bulunan İSLAM’ı sosyal ilişkiler alanından tecride çalışmış ve bu hususta kendilerine azami derecede yardımcı olabilecek yeni bir “dinî kurum” tesis etmişlerdir. O kurum da Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Bilenlerin malumudur; Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet, tasarruflarında Ahkâm-ı Şer’iyye’ye riayetle mükellef idi. Şeyhülislam ya da Şer’iyye Vekaleti de bu ilkeye uygunluğu denetlerdi. Millî mücadele yıllarında Anadolu’da teşekkül etmeye başlayan yeni “devlet” ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk teşkilat-ı esasiye kanunu, 1921 Anayasası ihtiyaçtan olsa gerek, devletin bu niteliğini resmiyette sürdürmüş ise de 1923’te yapılan sözde seçimlerle belirlenenyeni Meclis artık ihtiyacı kalmadığından olmalı, 3 Mart 1924‘te bu duruma son vermiştir. İşte bu değişikliğe yönelik çıkarılan kanunda söylenen şudur: “Türkiye Cumhuriyeti’nde muamelâtı nassa dair olan ahkâmın teşrii ve infazı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun teşkil ettiği Hükümete ait olup din-i mübin-i İslam’ın bundan maada itikadat ve ibadata dair bütün ahkâm ve mesailinin tedviri ve müessesatı diniyenin idaresi için Cumhuriyetin makarrında bir Diyanet İşleri Reisliği makamı tesis edilmiştir.” Dolayısıyla vatandaşın eylem ve işlemlerini (muamelât-ı nassı) belirleme ve denetleme fonksiyonunu devlet üstlendiğine göre; hükümetin yasama, yürütme ve yargı ile ilgili tasarruflarının İslam dinine uygunluğu artık söz konusu olmayacaktır. Durum böyle olunca o hususun temin ve denetimi ile görevli Şer’iyye Vekâleti’ne de gerek kalmamıştır. Öte yandan, kanun maddesinde “İslam’ın itikadat ve ibadata dair bütün ahkâm ve mesailinin tedviri ve müessesatı diniyenin idaresi” her ne kadar Diyanet İşleri Reisliği’ne ait deniyor idiyse de uygulamada böyle bir şey de hiçbir zaman gerçekleşmemiş; her daim hükümetin kararları icra edilmiştir. Mesela; Ezan’ın, Kur’an’ın ve Elifba’nın Atatürk ve partisi CHP hükümeti tarafından yasaklanmasına karşı Diyanet İşleri Reisliği asla ses çıkarmamış, aksine sadece hükümetin kararlarını halk nezdinde “meşrulaştırma” vazifesi üstlenmiştir.

Açıktır ki Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlet icraatini denetleme makamı olan Şeyhülislamlık ya da Şer’iyye Vekâleti yerine Türkiye Cumhuriyeti döneminde kurulan Diyanet İşleri Reisliği devlet icraatini denetleme makamı değil; devlet icraatini onaylama ve onu halk nezdinde “meşrulaştırma” yani devletin icraatine kılıf uydurma, halkı da “afyonlama” makamı olup çıkmıştır. Dahası, devletin halk nezdindeki meşruiyete ihtiyacı arttıkça Diyanet İşleri Başkanlığı personel sayısı da çoğalmış; tek fonksiyonu camilerde halka “namaz kıldırmak” olan niteliği kendinden menkul din temsilcileri için de devlet, yegâne ekmek kapısına dönüşmüştür. Halbuki hakiki din temsilcilerinin vazifesi İslam’ı hakkıyla temsil ve tebliğdir. Camiler de esas itibarıyla eğitim-öğretim müesseseleri olup, bu vazifeyi deruhte etmeyenlerin aldıkları ücreti hak ettikleri hayli şüphelidir… Yalnızca “namaz kıldırmak” ya da “namaz kılmak” bir Müslüman için tek başına gelir kapısı olabilir mi?  Başkan ERBAŞ’ın beyanına bakılırsa bugün itibarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı personel sayısı toplam 144 bin 250 olup; genel dağılım yaklaşık 100 bin imam-müezzin,  20 bin kadrolu Kur’an kursu öğretmeni, 20 bin geçici Kur’an kursu öğreticisi, 3 bin vaiz ve bin 250 müftü şeklindedir… Yaklaşık 1 Trilyon TL’lik, Türkiye Cumhuriyeti Merkezi Yönetim Bütçesinden 2019 yılı itibarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan pay 10, 5 milyarTL, eski parayla 10, 5 katrilyon TL’dir. Buna, Diyanet İşleri Başkanlığı’na eleman yetiştirenDin Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün 8,7 milyar TL’lik payı da ilave edilirse gerçek rakam daha net anlaşılacaktır… Diyanet İşleri Başkanlığı ile muhtelif bakanlıklar mukayese edildiğinde durum şöyledir: Enerji Bakanlığı 2 milyar TL; Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı 2,5 milyar TL; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 2,5 milyar TL; Kültür Bakanlığı 4 milyar TL; Dışişleri Bakanlığı 4,6 milyar TL; İçişleri Bakanlığı 8,5 milyar TL; Ulaştırma Bakanlığı 13,6 milyar TL; Millî Savunma Bakanlığı 46,5 milyar TL; Sağlık Bakanlığı 48,5 milyar TL; Millî Eğitim Bakanlığı 113 milyar TL civarındadır… En yüksek payı alan Millî Eğitim Bakanlığı personel sayısı 1 milyon 30 binTürk Silahlı Kuvvetleri personel sayısı ise 355 bin kadardır… Kamu kurumlarının fonksiyonları dikkate alındığında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hayli imtiyazlı olduğu şüphesizdir…

Belirtmek gerekir ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dünkü misyonuyla bugünkü misyonu arasında da pek fark yoktur. Dün nasıl sadece devletin kararlarını halk nezdinde “meşrulaştırma” vazifesini üstlenmiş idiyse durum maalesef bugün de böyledir… AKP’nin atadığı ilk Diyanet İşleri Başkanı Ali BARDAKOĞLU bakın şöyle diyordu: “Anayasa’daki laik ve demokratik Cumhuriyet yapısının temel ilkelerine ve Atatürkçülüğe bağlıyız. Onları öncelikli ilkeler olarak görüyoruz.” (Hürriyet, 2 Eylül 2005)… İslam’ın laikliğe ve Atatürkçülüğe bağlı kalınarak yorumlanması acaba nasıl mümkün olacak? Ali BARDAKOĞLU öyle diyordu da Ali ERBAŞ farklı mı söylüyor? Diyanet İşleri Başkanlığı mensupları “resmi dua merasimleri” tertip ederken, cümlelerini “Başta, cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere…” şeklinde kurmuyorlar mı? Diyanet İşleri Başkanlığı’na sormak lazım;  İslam’ın Ezan’ını, Kur’an’ını ve Elifba’sını yasaklayan birilerine dua etmek caiz midir? Oysaki İslam’ın mescit, mihrap ve minberlerinin esas vazifesi Kur’anî zaruriyatı ve müsellematı tezkirdir; laik devletin icraat ve nazariyatını telkin değil…

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın misyonuyla alakalı Başkan Ali ERBAŞ söylenenlerin aksini iddia ediyorsa şu suallerin cevabını vermek zorundadır: Makasıd-ı Şeria olan; insanların can, mal, akıl, nesil ve din emniyeti sahiden de “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? Hüccet’ül İslam diye tesmiye ettiğiniz Ebu Hamid el-Gazali’nin “Mühimmat’ul Kur’an” olarak adlandırdığı Kur’an’ın temel konularını; “tevhidi, sırat-ı müstakimi ve ahireti bilmek”“asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? Altın, gümüş (servet) biriktirip de Allah yolunda harcamayanların (Tevbe Suresi 34) ıslahı “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? Gizli-açık işlenen fuhşiyatı, günahı, haksız yere saldırmayı engellemek (Araf Suresi 33) “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? Sarhoşluk veren şeyler ve şans oyunlarından imtina (Bakara Suresi 219) “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? Alış-verişi helâl, ribayı (faizi) haram bilmek (Bakara Suresi 275) “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? İnsanların büyük günahlardan ve hayâsızlıklardan kaçınmaları, kızdıkları zaman kusurları bağışlamaları, Rab’lerinin davetine icabet etmeleri, namaz kılmaları, aralarındaki her işi, istişare ve şura ile halletmeleri, kendilerine verilen rızıktan (mülkten) yoksullara da harcamaları, haksızlığa uğradıklarındaysa yardımlaşıp kendilerini savunmaları (Şura Suresi 37-39) “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? İnsanların emanetleri ehil olanlara vermeleri ve aralarında hükmettikleri zaman da adaletle hükmetmeleri (Nisa Suresi 58) “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? İnsanların hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) alıkoyan (Al-i İmran Suresi 104) kimseler olmaları “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? İnsanların adaleti titizlikle ayakta tutan, kendileri, ana-babaları ve akrabaları aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olmaları (Nisa Suresi 135) “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? İnsanların kendileriyle din hakkında savaşmayan, onları yurtlarından çıkarmayan kimselere karşı, iyilik etmeleri ve adaletli davranmaları (Mümtehine Suresi 8) “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? İnsanların bir topluluğa olan kinlerinin kendilerini adaletli davranmaktan alıkoymaması (Maide Suresi 8) “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır? Müslüman idarecilerin insanlar arasında adaletle hükmetmeleri, heva ve heveslerine uymamaları (Sad Suresi 26) “asrın felaketi” sigaranın terkine mi bağlıdır?

Hiç şüphe yok ki hayatın tanzimine yönelik Kur’an’ın öngördüğü “şura, adalet, hukukî eşitlik, liyakat-ehliyet, zekâtın zorunluluğu, ribanın-faizin haramlığı” gibi prensiplerin sigara içip-içmemekle alakası yoktur… Kaldı ki Kur’an’da neyin haram olduğuna dair apaçık hükümler zaten mevcuttur… Bakara Suresi 173. Ayet “Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur.” diyerek, konuyu çok net izah etmiştir… Ulema-i rüsumdan birilerine bu ayet hatırlatıldığında; bazılarının haddini aşarak “Kur’an’da ‘dışkı’nın haram olduğu belirtilmediğine göre, o halde yeyin.”gibi terbiyesizlikler yaptıkları malum ise de onlara verilecek cevap; “Mideniz kaldırıyorsa buyurun.” şeklinde olacaktır (maalesef)… Atatürkçü Prof. Dr. Celal ŞENGÖR’ün midesi kaldırmış, yemiş; belki sizinki de kaldırır… Ancak “Kınayıcıların, kınamalarından korkmamak (Maide 54) ve hakikati seslendirmek bir mecburiyettir… “Kendi uydurduğu yalanı Allah’a isnat edenden daha zalim biri olabilir mi?” (Hûd Suresi 18) ayetine muhatap olmak hiç de akıl kârı değildir… Haddizatında; din alimi odur ki “Namazından gafil olup, gösteriş için namaz kılan, yetimi itip-kakan, en küçük yardımı dahi muhtaçlardan esirgeyen ve böylelikle de dini yalanlayan (Maun Suresi 1-7) sahtekârlara yaptıklarının HARAM olduğunu söylesin… Din alimi odur ki “Hiç kimse bir başkasının günahının cezasını çekmez ve başkasının günahıyla yargılanamaz. / “Vela teziru vâziratun vizra uḣrâ…” (Fatır Suresi 18) ayetini muktedirlere hatırlatsın ve “İktidarınızın sözde bekası için; binlerce masum insanı işinden, aşından ve hürriyetinden mahrum etmek HARAM’dır.”, desin… Din alimi odur ki “şura, adalet, hukukî eşitlik, liyakat-ehliyet, zekâtın zorunluluğu, ribanın-faizin haramlığı” prensiplerine uymayan idarecilere bu yaptığınız HARAM’dır desin

Bu yazı Güncel Yazılar, Polemikler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.