Bireysel Özerklik, Azınlık Hakları, Çokkültürlülük Ve Ethik Eksende Barış

Yeryüzündeki mevcut hemen hemen her ülkenin etnisite, lisan ve inanç bakımından muhtelif farklılıklardan müteşekkil olduğu bilinen bir gerçektir. Son dönemlerde yapılan araştırmalara göre dünyada yaklaşık beş bin etnik grup, altı yüz lisan grubu ve yirmi büyük inanç grubu bulunmaktadır. Bu çeşitlilik hayli ehemmiyetli ve potansiyeli yüksek ayrılıkçı bir dizi sorunu da beraberinde getirmektedir. Etnik self determinasyon, anadil kullanımı, inanç özgürlüğü, siyasi temsil, hukuki eşitlik ve refah paylaşımı gibi meseleler bunların başlıcalarıdır. Egemen güçler artık daha yoğun bir biçimde bu problemlerle karşı karşıya kalmaktadır. Bu konularda ahlak ve mantık zemininde savunulabilecek ve politik anlamda geçerli kılınabilecek çözüm talepleri, günümüz iktidar odaklarının karşısına dikilen en güçlü meydan okumalardır. Diğer rejimlere nispetle, söz konusu hususlarda bugüne kadar üretilmiş nisbî anlamdaki en uygun çözümü temsil eden liberal demokrasiler de maalesef birçok açıdan artık yetersizdir. Ortaya çıkan yeni çatışmalara bazı liberaller asıl sebebin hukuk düzenindeki eksiklikler olduğunu ve bu eksiklikler giderildiği takdirde de işlerin düzeltilebileceğini ileri sürerken; bazıları çatışmaların sebebinin insanların bir kısmının modernleşme sürecindeki geri kalmışlığı olduğunu ve belirli bir seviyede ekonomik gelişmişliğe ulaşıldığı takdirde ve refahtan onların da yeterince pay almaları halinde çatışmaların durdurulabileceğini; bazıları çatışmaların sebebinin azınlıkların cehaleti olduğunu ve yeterince eğitildikleri takdirde dominant kültüre entegrasyonun sağlanacağını ve çatışmaların da kendiliğinden ortadan kalkabileceğini; bazıları da esasen azınlık taleplerinin, yabancıların onları kışkırtmalarından ve içişlerine karışmalarından kaynaklandığını ve bu provokasyonların önlenmesi durumunda asıl işlerin yoluna konulacağını ileri sürmektedir. Öte yandan, Batılı liberal demokrasilerin tarihî tecrübeleri, tüm bu tespitlerin anlamsız olduğunu ve etnik, dilsel ve inançsal taleplerin de halâ devam ettiğini göstermektedir. Acaba bu problemler etik eksende; bireysel özerklik, azınlık hakları ve çok kültürlülük dikkate alınarak çözülebilir mi?

Bireysel özerklik (individual autonomy); kişinin kendi hayatını kendisinin-yönetmesi, kendi hayatını kendisinin belirlemesi, kendi hayatına kendi kurallarını koyabilmesi gibi anlamlara gelmektedir. Bir başka ifadeyle; bireysel özerklik; kişinin kendi hayatını kendisinin düzenlemesidir. Bu talep; realite dikkate alındığında hayli iddialı bir talep ise de esasta toplumsal pratiklerin devamlı olarak akılcı incelemeden geçirilmesiyle ilişkilidir. Muhakkak ki özerklik; tutkulara, güdülere ve kaprislere göre değil, akla göre karar vermek anlamındadır. Otonom birey; muayyen bir toplumda doğması itibarıyla kendi değerlerini kendisi yaratamasa da mevcut toplumsal değerleri devamlı olarak akılcı incelemelerden geçirebilen ve bilgisizliğin veya geçmişin şartlandırmalarının kölesi olmayan kişidir. Bu bağlamda otonom bireyin “eleştirel düşünen kişi” olduğu söylenebilir. Bireysel özerkliğin bu tanımı; kişinin sadece cebir ve şiddetten değil, aynı zamanda toplumsal geleneklerin determinasyonlarından da özgür olmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla otonom birey demek, özgür insan demektir. Şüphe yok ki özgürlüğün realizasyonu, verili toplumun ya da toplumsal hayatın sözleşme hukuku zemininde organizasyonunu ya da reorganizasyonunu gerektirir. Bugün itibarıyla liberal demokrasilerin etnisite, lisan ve inanç farklılıklarıyla alakalı başarısızlığından söz edilse de monarşi ve aristokrasiye karşı meydan okumaya başladığı ilk günlerde, aslında otonom bireyi ve sözleşme hukuku ekseninde organize edilecek sivil toplumu hedeflediğini söylemek herhalde yanlış olmayacaktır.

Liberal demokrasilerin bahse konu başarısızlıkları telafiye yönelik gayretleri elbette yok değildir. Başta; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948) olmak üzere; Birleşmiş Milletler nezdinde kabul gören Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye Edilmesine Dair Uluslararası Sözleşme (1969), Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi (1976), Etnik, Dinsel ve ya Dilsel Azınlıklara Mensup Olan Kişilerin Haklarına Dair Sözleşme (1993) bu çerçevede değerlendirilmelidir. Şüphe yok ki insanın; özgür, insanca bir hayat sürdürebilmesi hem insan haklarının kabulüne hem de etnik, dinsel, dilsel, medeni ve siyasi mensubiyetleri sebebiyle etnik, dinsel, dilsel, medeni ve siyasi haklarının kabulüne bağlıdır. 1969yılında kabul edilen “Her Türlü Irk Ayrımcılığının Tasfiye Edilmesine Dair Uluslararası Sözleşme”de bu hedefe yönelik şöyle denilmektedir: Birleşmiş Milletler: insanların doğuştan sahip oldukları insan onuru ve eşitlik ilkelerine dayanarak; aralarında ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımı yapılmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmesini; hukuk önünde eşit ve ayrımcılık veya ayrımcılığa tahrik karşısında hukukun eşit korumasından yararlanma hakkına sahip olduklarını; koloniciliği ve hangi biçimde ve nerede ortaya çıkarsa çıksın ırk ayrımcılığı şeklindeki uygulamaları kınayarak, yeryüzünden bütünüyle ve süratle tasfiye edilmesi ve insan onuruna dair anlayış ve saygının güvence altına alınmasını; Irk farklılığına dayanan bir üstünlük doktrininin bilimsel olarak yanlış, ahlaki olarak kınanması gereken, toplumsal olarak adaletsiz ve tehlikeli olduğunu, teoride ve pratikte hiç bir haklı noktasının bulunmadığını; ırk ayrımcılığının, uluslar arasında dostane ve barışçıl ilişkiler için bir engel olduğunu; yan yana yaşayan insanlar arasındaki barış ve güvenlik ile ahengi tahrip edebileceğini; ırk ayrımcılığının her türlü biçim ve görünümünü süratle tasfiye etmek ve ırklar arasında anlayışı geliştirmek ve ırkların ayrı tutulmadığı ve ırk ayrımcılığının yapılmadığı uluslararası bir toplumu inşa etmek üzere ırkçı doktrin ve uygulamaları önlemek ve bunlarla mücadele etmek için gerekli bütün tedbirleri almayı kabul ettiğini ilan eder. Bu sözleşmeye taraf devletler aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır: Bu sözleşmedeki “ırk ayrımcılığı” terimi siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel veya kamusal yaşamın her hangi bir alanında, insan hakları ve temel özgürlüklerin eşit ölçüde tanınmasını, kullanılmasını veya bunlardan yararlanılmasını kaldırma veya zayıflatma amacına sahip olan veya bu sonuçları doğuran ırk, renk, soy, ulusal veya etnik kökene dayanarak her hangi bir ayırma, dışlama, kısıtlama veya ayrıcalık tanıma anlamına gelir. Her bir taraf devlet: Irk ayrımcılığını kınar ve hiç gecikmeden her türlü ırk ayrımcılığını elverişli bütün araçlarla tasfiye eden ve bütün ırklar arasında anlayışın geliştiren bir politika izlemeyi taahhüt eder. Kişilere, kişi guruplarına veya kurumlara karşı ırk ayrımcılığı şeklindeki her hangi bir eylem veya uygulamaya girmemeyi ve bütün kamu makamları ile ulusal veya yerel kamu kuruluşlarının bu yükümlülüğe uygun davranmalarını sağlamayı taahhüt eder. Kişiler, gruplar veya örgütler tarafından yapılan ırk ayrımcılığını, şartların gerektirmesi halinde yasa çıkararak, gerekli her türlü vasıtayı kullanarak yasaklar ve buna son verir.  Bir renk veya etnik kökenden olan bir ırkın veya bir kişi grubunun üstünlüğüne dayanan veya her hangi bir biçimde ırk düşmanlığını veya ayrımcılığını meşru göstermeye teşebbüs eden fikirlere veya teorilere dayanan bütün propagandaları ve örgütleri yasaklar ve mahkûm eder. Her ırk mensubuna; yargı yerleri ve adalet dağıtan her türlü organ önünde eşit muamele görme hakkı; kişi güvenliği hakkı ile hükümet görevlileri veya başka bir birey grubu veya kuruluşu tarafından yapılan şiddete ve müessir fiile karşı devlet tarafından korunma hakkı; siyasal haklar, özellikle genellik ve eşitlik ilkelerine dayanan seçimlere katılma -seçme ve seçimlerde aday olma- yönetimde ve ayrıca kamusal işlerin icrasında yer alma kamu hizmetlerine ulaşma hakkı; devletin hudutları içinde seyahat özgürlüğü ve yerleşim hakkı; kendi ülkesine olduğu gibi bir ülkeden çıkma ve kendi ülkesine dönme hakkı; vatandaşlık hakkı;  evlenme ve eşini seçme hakkı;  tek başına veya başkaları ile birlikte mal ve mülke sahip olma hakkı;  miras hakkı;  düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı;  fikir ve ifade özgürlüğü hakkı;  barışçıl bir biçimde toplanma ve örgütlenme özgürlüğü hakkı; ekonomik, sosyal ve kültürel haklar, özellikle çalışma, işini serbestçe seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma, işsizliğe karşı korunma, eşit işe eşit ücret, adil ve elverişli gelir hakları; sendika kurma ve sendikalara girme hakkı;  konut hakkı;  sağlık, tıbbi bakım, sosyal güvenlik ve sosyal hizmetlerden yararlanma hakkı;  eğitim ve öğrenim hakkı; kültürel faaliyetlere eşit olarak katılma hakkı; ulaşım araçları, oteller, restoranlar, kafeteryalar, tiyatrolar ve parklar gibi halkın kullanımı için tasarlanmış yerlere ve hizmetlere eşit olarak ulaşma hakkı tanır. Kendi egemenlik alanları içinde bulunan herkese, bu sözleşmeye aykırı olarak insan haklarını ve temel özgürlükleri ihlal eden her türlü ırk ayrımcılığına karşı, yetkili ulusal yargı yerleri ve diğer devlet kurumları vasıtasıyla etkili bir koruma ve başvurabilecekleri hukuki yolları sağlar, ayrıca bu tür ayrımcılığın sonucu olarak uğranılan zararlar için yargı yerlerinden gerçekçi ve tatmin edici bir tazminat isteme hakkı tanır.

1976 yılında kabul edilen Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi’nde de aynı hedefe yönelik olmak üzere şöyle denilmektedir: Birleşmiş Milletler: insanlık ailesinin tüm mensuplarının doğuştan sahip oldukları onurun ve eşit ve devredilmez haklarının tanınmasının, dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu göz önünde bulundurarak; gerekli bütün tedbirleri almayı kabul ettiğini ilan eder. Bu sözleşmeye taraf devletler aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır: Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler. Bu hak gereğince halklar kendi siyasal statülerini özgürce kararlaştırırlar ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce sağlarlar. Bütün halklar, kendi amaçları doğrultusunda, karşılıklı yarar ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine halel getirmemek kaydıyla, kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk hiçbir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olanaklarından yoksun bırakılamaz. Özerk olmayan ve vesayet altında bulunan halkların yönetilmesinden sorumlu olan devletler o halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkının gerçekleştirilmesini kolaylaştıracaklar ve bu hakka saygı göstereceklerdir. Etnik, dinsel ya da dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde, bu azınlıklara mensup olan kişiler, kendi gruplarının diğer üyeleri ile birlikte, kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerine inanma ve bu dine göre ibadet etme, ya da kendi dillerini kullanma hakkından yoksun bırakılmayacaklardır.

1993 yılında kabul edilen Etnik, Dinsel ve ya Dilsel Azınlıklara Mensup Olan Kişilerin Haklarına Dair Sözleşme’de de yine aynı hedefe yönelik şöyle denilmektedir: Birleşmiş Milletler: Azınlıkların korunmasında ve ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişilerin haklarının geliştirilmesinde; uluslararası insan hakları belgelerinin etkili bir biçimde uygulanmasını daha fazla güvence altına alma ihtiyacını kabul ederek; işbu sözleşmeyi ilan eder: Devletler: kendi ülkeleri üzerindeki azınlıkların varlığını ve ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel kimliklerini korur ve bu kimlikleri geliştirmeleri için gerekli şartların oluşmasını teşvik ederek, yasal ve diğer tedbirleri alır. Ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel azınlıklara mensup kişiler, özel veya kamusal alanda hiç bir müdahaleye veya hiç bir ayrımcılığa maruz kalmadan ve serbestçe kendi kültürlerini yaşama, kendi dinlerinde ibadet etme ve uygulamada bulunma ve kendi dillerini kullanma; kendi örgütlerini kurma ve sürdürme; hiç bir ayrımcılığa maruz kalmadan, kendi grubunun diğer üyeleriyle ve başka azınlıklara mensup kişilerle ve ayrıca hudut komşusu diğer devletlerin ulusal veya etnik, dinsel veya dilsel bağlarla bağlı oldukları vatandaşlarıyla serbest ve barışçıl ilişkiler kurma ve bu ilişkileri sürdürme hakkına sahiptir. Azınlığa mensup kişiler; bu sözleşmede yer alan haklar da dâhil sahip oldukları hakları, hiç bir ayrımcılığına maruz kalmadan kendi başlarına veya mensup oldukları grubun diğer üyeleri ile birlikte kullanabilirler. Devletler de gerektiği takdirde, azınlıklara mensup olan kişilerin bütün insan haklarını ve temel özgürlükleri hiç bir ayrımcılığa maruz kalmadan tam ve etkili bir biçimde ve hukuk önünde tam bir eşitlik içinde kullanabilmelerini sağlayacak tedbirler alır.

Liberal demokrasilerin tüm bu telafi girişimlerine rağmen; etnisite, lisan ve inanç farklılıklarının haklı taleplerini karşılama hususunda bir türlü başarıya ulaşamaması onun yapısal-temel parametreleriyle alakalıdır. Liberal bir toplumsal pratiğin yapısal-temel parametrelerinin akılcılık, bireycilik, faydacılık ve sekülarizasyon olduğu dikkate alınırsa niçin başarısız olunduğu kolaylıkla anlaşılacaktır. Liberalizm, dünyanın rasyonel bir yapısı olduğunu ve bunun bireyler tarafından eleştirel akılla keşfedilebileceğini kabul eder. Buna göre bireyler, kendileri için neyin iyi, neyin kötü olduğuna karar verebilecek niteliğe sahiptirler ve bunu kendi akıllarıyla pekâlâ yapabilirler. Bu konuda dinin ya da toplumun yahut da devletin rehberliğine ihtiyaç yoktur. Bireylerin özgürlüğü, zaten onların rasyonel bir varlık olmalarıyla doğrudan alâkalıdır. Söz konusu rasyonellik bazen kurucu-kurgulayıcı akıl, bazen de keşfedici akıl şeklinde değerlendirilse de liberalizm için toplumsal ve siyasal hayatın kriteri akıldan başka bir şey değildir. Bunun anlamı da toplumsal-siyasal ilişkilerin seküler-laik eksende inşa edileceğidir. Akılcılığın doğal sonucu olan bireycilik, toplum veya devlet karşısında bireyin önceliğine ve üstünlüğüne duyulan inançtır. Bir siyasî teori ileri sürülecekse ya da toplumsal bir açıklama yapılacaksa bu bireye yönelik olmalıdır. Bireyler eşit ahlakî değerde, ayrı ve biricik şahsiyetlerdir. Liberalizmin hedefi, her bireyin kendi yetenekleri ölçüsünde yapabileceğinin en iyisini yaparak, “kendi tanımladığı iyi” yönünde yaşayabileceği bir toplum inşa etmektir. Bunun anlamı da liberalizmin bireylerin kendilerini ilgilendiren ahlakî kararlarını yine kendilerinin almasını mümkün kılan bir kurallar bütünü oluşturma noktasında, nötr pozisyonda bulunduğudur. Bireycilik; insanın dünyada kendi otonomisiyle hayatını özgürce ve eşitçe kurmasını savunmaktır. İnsanın bu durumunu hümanist düşünür Pico Della Mirandola, Tanrı’ya atfen şu şekilde dile getirir: “İnsanoğlu, sana ne önceden hazırlanmış bir statü ne özel bir bilgi ne de imtiyazlar verdim. Sen bunlara kendi karar ve seçiminle sahip olabilirsin. Seni dünyanın merkezine koydum. Öyle ki bu noktadan dünyadaki en iyi olanı kendin görebilmelisin. Seni ne dünyalı ne de öbür dünyalı ne ölümlü ne de ölümsüz yarattım. Özgür bir sanatçı gibi sen kendi biçimini kendin karar vererek ayırt edici özelliklerinle oluşturmalısın.”[1] Bireyciliğin doğal uzantısı da şüphesiz ahlaki faydacılıktır (utilitarizm). Birey herhangi bir eylemde bulunacaksa peşinde olduğu şey, kaçınılmaz bir biçimde başkalarının iyiliği değil, kendi faydası, kendi öz çıkarıdır. Birey, kendisine faydalı olacak şeylerin peşinde koşarken, toplumun faydasına olacak şeylere katkıda bulunabilir fakat bu direkt olarak gerçekleşmez. Dolayısıyla birey için topluma katkıda bulunmak, onun kendi mutluluğunun bir parçasını oluşturmaz ve oluşturamaz.[2] Adam Smith’in deyişiyle; “İnsanın hemen her zaman hemcinslerinin yardımına ihtiyacı vardır. Ancak bu yardım sadece onların cömertliğine bağlı olarak beklenirse çoğunlukla eli boş kalınır. İnsan, kendine fayda sağlayacak biçimde hemcinslerinin bencilliğine seslenir ve onlardan istediği şeylerin karşılanması halinde bundan herkesin kârlı çıkacağını onlara gösterebilirse başarılı olma şansı daha yüksek olur. Sosyal ilişkilerin temel prensibi, ‘benim istediğimi bana ver, buna karşılık sen de benden istediğini al’, biçimindedir. Böylelikle ihtiyaç duyduğumuz yardıma büyük ölçüde kavuşmuş oluruz. Aksi, doğru bir iddia değildir.[3] Kendisinin hazzına ya da ızdırabına yönelik, kendi beklentileri tarafından motive edilen ve eylemde bulunan birey için özgecilikten ya da toplumculuktan söz edilemez. İyiyi ve kötüyü ayırt etmek için bir kriter sunma bahanesiyle ileri sürülen fayda ilkesi, aslında iyi ve kötü kavramlarının birer revizyonunu vermektedir. Şöyle ki eğer fayda ilkesi kabul edilecek olursa bir eylem ne kadar rezilane olursa olsun, onun kendinde kötü olmadığı ya da sırf öyle olduğu için iyi veya kötü diye kabul edilemeyeceği benimsenmek zorundadır. Çünkü bu ilkeye göre tüm eylemler sonuçları çerçevesinde değerlendirilmek durumundadır ve eğer eylemin sonuçları bireysel faydayı temin edecekse o zaman o eylem, ister masumların öldürülmesi isterse çocukların katledilmesi ya da çocuklara tecavüz edilmesi olsun haklı çıkarılmış olacaktır. Kısacası, fayda ilkesinin ince ipi üzerinde duran, daha doğrusu o ilkenin kabulüyle yıkılması mukadder olan bütün bir adalet sisteminden başkası değildir.[4] Rasyonel ve individual bir kimliğe toplumcu, özgeci çağrılarda bulunmak, rasyonel değil irrasyonel bir istektir. Zira birey için, özgeci etik argümanlara uymak söz konusu olacaksa eğer, bu yalnızca bir yanılsama olarak gerçekleşebilir. Besbelli ki bu yapı içerisinde başkalarına yönelik müspet faaliyetleri, yani başkalarının iyiliğini amaç olarak kabul eden davranışları kavramanın imkânı yoktur. Zira faydacı-utilitarist hesaplama, sevgi, kardeşlik, dostluk gibi olumsallıklara hiçbir temel gönderme yapmaz. Etik açıdan sorun tam da bu noktada başlamaktadır. Açıkçası kolektif fayda, kamu düzeni için nedenli rasyonel gözükürse gözüksün, bireysel öz çıkar zemininde haklılaştırılabilmesinin hiçbir yolu yoktur. Fayda ilkesinin, azami sayıdaki insanın azami mutluluğu şeklindeki en iyimser yorumunda bile otoriter ve totaliter yönetimleri savunmak için kullanılabilecek bir argüman olduğu inkar edilemez. Özcü doğaya özgeci çağrılarda bulunmak, rasyonel değil irrasyoneldir. Sekülarizasyon denilen şey de tüm bu parametreler sonucunda ortaya çıkan toplumsal pratiktir. Gelinen bu noktada şöyle bir çıkarımda bulunmak kolay kolay yanlışlanamayacaktır: Liberal demokrasiler; üzerine bina edildiği parametrelerin zorunlu sonucu olarak etnisite, lisan ve inanç farklılıklarının haklı taleplerini istese de karşılayamaz.

Acaba; kimliğinin unsurlarını tarihsel ve toplumsal herhangi bir kaynaktan almayıp, kendi rasyonalitesiyle yaratan birey için, uyulması gereken-normatif kurallara uymak, dolayısıyla da etnisite, lisan ve inanç farklılıklarının haklı taleplerini gerçekleştirecek yönde davranmak ve ona uygun bir yeni siyasal model inşa etmek mümkün olamaz mı? Acaba etik argümantasyon fayda-utilitarizm gibi bir neticeye göre değil de “ÖDEV” ve “ÇOKKÜLTÜRLÜLÜK” gibi bir amaca göre kurulsa bu başarılamaz mı? Modernitenin kapsamında bulunmasına rağmen “erdemin son taç giyişini sağlayan filozof” Immanuel Kant[5] vari bir “deontolojik ahlak” ve “ebedi barış ilkeleri” tasarlanarak etnisite, lisan ve inanç farklılıklarının haklı talepleri karşılanamaz mı? Bence karşılanabilir… Kant’ın sözünü ettiği ahlak ve barış ilkeleri şunlardır: “Genel bir kanun olmasını isteyebileceğiniz bir ilkeye, maxim’e göre davranınız.” “Öyle davranınız ki bu davranışınızda insanlığı hem kendinizde hem de diğer insanların her birinde her zaman bir amaç olarak göresiniz; asla bir araç olarak kullanmayasınız.” “İnsanlığı, kendinizde ve başkalarında hiçbir zaman bir araç olarak değil, hep bir amaç olarak görecek gibi davranın.” [6] “Ebedi barışın nihai ilk maddesi; devletin siyasal formu; özgürlük, eşitlik ve yurttaşlık ilkelerine dayalı cumhuriyet-demokrasi –rule of law– olmalıdır.” “İkinci maddesi; toplumlar arası hukuk bağımsız toplumlardan kurulu bir federasyona dayanmalıdır.” “Üçüncü maddesi; dünya vatandaşlığı hukuku, evrensel bir misafirlik şartıyla sınırlandırılmalıdır. Zira yeryüzü belirli sayıda devlete-topluma ait değil, bütün insanlığa aittir ve sömürgecilik kabul edilemez.”[7] Bireysel Özerklik, Azınlık Hakları, Çokkültürlülük ve Ethik Eksende Barış” derken tasarlamaya çalıştığım zemin işte böyle bir zemindir…

[1] Nino Langiulli, “Humanism”,  The Encyclopedia Philosophia, The Free Press, USA, 1976.

[2] Ross Poole, Ahlak ve Modernlik, Çev., M. Küçük, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1998.

[3] Adam Smith, Ulusların Zenginliği, Çev., A. Yunus – M. Bakırcı, Alan Yay., İstanbul, 1997.

[4] Alasdair MacIntyre, Ethik’in Kısa Tarihi, Çev., H. – S. Hünler, Paradigma Yay., İstanbul, 2001.

[5] Alasdair MacIntyre, Erdem Peşinde, Çev., M. Özcan, Ayrıntı Yay., İstanbul, 2001.

[6] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev., Ioanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, Ankara, 1995.

[7] Immanuel Kant, Ebedi Barış Üzerine Felsefi Deneme, Çev., Y. Abadan – S. Meray, Ankara Üni. SBF Yay., Ankara, 1960.

Bu yazı Felsefe, Hukuk, Siyaset kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.