Muhacir-Ensar Retoriği ve Suriye Mültecilerinin Dramı

Aristoteles’e göre; retorik, doğru ya da yanlış herhangi bir konuyla ilgili olarak muhatap kitleyi ikna etmeyi sağlayan sanattır. Temel işleviyse sözlü anlatımın ya da değerlendirmenin realiteye uygunluğunu ispatlamak (demonstrasyon) değil, sofistike akıl yürütme ile hatibin argümanlarının kabulünü sağlamaktır. Mesela, Antik Yunan dünyasında yaşayan ilk retorikçi hatiplerin; “Evrende hareket yoktur.” argümanından  hareketle “O halde Akhilleus yarıştığı bir kaplumbağayı geçemez.” hükmünü ileri sürmeleri bu kabil bir akıl yürütmedir… Bir hatibin retorikçiliğini gösteren nitelik; eğitimsiz güruh üzerinden ulaşmak istediği hedefleri, mantığa uygun akıl yürütmeymiş gibi görünen sofistike yöntemlerle, hayatın ve varlığın anlamına dair muhtelif spekülasyonlar yaparak gerçekleştirmek, bu sayede bir takım çıkarlar elde etmek, onları korumak, sürdürmek ve emniyet altına almaktır. Güzel konuşmayla toplulukları etkileyip ikna etmenin önem kazandığı siyasal sistem, niceliksel eşit yurttaş kimliğini esas alan klasik demokrasi yönetiminin milattan önce beşinci yüzyıl itibarıyla icadına istinaden kullanılmaya başlanan retorik, şüphesiz bugün de hayli revaçta olan bir sanattır. Çünkü “hukuk devleti” formuna dönüşemeyen modern demokrasi kisvesindeki yönetimler de niceliksel eşit yurttaş kimliğini esas alırlar… Niceliksel eşit yurttaş; iktidarın söylem ve eylemlerinin rasyonel-empirik bilgi zeminine dayanıp dayanmadığını sorgulayacak niteliği bulunmayan yurttaş demektir… Zira rasyonel-empirik bilgi yalnızca eğitimle kabildir. Kitleler için eğitimse maalesef genellikle imkânsızdır… İşte bu gerçeğin farkında olan retorikçi hatip; eğitimsiz güruhun niceliksel üstünlüğünden ötürü, reylerini talep etmek üzere yalnızca onlara yönelir… Üst seviyeden bir meziyetmiş gibi; “Çobanlık deyip, hafife almayın… Çobanlığın felsefesini anlamayan, onun psikolojisini yaşamayan, insanları yönetemez… Ben de bir çobanım…” kabilinden cümlelerle eğitim gerektirmeyen işleri yüceltip, rasyonel-empirik bilgiyi tahfif eder… Cahil kitleleri eğitimli insanlardan daha değerli göstermekten imtina etmez… Ne var ki bu nevi söylemler; eğitimsiz güruhun yoğun nüfusu teşkil ettiği toplumlarda retorikçi hatibe iktidar olmayı sağlasa da rasyonel-empirik bilgi temelli haricî iktidarlarla herhangi bir sebepten ötürü karşı karşıya kalındığında, ülkenin başına gelen doğal afetler gibi, topyekun kaybettirmektedir… Türkiye’nin yaşadığı Suriye sorunu tam da böyledir…

“Komşularla sıfır sorun.” iddialarıyla başlatılan “derin stratejik dış politika”; sözde Arap Baharı’nın Suriye’de zemheriye dönüşmesi sonucu maalesef bataklığa saplanmıştır. “Türkiye’nin gücünü kimse test etmeye kalkışmasın.” narası atarak, Şam’da Emeviye Camii’nde, Cuma Namazı kılmaya niyetlenen “derin stratejik dış politika”; sadece beş milyon mülteciyi kabullenmek zorunda kalmamış, ekonomik kriz çalkantılarının ötesinde, ülkeyi Rusya ile savaşın eşiğine kadar getirmiştir. Besbelli ki karşı karşıya kalınan bu açmazdan kurtulamayan “derin stratejik dış politika”; hariçte işlerin ters gitmesinin, dahilde sorun yaratmamasını sağlamak ve iktidarını sürdürebilmek maksadıyla “Muhacir-Ensar Retoriği”ni mecburen devreye sokmuştur (https://www.youtube.com/watch?v=-lkyBp7ma5k)… Acaba bahis mevzuu “Muhacir-Ensar” olayının tarihî hakikati nedir ve Suriye olayıyla aynileştirilebilir mi? Bilenlerin malumudur; kendisinin peygamberlikle tavzif edildiğini söyleyerek, doğduğu şehir Mekke’de miladî 610 yılı itibarıyla İslam dinini tebliğe başlayan Hazreti Muhammed, statükoyu sarsar endişesiyle Mekke’nin mevcut yönetim merkezi Dârünnedve tarafından hiç de hoş karşılanmamış baskılara, eziyetlere hatta işkencelere maruz bırakılmıştı… Öyle ki Hazreti Muhammed’i ve ona inanan az sayıdaki Müslümanı korumaya çalışan Hâşimoğulları ailesini reisi amca Ebu Talip, 619 yılında vefat edince hayatları dahi risk altına düşmüştü… İşte bu şartlar altında hayatta kalmaya ve İslamiyet’i anlatmaya çalışan Hazreti Muhammed, devrin Arap adetlerine göre 620 yılı hac vazifesini yerine getirmek ve çevrede kurulan panayırlara katılmak üzere Mekke’ye gelen Medine ahalisinden bir grupla, Mescid-i Harâm’a yaklaşık 3 kilo metre mesafede, etrafı tepelerle çevrili küçük, kuytu bir vadi olan Akabe’de karşılaşıp, onlara da İslâmiyet’i tebliğ etmiş; Hazrec kabilesine mensup altı kişilik bir grup İslâmiyet’i kabul edince de kendisini Medine’ye götürüp, himaye etmelerini ve İslâm’ın yayılmasına yardımcı olmalarını istemişti. Onlar da Medine’deki diğer büyük kabile olan Evs kabilesiyle aralarında yıllardır süregelen savaşların yol açtığı düşmanlığın dinî kardeşlik vasıtasıyla ortadan kaldırılıp, aralarında birlik ve beraberliğin yeniden tesis edilebileceğini umduklarını belirterek, Medine’ye döndüklerinde İslamiyet’i anlatacaklarını, ertesi yıla kadar kendilerine müsaade etmesini talep etmişlerdi… Tarihe, Ensar diye geçecek olan insanlar, Medineli bu ilk Müslümanların ertesi yıl ve bir sonraki yıl yapacakları Akabe Biatları adıyla anılan sözleşmeler sonrası Hazreti Muhammed’i ve arkadaşlarını himaye etmek üzere Medine’ye davet edecek olan insanlardır… Hazrec kabilesine mensup altı kişilik bu küçük grubun Medine’deki faaliyetleri sayesinde birçok kişi İslam dinini kabul etmiş; onlar içerisinden 10 Hazrecli ve 2 Evsli Müslüman, verilen söz üzerine ertesi yıl Mekke’ye gelip, Hazreti Muhammed’le buluşarak, onunla bey’atleşmişlerdir… Üzerinde sözleşilen maddeler; aslına bakılırsa Kur’an’da Mümtehine Suresi 12. Ayet’te ve Fetih Suresi 10. Ayet’te geçen ifadelerden pek de farklı değildir: “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, kız çocuklarını öldürmemek, iftira atmamak, iyiliği ve güzelliği belirlenmiş işlerde (maruf) peygambere isyan etmemek…” gibi, hususlar sözleşilen maddelerdir. Karşılığındaysa ebedi hayatta cennete talip olmuşlardır; (“Ey Peygamber; İnanmış kadınlar sana gelip Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup ortaya sürmemeleri, iyilik ve güzelliği belirlenmiş bir işte (maruf) isyan etmemeleri hususunda seninle bey’atleşmek isterlerse, onlarla bey’atleş ve onlar için Allah’tan af dile. Kuşkusuz, Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir.” Mümtehine 12 / “O seninle el tutuşup sözleşenler var ya, onlar gerçekte Allah ile bey’atleşiyorlar. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. Kim ahdi bozar, döneklik ederse kendi aleyhine döneklik etmiş olur. Ve kim Allah’a verdiği sözde vefalı davranırsa, Allah ona büyük bir ödül verecektir.” Fetih 10 / “Allah, müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında kendilerine cennet vermek üzere satın almıştır.” Tevbe 111)… İkinci Akabe Biatı’nda; Medine’den gelen Müslümanlar, Peygamberi ve Mekkeli Müslümanları, Medine’ye davet ettiklerinde, Hazreti Muhammed;  hicret edenleri, kendi canlarını, mallarını, çocuklarını ve kadınlarını korudukları gibi koruyacaklarına, rahat günlerde de sıkıntılı anlarda da bollukta da darlıkta da gerekli malî yardımları yapacaklarına, iyiliği emredip kötülüğe engel olacaklarına dair Ensar’dan söz aldı… Orada bulunan Medinelilerin hepsi bu şartlar muvacehesinde Peygamberle bey’atleştiler… Bu bey’atleşmeden sonra Hazreti Muhammed, Mekkeli Müslümanlara  Medine’ye hicret etmeleri için izin vermiş, aynı yıl içerisinde kendisi de Hazreti Ebû Bekir’le birlikte hicret etmiştir… Tarihe, Muhacir diye geçen insanlar da işte bu insanlardır… İslam tarihi kayıtlarında hicret eden Müslümanların sayısıyla ilgili, 186 aile birbiriyle kardeş ilan edildi ifadesi geçtiğine göre muhtemelen tam sayı 500 kişi civarında olmalıdır… Akabe Biatları olayından anlaşılacağı üzere; Türkçede biat şeklinde kullanılan kelimenin Arapça aslı “bey‘at”tır. “Bey‘at” alış-veriş; satın almak manasındadır. Geleneksel Araplar; umumiyetle yaptıkları alış-verişleri teyit amacıyla el sıkışır ve bu el sıkışmaya da bey‘atleşme derlerdi. Besbelli ki bu bey‘atleşme, bilahare saltanat rejimlerince siyasal nitelik yüklenilen, devlet başkanına yönelik “tek taraflı bir bağlılık yemini” değil, karşılıklı bir sorumluluk sözleşmesidir. Hazreti Muhammed’in Medineli Müslümanlardan himaye talebi de zaten “bey‘atleşme”nin “tek taraflı bir bağlılık yemini” olmadığının delilidir… İslam Ansiklopedisinde de belirtildiği gibi; Kur’an’da “bey‘at” kelimesi ayniyle geçmemekte fakat “bey” kökünden türeyen mübâyaa (مبایعه) mastarının türevleri bey‘atleşme, peygamberle bir konuda ahidleşme, sözleşme anlamında kullanılmaktadır (Mesela; Fetih 48/10, Mümtehine 60/12). Tek taraflı bağlılık yemini anlamına gelmeyen “bey‘atleşme”nin AKP’li çevreler tarafından zaman zaman gündeme sokulan “ulu’l-emr’e İtaat farzdır” manipülasyonunu desteklemediği de açıktır…

Bütün bunlar gösteriyor ki ne Suriye’den Türkiye’ye iltica edenlerin iltica sebebi İslam’dır ne de Suriyeli mültecileri kabul eden Türkiye’nin kabul sebebi İslam’dır. Sebep sadece ve sadece toplumu homojenleştirmek isteyenlerin “ulus-devlet” anlayışlarından kaynaklanan ve “ulus-devlet” sınırlarını olmazsa olmaz kabul edenlerin; “Hukuk, egemen gücün irade bildirimidir.” şeklindeki etik dışı hak telakkileridir. Cumhurbaşkanı ERDOĞAN; “Moskova Mutabakatı” denilen, Türk-Rus anlaşmasını, “Müslüman’ın Müslüman’la savaşı durdurulmuştur.” cümleleriyle izah ettiğine göre, sebep onun için de İslam değildir. Yine; mülteci olayının Yunanistan sınırlarına dayanmış olması da gösteriyor ki  bugüne kadar AKP iktidarınca yapılan; “Onlar Muhacir biz Ensarız.” izahı da sadece ve sadece bir “retorik”tir. Cumhurbaşkanı ERDOĞAN; mülteci olayının Yunanistan sınırlarına dayanmış olmasını “Biz, bu kadar mülteciyi bakmak, beslemek durumunda değiliz.” cümleleriyle izah ettiğine göre (https://www.youtube.com/watch?v=11ARMk4dR74), ortada herhangi bir Muhacir de Ensar da bulunmamaktadır. Haddizatında 1500 yıl öncesi şartlarında cereyan eden bir olayın bugüne taşınmaya çalışılması, rasyonel-empirik bilgi çerçevesinde değerlendirilirse yalnızca bir anakronizmdir. Yani; tarihi olayın ortaya çıktığı dönem hakkında yanılma, dönemleri ve çağları birbirine karıştırma, zamana ve zemine uymayan tarihlendirme hatasıdır… Bedevi toplumundaki 5 yüz kişinin temel ihtiyaçlarını karşılamakla, modern toplumlardaki 5 milyon kişinin temel ihtiyaçlarını karşılamak aynileştirilebilir mi?  Peki gerçek nedir? Gerçek şu ki “Nusayri” ESAT yönetiminin derdi, ülkesinde Sünni-Arap kalsın istememesi; “Türk” ERDOĞAN yönetiminin derdi de FEDERE ya da BAĞIMSIZ komşu KÜRT bölgesi istememesidir… Ahlak zemininde meşrulaştırılması kolayca yapılamayacak olan bu isteklerin her iki ülkenin başına daha fazla gaile açacağı da izahtan varestedir… İltica dramına maruz kalan insanların suçuysa cehaletle temel-doğal haklarını bilmemeleri, öğrenmemeleri ve müstebit idarelere karşı, hayat boyu hiçbir zaman hiçbir faaliyette bulunmamalarıdır… Yani; Suriye mültecilerinin dramını “Onlar Muhacir biz Ensarız.” şeklinde değerlendirmek; yalnızca ve yalnızca iç politikaya yönelik bir retoriktir, vesselam…

Bu yazı Genel, Güncel Yazılar kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.