Sufî; Mürit midir, Meyyit mi, Mürid mi?

Üstad Necip Fazıl; “Bââli” adlı eserinde, “züppeler çerçevesi” diye nitelediği 40’lı yılların Beyoğlu’nda bir lokalde, dönemin bazı yazar ve şairleriyle “harf devrimi” üzerine yaptıkları tartışmayı anlatırken şöyle diyor: Peyami’ye (Peyami Safa) sorarsanız, yeni harfleri beğenen ahmaktır; bu da söz mü?.. Yeni harfler bu memleket kültürünü, zekâ inkişafını sıfıra indiren bir stüpefiyandır (uyuşturucu zehir), temel kültürümüzle aramızı açmaktan başka bir şeye yaramayacak, eski Yunan ve Latin kültürüne de yol açamayacak, milli tefekkür istidadını karartacak ve iş, kelime aleti harften başlayarak, fikir aleti kelimeye ve oradan dimağ ve zihne kadar sirayet edici bir gidişle bir milli ruh inhitatına zemin teşkil edecektir. Yeni harflerin eskilerine kıyasla lehinde gösterilebilecek hiçbir tarafı yoktur. Kolaylığı ve fertlere kolayca öğretilebilme avantajı bile onun en kâtil cephelerinden biri… Ah şu sefil kolaylıklar!… Yahya Kemal; ağzının iki yanından pastasının çukulatası sızarken doğruluverdi: Altunla yazılacak sözler bu… Ama yeni harflerle değil… Abdülhak Şinasi mırıldandı: Bunlar belki güzel fakat indi, toplu bir iştirak payı bulmak şansından yoksun sözler… Saat 5’e geliyor, siz (Necip Fazıl) bizden Abdülhak Hamid’e tanıştırılmanızı istemiştiniz. Bugün kabul günü… Gidebiliriz… Abdülhak Hamid’in, Maçka Palasın ilk katındaki dairesinin büyükçe salonunda, Abdülhak Şinasi; sözü, yeni neslin en kuvvetli şairi, diye taktim ettiği gence (Necip Fazıl) getirip, biraz evvel mahut “züppeler çerçevesi”nde onun yeni harflere dair aforizmalarını anlattı ve: Genç şaire göre, dedi; bu harflerle zekâ terbiyesi bile yerine getirilemezmiş… Abdülhak Hamid; dikkatli anlarında daima yaptığı gibi, monoklünü gözünden düşürdü ve genç şaire döndü: Aferin oğlum, fikirlerine tamamiyle katılıyorum. Ve sonra (d) sesi veren bazı kelimelerin (t) ile yazılmasındaki sakilliğe işaret ederek dedi ki: Ömrümün sonunda ismimin sonuna bir “it” ilave ettiler…” Ne yazık ki bahis mevzuu bu ilave, sirayet etmemesi gereken yerler için de söz konusu olmuştur…

Müslümanların düşünce dağarcığında bir hayli yekûn tutan “tasavvuf” kitaplarına göre; “sufî, suftan yani yünden yapılmış kıyafet giyenlere verilen isim. Tasavvuf da sufiler taifesince tutulan yol anlamına gelmekte. VIII. Yüzyıldan itibaren “medeni umran”a geçişin gereği olarak dünyaya, dünya nimetlerine  teveccüh tavrı İslam toplumunda yaygınlaşınca; kendilerini bundan uzak tutmak isteyen, ahireti maksad-ı hakiki bilen ve sadece Allah’a ibadete yönelen, dolayısıyla da dünyanın alayişinden ve ziynetinden yüz çeviren, halkın ekseriyatının iltifat ettiği maddi lezzet, mal ve mevki hususunda, isteksiz olan ve zahidane, eskatolojik, mistik bir hayat yaşamak isteyen insanlar zuhur etti ki o tarihten itibaren böylesi insanlara “sufî” ismi verilmektedir. Sufilerin üç kaynaktan beslendiğini söylemek mümkündür. Bunlardan ilki; şehre ve lüks hayata karşı duyulan hoşnutsuzluk ve sade bir hayat sürdürme azmi. İkincisi; işrak (mistik-eskatolojik mevhibe) ve tefekkür yolu ile hakikate ulaşma arzusu. Üçüncüsü de bu dünyayı kınama ve münzevi bir hayat için dünyadan el-etek çekme tavrı. Bahsi geçen bu üç kaynağın birleştikleri noktada sistematize edilen sufî fikirleri; sadece ahlakî bir pratik olarak kalmamış, sistematik bir doktrin olarak bilgi ve metafizik kategorilerine de dönüşmüştür. Sufî adabı “azimetle amel” denilen, sufî ahlak anlayışına göre, tasavvufa adım atan bir sufî, ilk önce bir mürid ya da eğitilmekte olan bir adaydır. Sonra bir salik, daha sonra tasavvuf yoluna cezbedilmiş bir meczup ve ardından da bir mütedarek yani dünyanın kötülüklerinden korunmuş biri olur. Günlerin ve gecelerin büyük bir bölümünü ibadetle, dua ve zikirle geçirmek, az yemek, az uyumak, az konuşmak, dünyevîvarlıkların bütün bağlarından uzak durmak, sözünde sadık, vaadinde sağlam, vefalı ve biat ahdinde metin olmak, manevi derecesi üstün şeyhe itaat sufî olan herkesin uyması gereken kaideler, edep kurallarıdır. Tasavvufta edebe riayet eden bir sufinin hayatı, gittikçe yükselen makamlarla bir sefere benzetilir. Bu makamlar da yedi tanedir: Tövbe, vera, zühd, fakr, sabır, tevekkül ve rida… Sufinin bu makamlardan sonra kazanacağı haller, vasıflar da sırasıyla; kurb, muhabbet, havf, reca, şevk, müşahede ve neticede ulaşılacak olan yakîn. Yakîn yani irfan; sufî literatüründe “hakka’l yakîn” diye adlandırılan, varlığın ve hayatın hakikatine yönelik açık-seçik bilgidir. O bilgiyi elde etmenin yöntemi de “uzlet”, “riyazet” ve “işrak” olup; akıl yürütme ya da rasyonalizasyon değildir… Sünnî dünyada yaygın kabul gören tasavvuf ekolü Nakşibendî Tarikatı bu adabı şöyle hülasa etmiştir: “Der; tarik-i Nakşibendî lâzım âmed ciharı terk… Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” Yani hem dünyanın malını-mülkünü-mevkisini hem nefis hesabına istenen ahireti hem benlik-mevcudiyetini hem de ucbe, fahre düşmemek için bu terkleri terk etmek. Zira sufî için maksud-u hakiki yalnızca Allah’tır… Pekiii, bu kitabî tasavvuf ve sufiler nerede??? Günümüz Türkiye’sinde kendilerini tasavvufa nispet edenler onu ne derece temsil edebilmektedir???

“Mürit” terimi; aslı Arapça olan “mürid” (مرید) kelimesinin sonuna “it” ilave edilmiş hali… Zahire bakıldığında “it” ilavesi “Harf devrimi” yapan İslam düşmanlarının eseri… Ancak batındaki hakikat nedir bilinmez!? Eskilerin; “mâlumun, şiddet-i zuhurundan istitarı” dedikleri, kabilden bir durum aslında… Zira Türkiye’de kendilerini tasavvufa, tarikata, dergâha nispet eden birileri; o kapı bir gönül kapısı değil de han kapısı imiş gibi, Katolik Kilisesinin inanlıları aforozuna benzer şekilde müntesiplerini ilanen tard edebilmekte… “Bir gönül yıkar isen o kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi elin-yüzün yumaz değil…” diyen, Yunus Emre nerede; gönül kapısının taliplerini ilanen tard eden Şeyh Efendi nerede… Maalesef böyle bir muameleye maruz kalan Gönül insanı Ahmet Taşgetiren’e göre; “Mürid;  ‘ibn’ül vakt’ olan; her nefesi yani her nefesin içine girecek olan davranışı, hayat parçasını, farkında olarak yaşayan, şuurlu yaşayan; İslam’ı iradi olarak seçip yaşayan kişidir. Vaktin çocuğu olmak, yolda hep yeniden doğmak, hep genç kalmaktır. Fizik yaş ne olursa olsun, gönül yaşının civan olmasıdır. Pörsümemektir. Aşınmamaktır. Yorulmamaktır. Vaktin çocuğu olmak, mütemadi – tükenmez bir iç enerji yenilenmesi demektir. Yani mürid; her davranışın Müslümanlık kalitesine bakan, içini ‘Allah görüyor.’ bilinciyle dolduran, ben bu davranışı yarın Allah’ın huzuruna taşıyabilirim, Yüce Huzur’da onun görülmesinden utanmam, yüzüm kızarmaz, kararmaz, onu orada savunabilirim, bu davranış boş değildir, yanlış – çarpık – defolu değildir, itminanına ulaşan; yola iradesiyle giren kişidir… Mürid asla gassal elindeki meyyit değildir. Teslimiyetinin her anı şuurla seçilmiştir. Hâlıka isyanda mahlûkun elinde meyyit olan bir sufi-mürid olabilir mi? Her an masiva-Allah’ı kalbinden kovma cehdinde olan bir insan, uydum kalabalığa der mi? Tasavvuf işte bu yola gireni serapa şuur diriliği içinde tutan bir mekteptir. Her an diri, her an şuur halinde kalma arayışıdır.” Besbelli ki Ahmet Taşgetiren, müridin ve tasavvufun kitaplarda bahsedilen ve kitaplarda kalan anlamından söz etmekte… Öyle olmasa; sırf aklını ve gönlünü siyasetin sultasına tabi kılmadı diye; kendilerini zahirde tasavvufa, tarikata, dergâha nispet eden (hakikatte ise yüzlerce marketiyle piyasadaki payını gözeten ve ticari ilişkilerine halel gelmesini istemeyen) birilerinin o müessif tavrına maruz bırakılır mıydı??? Tam da bu olay üzerine sual etmek gerekmez mi günümüz Türkiye’sinde kendilerini tasavvufa nispet eden bugünün sufileri; mürid midir, meyyit midir, mürit mi? Vatan Şairi Namık Kemal ne de güzel söylemiş: “Muin-i zalimin dünyada erbab-ı denaettir / Köpektir zevk alan, sayyad-ı bi-insafa hizmetten.”

Ahmet Taşgetiren’in; “Mürid asla gassal elindeki meyyit değildir.” cümlesinde geçen “meyyit” kelimesinin de aslı Arapça… Mevtten (موت) türetilmiş; ölü, vefat etmiş, cansız anlamlarına geliyor. Belki de kendilerini tasavvufa nispet edenler onun asliyetini ve safiyetini tahrife ve tahribe kalkışıp “sufî; şeyhin elinde gassalın elindeki meyyit gibi olmalıdır”, demeye ve öyle yaşamaya başlayacaklarından olsa gerek, kader-i ilahi “mürid”i, İslam karşıtı devrimbazların eliyle sonuna bir “it” ilave ettirerek “mürit”e çevirtmiştir… “Sufî; şeyhin elinde gassalın elindeki meyyit gibi olmalıdır.”, düsturunu benimseyenler şöyle bir savunma yapmaktadırlar: “Gassal bildiğiniz gibi ölü yıkayıcısına verilen isimdir. Teşbihten yani benzetmeden alınacak dersi bilmek için şu sorulara cevap vermemiz gerekiyor: Ölü kimse gassala nasıl teslim olmuştur? Gassal ne yapmaktadır? Ölüye ne gibi tesiri olmaktadır? 1- Ölü, gassala öyle teslim olmuştur ki gassal onu istediği gibi çevirir, yatırır, kaldırır… Ölü itiraz edemez… 2- Gassal ölüyü yıkamaktadır… Gassalın tek amacı ölünün son yolculuğunda, Allah’ın huzuruna, ebedi aleme uğurlarken temizlenmiş olmasını sağlamaktır. 3- Gassal ölüyü pisliklerden arındırır, ölümün bedenine verdiği ayıp ve kusurları giderir… Ölüyü temiz bir hale getirir… Ölünün gassala teslim olmasının faydaları işte böylecedir… Ehlisünnet ve aynı zamanda (olgun ve olgunlaştırıcı) bir şeyh de işte aynı bu gassal gibidir… Böyle bir şeyhe teslim olan kişi Allah Teala’nın izniyle, Peygamberimizin “her hatanın başı” olarak nitelediği dünya sevgisi ve pisliklerinden arınır, nefsin görünen ve görünmeyen kötü huylarını ıslah eder, kalbi masiva denilen Allah’tan gayri her şeyden temizler, Allah’ın rızasını kazanmaya aday olarak ahirete hazırlanır… Bazıları buradaki teslimiyeti yanlış anlamışlardır… Aslında müridin şeyhine olan teslimiyeti “din” hususundadır. Daha iyi anlaşılması için bir misal verelim… Efendi Hazretlerimizi, Rabbimiz başımızdan eksik etmesin… Ona teslim olduğunuzu, gassala teslim olur gibi teslim olduğunuzu, her dediğini yaptığınızı, tavsiyelerine uyduğunuzu düşünün… Ne olursunuz? Ne olacaksınız, Allah dostu olursunuz… Çünkü Efendi Hazretleri (Kuddise Sirrahu) ne diyor? Allah’ın şeriatını eksiksiz uygula. Peygambere her türlü şekilde itaat ve ittiba et. Kafirlere hiçbir şeyinle benzeme, meyletme. Peygamberin ve ashabının yolundan ayrılma. Dünya malına bağlanma. Dünyaya sevgi besleme. Dünya için çalışman seni ahiretinden alı koymasın, Allah’ı (Celle Celaluhu) unutturmasın. Haram lokma yeme, helalinden kazan. Gaflete düşme, Rabbini unutma. Günde en az 5 bin defa Allah’ı zikret (derse bağlı). Farzları eksiksiz yerine getir, namazları cemaatle kıl. Çarşaf giy, namahreme gözükme. Çalgı dinleme. Oku, ilim tahsil et, alim ol ve okut… Nafilelere önem ver, gece namazına kalk. Gıybet etme, dedikodu etme, kul hakkı yeme. Zulmedilen ol da zulmetme. Allah için sev, Allah için kız, vs.… vs… Bütün bunlar nedir? Bütün bunları yapan ne olur? Teslim olan zarar görür mü? Teslim olmayan fayda bulur mu? Bütün bunlar İslam’dır… Bunları yapan kişi dini hakkıyla yaşamış olur. Böyle teslim olanın dünyada, ahirette yüzü ak olur. Teslim olmayan kişiye tarikattan bir fayda hasıl olmaz. Hani bir söz vardır ya “şeyhe itaat Peygambere itaattir, Peygambere itaat ise Allah’a itaattir” diye… Bu da hem inkarcılar ve hem tarikat içinde bulunan cahiller tarafından yanlış anlaşılmaktadır. Buhari’de geçen bir hadis-i şerife göre ‘Alimler Peygamberlerin varisleridir.’ buyruluyor. O vârisler Peygamberin yolunu devam ettiren ilmi ile amil olan, insanları hayra teşvik eden alimlerdir. İşte bu söz de yukarıda anlattığımız çerçevede değerlendirilmelidir. Şeyh Efendi dini hususta Allah’a ve Resulüne itaati tavsiye ettiği için, dini yaşamayı Peygamberimizin yolunu takip ederek emrettiği için ona itaat Peygambere itaat gibidir.”

Bir tarikatın WEB sayfasında kullanılan bu ifadeler, suret-i haktanmış gibi görünse de esas düşüncelerini yansıttığı şüphelidir… Çünkü bu ifadelerde Kur’an’da bulunmadığı halde; İslam’ın kaynakları olarak değerlendirdikleri Hadis, Sünnet, İcma, Kıyas, Tefsir, Tasavvuf gibi muhtelif kaynaklarda geçen mevzular hakkında herhangi bir beyan yoktur… Mesela; Kur’an’da bulunmayan haramlar, mucize, keramet, recmetme, kölelik, cariyelik, kadın-erkek münasebeti, nesih-mensuh, mezhepler, mürtedin hakk-ı hayatı, masiyette itaat, vs. vs. gibi konulara, malum fikirlerinin aksine değinilmemiştir… Bir başka cenahta da “Tasavvuf, tasarruftur.” denilerek; yürütülen ticari faaliyetler, hatta ve hatta BANKA ortaklıkları her nedense gözlerden ırak tutulmaktadır… Hani ya azimetle amel esastı??? Hani ya komşusu aç iken tok yatan Müslüman değildi??? Hani ya İslamiyet; aşikarelikti, ihfa ve hafa yoktu??? Hani ya Müslümanları aldatan Müslümanlardan değildi??? Sual baki; “Sufî; mürit midir, meyyit mi, mürid mi???”

Son sözü İstiklal Şairi Mehmed Akif söylesin:

Sürdüler Türk’e tasavvuf diye olgun şırayı.          

Muttasıl şimdi, “hakikat” kusuyor Sıtkı Dayı.

Yıkıp İslam’ı bambaşka bir bina kurdular.

Nebiye atf ile binlerce herze uydurdular.

Müslümanlık nerede sizden geçmiş insanlık bile. 

Alemi aldatmaksa maksat aldanan yok nafile.

Kaç hakiki Müslüman gördümse makberdedir.

Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir.

Bu yazı Güncel Yazılar kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.