İstanbul Sözleşmesi Üzerine

İstanbul Sözleşmesi; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi‘nin 11 Mayıs 2011 tarihinde, İstanbul’da gerçekleştirdiği toplantıda “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” (Council of Europe Convention on Preventing and Combating Violence Against Women and Domestic Violence) başlığıyla imzaya açılan ve o günlerde canhıraş bir biçimde Avrupa Birliği yolunda koşturanAKP iktidarının Türkiye adına imzaladığı uluslar arası bir sözleşme… Sözleşmeye onay veren ilk ülke de Türkiye tabii… 2019-2020’de, imzalandıktan yaklaşık dokuz-on yıl sonra, sözleşmeden çekilme yönünde çağrılar yaparak yeniden gündeme getirilişine vesile olan kişi de  Milli Görüş çizgisindeki siyasi partilerin seçimlerde yüzde onun altında oy aldığı ve demokratik usullerle iktidar olmalarının hayalinin bile kurulamadığı günlerde demokrasi için “demon-krasi” tanımlamaları yapan; Aralık 1995 genel seçimlerinde Refah Partisi’nin birinci parti çıkması ve iktidar kapılarının aralanması üzerine metamorfoza uğrayan; Haziran 1996’da Doğru Yol Partisi ile kurulan koalisyon hükûmeti REFAHYOL’un, dönemin askeri-sivil vesayet odaklarının baskıları sonucu Haziran 1997’de yıkılıp, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının bir savcıya yakışmayacak biçimde ağır hakaretlerle hakkında “lâik cumhuriyet ilkesine aykırı eylemler” iddiasıyla kapatma davası açtığı, Anayasa Mahkemesi’nin de Ocak 1998′de hukuksuz kapatma kararıyla hükmî şahsiyetini ortadan kaldırdığı 28 Şubat post-modern darbe günlerinde milli görüşün yeniden iktidarı uğruna “demokrasi” ve “özgürlük” havarisine dönüşen; aynı çizgideki AKP’nin Kasım 2002’de tek başına iktidara gelmesi ve 12 Eylül 2010 Referandumu sayesinde askeri-sivil vesayet odaklarından kurtulduğu tarihle birlikteyse demokrasiyi “çoğunluğun diktatörlüğü” olarak görmeye başlayan muhafazakâr kanaat önderlerinden Abdurrahman DİLİPAK.

Aslında DİLİPAK yalnız değil… “Yolsuzluk başka hırsızlık başkadır.” şeklindeki terğib, tervic, teşvik kokan cümlesiyle mâruf, AKP’nin fetva emini ilahiyatçı-fıkıhçı Hayrettin KARAMAN’ın onursal başkanlığını yaptığı; Erol YARAR’ın yüksek istişare kurulu başkanı; DİLİPAK’ın da yüksek istişare kurulu başkan vekili olduğu Türkiye Düşünce Platformu (TÜDP) adlı muhafazakâr organizasyon da sözleşmeden çekilme çağrılarında bulunuyor… DİLİPAK’ın ön plana çıkma sebebi; “AKP’nin Papatyaları” dediği, “eskiden ter kokan”AKP sayesinde parayı buldukları içinse “şimdilerde parfüm kokan”, sözleşmeyi destekleyen kadın örgütlerine karşı “fahişeler” kelimesini sarf etmiş olması… İstanbul Sözleşmesi’nin dokuz-on yıl sonra gündeme getiriliş gerekçesi de güya İslam’a aykırı oluşu… iyi de dokuz-on yıldır niçin sesiniz, soluğunuz çıkmıyordu? 2004 yılında AKP; Avrupa Birliği istedi diye Türk Ceza Kanunu’nda değişiklik yaparak “zina” fiilini suç olmaktan çıkardığında, niye bu iş dine karşı bir meydan okumadır, demediniz? O günün AKP’sine karşı niçin ailenin, iffetin, namusun ortadan kaldırıldığını ve fuhşun meşrulaştırıldığını söylemediniz? Ne oldu da İslamî hassasiyetiniz 2020’de birdenbire depreşti? Besbelli ki kuruluşundan beri AKP’nin en önemli destekçileri olan “erbab-ı kalem” zevat da ERDOĞAN’ın yeni tek-adam rejimi “otokratik-monokrasi”den bıkmış… Kurtulabilmek için de ERDOĞAN’ın siyasetteki en önemli enstrümanı olan “İslam”ı, onun yumuşak karnına dönüştürmeye çalışmakta… Öyle ya madem ERDOĞAN her türlü icraatını, kendini dindar zanneden halk nezdinde İslam’la meşrulaştırıyor ve halkı o enstrümanla istediği yönde kanalize edebiliyor; o halde yapılması gereken şey, icraatlarının İslam’la pek de meşrulaştırılamayacağını göstermektir!?

Türkiye Düşünce Platformu’nun; Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’a rapor olarak sunduğu metinde özellikle eleştiri konusu yaptığı hususlar şunlar:

  • “İstanbul Sözleşmesi; amacının kadına karşı şiddeti / aile (ev) içi şiddeti önlemek olduğunu belirtse de kadın ve erkeklerin kendi toplumlarının, gelenek ve inançlarının yüklediği rollerden sıyrılarak ele alınması yönünde bir zihniyet değişikliğini  içermektedir.”
  • “İstanbul Sözleşmesi; toplumun din, dil, inanç, örf, gelenek gibi değerlerini tamamen rafa kaldırmakta, farklı toplumlara tek-tip bir anlayışı dayatmakta ve kadın-erkek ilişkilerinde sonu cinsiyetsizliğe varan bir ideolojiyi kabul ettirmeye çalışmaktadır.”
  • “İstanbul Sözleşmesi; ayırımcılık nedenleri ortaya konulurken, kullanılan toplum, din, kültür, örf, âdet, gelenek, görenek, töre, namus, edep, ahlâk ve aile gibi kavramların tanımlarını tartışmaya açmakta ve bunları değersizleştirmektedir.”
  • “İstanbul Sözleşmesi; cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet, ev içi, vb. kavramları kullanarak, farklı cinsel kimlik anlayışlarının ve evlilik dışı birlikteliklerin hukuki koruma alanına dahil edilmesine ve farklı cinsel kimlik anlayışlarının ve evlilik dışı birlikteliklerin hem meşrulaştırılmasına sebep olmakta hem de uluslararası hukukun koruma alanına dahil edilen bu kavramlar üzerinden verilecek hak mücadelesinin önünü açmaktadır.”
  • “İstanbul Sözleşmesi; mağdurların haklarının cinsel yönelimden ve toplumsal cinsiyet kimliğinden bağımsız korunması gerektiğini vurgulamakta ve  söz konusu tanımlamalarla LGTBİ (eşcinsel ve benzeri) bireyleri de koruma kapsamına dahil etmekte, toplumun temellerini oluşturan dil, din, siyasi veya başka görüşlerin geri plana atılmasını istemekte hatta toplumsal cinsiyeti hiçe sayan değerlerin kökünün kazınması gerektiğini zikretmektedir. Bu haliyle her türlü cinsel sapma hareketini, cinsel yönelim tabiriyle meşrulaştırmakta ve onları yaptırımlardan muaf tutmaya çalışmaktadır.”
  • “İstanbul Sözleşmesi; ‘cinsel yönelim’ ifadesiyle LGBTİ bireylerin cinsel tercihleri nedeni ile sadece şiddete uğramasını yasaklamakla kalmamakta, aynı zamanda bu tercihlerini uluslararası hukukun himayesine alarak tanınması gerekliliğini de savunmaktadır.”

Türkiye Düşünce Platformu (TÜDP) sonuç itibarıyla da şunu teklif etmekte: “Global bir proje olarak üçüncü cinsiyet oluşturma akımı tüm hızıyla uluslar arası çapta devam etmektedir ve İstanbul Sözleşmesi de buna zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi feshedilmeli, yerine, iç hukukta, toplumun ahlakî, geleneksel, kültürel dokusu ile örtüşen ve dinî hassasiyetleri de gözeten, şiddet olaylarını önleyecek yeni bir düzenleme tanzim edilmelidir.”

Platformun raporda söylemek istediğini, DİLİPAK daha net ifade etmekte: “Aslında bu iş (İstanbul Sözleşmesi) dine karşı bir meydan okumadır… Aile dağılma noktasına gelmiştir… ERDOĞAN’ın 3 çocuk çağrısı artık bir hayaldir çünkü gençler artık evlenmiyor ve evliler de boşanmak için kuyruğa girmiş durumda… Birey de ne demek? Tek başına birey tanımı; din, mezhep, ahlak, gelenek, gibi değerlerin referans alınmasını engellemektedir… İstanbul Sözleşmesi; Kur’an-ı Kerim’deki ‘Islah’, ‘Nush/Nasihat’, ‘Hakemlik’, ‘Şahitlik’, ‘Arabuluculuk’ kavramlarını yasaklamaktadır… Yarın erkeklerde sünneti de yasaklatmaya kalkışabilirler… Bu sözleşme ile sağlanmak istenen kadına şiddetin önlenmesi değil, ailenin, iffetin, namusun yargılanması, her türlü fuhşun meşrulaştırılmasıdır… Kamu yararına olmayan hiçbir yasal düzenleme hukuki değildir… Hukuka aykırı yasa suç aletidir… Milli iradeye dayanmayan hiçbir düzenleme sürdürülemez… Kamu yararı olmayan bir düzenlemede ısrar kamu vicdanını yaralar ve uygulayıcıları zor durumda bırakır… Eğer İstanbul Sözleşmesi konusunda gereken yapılmaz ise onlarca yıl sonra bile bu acı milli vicdanda zonklamaya devam edecektir… Bir an evvel bu yanlıştan dönülmesi gerekir…”

 Türkiye Düşünce Platformu’nun da DİLİPAK’ın da meramı açık: “İstanbul Sözleşmesi, İslam’a aykırıdır ve feshedilmelidir.” Belki de haklıdırlar ama şu hususu ıskaladıkları çok daha açık: Avrupa Birliği’nin meşruiyet kaynağı da demokrasi denilen siyasal sistemin meşruiyet kaynağı da İslam değildir… Avrupa Birliği’ne yalvar-yakar girmek isteyen de Türkiye; anayasasında “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” yazan da Türkiye… Türkiye’yi idare eden AKPAvrupa Birliği’ne girmekten mi vazgeçti yoksa anayasasında “demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti” yazan rejimi mi değiştirdi? Sizin İslam dediğiniz, hangi İslam’sa, bırakalım sözde İslam dünyasının şu ya da bu yöresindeki farklı İslam anlayışlarını (Şii, Dürzi, Bahai, Selefi, Vahhabi, Nusayri, vs. vs.), Türkiye’deki bin bir çeşit cemaat ve tarikat anlayışlarının farklı İslam’larından hangisiyse; Avrupa Birliği standartlarındaki demokrasilerden daha adil, daha eşit, daha özgür, daha müreffeh, daha insanî bir standart mı ortaya koydu da onlarınkileri reddediyorsunuz? Avrupa Birliği standartları mı “kadına yönelik şiddet” hususunda duyarlı, sizin standartlarınız mı? Sizin İslam anlayışınız kadına yönelik şiddeti reddediyor mu? Etmediğini belki bilmeyenler vardır diye AKP’nin fetva emini ilahiyatçı-fıkıhçı Hayrettin KARAMAN’ın da tercüme heyetinde bulunduğu Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait üç farklı (neresi farklıysa) Kur’an Meali (http://www.kuranmeali.com/AyetKarsilastirma.php?sure=4&ayet=34) çalışmasından aşağıdaki  iktibası yapmak herhalde yeterli olacaktır:

Diyanet İşleri Meali (Eski): 

“Allah’ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin mallarından sarf etmelerinden dolayı erkekler kadınlar üzerine hakimdirler. İyi kadınlar, gönülden boyun eğenler ve Allah’ın korunmasını emrettiğini, kocasının bulunmadığı zaman da koruyanlardır. Serkeşlik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet DÖVÜN. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın. Doğrusu Allah Yüce’dir, Büyük’tür.” (Nisâ Suresi 34. Ayet).

Diyanet İşleri Meali (Yeni):

“Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdır. Çünkü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamaktadırlar). İyi kadınlar, itaatkârdırlar. Allah’ın (kendilerini) koruması sayesinde onlar da “gayb”ı korurlar. (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın. (Bunlar fayda vermez de mecbur kalırsanız) onları (hafifçe) DÖVÜN. Eğer itaat ederlerse, artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Şüphesiz Allah, çok yücedir, çok büyüktür.” (Nisâ Suresi 34. Ayet).

Diyanet Vakfı Meali:

“Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) DÖVÜN. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.” (Nisâ Suresi 34. Ayet).

Diyanet İşleri Başkanlığı; herhalde hazırlattırdığı Kur’an mealleri ile Türkçe bilen Müslümanlara kadınları döverek, kadına yönelik şiddetin nasıl önlenebileceğini öğretiyor olmalı!? Şüphesiz kadınları döverek, kadına yönelik şiddeti engellemeye çalışan Kur’an mealleri sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’na ait değil… Sünni ya da Şii, geleneksel İslam çizgisindeki Kur’an meallerinin hemen hepsi [Elmalılı Hamdi Yazır Meali, Abdulbaki Gölpınarlı Meali, Fikri Yavuz Meali, Hasan Basri Çantay Meali, Ömer Nasuhi Bilmen Meali, Süleyman Ateş Meali, Hayrat Neşriyat Meali, Suat Yıldırım Meali, Ümit Şimşek Meali, Ali Bulaç Meali, Mustafa İslamoğlu Meali, Muhammed Pickthall Meali (English), Yusuf Ali Meali (English), Muhammed Esed Meali (English)] aynı kanaatte… Modernleşmenin teşvik ve tazyikiyle; geleneksel çizgideki mealleri reddedip, “DÖVMEK” fiili Kur’an’da, ilgili ayette geçmemektedir, diyen üç-beş kişi bilahare çıkmış ise de onlar da maalesef nifakla, ifsatla ve irtidatla suçlanmışlardır… Dolayısıyla Türkiye Düşünce Platformu’nun ya da DİLİPAK’ın teklif ettikleri tarzda İstanbul Sözleşmesi’ni feshedip, yerine, “kadına yönelik şiddet” eylemlerini önleyebilecek (gerçekten istiyorlarsa şayet); geleneksel İslam çizgisindeki insanların dinî hassasiyetlerini de gözeten yeni bir düzenleme yapmanın hiçbir surette imkânı yoktur… Kaldı ki İstanbul Sözleşmesi; TÜDP’nin raporunda iddia edildiği gibi ne kadın-erkek ilişkilerinde sonu cinsiyetsizliğe varan bir ideolojiyi kabul ettirmeye çalışmakta ne cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet ifadelerini kullanarak, LGTBİ (eşcinsel ve benzeri) bireyler olmayı ve evlilik dışı birliktelikleri teşvik etmekte ne global bir proje olarak üçüncü cinsiyet oluşturma akımına hizmeti hedeflemekte ne de toplumun din, dil, inanç, örf, gelenek gibi değerlerini tamamen rafa kaldırmaya çalışmaktadır. Yapmaya çalıştığı şey; kadına yönelik şiddeti engelleme girişiminin yanı sıra, maalesef realitede az ya da çok var olan cinsel yönelimi farklı insanları da hukukî koruma altına almaktır. Ne yapsaydı yani AKP’nin fetva emini ilahiyatçı-fıkıhçı Hayrettin KARAMAN’ın bile Kur’an’da yoktur, diyerek reddettiği “zina” fiilinin karşılığı “recmetme” cezasını, cinsel yönelimi farklı olan insanlar için mi önerseydi… Avrupa Birliği projesinin; savaşları engellemek adına, farklı kültürleri rasyonel zeminde şöyle ya da böyle uzlaştırma projesi olduğunu bilmiyor musunuz? Uzlaştırma; muayyen bir dini veya ahlakı baz alarak nasıl sağlanır? İslam’ın peygamberi Hazreti Muhammed’in, Müşrik Araplar ile imzaladığı Hudeybiye Barış Antlaşması’nın savaşmamak için yapılmış bir uzlaşma olduğunu unuttunuz mu? Müşrik Araplar; Hazreti Muhammed’e, senin dinini de peygamberliğini de kabul etmiyoruz, dememişler miydi? Peygamberin tavrı rasyonel değil midir? Rasyonaliteden başka bir uzlaşma zemini mümkün müdür? Avrupa Birliği reddedilse bile gerçekleştirdiği hayat standartlarının her hususta Türkiye’den (İslam dünyasından) üstünlüğü reddedilebilir mi? Ahmet DAVUTOĞLU’nun; “Her birinin dörder, beşer maaşı var; alın teri olmadan devletten arpalık gibi maaş alıyorlar…” dediği; etik dışı yollara tevessül ederek Avrupa Birliği standartlarının üstünde yaşayan AKP yöneticileri ve AKP’den beslenen yeni oligarşi reddetse bile sağduyulu insanların kahir ekseriyatı reddedemez… Reddederlerse Müslümanlar olarak daha çoook zulümlere,  sefaletlere, mezelletlere maruz kalacaklar demektir…

İstanbul Sözleşmesi ana hatlarıyla  şu hususları içermektedir: “Avrupa Konseyi üye devletleri ve sözleşmeye imza koyan diğerleri …kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetten arınmış bir Avrupa yaratmayı hedef edinerek,aşağıdaki hususlarda görüş birliğine varmışlardır.”

Sözleşmenin Maksadı:

  1. kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak;
  2. kadına karşı her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirmek de dahil olmak üzere, kadınlarla erkekler arasında önemli ölçüde eşitliği yaygınlaştırmak;
  3. kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin tüm mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi için kapsamlı bir çerçeve, politika ve tedbirler tasarlamak;
  4.  kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırma amacıyla uluslararası işbirliğini yaygınlaştırmak;
  5.  kadına karşı şiddet ve aile içi şiddetin ortadan kaldırılması için bütüncül bir yaklaşımın benimsenmesi maksadıyla kuruluşların ve kolluk kuvvetleri birimlerinin birbiriyle etkili bir biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamak.

Sözleşmenin Tanımladığı Kavramlar:

  1. “kadına karşı şiddetten”, kadınlara karşı bir insan hakları ihlali ve ayrımcılık anlaşılacak ve bu terim ister kamu ister özel yaşamda meydana gelsin, söz konusu eylemlerde bulunma tehdidi, zorlama veya özgürlüğün rastgele bir biçimde kısıtlanması da dahil olmak üzere, kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar ve acı verilmesi sonucunu doğuracak toplumsal cinsiyete dayalı tüm şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;
  2. “aile içi şiddet”, eylemi gerçekleştiren, mağdurla aynı ikametgâhı paylaşmakta olsun veya olmasın veya daha önce paylaşmış olsun veya olmasın, aile içinde veya aile biriminde veya mevcut veya daha önceki eşler veya birlikte yaşayan bireyler arasında meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemleri olarak anlaşılacaktır;
  3. “toplumsal cinsiyet”, herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler olarak anlaşılacaktır;
  4. “kadınlara karşı toplumsal cinsiyete dayalı şiddet”, bir kadına karşı, kadın olduğu için yöneltilen veya kadınları orantısız bir biçimde etkileyen şiddet olarak anlaşılacaktır;
  5. “mağdur”; a ve b fıkralarında belirtilen davranışlara maruz kalan herhangi bir şahıs olarak anlaşılacaktır;
  6. “kadın” terimi, 18 yaşından küçük kızları da kapsayacaktır.

Sözleşmede Belirlenen Temel Haklar:

  1. Taraflar herkesin, özellikle de kadınların gerek kamu gerekse özel alanda şiddete maruz kalmaksızın yaşama hakkını yaygınlaştırmak ve korumak için gerekli olan yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.
  2. Taraflar, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı kınayacak ve ayrımcılığı önlemek üzere, özellikle aşağıdakiler dahil, gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.
  3. Taraflar bu sözleşme hükümlerinin, özellikle de mağdurların haklarını korumaya yönelik tedbirlerin, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın uygulanmasını temin deceklerdir.
  4. Kadınların toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı korunması için gerekli olan özel tedbirler, bu sözleşme hükümlerince ayrımcılık olarak sayılmayacaktır.

Devletin Yükümlülükleri:

  1. Taraflar kadınlara karşı herhangi bir şiddet eylemine girişmekten imtina edecek ve devlet yetkililerinin, görevlilerinin, organlarının, kurumlarının ve devlet adına hareket eden diğer aktörlerin bu yükümlülüğe uygun bir biçimde hareket etmelerini temin edeceklerdir.
  2. Taraflar, devlet dışı aktörlerce gerçekleştirilen ve bu sözleşmenin kapsamı dahilindeki şiddet eylemlerinin önlenmesi, soruşturulması, cezalandırılması ve bu eylemler nedeniyle tazminat verilmesi konusunda azami dikkat ve özenin sarfedilmesi için gerekli yasal ve diğer tedbirleri alacaklardır.

Genel Yükümlülükler:

  1. Taraflar kültür, töre, din, gelenek veya sözde “namus” gibi kavramların bu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemine gerekçe olarak kullanılmamasını temin edeceklerdir.
  2. Taraflar bir yetişkini veya çocuğu kasten evliliğe zorlamanın cezalandırılmasını temin etmek üzere gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır.
  3. Taraflar kadın sünneti fiilinin cezalandırılmasını temin etmek üzere gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacaklardır.

Sözleşmenin Feshi:

Taraflardan herhangi biri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne yapacağı bir bildirimle, herhangi bir zamanda bu sözleşmeyi feshedebilir.

Makul bir çerçeveden bakıldığı taktirde İstanbul Sözleşmesi’nin içeriğinde rahatsız olunmayı gerektirecek herhangi bir hususun mevcudiyetini görmek mümkün değildir… Kadına yönelik şiddet ya da aile içi şiddet iddialarından ötürü Türkiye’de yaşanan problemler, tamamen, Mart 2012 tarihinde yürürlüğe giren Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 6284 Sayılı Kanun’dan kaynaklanmaktadır… 6284 Sayılı Kanun’u tanzim eden; İstanbul Sözleşmesi’ni genel çerçeve olarak belirleyen Avrupa  Birliği değil, AKP iktidarıdır… Besbelli ki yaşanan problemlerin yaratıcısının, kanunu çıkaran AKP olduğunu direkt söyleyemeyenler, “dış güçler” stratejisiyle meseleyi halletmeye çalışmaktadır… 6284 Sayılı Kanun’u ihdas edenler amaçlarını şöyle açıklıyorlar: “Bu Kanunun amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.” Güzel de bu tedbirler nasıl alınacak? Şöyle deniyor: “Şiddete uğradığını söyleyen ilgilinin talebi üzerine…” Yani şiddetin varlığına dair ilgilinin beyanı ve talebi esas…  Beyana ve talebe istinaden “hakim tarafından verilecek önleyici tedbir kararları” da aşağıdaki maddelerden biri veya birkaçı olacak:

  1. Müşterek konuttan veya bulunduğu yerden derhâl uzaklaştırılması ve müşterek konutun korunan kişiye tahsis edilmesi.
  2.  Korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula ve işyerine yaklaşmaması. 
  3. Çocuklarla ilgili daha önce verilmiş bir kişisel ilişki kurma kararı varsa, kişisel ilişkinin refakatçi eşliğinde yapılması, kişisel ilişkinin sınırlanması ya da tümüyle kaldırılması.
  4.  Gerekli görülmesi hâlinde korunan kişinin, şiddete uğramamış olsa bile yakınlarına, tanıklarına ve kişisel ilişki kurulmasına ilişkin hâller saklı kalmak üzere çocuklarına yaklaşmaması. 

Hakim“Şiddet uygulayan, aynı zamanda ailenin geçimini sağlayan yahut katkıda bulunan kişi ise 4721 sayılı kanun hükümlerine göre nafakaya hükmedilmemiş olması kaydıyla, şiddet mağdurunun yaşam düzeyini göz önünde bulundurarak, talep edilmese dahi tedbir nafakasına hükmedebilir.” Dahası; “Koruyucu tedbir kararı verilebilmesi için, şiddetin uygulandığı hususunda delil veya belge aranmaz.” Daha da ötesi: “Bu kanun hükümlerine göre nafakaya karar verilmesi hâlinde, kararın bir örneği, resen nafaka alacaklısının veya borçlusunun yerleşim yeri icra müdürlüğüne gönderilir. Nafaka ödemekle yükümlü kılınan kişinin Sosyal Güvenlik Kurumu ile bağlantısı olması durumunda, korunan kişinin başvurusu aranmaksızın nafaka, ilgilinin aylık, maaş ya da ücretinden icra müdürlüğü tarafından tahsil edilir.”

Açıktır ki Türkiye’de şayet  iddia edildiği gibi aile dağılma noktasına gelmişse; evli insanlar boşanmak için kuyruğa girmişse; artık din, mezhep, ahlak, gelenek gibi değerler referans alınmıyorsa; DİLİPAK’ın ifadeleriyle Kur’an’daki ‘Islah’, ‘Nush/Nasihat’, ‘Hakemlik’, ‘Şahitlik’, ‘Arabuluculuk’ kavramları yasaklamışsa; ailenin, iffetin, namusun yargılanması ve her türlü fuhşun meşrulaştırılması söz konusuysa sebebi İstanbul Sözleşmesi değil, kamu yararı gözetilmeksizin düzenlenmiş olan 6284 Sayılı Kanun’dur. Zira kanun sadece ve sadece şiddete maruz kaldığını iddia eden kişinin beyanını esas almaktadır. Aksini ispat sorumluluğuysa itham edilen tarafa yüklenmektedir. Hani ya “Müddei iddiasını ispatla mükelleftir.” düsturu vardı? Müddeiyi iddiasını ispatla yükümlü tutmayan kanun “hukukî” olabilir mi? Hukukî olmayan kanun insanları suça yöneltmez mi? Kamu vicdanı yaralanacaksa şayet asıl bundan ötürü yaralanmaz mı? Elbette ki iddialar doğruysa ve müdellelse suçluya hak ettiği ceza verilmelidir ancak adlî makamlar delilleri tespit etmek yerine soyut iddia ve beyanı esas alırsa vereceği kararın adil olduğu söylenebilir mi?  Dünya yansın ama adalet gerçekleşecekse yansın…

Sonuç itibarıyla Türkiye’de kadına yönelik şiddet ya da aile içi şiddet iddialarından ötürü  bir takım problemler yaşanıyorsa sorumlusunun İstanbul Sözleşmesi olduğunu söylemek insaf ve vicdan ölçüleriyle bağdaştırılamaz… Anlaşılan o ki muhafazakâr çevreleri rahatsız eden en önemli husus; sözleşmenin, cinsel yönelimi farklı olan insanların yaşama hakkını savunmasıdır… İyi de cinsel yönelimi farklı olan insanların hayatlarını emniyet altına almak, Kur’an’ın hangi hükmüne aykırıdır? Aykırılık, Kur’an’a değil de geleneksel din çizgisinin yorumunaysa ve bu yorum da rasyonaliteyi reddediyorsa meşruiyetini evrensel insan hakları öğretisinden ve ona aykırı düşmeyen rızaya dayalı hükümet anlayışından alan demokratik rejimler irrasyonel inançları niçin dikkate alsınlar? İrrasyonel inançlar ahlak ve hukuk standardına dönüşürse kaos kaçınılmaz olmaz mı? Rasyonaliteyi reddeden şu dini değil de bu dini tercih etmeyi gerektirecek kriter nedir? Ahlak ve hukuk standardını belirleyen kriter çoğunluk mu? Çoğunluk (EKSERU’N‐NÂS) Kur’an’ın reddettiği bir prensip değil midir? Bilenlerin malumudur ki ne demokrasi “çoğunluğun diktatoryası”dır ne de Kur’an’ın hükmü çoğunluğun hükmüdür… İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik fesih çağrılarında bulunan zevatın hatası kendilerini çoğunluk olarak görmeleri ve “el-hükmü li’l-ekser” gibi yanlış bir akideyi savunmalarıdır… Velev ki İstanbul Sözleşmesi “adaletsizliği, kötülüğü, ihtiyaç sahibi insanlara yardım etmemeyi, fuhuşu, münkeri ve hukuka tecavüzü emrediyor olsun”, erdemli insanlar için ne kadar bağlayıcıdır? İnsanlara “adaleti, iyiliği, ihtiyaç sahiplerine yardımı emreden ve fahşayı, münkeri, hukuka tecavüzü meneden” İslam; siyasette, CHP’ye karşı en büyük kozu din olan AKP ve ondan nemalanan zevat için çok mu bağlayıcı ki İstanbul Sözleşmesi de erdemli insanlar için bağlayıcı olsun(!?)

Bu yazı Ethik, Genel, Hukuk, İnsan Hakları, Siyaset kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.