Rasyonalite ve Subjektivite Zaviyesinden Felsefe

Bilenlerin malumudur; Aristoteles’e göre, bir şeyi bilmek, o şeyin mahiyetini (özünü) bilmektir. Zira “mahiyet” (öz); ifade bakımından, ondan daha tam olan başka bir tanıma indirgenemez. Bir şeyi tanımlamak, o şeyin spesifik özelliğinin, ayırımının  (differentia specifica) ne olduğunu tespit etmektir. Tanım, dil içerisinde ve pratik hayatta,“Nedir?” sualine verilen cevaptır. Mesela insan; “akıllı duygulu” diye tanımlanmış olsun, bu tanım, kaplamı (şümul-extension) ondan daha geniş “akıllı canlı varlık”a irca edilebilir ise de içlemi (tazammun-comprehension) azaltır. İkinci tanım; uzak cins ve yakın ayırımdan yapılan (hadd-i nakıs) tanım olup eksiktir. Şayet “akıllı duygulu” tatmin edici bir tanım değilse “akıllı canlı varlık” hiç değildir. Spesifik özelliğin belirtildiği ilk sıralamada, yeterli vasıflara sahip olunmadığı ileri sürülürse, ondan sonra gelen sıralamada sahip olunduğu asla ileri sürülemez. Binaenaleyh, her zaman daha tam olan tanım, spesifik özelliğin belirtildiği yakın cins ve yakın ayırımdan yapılan (hadd-i tam) tanımdır. Bunun, iki nedeni vardır: Birincisi; “akıllı duygulu”“akıllı canlı varlık”a nispetle insanı nitelikleri açısından daha fazla tanımlar. İkincisi, “spesifik özellikler” dikkate alınmadığı taktirde sistematik ya da amiyane, hiçbir türlü bilgi mümkün olmaz. Dolayısıyla tanımın bölünemez ögeleri olan “cins”, “tür” ve “ayrım”a erişinceye kadar “içlem” (tazammun-comprehension) genişletilmedikçe kesin doğru bilgiye erişmek imkânsızdır.[1] Yine Aristoteles’e göre, doğası gereği eşyayı bilmek isteyen insan yalnızca nesnel-real şeyleri değil, aynı zamanda adsal-nominal şeyleri de bilmek ister. Dolayısıyla da tanım, nesnel-real şeyler hakkında da adsal-nominal şeyler hakkında da olabilir. Mesela “Gök gürültüsü, bulutların sürtüşmesidir.”, biçimindeki bir tanım nesnel-real bir tanımken; “Üçgen, iç açılarının toplamı yüz seksen derece olan şekildir.” biçimindeki tanım adsal-nominal bir tanımdır… Nesnel-real tanımlar (real definition) tabii (natural); adsal-nominal tanımlarsa (nominal definition) itibari (conventional) tanımlardır. Nesnel-real tanımlar esas itibarıyla içlemsel; adsal-nominal tanımlarsa daha ziyade kaplamsaldır.[2] Anlaşılacağı üzere; Aristoteles’in anlatmaya çalıştığı temel husus; nominal ya da nesnel, bilinmesi istenen herhangi bir şeyin, diğer şeylerden ayırt edilebilmesi için tanımının yapılmasının mutlak bir zorunluluk olduğu yani onun mantık zemininde açıklanması ve anlamlandırılması gerektiği hususudur…

Yukarıdaki nedenlerden ötürüdür ki tarih boyunca mantık; felsefenin daima “organon”(kriter) diye görülmüş ve felsefe öğretimi açısından bir “propedeutico” (hazırlık) sayılmıştır. Mantık kelimesinin Batı dillerindeki tüm etimolojik karşılıkları Grekçe “logos” sözcüğünden türetilen; akıl, düşünme, yasa, düzen, ilke, söz, vb. manalarını içerir. Epistemolojik bir disiplin olarak manasıysa “doğru düşünme ilkelerinin ve doğru aklı yürütme formlarının bilgisi” şeklindedir. Konusu tasavvurat (kavram-tanım), tasdikat (hüküm-önerme) ve kıyas (çıkarım) olan mantıkta üç tür düşünme ilkesinden (özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü halin imkânsızlığı) ve üç tür akıl yürütmeden (indüktif, dedüktif, analojik) bahsedilir. Disiplini tesis eden Aristoteles kavramı, “dilde bir terimle işaret edilen ve bir konu (şey-nesne) hakkındaki bilgiyi tek sözcükle çağrıştıran tanım”; önermeyi, “tasdik ya da reddi içeren ifade”; kıyası da “kendisine bazı şeylerin izafe edilmesiyle sırf bu veriler vasıtasıyla başka bir şeyin de ondan zorunlu olarak çıktığı söz” biçiminde açıklamaktadır.[3] Yani insanın düşünce evreni ya da nesnel-ideal şeylere dair bilgisi; kavramlardan, hükümlerden ve çıkarımlardan oluşur. Bu demektir ki felsefe denilen bilgi de muhtelif kavramlardan, hükümlerden ve çıkarımlardan müteşekkildir. Spesifik özelliği ise mevzusunu oluşturan insanın ve çevresinin yahut da hayatın ve varlığın izahatında, aklı yani rasyonaliteyi yegâne “kriter” kabul etmesidir. Alman Filozof Immanuel KANT’ın konuya dair açıklaması hayli tatminkârdır: Felsefe; aklın, teorik ve pratik bütün ilgilerinin bir ifadesi olan “Neyi bilebilirim?”“Ne yapmam gerekir?”“Ne umabilirim?” ve “İnsan nedir?” sorularının cevabını aramaktır. Bir diğer ifadeyle “Felsefe; varlığa ve hayata dair tüm açıklamaların, insan aklının özsel ereği ile ilişkisinin bilgisidir.” Söz konusu erekse; tüm öbür ereklerin bir araya gelerek bağlanabildikleri, nihaî ve en yüce erek olan “iyiyi isteme”dir. “Dünyada, hatta dünyanın dışında bile, “iyiyi isteme” haricinde, kayıtsız şartsız iyi sayılabilecek, başka herhangi bir erek yoktur.”[4] Bu çerçeveden bakıldığında; insan aklının bir yasaması olarak felsefenin, temelde iki konuyu izah etmeye çalıştığı görülür. Bunlar da “varlık” ve “hayat” ya da doğa ve özgürlüktür. Yani felsefe hem doğa yasalarının hem de ahlak yasalarının belirlenimini kapsar. Birinci kısım teorik felsefe; ikinci kısım da pratik felsefe diye adlandırılır. Teorik felsefe var olan ile pratik felsefe ise olması gereken ile alakalıdır. Teorik felsefesinin bir deneysel, bir de rasyonel kısmı vardır. Deneysel kısım fizik, rasyonel kısım ise metafiziktir. Pratik felsefesinin de aynı şekilde; deneysel kısmı antropoloji, rasyonel kısmı ise tam anlamıyla ethik ya da ahlak metafiziğidir. Kısacası hem doğanın hem de ahlakın yasalarının tespiti ve özellikle de kendi kanatlarıyla uçmaya çalışan aklın eleştirisi, kelimenin gerçek anlamında felsefe denilen şeyi oluşturur. Filozofa gelince; “Filozof; bir akıl sanatçısı değil, bir akıl yasamacısıdır.” Mesela; matematikçiler, doğa bilimciler ve salt mantıkçılar ne denli başarılı olurlarsa olsunlar, sadece akıl sanatçısıdırlar. İdealde, onlar için tüm bu bilgilerin prensiplerini tespit eden ve bu bilgilerden birer araç olarak yararlanılmasını sağlayan bilge kişiler vardır ki bütün bunları yapmakla sadece o bilgeler, insan aklının ereklerini belirlemektedirler. Dolayısıyla, filozof diye yalnızca böylelerini adlandırmak gerekir. Şurası da vurgulanmalıdır ki filozoflar, her şeyi bilgelikle ilişkilendirirler ama bunu bilimin (science) yolu içerisinden geçerek yaparlar.[5] Yani, filozofların varlığa ve hayata yönelik açıklamaları, rasyonel ve doğal açıklamalardır. Zaten, herhangi bir düşünce ya da bilgi; “kendisini akla dayanan nedenlerle meşru kılmak veya haklı çıkarmak iddiasında bir zihinsel etkinlik biçimi” değilse, felsefî düşünce, felsefî bilgi diye nitelendirilemez. Filozoflar; “akla dayanan nedenler” derken, her türlü deney ve gözlemi ve bunlara dayanan her türlü akıl yürütme ve sezgiyi; “meşru kılmak veya haklı çıkarmak” derken de “herhangi bir önermeyi, bu önermeyi ileri sürmeyi mümkün kılan argüman, kanıt veya gerekçelerle ortaya koyma”yı kastederler.[6]

Felsefenin spesifik özelliğinin “akla, rasyonaliteye uygunluk” olduğu, Antik Yunan dünyasındaki doğuş süreci dikkate alındığında daha net kavranacaktır: Grek düşünce tarihinde felsefenin tezahürü; “yarı ozan, yarı düşünür” olan ya da Aristoteles’in deyimiyle “Theosoph” diye tanımlanan kişilerin yaşadığı döneme rastlar. Theosoph denilen kişilerin düşüncelerinin içerik ve biçimini şu şekilde tasvir etmek mümkündür: Doğa, yani gece, gündüz, hava, su, rüzgâr, yıldızlar, gökyüzü, dağlar, denizler, ırmaklar, kısacası tüm natural fenomenler, olaylar ve insanî hadiseler; antropomorfik varlıklar olarak tanrıların birleşmesinden doğan ve bu nedenle de müşterek bir ilk ana-babadan gelen, kısmen erkek, kısmen dişi varlıkların şu veya bu yüzden, keyiflerince neden oldukları faaliyetlerinden ibarettir. Her türlü oluş ve yok oluş bu antropomorfik varlıkların eseridir. Bu faaliyetlere karşı konulamayacağı gibi, değiştirilmeleri de mümkün değildir. Zira her şey tanrısal bir taktir çerçevesinde cereyan etmektedir… Şüphe yok ki bu nevi açıklamalar ne rasyonel ne de doğal olan, yalnızca mitselfantastik, hatta grotesk açıklamalardır. Tipik örnekleri; milattan önce 700 yıllarında, heksametron vezniyle kaleme alınmış olan ve günümüze de intikal etmiş bulunan, Hesiodos’un “Theogonia” adlı eseri ile Homeros’un “İlias” ve “Odysseia” destanlarıdır. Theogonia’da geçen;“Her şeyden önce Khaos vardı. Sonra tüm şeylerin dayanağı geniş göğüslü Gaia (yeryüzü ve yeryüzü tanrıçası) meydana geldi. Ve yolları geniş yeryüzünün içinden karanlık Tartaros ile ölümsüz tanrıların en güzeli olan Eros izledi onu. Eros’tu cinsel tatmine ulaştırarak tanrılarda ve insanlarda sağduyu ile makul iradeyi sinelerinde alt eden. Khaos’tan da Erebos ile siyah Gece doğdu. Gece ile Erebos’un evliliğinden Aither ve Hemera (gün ve gün tanrısı) meydana geldi. Daha sonra Gaia, önce kendine benzeyen yıldızlı Uranos’u (gök ve gök tanrısı) doğurdu ki böylece kendini sarıp örtsün, bahtiyar tanrılara her zaman güvenli bir mekân olsun diye. Arkasından, dalgaları kabarıp duran denizi, Pantos’u (deniz tanrısı) doğurdu. Nihayet Uranos’la evlenip, derin girdaplı Okeanos’u (okyanus ve okyanus tanrısı) doğurdu.”[7] türünden cümleler, rasyonel ve doğal olmayan theosopynin karakteristik örnekleridir… Felsefenin tezahürüne takaddüm eden bir diğer düşünce örneği de Trakya kökenli Orpheusçu mistisizmdir. Orpheusçu theosophia ile Hesiodos ve Homeros düşünceleri arasındaki temel fark; Orpheusizmin içeriğini oluşturan tüm rapsodların Tanrı vahyi gibi görünen bir öğretiyi savunmasıdır. Mesela; Orpheusçu mistisizmde tanrılar, hemen hemen her türlü kişisel-nesnel özellikten yoksundurlar. Hatta theosophik spekülasyonlarda tektanrıcı bir dünya görüşüne olan eğilim açıkça görülmektedir. Ancak bu eğilim, sonuçta kavramsallaştırmayı doğuracak olsa da Orpheusçu theosophlar, maalesef tüm çabalarına rağmen kavramlar üzerindeki mitik ve fantastik örtüyü tam anlamıyla kaldıramamışlardır. Theosophik bu açıklamalar mitselfantastik ve grotesk olmakla birlikte, kapalı bir biçimde; bilahare felsefenin inceden inceye ele alacağı sorunları kapsamaktadır. Nitekim, bu eserlerde felsefenin birçok meselesini; ilk maddenin ne olduğu hakkında bir soruşturmayı, oluş ve yok oluşun anlamı üzerine bir araştırmayı, tek tanrıcılığa doğru bir eğilimi rasyonel ve doğal olmasa da bulmak mümkündür.[8] İşte; Antikçağdaki, hayata ve varlığa ait bu mitolojikfantastikgrotesk ve mistik açıklamalar yerini rasyonel ve doğal nedenlerle yapılan açıklamalara bırakınca, felsefe doğmuştur. Ancak felsefe; aklı yani rasyonaliteyi ölçü almayan bu tür kabulleri birden bire de silkip atamamış, zaman zaman onların tesirinde de kalmıştır.[9]

Felsefe sözcüğünün çok anlamlı olduğu şeklindeki spekülasyonlara yani felsefenin “subjektif” bir bilgi olduğu yolundaki tartışmalara gelince; bu tür iddiaların daha ziyade on dokuzuncu yüzyılda zuhur eden epistemolojik pozitivizm akımıyla birlikte ileri sürülmeye başlandığı açıktır. Doğru bilginin, teoloji (din) ve metafizik (felsefe) karşıtlığı olarak yalnızca materyal-duyusal dünya üzerine temellendirilmesi gerektiğini savunan Auguste Comte’un, “Bilgi, nesnelere aşkınlığı iddia edilen nihaî nedenlerden (ultimate causes) türetilen değil, doğrudan doğruya gözlemlenebilen nesnel olaylar arasındaki ardışık ilişkilerden çıkarılmalıdır.” mealindeki değerlendirmeleri spekülasyonların ve tartışmaların ana kaynağıdır. Metafiziği mantıksal dil çözümlemeleriyle aşmak üzere gelişen yeni pozitivizm (neo-positivism) ya da mantıksal pozitivizm (logical positivism) akımları ilhamını Auguste Comte’tan almışlardır. Bu adların yerine bugünlerde “modern deneycilik”, “mantıksal deneycilik”, “bilimsel deneycilik”, “analitik felsefe” gibi adların kullanıldığı da vakidir. Bu akımların ortak noktası metafiziğin reddedilmesidir. Metafizik derken de sadece duyusal olanı aşan şeyler üzerine bir öğretiyi değil, gerçekliğe ve kural koyucu anlatımlara a priori yolla varmaya çalışan her tür felsefeyi kastederler. Bunlara göre; felsefî araştırmaların konusu real ya da ideal şeyler ve olaylar değil, bilimsel olan kavramlar, hükümler ve onların çözümlemeleridir. Yani felsefe; bilimsel (nesnel) bilginin yardımcısı ve  “hizmetçi”sidir… Bu yaklaşımın ortaya çıkış nedeni; “bilimsel” gelişmelerin doğum anı olarak kabul edilen Nikolaus Kopernikus’un (1473-1543) başlattığı, gözleme ve deneye dayalı, nesnel dünyaya yönelik yeni açıklamalar ile klasik felsefenin musavver izahatının yer değiştirmesi ve o sürecin ilerlemesidir. Aristoteles çizgisindeki, epistemolojik tüm disiplinleri kapsayan felsefe anlayışı; nesnel dünyaya ait disiplinlerin “bilim” kategorisi altında felsefeden bağımsızlığını ilan etmesi üzerine değişince, felsefenin alanı da mahiyeti de tartışılır hale gelmiştir. Bilimsel açıklamaların doğruluğunun “denetlenebilir”, test edilebilir ama felsefî açıklamaların “denetlenemez”, test edilemez dolayısıyla da “subjektif” olduğu şeklindeki itirazlar yaygın kabul görünce de maalesef felsefeye “hizmetçilik” dışında, kavram çözümlemelerinin ötesinde bir fonksiyon da tanınmaz olmuştur.[10] Bu minvalde kurulan, felsefe hakkındaki şu cümleler hayli ilginçtir: “Tuhaf mı tuhaf bir çalışma alanıdır şu felsefe denen şey: çok kez bir sis bürümüştür ortalığı. Değil yolu arada bir felsefeye düşenler, filozoflar bile sık sık nerede olduklarını göremezler… Bazı filozofların da gönülden paylaştığı bir sanıya göre: felsefe soruları, cevabı olmayan, ilkece cevabı olmayan, cevabı verilemeyen sorulardır. Her felsefe sorusu, felsefede o soruya verilebilecek bütün cevap denemelerine karşın, daha doğuştan bir ‘cevabı yok’la damgalanmıştır. Felsefenin tarihi cevapsız soruların tarihidir… Bu durum; bir yandan felsefede uğraşısının ne olduğunu bilmeden uğraşanların sayısını gittikçe artırıyor. Öte yandan, felsefe dışında, felsefeye yaşama hakkı tanımayanların saldırgan davranışlarını çığırından çıkarıyor… Felsefe, eşine az rastlanır bir tehlike ile var olma alanını yitirme tehlikesiyle burun burunadır. Bu tehlikeyi görmemek ya görmemezlikten gelmek ya da yarım yamalak önleyicilerle geçiştirmeye kalkışmak, felsefenin düşebileceği yanlışların en büyüğü olur. Yapılacak şey gerçekten yılmamaktır. Sürçmelerden sıyrılıp, sormak gerekir: Felsefe nedir? ‘Nedir’ felsefe sorularının kuruluşunu belirler. Felsefe sorularındaki nedir, dışa ilişkin bir ek değil, felsefe sorusunu var eden temeldir. Peki, katışız bir felsefe ‘nedir’i nedir, neyi sorar, nasıl bir soruyu başlatır? Felsefedeki nedir kavramların anlamını sorar. ‘Nedir’, …anlamı nedir?’ ile aynı şeydir. Felsefede asıl kaygı anlamdır. Anlamın ortamı dildir, dildeki sözlerdir, söz düzenleridir. Dünyaya yönelmiş dilin anlamında derinleşmedir. Böylece felsefenin, tümüyle bu derinleşme olduğu meydandadır…”[11] Bu kabil cümleleri işiten Nietzsche; şayet diyorsa ki “Hayatla ilgili olmayan felsefe; bilgince monolog, yitik malı, ifşa edilmemesi gereken sır yahut akademik ve tehlikesiz bir gevezeliktir.”[12] kınanabilir mi? Nietzsche her ne kadar haklı ise de cümlesindeki yanlışlık, yukarıdaki cümlelerin “tehlikesiz bir gevezelik” olarak nitelendirilmesinde. Tehlike şurada: Şayet felsefe sadece bir kavram çözümlemesiyse hayatın anlamına dair söyleyebileceği bir sözünün varlığından bahsedilebilir mi? Felsefenin gerçek temsilcileri Platon, Aristoteles, Descartes, Locke, Kant gibi sistematik düşünen insanlar sadece kavram çözümlemeleriyle mi uğraşmışlardır? Bütün insanlar için öncelikli olan sualler, hayatla ilgili olan sualler değil midir? Hayatın yani ahlakın, hukukun, siyasetin nasıl tanzim edilmesi gerektiği üzerine düşünmek değil de “kavram çözümlemesi” yapmak anlamlı ve rasyonel olabilir mi? Katolik Engizisyon mahkemesi tarafından sorgulanıp; “ciddi kâfirlik şüphesi altında olduğu ve Güneşin hareketsiz olarak evrenin merkezinde durması ve Dünyanın hareket etmesi fikrinden vazgeçip, bu fikrini lanetlemesi gerektiğine” hükmeden mahkeme karşısında Galileo Galilei (1564–1642), hükme dair kavram çözümlemeleriyle mi uğraşsaydı? Fikrinden vazgeçmeyip, fikrini lanetlemeyip ölseydi anlamlı ve rasyonel bir çözümlemede mi bulunmuş olurdu? Hayatın karşısında şu ya da bu kavram çözümlemesinin yahut da nesnel gerçeğin inkârının ehemmiyeti olabilir mi? Kilisenin bir nesnel gerçeği reddinin ya da Galileo’yu kilisenin kanaatine icbarının önemi var mıdır? O hayatın özgür, eşit, adil ve müreffeh şartlarda devamı için düşünmek ve uğraşmak daha anlamlı, daha rasyonel ve daha öncelikli bir mesele değil midir? Metafiziği red ya da inkâr edebilmek adına felsefeyi fonksiyonsuz ve değersiz bir hale dönüştürmek gerçekte onu yok etmek olmaz mı?

Açıktır ki genel felsefe sadece fizikî-pozitif dünyaya yönelik açıklamalardan ibaret değil; metafizikî-normatif dünyaya yönelik açıklamaları da kapsama iddiasındaki bilgidir. Bilimsel (scientific) bilginin münhasıran fizikî-pozitif dünyaya aidiyeti onun felsefeyle çeliştiği ya da çatıştığı anlamına gelmez. Çünkü bilim-felsefe ayrışmasının söz konusu olmadığı dönemlerde, tabiat felsefesi adı altında, fizikî-pozitif dünyaya yönelik yapılan açıklamalarda da empirik veriler daima bağlayıcı olmuştur. Tecrübe, gözlem ya da deney eksikliğinden kaynaklanan hatalı izahatta ısrarın örnekleri gösterilemez. Binaenaleyh fizikî-pozitif dünyaya yönelik bilgi, felsefe tarihi boyunca, mütemadiyen bir değişim ve gelişim seyri takip etmiştir. Eski ya da yeni pozitivistlerin sorun ettikleri alan esasta metafizikî-normatif dünyayla ilgilidir. Ne var ki onların red ya da inkâr etmesiyle de metafizikî-normatif dünya hiçbir zaman yok olmamaktadır. Fizikî-pozitif dünyaya ait bilginin felsefeden ayrışması, metafizikî-normatif dünyaya ait bilginin de ayrışabileceği anlamına gelmemektedir. Epistemolojik disiplinlerle ilgili modern dönemlerde yapılan sınıflamalarda kullanılan pejoratif anlamlı beşerî ya da sosyal bilimler ifadesi o disiplinlerin doğa bilimleri ya da fen bilimleri denilen disiplinler gibi pozitif olduklarını göstermez. Beşerî ya da sosyal disiplinler her hâlükârda normatif disiplinlerdir. Dolayısıyla da felsefeden asla koparılamazlar. Felsefeyle irtibatlı ve iltisaklı olmalarına rağmen, koparılabileceğini düşünenler cehaletle mâlûl değillerse teoloji ve metafizik karşıtı pozitivistlerdir. Üstelik bu pozitivistler manipülasyon yapmıyorlarsa farkında olmadan kendilerine de sadece “hizmetçi” rolü biçmektedirler… Bu türden akıl yürütenlerin mahsulleri -çok ünlü de olsalar- genellikle kötüdür; çoğu kez nahiv-safdil, çoğu kez de yanlıştır.[13]

Acaba felsefe, bilimlerden (sciences) nerede ayrılır? Felsefe ve bilim münasebeti değerlendirilmeye çalışılırken, bilimin hangi temel nitelikte bilgileri içerdiği göz önünde tutulmalıdır. Bertrand Russel’ın ifadeleriyle “Bilim; gözlem ve gözlem sonuçlarına dayalı akıl yürütmeler vasıtasıyla önce nesnel dünyaya ilişkin muayyen gerçekleri ve onları birbirine bağlayan yasaları keşfetme, sonra da bunlara istinaden, gelecekte vukuu mümkün olayları tahmin etme teşebbüsüdür.” (Science is the attempt to discover by means of observation and reasoning based upon it first particular facts about the world and then laws connecting facts with another and (in fortunate cases) making it possible to predict future occurences.).[14] Bilimsel bilginin temel nitelikleri şu şekilde sıralanabilir:

1- Bilim objektiftir. Objektiflikten kasıt hiçbir varsayıma dayanmaması değil, varsayımların hareket noktasının objektif, nesnel dünya olmasıdır. Bilim doğrudan ya da dolaylı, gözlenebilen nesneleri veya nesnel ilişkileri dile getirir. Hiçbir hipotez veya teori, gözlem ya da deney sonuçlarına dayanılarak kanıtlanmadıkça bilimsel bilgi hüviyetini kazanamaz.

2- Bilim mantıksaldır. Bilimsel bilgi; herhangi bir hipotez veya teoriyi doğrulama hususunda mantıksal düşünme ve kıyaslama kurallarını kullanmakla birlikte, aynı konuyla ilgili çelişik önermeleri doğru kabul etmez. Onların test edileceği nihai alan da tecrübe (reality) alanıdır.

3- Bilim eleştireldir. Bilimsel bilgiye dair bütün önermeler her zaman eleştiriye açıktır. Örneğin; bir zamanlar doğa yasası olduğu kabul edilen Newton’un yer çekimi hipotezi, bilahare yetersizliği tespit edilince yerini Einstein’ın teorisine bırakmak zorunda kalmıştır. Bu da göstermektedir ki bilimde hiçbir “doğru” değişmez ve mutlak değildir.

4- Bilim seçici, sınırlayıcıdır. Nesnel dünyada gerçekleşen olaylar çok çeşitli, belki de sonsuz sayıdadır. Bilimin bunların hepsiyle ilgilenmesi hem imkânsız hem de gereksizdir. Bu nedenle bilimsel araştırmalar, kendisine muayyen bir alanı konu olarak seçer ve kendisini o alanla sınırlandırır.

5- Bilim genelleyicidir. Bilimsel bilgi, benzer şartlar altında, belli bir yöntemle daima aynı sonuçların elde edilebileceği ilkesine dayanır. Bunun için de araştırmalarının sınırlılığıyla yetinmeyerek bir takım genellemelerde bulunur. İndüksiyon yönteminin esası da zaten budur.[15]

Haddizatında bilimsel bilgi için ileri sürülen nitelikler, birçok noktadan felsefî bilgi için de geçerlidir. Felsefe bilimle çatışmaz. Bilimsel platformda tespit edilen doğrulara aykırı düşmez. Felsefenin kapısını hiçbir alana kapamaması, mümkün her yöntemi (indüksiyon, dedüksiyon, analoji) kullanması anlamında evrensel bir “temel bilim” olduğu dahi söylenebilir. Zira felsefe yalnızca “Nasıl?” sualini değil, “Niçin?” sualini de cevaplandırmaya çalışan bir disiplindir. Felsefede bilimden farklı olarak yapılan şey, nesnelliği aşan ancak akıl için tabii olan normatif-metafizikî ilave sualleri de cevaplandırmaya çalışmaktır. Kaldı ki insanlık tarihinde felsefî bilgi ile bilimsel bilgi daima birlikte var olmuşlardır. Bilimler; varlığın fizikî yönüyle ilgili olarak biriken, ilerleyen bir bilgi yapısına sahipken; felsefe normatif ve metafizikî alanlarla ilgili yönünden ötürü pek de fazla birikerek ilerleyen bir bilgi yapısına sahip değildir. Yunanlı tabip Hipokrates’e nispetle bilimsel anlamda bugün çok ileride olunduğu elbette doğrudur. Ancak, Platon’a nispetle felsefî anlamda daha ileride olunduğu pek söylenemez. Kullanılan bilgilerin materyalinde belki ilerde olunabilir ama felsefe yapma noktasında daha ileride olunduğu şüphelidir. Pejoratif-vulgarize tanımlamalar sebebiyle alışkanlığa dönüşen “bilim objektiftir”, “felsefe subjektiftir” söylemi; felsefî bilginin bilimsel bilgiden alelıtlak ayrıştığından ötürü değil, modern felsefenin tedricen, klasik felsefedeki tabiat felsefesi alanını doğa bilimlerine bırakması, dolayısıyla da metafizik ve normatif pratik alanla ilgili teknik terim dilinin daha ziyade adsal tanım ekseninde teşekkül etmesi ve ileri sürülen doktrinlerin de rasyonel bir çeşitliliği sergilemesi nedeniyledir. Hasıl-ı kelam felsefe; hayata ve varlığa dair yapılan mitolojikfantastikgrotesk ve mistik açıklamalara karşıt olarak, nominal ya da nesnel, bilinmesi istenen her şeyin rasyonel ve doğal nedenlerle yapılan izahıdır. Spesifik özelliği “akla muvâfakat” olan felsefeye; sujeden hareketle gerçekleştirilen akıl yürütme anlamında subjektiflik izafe edilebilir ise de rasyonaliteye uygun düşsün ya da düşmesin, mantık zemininde temellendirilsin ya da temellendirilmesin, rölativite anlamında subjektiflik izafe edilemez. Öyle zannedenler ya felsefeyi “Philosophy For Dummies” türü kitaplardan öğrenmeye kalkışanlar ya da “Philosophy For Dummies” türü “felsefe kitapları” ile “akademisyen” yapılmış kişilerin eğitimine maruz kalanlardır…

 

[1] Aristoteles, Metafizik, C. 1. (A-Z), Çev., A. Arslan, Ege Üni. Edebiyat F. Yay., İzmir, 1985.

[2] Aristoteles, Organon I. II. III. IV., Çev., H. R. Atademir, MEB. Yayınları, İstanbul, 1966.

[3] Doğan Özlem, Mantık, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 2004.

[4] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev., İ. Kuçuradi, Hacettepe Üni. Yay., Ankara, 1982.

[5] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Çev., A. Yardımlı, İdea Yay., İstanbul, 1993.

[6] Ahmet Arslan, Felsefeye Giriş, Vadi Yay., Ankara, 1996.

[7] Walter Kranz, Antik Felsefe, Çev., S. Y. Baydur, Sosyal Yay., İstanbul, 1984.

[8] W. Capelle, Sokrates’ten Önce Felsefe I., Çev., O. Özügül, Kabalcı Yay., İstanbul, 1994.

[9] Alfred Weber, Felsefe Tarihi, Çev., H.Vehbi Eralp, Devlet Basımevi, İstanbul, 1938.

[10] Bedia Akarsu, Çağdaş Felsefe, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1987.

[11] Mermi Uygur, Felsefenin Çağrısı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984.

[12] Frederich Nietzsche, Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, Çev., N. Hızır, İstanbul, Kabalcı Yay., 1992.

[13] Jozef M. Bochenski, Felsefece Düşünmenin Yolları, Çev., K. Dinçer, Pharmakon Yay., Ankara 2016.

[14] Bertrand Russell, Religion and Science, Oxford University Press, London, 1935.

[15] Cemal Yıldırım, Bilim Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985.

Bu yazı Genel Felsefe, WEB kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.