Thomas Hobbes’un Siyaset Felsefesi

Modern siyaset felsefesinin ilk temsilcilerinden Thomas Hobbes (1588-1679), iç savaşlarla çalkalanan on yedinci yüzyıl İngiltere’sinde yaşadı. İngiltere için bu dönem, barışçı yöntemlerle çözülemeyecek problemler üzerine bir mücadele dönemiydi. Temel problemlerden biri din kaynaklıydı. Anglikan Kilisesi bir devlet kilisesi olmakla itham ediliyordu ve hem piskoposluk örgütü hem de ayin biçimleri Roma Katolisizmi tarafından reddediliyordu. Nüfuzlu Protestanlar, Katolisizme alternatif olarak Presbiteryenizm akımını tercih ediyorlardı. Oysaki Kral I. James, Katolisizm yanlısıydı ve Protestanlığa karşıydı. İkinci temel problemse egemenlikle ilgiliydi. Egemenlik, Kral’a ait ve mutlak mı olmalıydı? Yoksa Parlamento’yla paylaşılıp meşrutî monarşi mi olmalıydı? Diğer temel problemse sosyal ve ekonomikti. Mücadelenin taraflarıyla ilgili, toplumsal katmanları birbirinden ayıran sınır oldukça belirsizdi. Sayıları bakımından kalabalık orta sınıf tüccarlar, çiftçiler, esnaf  ve aristokrasiden gelen orduya hakim generaller, Krala karşı parlamentoyu savunurken; bir kısım önde gelen şehirli zenginler Kralcıydı. Ekonomik güç daha çok  Parlamento taraftarlarının elinde bulunduğundan mücadele onların lehine sonuçlanmıştır. Mağlup olan Kral I. Charles, halk önünde 30 Ocak 1649’da boynu vurularak öldürüldü. Kral I. Charles’ın başıyla birlikte, kralın tanrısal hakları doktrini de düşmüş oldu.

On yedinci yüzyıl İngiltere’sinin bu kaotik ortamı, Thomas Hobbes’un siyaset felsefesi için bir arka plan oluşturmuştur. Hobbes’un babası züğürt bir papaz ve tuhaf bir insandı. Kavgacılığından ve kumarbazlığından ötürü, çocukları ve karısı alıkonularak, vaaz verdiği kiliseden ve oturduğu yerden kovulmuştu. Ailenin bakımını papazın hali vakti yerinde olan kardeşi üstlenmişti. Çok zeki bir çocuk olan Thomas Hobbes, dört yaşında okuma yazmayı, altısında Yunanca ve Latince’yi öğrenmiş ve on beşinde Oxford Üniversitesi’ne girmiştir. Beş yıllık eğitimini müteakip, mezuniyetinden sonra Hobbes, aristokrat sınıfın en güçlülerinden, Devonshire Earl’ü Lord Cavendish’in kendisiyle yaşıt olan oğluna yoldaşlık ve naiplik yapmak üzere görevlendirilir. Cavendish ailesiyle Hobbes’un birlikteliği, bazı kesintilerle birlikte, ölümüne kadar sürmüştür. Cavendishlersayesinde Hobbes, dönemin büyük iş adamlarıyla olduğu gibi, ünlü bilim adamlarıyla da dostluklar edinir. Bunlar arasında; Bacon, Descartes, Harvey, Galileo da bulunmaktadır. Hobbes, ömrünün yirmi yılını, zamanın yeni felsefî ve bilimsel gelişmeleriyle temasta olabilmek için, Kıta Avrupa’sında, özellikle Paris’te geçirir (Paris’te iken idam edilen Kralın oğluna, II. Charles’a dersler de verir). Paris’te uzun süre kalışının bir diğer nedeni de Kralcı çevrelerle yakın dostluğu ve 1640’ta Parlamento’nun Kral karşısında gücünü kabul ettirmiş olmasından ötürü, kendisini İngiltere’de fazla emniyette hissetmemesidir. 1651’de İngiltere’ye geri dönen Hobbes, 1679’da ölmüştür.[1] Hobbes’un en önemli eseri “Leviathan”, İngiliz dilinde yazılmış olan ilk siyaset felsefesidir. Burada, Hobbes’un siyasete yönelik düşünceleri, onun “Leviathan” adlı eserinden hareketle irdelenecektir.

Thomas Hobbes, klasik dönem düşünürlerinin aksine, siyaset felsefesini insan felsefesi üzerine kurar. Temel argüman, “devlet neyse insan odur” şeklinde değil, “insan neyse devlet odur” şeklindedir. Hobbes için de devlet bir organizmadır, fakat sunî organizmadır. İnsanlar tarafından ahitleşerek/sözleşerek yapılmıştır, inşa edilmiştir o. Devlet, doğal insanın korunması ve savunulması için tasarlanmış olup, insandan daha büyük bir kudrete sahiptir. Egemenlik, onun ruhu; yargı ve yürütme onun eklemleri; üyelerin servet ve zenginlikleri onun gücü; insanların esenliği onun görevi; adalet ve yasalar onun aklı ve iradesi; azaları (mensupları) arasındaki nifak onun hastalığı; iç savaş ise onun ölümüdür. Bu suni organizmanın yapısını anlamak için onu inşa eden insanı önce anlamak gerekir. Hobbes, insanı anlamaktan kasıt, kendi kendini anlamaktır, der (kendini bil, kendini tanı). Her kim kendine bakar ve düşündüğü, akıl yürüttüğü, umduğu, korktuğu ve sair zamanlarda ne yaptığını ve hangi nedenlerle yaptığını anlarsa, benzer durumlarda diğer insanların düşüncelerini ve duygularını da anlar. Dolayısıyla, devleti, siyaseti anlamak, insanı anlamaktan geçmektedir. Hobbes, insanın doğal özellikleriyle ilgili ilk sıraya, bütün insanlarda var olan ve ancak ölümle sona eren sürekli ve durmak bilmez bir “kudret arzusu”nu koyar. Bunun nedeni olarak da insanın iyi yaşamak için sahip olduğu güç ve imkânları, daha fazlasını elde etmeksizin teminat altına alamayacağı gerçeğinde görür. Ona göre, bazı klasik ahlak felsefecilerinin kitaplarında bahsettikleri gibi, dünyada mutluluğun yolu, doyumlu bir kafanın dinginliği olamaz. İnsana yönelik nihaî bir amaç (finis ultimus) veya en büyük iyilik (summun bonum) diye bir şey yoktur. Mutluluk, arzuların sürekli tatminidir. Bununla birlikte, insanın eğilimlerinin ya da iradî eylemlerinin hedefi, doyumlu bir hayatın elde edilmesinden öte, güvenli kılınmasına yöneliktir. Bu da elbette güçle mümkün olmaktadır. Şüphe yok ki bu durum her insan için söz konusudur. Dolayısıyla, arzuların tatmini ve güvenceye alınması, insanlar arasında rekabeti de düşmanlığı da savaşmayı da zorunlu kılacaktır. Bir rakibin arzularına kavuşmasının yolu, diğerlerinin yerinden edilmesinden, kovulmasından, baskı altına alınmasından ya da öldürülmesinden geçmektedir. Öte yandan Hobbes, sahip olma ve sahipliği sürdürebilme arzusunun yanı sıra; insanın rahatlık ve boş zaman isteğinden ve yaralanma ve ölüm korkusundan kaynaklanan müşterek bir güce itaat etme arzusundan da bahseder: Korkuların kaynağı sadece diğer insanlar değildir. Eşyayla ilgili doğal nedenlerin bilinmemesi de doğru ve yanlışın ne olduğunun bilinmemesi de başarıya götüren nedenlerin bilinmemesi de anlayış kıtlığı da birer korku kaynağıdır. Bu doğal insanî özellikler Hobbes’a göre daha çok müşterek bir otoritenin olmadığı doğa durumunda kendilerini gösterirler. Ne zaman ki insanlar doğa durumundan çıkmaya ve sivil bir hayat inşa etmeye karar verirler, işte o zaman bu doğal nitelikler sivil hayata uyarlanırlar ve kontrol altına alınırlar. Aksi durumda, yani doğa durumunda doğal özellikler ve bunlardan kaynaklanan doğal haklar kudret arzusunu tatmine devam edeceklerdir.[2] Acaba doğa durumu, doğal hal nasıl bir hayat tarzıdır?

Thomas Hobbes, doğa durumunu şu şekilde tasvir eder: Doğa durumu, insanları bağlayan hiçbir müşterek otoritenin ve müşterek yasaların bulunmadığı, buna karşılık mutlak özgürlüğün ve mutlak eşitliğin geçerli olduğu, “tek yasa”sı “herkesin her şeye hakkı vardır” ilkesi olan bir savaş, bir kaos halidir. Doğa, insanları zihinsel yetenekler bakımından öylesine “eşit” yaratmıştır ki iki insan arasındaki fark, birinin diğerinde bulunmayan bir üstünlüğe sahip olduğunu iddia etmesine yetecek kadar fazla değildir. Mesela, bedensel açıdan en zayıf olan kişi dahi tuzak kurarak ya da kendisi gibi zayıflarla birleşerek en güçlü olan kişiyi pekâlâ öldürebilir. İnsanlar, bu yetenek eşitliğinden ötürü, arzularına ulaşma umuduna da eşit ölçüde sahiptirler. Doğa durumunun bir savaş ve bir kaos hali olmasının esas nedeni de zaten bu eşitlik duygusudur. Şüphesiz iki insan, aynı anda sahip olamayacakları tek bir şeyi arzu eder ve onu elde etmeyi hedeflerlerse birbirlerine düşman olacak, o uğurda savaşacak, birbirlerini egemenlik altına almaya ya da yok etmeye çalışacaklardır. Varlığını ve sahip olduğu şeyler üzerindeki tasarruf hakkını sürdürebilmek için insanların doğa durumunda savaşmaktan başka bir alternatifleri yoktur. Çünkü her insanın doğasında rekabet, güvensizlik ve şan-şöhret tutkusu gibi temel savaş nedenleri bulunur ve herkesin korkup sayacağı müşterek bir otorite (devlet) ve müşterek yasalar da olmadığından herkes herkese karşı savaşmak zorundadır. Thomas Hobbes “niteliksel doğal eşitlik” düşüncesine vurgu yapan ilk düşünürdür. Klasik dönemin niteliksel doğal eşitsizlik argümanı Hobbes tarafından kesin bir dille sona erdirilmiştir. Bu yöndeki ifadelerinden ötürü, bazı siyaset felsefesi tarihçileri Machiavelli’den ziyade Hobbes’u modern siyaset felsefesinin ilk temsilcisi olarak kabul etmektedirler ki bu kabul son derece isabetli görünmektedir. Çünkü klasik ve modern siyasî anlayışları birbirinden farklı kılan asıl unsur, fertlerin zihinsel ve bedensel yetenekler itibarıyla eşit kabul edilip edilmemesidir. Adına cumhuriyet ya da demokrasi denilen siyasî rejimlerin modern anlamda hakiki cumhuriyet ya da hakiki demokrasi olup olmadıklarının yegâne kriteri de zaten, fertlerin eşit görülüp görülmemesi, hukuk karşısında eşit muameleye tabi tutulup tutulmamasıdır. Şüphe yok ki fertlerin eşitliğinden kasıt, yöneten ve yönetilenlerin eşitliğidir. Tek adam, tek şef, tek yönetici, tek kurtarıcı, tek önder, büyük reis, gibi nitelemelerin eşitlikle de modernlikle de rasyonellikle de bağdaşır bir tarafı yoktur. Bu tür nitelemeler sadece ve sadece diktatörlüklerde ve oligarşilerde geçerlidir. Diktatörlerin ya da oligarkların kendilerini diğer insanlardan üstün görmeleri, onları kendilerinin eşiti kabul etmemeleri, bencil insan doğası açısından bakıldığında gayet makul ise de aşağı denilen ve eşit görülmeyen insanların bunu kabullenmeleri, hele de gönüllü teslimiyet içerisinde olmaları modernlikle ve rasyonellikle asla bağdaştırılamaz. Öyleleri, klasik dönem filozoflarının iddia ettikleri gibi belki de doğadan düşük yetenekli ya da geri zekalıdırlar?!

   Thomas Hobbes’un tavsif etmiş olduğu böylesi bir doğa durumu ve savaş hali acaba ne gibi sıkıntılara yol açar? Hobbes’un bu soruya yönelik cevabı da şu şekildedir: Bir savaş esnasında karşıt cephelere mensup insanlar ne türden tehlikelere maruz kalabilirlerse, şüphesiz kendi güçleri ve yaratıcılıklarıyla sağladıkları şeylerden başka güvenceleri olmadan doğa durumunda yaşayan insanlar da aynı türden tehlikelere maruz kalacaklardır. Doğal ortamda, çalışmanın karşılığının elde edilip edilemeyeceği belirsiz olduğundan, hiçbir biçimde çalışma imkânı da yoktur. Ne toprağın işlenmesi ne denizcilik ne ticaret ne yeryüzü hakkında bilgi ne zaman hesabı ne sanat ne edebiyat ne de toplumsal hayat mümkündür. Aksine, daima ölüm tehlikesi, ölüm korkusu vardır. Bu nedenledir ki doğa durumunda insanlar için sürdürülebilir hayat kaçınılmaz bir biçimde; yalnız, yoksul, vahşi ve kısa süreli olacaktır. Böyle bir ortamda hiçbir şey adalete de aykırı değildir. Herkesin tek başına yaşadığı doğa durumunda doğru ve yanlışın, adalet ve adaletsizliğin anlamı yoktur. Doğru da yanlış da adalet de adaletsizlik de tek başına yaşanan bir hayatta değil, toplumsal-siyasal hayatta söz konusudur. Doğru ve yanlış, adalet ve adaletsizlik doğal insanın ne bedensel ne de zihinsel bir melekesidir. Bunlar, birlikte yaşayan insanların nitelikleridir. Doğal insanın nitelikleri sadece cebir ve hiledir. Ancak bu durumdan ötürü insan doğası suçlanamaz. Çünkü doğa durumunda insanları bağlayacak müşterek yasa yok ki suç da olsun. Müşterek bir otoritenin olmadığı yerde müşterek yasa olamaz. Böylesi yasalar yapılıncaya kadar, insanların arzu ve istekleri ve bunlardan kaynaklanan eylemleri kendi başlarına suç değildir. Öte yandan, bu yasaları yapacak kişi üzerinde, insanlar bir anlaşma sağlayamadıkları taktirde de hiçbir yasanın yapılma imkânı da yoktur. O halde bu kötü durumdan nasıl çıkılacaktır? Thomas Hobbes bu sorunun cevabına geçmeden önce, bir doğa durumunun tarihsel olarak var olup olmadığını tartışır. Ona göre, tasvir edildiği şekilde bir savaş durumunun geçmişte hiç var olmadığı iddia edilebilir ise de burada anlatılmak istenen zaten dünyanın her yerinde durumun her zaman böyle olduğu değildir. Kastedilen şey, müşterek otoritenin ve müşterek yasaların olmadığı yerlerde ve zamanlarda durumun böyle olacağıdır. Mesela, sivil bir hayatın olmadığı ve doğal bir hayatın yaşandığı dönemlerdeki Amerikan yerlilerinin durumu hiç de başka türlü değildi. Doğal arzular sayesinde birlikte yaşayan küçük ailelerin yönetimi dışında yerliler, hiçbir yönetim şekline sahip değillerdi ve kabileler birbirleriyle hep savaş halindeydiler. Diğer taraftan, müşterek bir otoritenin bulunmadığı hayatın nasıl olacağı, barış içerisinde yaşamış olan insanların bir iç savaş durumunda içerisine düşecekleri hayat düşünülerek de pekâlâ anlaşılabilir.

Bir savaş ve kaos hali olan doğa durumundan niçin ve nasıl çıkıldığı sorusuna yönelik olarak da Hobbes şunları söylemektedir: Doğa durumunun bir savaş ve kaos hali olmasının temel nedeni ne kadar insanî duygularsa bu durumdan çıkış nedeni de yine insanî duygulardır. Ölüm korkusu, rahat bir hayat arzusu, çalışarak elde etme umudu ve benzeri gibi motivasyonlar, doğal olarak insana savaş ve kaos halinden çıkmanın zorunluluğunu gösterecek ve akıl da onların üzerinde anlaşabilecekleri barış şartlarını belirleyecektir. Herkesin her şeye hakkının olduğu doğa durumunda, insanların bütün yolları kullanarak kendilerini korumaları nasıl ki duyguların ve aklın işaret ettiği bir doğa yasasıysa barışı aramaları ve izlemeleri de o ölçüde duyguların ve aklın işaret ettiği temel bir doğa yasasıdır. Barışa ulaşmak için çalışmayı emreden temel doğa yasasından şöyle bir yasa daha çıkar: “Diğer insanlar da aynı şekilde düşündükleri taktirde, bir insan barışı ve kendini korumayı istiyorsa her şey üzerindeki mutlak doğal hakkından vazgeçmeli ve başkaları için kabul edebileceği ölçülerde özgürlükle (hakla) yetinmelidir.” Herkes her dilediğini yapma hakkını elinde tutmaya devam ederse savaş durumu da devam eder. Ancak herkes her şey üzerindeki mutlak doğal hakkını bırakmayı kabul eder de başkaları için evet diyebileceği ölçülerde özgürlükle (hakla) yetinirse doğa durumundan çıkış mümkün olacaktır. Bu hususta herkes için geçerli olacak temel yasa “altın kural”dır: “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapma.” Hobbes’a göre, herhangi bir haktan ya feragat edilerek ya da devredilerek vazgeçilir. Hak sahibi, o hakkın sağlayacağı yararların kime intikal edeceğini önemsemiyorsa feragat söz konusudur. Şayet bırakılan haktan muayyen kişilerin yararlanmasını istiyorsa o taktirde de devir söz konusudur. Bir insanın kendi haklarından vazgeçmesi, şüphesiz onun artık o haklardan yararlanacak olanlara engel olmamasını gerektirir. Bir insanın başlangıçta doğru kabul ettiği bir şeyle çelişmesine saçmalık denildiği gibi, başlangıçta isteyerek yapmış olduğu bir şeyi, bir anlaşmayı sonradan bozmasına da haksızlık ve adaletsizlik denir. Daha önce de ifade edildiği üzere Hobbes için adalet ya da adaletsizlik, doğruluk ya da yanlışlık tek başına yaşanan bir ortamda yoktur. Birlikte yaşanılan ortamlarda sadece onlardan bahsedilebilir. İşte, feragat ya da devir şeklinde bir diyaloğa karar verildiğinde, birlikte yaşamaya da doğruluk ve yanlışlığa da adalet ve adaletsizliğe de karar verilmiş olacaktır. Tabiatıyla bir hakla ilgili feragat ya da devir, ferdin kendi iradesiyle, rızasıyla gerçekleşir. Ortada bir sözleşme, bir ahitleşme bulunmalıdır. Böyle bir şeyin yapıldığının elbette bir işaretle, sözle veya yazıyla bildirilmesi, açıklanması lazımdır. Ancak, unutulmamalıdır ki sözleşmelerin veya ahitleşmelerin gücü kendilerinden kaynaklanmaz. Çünkü hiçbir şey bir insanın vaadinden daha kolay bozulamaz. Onların gücü, ihlal edildiklerinde ortaya çıkacak olan kötülüklerden korkulmasından kaynaklanır. Herkesi sözleşmelerine uymaya zorlayabilecek ve uyulmadığı taktirde de cezalandırabilecek yegâne korku kaynağı ise “devlet”tir.

Hobbes, doğa durumundan sivil duruma, yani devletli hayata geçişi, sözleşmelerin yapıldığı andan itibaren başlatır. Çünkü, herkesin herkese karşı savaş halinde olduğu doğa durumunda tarafların birbirlerine verdikleri sözü tutmalarını zorunlu kılacak bir müşterek otorite bulunmadığından yapılan sözleşmelerin anlamı yoktur. Sözleşmeleri geçerli kılabilmek için, tarafların üzerinde, onları sözleşmelere uymaya zorlayabilecek hak ve güce sahip genel bir otorite bulunmalıdır. Devletin kurulmasından önce böyle bir otorite yoktur. Devletin (kılıcın-silahın) gücü olmadıkça sözleşmeler sözden ibarettir. Sözleşmeye taraf olan kişiler, sorun çıktığında başka birinin kararına razı olmaya karşılıklı olarak söz vermedikçe barıştan uzak kalacaklardır. Kararına razı olacakları o başka biri ise devlettir. Devlet, yapılan sözleşmeleri sabit ve sürekli kılmak için tarafları korku içerisinde tutacak ve eylemlerini ortak faydaya yöneltecek genel bir güçtür. Her türlü sözleşme ya da ahitleşmenin teminatı devlet olduğu için, ilk sözleşme ya da ahitleşme devletin kuruluşu maksadıyla yapılır. İnsanları birbirlerine karşı koruyup, kendi emekleriyle varlıklarını sürdürmelerini ve mutluluk içerisinde yaşayabilmelerini sağlayacak bu müşterek otoriteyi kurmanın tek yolu, herkesin kendi gücünü, tek bir kişiye veya hepsinin iradesini oy çokluğu ile tek bir iradeye indirgeyecek bir heyete devretmesidir. Bir başka ifadeyle, insanların kendilerini temsil edecek tek bir kişi veya bir heyet tayin etmeleri ve bu kişi veya heyetin ortak barış ve güvenlikle ilgili işlerde yapacağı ya da yaptıracağı her şeyin belirleyicisi olmasını kabul etmeleri ve  yine kendi iradeleri ve muhakemelerini onların irade ve muhakemelerine tabi kılmalarıdır. Devleti kurmak, ahitleşmenin ya da sözleşmenin ötesinde tümel bir “birlik” oluşturmaktır. Tek bir kişilik halinde birleşmiş olan topluluk, “devlet” olarak adlandırılır. Devlet bir “Ejderha” (Leviathan), bir “Ölümlü Tanrı”dır. Kısacası devlet; büyük bir topluluğun üyelerinin ortak savunma, barış ve rahat bir hayat için, birbirleriyle yaptıkları sözleşme sonucu, güç ve imkânlarını içlerinden birine, onun uygun bulacağı şekilde kullanmak üzere devretmeleridir. Bu gücü taşıyana “egemen”, onun dışındaki herkese de “uyruk” denir. Anlaşılacağı üzere Hobbes, toplumun ve devletin kuruluşuna yönelik olarak, klasik dönem siyaset filozoflarının “doğal organizma” teorilerinin aksine, “sözleşme” teorisini ileri sürmektedir. Yani, toplum ve devlet, daha doğrusu sivil hayat, duyguların motivasyonu söz konusu olmakla birlikte, insanların rasyonel tercihlerinin, akıllarının bir ürünüdür. Devlet her ne kadar Hobbes için de bir organizmayı andırıyor ise de o doğal bir organizma değil, sunî bir organizmadır. Öte yandan, yapılan sözleşme ya da sözleşmeler, egemenle uyruklar arasında değil, yalnızca uyruklarla uyruklar arasındadır. Bunun anlamı, egemenin yetkilerinin mutlaklığıdır. Herkesin her şeye hakkının olduğu bir ortamda yapılan hak devri, “nefsi müdafaa” dışında mutlak bir devirdir. İnsanların can güvenliği dışında, devletin müdahale edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Bir insanın kendini korumamak üzere yapacağı her türlü sözleşme geçersizdir. Sözleşmelerle feragat edilemeyen ya da devredilmeyen temel bir hak vardır ki o da “nefsi müdafaa”dır. Dolayısıyla herhangi bir şiddete karşı direnmeme vaadi hiçbir sözleşmede bir hak devri olarak görülemez ve bağlayıcı da olamaz. Bir insanın af güvencesi olmaksızın kendini suçladığı vesikalar da geçersizdir. İşkence ile elde edilen suçlamalar da aynıdır. Böylesi durumlarda bir takım şeyleri itiraf eden kişi, bunu kendi canını korumak için yapar sadece. Bu nedenle de geçersizdirler.

Thomas Hobbes, doğa durumundaki “herkesin her şeye hakkı vardır” ve “elde etme umudu olduğu ölçüde barışı sağlamak için çalışmak gerekir”  doğa yasaları gibi; toplu halde yaşayan insanların korunmasının yolu olarak, barışı emreden ve yalnızca “sivil toplum” doktrinini ilgilendiren doğa yasalarından da söz eder. Söz konusu doğa yasaları da şunlardır:

(1) Adalet: Adalet, insanların yapmış oldukları sözleşmelere uygun davranmalarıdır. Sözleşmenin olmadığı yerde adaletten de adaletsizlikten de bahsedilemez. Sözleşme yoksa bir kısım klasik dönem düşünürlerinin kabul ettikleri  düzeltici ve dağıtıcı adalet de yok demektir. Adalet, devletin kuruluşuyla gündeme girer, fakat adalet hiçbir zaman akla aykırı da olamaz.

(2) Minnettarlık: Adaletin, yapılmış bir sözleşmenin sonucu olması gibi, minnettarlık da daha önce yapılmış olan bir iyiliğin sonucudur. Minnettarlık, birilerinden iyilik gören kişinin, iyilikte bulunmuş olanların iyi niyetlerinden pişmanlık duymamaları yönünde çaba harcamasıdır. Bu yasanın ihlaline de nankörlük denir.

(3) Karşılıklı uyum:  Toplu halde yaşayan insanlar, birlikteliği sürdürmeye uygun şekilde hareket etmelidirler. Herkes, yalnızca kendi varlığını korumak için gerekli olan şeyleri elde etmek üzere gayret göstermeli, gereksiz şeyler için barışı bozacak biçimde davranmamalıdır. Uyumlu olmamak, barışı aramayı emreden temel doğa yasasına da aykırıdır.

(4) Bağışlayıcı olmak: Toplumsal hayatı paylaşan insanlar, geleceği dikkate alarak, kötü eyleminden ötürü pişmanlık duyup af dileyenlerin suçlarını bağışlayıcı olmalıdır. Ancak bağışlama, korkudan kaynaklanmamalıdır. Barış arzusu taşımayanlara karşı bağışlayıcı olmak doğa yasasına aykırıdır.

(5) Cezalar ıslah edici ve caydırıcı olmalı: Cezalar, toplumun geleceğine yönelik ve güvenlik için olmalıdır. İntikam kaygısıyla ceza vermenin hiçbir faydası yoktur ve akla da aykırıdır.

(6) İnsanları tahkir etmemek: Birileri tarafından aşağılanan insanlar, canları pahasına da olsa intikam almak isterler. İntikam ise kaosa yol açar. Bunun için, hiç kimse, hiçbir biçimde aşağılanmamalıdır.

(7) İnsanlar doğal olarak eşittirler: İnsanların zihnî yetenekler itibarıyla doğadan farklı, eşitsiz oldukları ileri sürülerek “efendi-uşak, doğal yönetici-doğal yönetilen” ilişkisi meşru gösterilemez. Klasik dönemin bazı filozoflarının bu iddiaları akla da gerçeklere de aykırıdır. Başkalarının, kendilerinden daha üstün olduğuna inanan çok az aptal vardır. Eşitlik ve eşitsizlik, doğal değil, toplumsal ve siyasal bir durum olarak ortaya çıkar.

(8) Hiç kimse imtiyaz iddiasında bulunamaz: Toplumsal ve siyasal hayatta hiç kimse başkaları için geçerli olmayan bir hakkın yalnızca kendisi için geçerli olduğunu iddia edemez. Mesela, hiç kimse hayat kaydı şartıyla kendisinin yönetici olmasının gerektiğini ileri süremez.

(9) Hakkaniyet: Hakemlikle görevlendirilmiş olan bir insan, taraflarla ilgili kararlarında hakkaniyetli olmalıdır. Taraf tutan bir hakem, insanları mahkemelere müracaattan caydırır ve kavgaya, savaşa neden olur. Herkese, akla göre ona ait olanı vermek, paylaştırmada ve düzeltmede adaletin gereğidir.

(10) Müşterek haklar: Topluma ait olan müşterek şeyler herkes tarafından eşit ölçülerde kullanılabilmelidir. Aksi durum eşitsizliktir ve hakkaniyete aykırıdır. Mesela, kamu okullarından herkes eşit ölçülerde faydalanabilmelidir.

(11) Hiç kimse kendi davasının yargıcı değildir: Sivil bir hayatta, herkesin her şeye hakkı yoktur. Bu nedenle hiç kimse kendi davasının yargıçlığını yapamaz. Herhangi bir sorunda taraf olan kişiler, bir başkasının yargıçlığına razı olmalıdırlar. Öte yandan doğal taraflılık durumundaki insanlar da yargıç olmamalıdırlar.

Thomas Hobbes, birer akıl yasası olarak, söz konusu doğa yasalarını her ne kadar kabul ediyor ise de onların doğa durumunda asla geçerli olamayacaklarını da belirtir. Ona göre doğa yasaları yalnızca güvenlik olduğunda, yani devlet olduğunda bağlayıcı olabilir. Doğa yasalarının varlığını ve geçerli olması gerektiğini belirten empatik ve rasyonel temel ilke de daha önce bahsedildiği üzere, “kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma” altın kuralıdır. Doğa yasaları doğa durumunda vicdanen bağlayıcı iseler de fiilen yalnızca sözleşme sonrası ortamda uygulanabilirler. Müşterek otoriteye dayalı hiçbir bağlayıcı yasanın olmadığı doğa durumunda, herhangi bir insanın başkalarının kendisi gibi davranmayabileceği, sivil toplumla ilgili doğa yasalarına bağlı kalması, temel doğa yasası olan varlığın korunması yasasına aykırı bir şekilde sadece kendisini başkalarına av yapar. Ancak, başkalarının da aynı yasalara uyacağına dair yeterli güvencesi olan bir kimse doğa yasalarına uymadığı taktirde, barışı değil savaşı ve dolayısıyla da kendi varlığının şiddet yoluyla ortadan kaldırılmasını istiyor olacaktır. Doğa yasaları değişmez, ebedi ve ezelidirler. Onlar, bir isteği ve bir gayreti gerektirdiklerinden uygulanmaları da çok kolaydır ama aklın birer buyruğu olan doğa yasalarını pozitif yasalar olarak görmemek lazımdır. Çünkü onlar, insanların korunmasına ve savunulmasına nelerin faydalı olduğuna dair rasyonel çıkarımlardır sadece. Pozitif yasalarsa başkalarına meşru olarak buyurma yetkisi olan kişinin iradesidir. Pozitif yasalar ezelden beri var olmayıp başka insanlar üzerinde egemenlik sahibi olanların iradeleriyle konulmuş ve yazıyla veya sözle uyruklara bildirilmişlerdir. Sivil-politik hayatta yalnızca pozitif yasalar egemendir.

Sözleşmeyle kurulan devlet şekillerinin ya da siyasal modellerin neler olduğuna gelince; Hobbes, egemenliğin tek bir kişiden ya da bir heyetten ibaret olması gerektiğini vurgulayarak, üç çeşit yönetim tarzından bahseder: Bunlar arasındaki fark; egemenin, toplumun tümünden ya da muayyen bir kesiminden seçilmesinden kaynaklanmaktadır. Bir başka ifadeyle, egemenliğin kullanılmasında herkesin ya da muayyen bir grubun söz sahibi olması, siyasî modelin biçimini de tayin eden ana unsurdur. Temsilci bir tek kişiyse devletin şekli monarşi; temsilci sadece belli bir kesimden oluşan bir heyetse aristokrasi; temsilci, bir araya gelebilecek herkesten ya da çoğunluk içerisinden seçilerek yetki verilen bir heyet ise o taktirde de demokrasi adını alır. Siyasetle ilgili kitaplarda tiranlık (diktatörlük) ve oligarşi gibi başka siyasi modellerden de söz edilir ise de aslında bunlar, değişik yönetim tarzları değil,  monarşi veya aristokrasilerin kötülenmek maksadıyla farklı adlandırılmalarından ibarettir. Yine mesela demokrasiler de kötü bir niteleme olarak anarşi şeklinde adlandırılırlar. Oysa ki ne bu yönetimler farklı bir modeldirler ne de şekli ne olursa olsun herhangi bir devlet kötülenebilir. Bir monarkın egemenliği altında yaşayanlar sorunlarının kaynağını monarka, aristokrasi veya demokrasi altında yaşayanlar da aristokrasi veya demokrasiye yani sisteme yüklerlerse de bu kesinlikle doğru değildir. Yönetimler; insanların hoşlarına gittiğinde bir türlü, gitmediğinde de başka türlü değerlendirilerek onlara kötülük veya zulüm isnat edilemez. Doğadan özgür ve eşit olan insanlar eğer isterlerse kendilerini temsil etmesi için tek bir kişiye yetki verebilecekleri gibi bir heyete de yetki verebilirler. Yine isterlerse kendilerini mutlak bir monarka teslim edebilecekleri gibi aristokrat veya demokrat bir heyete de teslim edebilirler. Bu üç devlet modeli arasındaki fark, bir iktidar farkı değil, yalnızca devletin kuruluş amacı olan halkın barış ve güvenliğini sağlama yönündeki uygunluk bakımından oluşan farktır. Ayrıca yönetim tarzları ister despotça olsun ister olmasın, hepsi insanların rızalarına ve sözleşmelerine dayanırlar.[3] Dolayısıyla sistemlere şu ya da bu bakış açısından hareketle bir takım kötülükler yüklenmesi anlamsızdır ve elbette ki en kötü sistem dahi sistemsizlikten, devletsizlikten iyidir. Hobbes’un ulaşmış olduğu bu sonuç, şüphesiz onun, “hangi sistem olursa olsun mutlaka insanların rızalarından doğmuştur” şeklindeki başlangıç argümanından kaynaklanmaktadır. Oysaki herhangi bir sistem, insanların rızaları hilafına ve zorla da pekâlâ tesis edilebilir. Dolayısıyla Hobbes’un düşündüğü şekilde, sistemler arasında hiçbir fark yokmuş gibi düşünmek, pek de mümkün görünmemektedir.

Acaba, sözleşme ve ahitleşmelerle inşa edilen bir sivil hayatta, doğadan özgür ve eşit olan bireylerin devletle ilişkileri nasıl cereyan edecektir? Devlete karşı bireylik iddiasında bulunulabilir mi? Sivil-politik bir ortamda devlete rağmen, bireyler için doğal ve temel bir takım haklardan bahsetmek mümkün müdür? Hobbes’un bu türden sorulara genelde cevabı olumsuzdur. Daha önce de ifade edildiği üzere, bireyin “nefsi müdafaa” dışında, devletin müdahalesine terk etmeyeceği hiçbir hakkı söz konusu değildir. Öyle ki bireylerden bazıları, devletin kuruluşuna yönelik yapılan sözleşme ve ahitlere iştirak etmemiş olsalar dahi devletin müdahalesinden yine de kurtulamazlar. Halkın, daha doğrusu çoğunluğun rızasıyla egemenliğin kendisine devredildiği kişi veya heyetin, bireyler üzerinde her türlü tasarrufa hakkı vardır. Devletin izni olmaksızın herhangi bir konuda birileriyle sözleşme yapmaya çalışmak da yönetimin şeklini değiştirmeye uğraşmak da egemeni alaşağı etmek için isyana kalkışmak da adalete aykırıdır ve devletin bunlara karşı vereceği her türlü ceza da elbette adildir ve hukuka uygundur. Egemene itaat etmeme nedeni olarak Tanrı’yla yapılmış bir sözleşmeden dahi söz edilemez. Devlet kurulduktan sonra, uyruklar, çoğunluğun onayladığı egemenin buyruklarının dışına hiçbir surette çıkamazlar. Şayet bazıları çıkmaya niyetlenir ya da kalkışırlarsa diğerleri tarafından yok edilmeye razı olmuşlar demektir. Yine, egemenin hiçbir eylemi uyruklar tarafından eleştirilemez. Devlet, uyrukların rızasıyla kurulduğu için, onun tarafından gerçekleştirilen şu ya da bu eylem uyruklara yapılmış bir haksızlık değildir. Dolayısıyla devlet, adaletsiz olmakla suçlanamaz. Uyrukların barışı ve korunması için neyin gerekli olduğuna sadece egemen karar verir ve onun kararları tartışılamaz. Hangi düşünce ya da inançların barışa uygun, hangilerinin aykırı olduğunu tespit etmek de kimin nerede ne zaman nasıl konuşacağını belirlemek de egemenliğin sınırları içerisindedir. İnsanların eylemleri onların düşüncelerinden kaynaklandığından, barışın ve güvenliğin temini için insanların eylemlerinin determinasyonu, elbette ki onların düşüncelerinin determinasyonuna bağlıdır. Barışa ve güvenliğe aykırı bir düşünce kendi açısından ne kadar doğru olursa olsun devletin onu yasaklama hakkı vardır. Toplumsal ve doğal hukukla ilgili meydana gelebilecek bütün anlaşmazlıkları yargılayıp karara bağlama yetkisi de başka milletlerle uygun gördüğü şekilde savaş ve barış yapma yetkisi de devlete aittir.

Hobbes’a göre devlete ait olan bu haklar mutlaktır ve bölünemez. Çünkü yetkileri bölünmüş bir devletin iç karışıklıklara maruz kalması kaçınılmaz olacağı gibi, onun kolay kolay ayakta durması da imkânsızdır. Mesela, İngiltere’de yaşanan iç savaşın (1640-1649) asıl nedeni, yetkilerin Kral, Lordlar ve Avam Kamarası arasında bölünmüş olmasıdır. Devletin mutlak güç sahibi olmasına, uyrukların aleyhine sonuçlar doğurur gerekçesiyle itiraz edilebilir ise de bu durum, egemen gücün yokluğu kadar asla zararlı değildir. Bu çerçevedeki egemenin gücünün sınırsızlığı, sözleşmeyi yapan kendileri olduğu için uyrukların özgürlüğü ile de çelişmez. Yasalarla müsaade edilen bütün eylemlerde insanlar, kendileri için en yararlı olanı, kendi akıllarının önereceği şekilde seçme ve yapma hususunda özgürdürler. Daha da ötesi, uyruklar egemen güce itaat şartıyla, kamusal kuruluşların ve kamu görevlilerinin uygulamalarına itiraz hakkına da sahiptirler, yeter ki halkın barış ve güvenliğine aykırı olmasın.

Devletin mutlaklığını ve sözleşmeden kaynaklanan meşruiyetinden ötürü eleştirilmezliğini savunan Hobbes; bütün bunlara rağmen, egemenin istikrar için dikkat etmesi gereken bir takım hususlara da vurgu yapar. Öyle ki bu çerçevede devlete bir takım görevler dahi yükler: Egemen, ister bir monark olsun isterse bir heyet, görevi, egemenlik gücünün kendisine veriliş amacında yani halkın güvenliğinin sağlanmasında yatar. Egemen, bu göreve doğa yasasıyla bağlıdır ve hesabını doğa yasasına vermekle sorumludur. Güvenlikle kastedilen de sadece koruma değil, aynı zamanda, her insanın meşru emeği ile devlete herhangi bir zarar vermeksizin elde edeceği hayatın bütün gerekleridir. Devlete ait bu görev, halkın eğitilmesi kapsamında, genel bir rehberlik ve iyi yasaların yapılarak uygulanması yoluyla yerine getirilecektir. Hobbes’a göre devletler; onlara hayat veren insanlık, doğa yasaları ve adalet kaim olduğu sürece ayakta kalabilir zaten. Hele hele dışardan gelen bir şiddetle değil de dahilî kargaşalar nedeniyle bir devlet yıkılıyorsa kabahat kesinlikle onu inşa eden insanlarda ve egemendedir. Devletin yıkılmasına yol açan başlıca kusurlar da şunlardır:

1- Mutlak iktidar yokluğu: Egemenin, devletin selameti için gerekli olandan daha az bir güçle yetinmesi ve bilahare kamu güvenliği gerektirdiğinde de mutlak güç uygulamaya kalkışması uyruklara adaletsiz bir iş gibi görünür. Bu nedenle de çok sayıda insanın fırsat bulduğunda isyan etmesine yol açar. Böyle bir durumun ortaya çıkmaması için egemenin daima mutlak güç sahibi olması lazımdır.

2- İnsanlar için iyi ve kötünün ne olduğuna egemenin değil şahısların karar vermesi: Sivil-politik bir durumda neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verecek tek muhakeme kaynağı ve tek otorite devlettir. Egemenin muhakemesine rağmen herhangi bir yorum yapılmasına izin verilemez.

3- Kişisel vicdan ölçüleri kullanmak: İyinin ve kötünün ne olduğuna dair kişisel muhakeme gibi kişisel vicdan ölçüleri kullanılması da yanlıştır. Bir uyruğun vicdanı ve muhakemesi aynı şeydir. Devlet içerisinde yaşayan hiç kimse kamu vicdanına karşı kişisel vicdan iddiasında bulunamaz. Yasa, insanların uymaya söz verdikleri kamu vicdanıdır.

4- Devletten bağımsız din anlayışları: Bir devletin çözülmesine neden olabilecek en önemli tehlikelerden biri de devletin yasalarına ters düşen dinî yorumlardır. Devlete karşı dinî ölçüler ileri sürülemez.

5- Egemen gücün yasalara tabi kılınması: Devletler, ebedi ve ezeli olan doğa yasalarına tabi iseler de onların kendilerinin ihdas ettikleri pozitif yasalara tabi olmaları söz konusu değildir.

6- Uyruklara mutlak mülkiyet hakkı tanınması: Her bir uyruk, diğer uyrukların tasarrufta bulunma hakkını dışlayacak şekilde mülkiyet hakkına sahip ise de bu hak, egemenin tasarruf hakkını dışlayacak ölçülerde mutlak bir hak olarak düşünülemez. Egemenin her türlü mülkiyet üzerinde mutlak hakkı vardır.

7- Egemenliğin bölünmesi, kuvvetler ayrımı: Bir devletin gücünü bölmek, onu yıkılmaya maruz bırakmaktan başka bir şey olamaz. Çünkü karşılıklı olarak bölünmüş olan güçler sonuçta birbirini yok edecektir.

8- Başka devletlerin taklit edilmesi: Başka bir ülkeye ait yönetim biçimini örnek almak, insanları yerleşik düzeni değiştirmeye yöneltir. Böyle bir şeyin sonucu ise kaçınılmaz olarak yıkımdır.

9- Cismanî ve ruhanî (dünyevî ve dinî) iktidar ayrımı yapmak: İnsanların ruh ve bedenden müteşekkil olduğundan hareketle, uyruklar üzerinde devletin dünyevî egemenliğinden, buna karşılık kilisenin de (Tanrı) dinî egemenliğinden bahsedilemez. Bu iki egemen birbiriyle karşı karşıya geldiğinde iç savaş ve dağılma tehlikesi kaçınılmaz olacaktır. Devletin uyruklar için yasalar, Tanrı’nın da temel ilkeler koyduğu kabulü, kendi içinde bölünmüş bir krallık anlamına gelir ki böyle bir krallığın ayakta durması düşünülemez. Uyrukların bir tek efendisi vardır o da yalnızca devlettir.

10- Ekonomik, mali yetersizlikler: Bir devlet, aşırı kamu harcamaları ve israf yüzünden tehlikeye düşebileceği gibi; vergi toplayamama, vergi suiistimalleri ve ticari tekelleşmeler ya da kartelleşmeler yüzünden de tehlikeye düşebilir. Mutlak egemen, bu tür yanlışlıklara karşı hiç ortaya çıkmadan önlem almak zorundadır.

11- Federatif yapılanmalar: Egemen güç, devlet içerisinde, küçük devletçiklerin oluşmasına da egemene, devlete itaatten vazgeçirecek kanaat önderlerinin bulunmasına da göz yumamaz. Buna fırsat vermek, isyana, bölünmeye ve yıkılmaya fırsat tanımak olacaktır.

12- Egemen güce itiraz etme özgürlüğü tanımak: Bir devletin çöküşüne neden olabilecek belki de en büyük hata, egemenin uyruklar tarafından eleştirilmesine müsaade etmektir. Bir mü’min için Tanrı nasıl eleştirilemez ise uyruk için de devlet aynen öyle olmak zorundadır. Aksi halde çöküş mukadder olacaktır.

Uyrukların, kendi rızalarıyla doğal haklarını devrettikleri devlete itaat sorumluluğundan vazgeçebilecekleri ve itaatsizliğin haklı olabileceği durumlar acaba söz konusu olabilir mi? Bir başka ifadeyle, acaba uyruklar hangi durumlarda egemenlerine itaat mecburiyetinden kurtulurlar? Thomas Hobbes, itaat yükümlülüğünün, uyrukların devlet tarafından korunması devam ettiği müddetçe zorunlu olduğunu kabul etmekle birlikte, korumanın sağlanamadığı andan itibaren yükümlülüğün kalkmasının kaçınılmazlığına da işaret eder. Çünkü itaatin nedeni yalnızca korunmadır; neden ortadan kalktığında, zorunlu olarak sonuç da ortadan kalkar. Mesela, bir devletin uyruğu, savaş halinde karşı tarafa tutsak düşerse veya hayatı ve özgürlüğü düşmanın inisiyatifine kalırsa onların uyruğu olmaktan başka çaresi yoktur. Bu yüzden, daha önce mensubu bulunduğu devlete karşı itaat sorumluluğundan çıkmıştır. Yabancı bir ülkede hapsedilmiş bir insanın durumu da sürgüne gönderilmiş bir uyruğun durumu da aynıdır. Yine, eğer egemen bir monark hem kendisi hem varisleri adına yönetimi bırakırsa veya savaşta yenilerek galibe teslim olursa uyrukları daha önceki sorumluluklarından kurtulurlar. Öte yandan, devlet, onu kuranların niyeti açısından ölümsüz olsa da kendi doğası bakımından doğal bir ölümlülüğün tohumlarını da içerisinde taşır. Dolayısıyla kurulan bir devlet, her ne şekilde yıkılırsa yıkılsın, insanları koruma fonksiyonu bittiği anda ona yönelik itaat zorunluluğu da bitmiş demektir. Bu durumdaki insanlar da zorunlu olarak, doğa durumuna ve mutlak doğal özgürlüğe geri dönmüş olacaklardır.

Thomas Hobbes’un siyasete yönelik bu düşünceleri yaşadığı dönemin İngiltere’sinde hiç de hoş karşılanmamıştır. Öyle ki Oxford ÜniversitesiLeviathan’ı bir okuma kitabı olarak dahi kabul etmemiş, onu, kanun önünde “yanlış, kışkırtıcı ve din karşıtı” şeklinde niteleyerek yakmıştır. İtiraz büyük oranda teolojiye dair değerlendirmelere yöneltilmiş ve 1666’da ParlamentoLeviathan’ı Londra’daki büyük yangının nedenleri arasında sayarak, Hobbes’u yargılamıştır. Hobbes’un özellikle egemenlik ve yurttaşların görevleriyle ilgili görüşleri, İngiliz muhafazakârlarını rahatsız etmiştir. Muhafazakârlarla asıl ihtilaf konusu, siyasi otoritenin kaynağına ilişkindir. Muhafazakârlar, Kraliyet otoritesinin, Tanrı’nın iradesinden kaynaklanan bir hak olduğuna inanırlarken, Hobbes, buna karşı çıkmış ve otoritenin meşruiyetini halkın rızasına indirgemiştir. Demokratik ilkenin uzaktan da olsa bu kabulü, monarşi çevrelerine tatsız sonuçların bir başlangıcı olarak görünmüştür. Mutlakıyetçi Hobbes’tan; sisteminde demokrasinin izleri bulunduğu için nefret edilmesi, şüphesiz hayli ironik bir durumdur. Klasik siyaset felsefelerinin sonunu hazırlayan, Hobbes’un siyaset felsefesinin belki de ana özelliği, insanı rasyonel bir birey olarak görmekten hiç vazgeçmemesidir.[4]

[1] William Ebenstein, Introduction To Political Philosophy, Kennikat Press, Port Washington, New York / London, 1972.

[2] Thomas Hobbes, Leviathan, Çev., S. Lim, YKY, İstanbul, 1993.

[3] Thomas Hobbes, Leviathan, Çev., S. Lim, YKY, İstanbul, 1993.

[4] Ed. David Thomson, Siyasi Düşünce Tarihi, Çev., Ed. A. A. Ural, Şule Yay., İstanbul, 1996.

Bu yazı Genel Felsefe, Siyaset, WEB kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.