Sıradanlığın Kötülüğü Üzerine

Sıradanlığın Kötülüğü” ifadesi; Hannah ARENDT’in, Türkçe’ye “Kötülüğün Sıradanlığı” başlığıyla çevrilen, “Eichmann in Jerusalem A Report on the Banality of Evil” adlı kitabından mülhem… Orijinali rapor olan bu çalışmasında ARENDT; özelde, Nazi Almanya’sında, nihai aşamada soykırıma dönüşen Yahudi tehciri olayının organizatörü SS Subayı Yarbay Adolf Eichmann’ın, mağlubiyetle sonuçlanan İkinci Dünya Savaşı sonrası, savaş suçlularının yargılandığı Nürnberg Uluslararası Askeri Mahkemesi’nden ve kendisiyle ilgili verilebilecek “ölüm cezası”ndan kurtulabilmek maksadıyla göz altındayken firar edip saklandığı Arjantin, Buenos Aires’te, İsrail ajanları tarafından Mayıs 1960’ta yakalanarak, kaçırılıp, getirildiği Kudüs’te, İsrail mahkemelerinde yargılandığı dava safahatını; geneldeyse totalitarizm ideolojisinin Almanya’da nasıl olup da yeşerebildiğini, kimlerin sayesinde nasıl yol aldığını, iktidarını kimler sayesinde nasıl sürdürdüğünü ve mukadder akıbetinin ne olduğunu tahlil etmektedir.[1] ARENDT; “kötülüğün sıradanlığı” tabiriyle siyasi-bürokratik çarkın işleyişinin rutinine sıkı sıkıya bağlılığı, kamusal görev olarak yapılan işlerin “altın kural” anlamında ahlaka uygunluğunu düşünmemeyi, neticelerini önemsememeyi, riayet edilen emirler hususunda rasyonel kritiğe ve sorgulamaya tamamen kapalı olmayı kastetmektedir. Ona göre; hayata dair gerçekliğe, tefekkür ve teemmülden bu kadar uzak olmak, belki de insan oğlunun bünyesinde bulunan bütün şeytani güdülerin vereceği zarardan daha büyük bir zarara ve yıkıma yol açmaktadır… İşte böylesi “sıradan-kötü” biri olan Adolf Eichmann; madencilik işleriyle uğraşan esnaf bir babanın beş çocuğundan 1906 doğumlu, lise eğitimini dahi tamamlayamamış, bir baltaya sap olacak gibi de görünmeyen en küçüğü idi… Yirmili yaşlarından itibaren bir elektronik şirketinin satış departmanında pazarlamacılık yapmaya başlamış fakat çalışmaya beş-altı yıl anca dayanabilmiş, kovulunca da şansını HİTLER önderliğindeki Nasyonal Sosyalist Parti’ye üye olarak katıldığı SS (SCHUTZ-STAFFEL / NAZİ – KORUMA TİMİ)birliğinde, askerlikte denemeye karar vermiş, hırslı bir ikbâl-perest… 1934’te on başı; 1938’de Avusturya Yahudileri Göç Merkezi sorumlusu teğmen; teğmenlikten on dört ay sonra gayretkeşliğinden ötürü yüzbaşı, bir buçuk sene sonra da “Nihai Çözüm” (Yahudilerin gaz odalarında yakılması) uğrunda oynadığı role istinaden 1941’de yarbay. Kariyer basamaklarını her ne kadar dört yıl gibi kısa bir sürede hızla tırmanmışsa da yarbaylık onun için son basamak olmuş… 31 Mayıs 1962’de İsrail Yüksek Mahkemesi’nin hakkında verdiği idam kararı infaz edilip, cesedi yakılarak, külleri Akdeniz’e atılınca hayatı da son bulmuş… Adolf Eichmann’ın; kamusal görev bildiği eylemleri gerçekleştirirken sergilediği olağan üstü gayretin arkasındaki tek motivasyon belki de sadece terfi etme arzusuydu ve bu motivasyonu kendi başına belki kriminal de değildi. Ancak tefekkür ve teemmülden yoksunluk sebebiyle gerçekleştirilen bu eylemler sonuçları itibarıyla insanlığa karşı işlenmiş suçlardı. Maalesef kötülüğün sıradanlığı bir katliam siyasetinin uygulamaya konulduğu ve aktif olarak desteklendiği gerçeğini değiştiremez. Zira siyasette itaat ve destek aynı şeydir…  Müsebbip ne kadar fail ise fail de o kadar müsebbiptir… “Birisi kalbinize silah dayayıp, en yakın arkadaşınızı öldürmenizi emrederse yapmanız gereken tek şey onu öldürmektir.” veya “Yüklü bir meblağ söz konusu olduğunda, buna kim dayanabilir?”; şeklindeki argümanlarla fail ve müsebbip ayrımları yapmak kabul edilebilir olsaydı yeryüzünde ne adaletin tahakkuku ne de tarihin doğru yazılması mümkün olurdu…

Şüphe yok ki sıradan insan tiplerinin bile dehşetengiz kötü karakterlere bürünmesini sağlayan fail-i hakiki, totaliter siyasal sistemdir… Totaliter sistemlerin özü; ülkenin bekası, ebed-müddet devlet iddialarıyla fertlerin bir kısmını mutlak yetkililer, bir kısmını da yönetim mekanizmasındaki çarklar ve dişliler haline dönüştürüp, onları insanlıktan çıkarmasıdır. Beka, ebed-müddet iddiaları; hikmet-i hükümet manipülasyonlarıyla iktidarın varlığını sürdürürken, mutlak yetkililerin fiilleriyle yurttaşların yani çark ve dişlilerin fiillerinin aynı kurallara tabi olmadıkları aldatmacasına ve eylem ilkesi olarak da “korku”ya dayanır. Hukukun üstünlüğü nasıl anayasal demokrasinin özüyse, “korku” da totaliter yönetimin özüdür. Korku; sadece tebaanın, otokrattan duyduğu dehşet değil, aynı zamanda otokratın da tebaasından duyduğu dehşettir. Koruma ordularıyla dolaşmaları boşuna değildir… Korku şeklindeki eylem ilkesinin yıkıcı ve yozlaştırıcı olduğu çok açıktır. Bu nedenden ötürüdür ki totalitarizm; bireysel temel-doğal hakların ve özgürlüklerin en radikal reddidir… Totalitarizm; özgürlüğü, zorunluluğun kavranması ve zorunluluğa uyum sağlanması diye tanımlar… Korku şartlarında; devletin, serbestçe at koşturması ve tutarlılık iddiasındaki ideolojisini realize edebilmesi için her aracın kullanımı “meşru”dur. Totaliter ideolojiye aykırı tehlikeli düşüncelerin izini sürmek, hafiyelik sistemi, işkence ve hapishaneler başlıca dayanaklarıdır… Bu  açıdan bakıldığında bizatihi suç ve bizatihi masumiyet tanımları da anlamsız kategorilerdir. Daha doğrusu tanımın ne olduğuna ancak totaliter ideoloji karar verir… Totaliter ideolojik düşünüş; mevcut realiteden bağımsız olduğu ölçüde hakikate imal edilmiş şey olarak bakar. Dolayısıyla da realite totaliter ideolojinin kurgusal dünyasına uydurulacaksa eğer, gerekli olan şey insanların tahakküm altına alınmasıdır. Devlet terörünün yaratılmasının aslî sebebi de budur… Totaliter ideoloji; tüm dünyayı fethetmediği, korku ve terörün demirden kıskacıyla ayıklanması gerekenleri ayıklamadığı, bütün insanları tek bir insan türü içerisinde eritmediği, stabilize etmediği ve statik kılmadığı sürece tam anlamıyla iktidarını gerçekleştiremez. Bunun içindir ki o, insanlığın uzun ve günahkâr tarihinde eşi benzeri görülmedik suçları işlemeye hazırdır… Total tahakkümün en kolay yolu da grup dayanışmasından ve şuurundan yoksun atomize toplum ve izole bireyler yaratmaktır… Bunun en temel vasıtası da totaliter ideolojik eğitimdir… Bir devletin totaliter olup olmadığını belirleyen en bariz unsur; fonksiyonlarının güçler dengesine ya da kuvvetler ayrımına dayanıp dayanmamasıdır. Totaliter yönetimler bütün iktidarı tek-adamın elinde toplar. Otokrat, tek-adam; kendisini organik toplumun biricik beyni olarak görür. Doğal olarak da yetkilerini, diğer insanları mutlak ve köklü anlamda aciz hale getirecek biçimde kullanır. İstediğini, istediği mevkide istihdam eder; istemediklerini de işinden-gücünden yoksun bırakır. Muhalefetle de kendi total tahakküm rejimine başlamadan önce kökünün kazınması gereken iç-düşman mesabesinde ilgilenir… Yürütme erkinin; yasama ve yargı erklerinden ayrılmadığı ve onlar tarafından kontrol edilmediği yerde, hukukun kaynağı akıl değil zorba güç olur. “Güçlü olan haklıdır.” sözünün geçerli olduğu yönetim de tabiatıyla totaliter yönetimdir. Hatta ve hatta çoğunluğun verdiği kararlarla yönetilen fakat hukukun üstünlüğü ilkesinin yürürlükte olmadığı demokratik bir yönetim bile totaliterdir. Zira çoğunluk tercihi ile eşitlik ilkesi her zaman paralel yürütülemez. Eşitliğin ortadan kaldırılışı ise totalitarizme kapı aralar. Eşitliğin geçerli olduğu alan elbette müşterek alan anlamında kamusal alandır. Kamusal alan; birilerinin münhasır alanı olarak görülemez. Yasa önünde eşitlik, özgür toplumun ve hukuk devletinin ayırt edici özelliğidir. Ancak kamusal alandaki eşitlik; muayyen bir geleneği herkes için eşit derecede geçerli olan genel davranış kalıbına dönüştürmek de değildir. Çünkü böyle bir kabul de totaliterdir. Kamusal alanın dışı; “özel alan” bireylerin mahremiyet alanıdır ve çeşitliliği, farklılığı öngörür. Özgürlüğün teminatı çeşitliliğin ve farklılığın kabulüdür. Almanya’da Nazi yönetimiyle birlikte sistemin totalitarizme dönüştürüldüğünün en açık kanıtı, özellikle Yahudilere yönelik yapılmaya başlanan sistematik ayrımlardır. Ne yazık ki bu ayrımlara toplumsal platformda sağ duyulu insanlar tarafından tepki gösterilmemesi, bilahare Yahudilere yönelik fecaatin başlıca sebebi olmuştur.[2]

Sıradanlığın kötülüğü üzerine yükselen totalitarizmin üç temel versiyonu faşizmsosyalizm ve konservativizm adlı kollektivist ideolojilerdir ve her üçünün de Türkiye’ye şöyle ya da böyle yansımaları olmuştur. Faşizm; devleti mutlak bir organizma kabul edip, tek-adam / tek-parti egemenliğini ve tahakküm rejimini savunan; güçler ayrımını ve hukukun üstünlüğünü reddeden; sıklıkla ırkçı ya da daima milliyetçi olan siyasi ideolojidir. Değişik ülkelerdeki uygulamalarında bazı formel farklılıklar görülse de faşizmin kendine mahsus belirli bir takım özellikleri vardır. Bunlardan en önemlisi; devletin mutlak üstünlüğünün benimsenmesi ve bireyin devletin determinasyonuna tabi kılınmasıdır. Devlet; “milletin şahs-ı manevisini temsil” ettiğinden ve genellikle “karizmatik önder” tek-adamın şahsında somutlaştığından, birey kendi iradesini yok sayıp, onun emirlerine, daha doğrusu yöneticilerin emirlerine eksiksiz ve sorgulamaksızın uymak mecburiyetindedir. Bireylerden müteşekkil millet devleti değil, devlet milleti yaratır ve ona müessir bir mevcudiyet kazandırır.[3] Hedef; tek-tip insan ve tek-tip düşüncedir. Disiplin, emre itaat, göreve adanmışlık ve savaşkanlık yegâne kutsal değerlerdir. Kararlılığı sarsıcı ve zayıflatıcı etkide bulunabilecek bireysel ahlakî kaygılara karşı çıkılır. Üstün ırkın dejenerasyonu asla kabul edilmez.[4] Faşizmin sık rastlanan bir diğer özelliği de “dava”ya, devletin yazgısında bulunduğu ileri sürülen bir ulvi amaca, mesela “dünyaya düzen vermek” gibi bir hedefe yer vermesidir.[5] Hedefi gerçekleştirecek olanlar da resmi eğitimle yetiştirilecek olan yeni nesillerdir. Bu maksatla çocuklar, ailelerinden koparılarak ortak bir yönetim altında toplanır, yüce ve büyüleyici unsurlar olarak “büyük önder”, “tek-adam”, “ulus”, “vatan severlik” gibi sembollerle homojenleştirilmeye çalışılır.[6] Böylesi bir dezenformasyon sürecinin neticesi, şüphesiz itaatkâr ama hiçbir müspet niteliği olmayan yeni nesillerdir ve bu nesiller ne yazık ki farkında olmaksızın kendilerine doğası gereği asla değer vermesi mümkün olmayan otoriter ve totaliter diktatörlüklerin payandası durumuna düşeceklerdir.[7] Faşizmin; ziyadesiyle cahil, sıradan-kötü kitlelerin omuzlarında yükselmesinin temel sebebi de zaten budur…

Ekonomik eşitlik gibi hayalî bir modus vivendi ile yola çıkan ama kötülüğün sıradanlığı ile neticelenen sosyalizme gelince: Sosyalizm; üretim araçlarının kamuya ait olduğu, merkezi planlama aracılığıyla çalışabilecek her ferde iş verilip, yine herkese üretime katkıda bulunulduğu oranda pay dağıtıldığı, üretime ait olmayan; okullar, hastaneler, ulaşım, iletişim ve benzeri hizmetlerin de toplumsal üründen karşılandığı, üretime katkıda bulunamayanların da sosyal güvenliğinin temin edildiği, emek gücününse yalnızca topluma satıldığı, sınıflaşmanın da sömürünün de mevcut olamayacağı,  çatışmasız, rekabetsiz bir toplumsal yapı kurulunca da devletin kendiliğinden ortadan kalkacağı iddiasındaki siyasi ideolojidir.[8] Sosyalizmin; sistem istikrar kazanınca gerçekleşeceğini söylediği modus vivendi temenniler ne yazık ki sosyalist hiçbir devlette realiteye aksetmemiştir. Mutlak bir bolluk dönemi ve mutlak iyi insan doğası düşünülmedikçe, kural-uygulama çerçevesinde de kalsa siyasetin ve dolayısıyla devletin ortadan kalkması ne yazık ki imkânsızdır. Üretim ve dağıtımın muayyen bir örgütlenme biçiminin, yönetim sorununu tamamen çözeceğini düşünmek olsa olsa bir hayalden ibarettir.[9] Totaliter ve otoriter bir ideoloji olma noktasında faşizmin ve sosyalizmin uygulamada hiç de farklı olmadığı tarihi tecrübeyle sabittir. Faşist Almanya ve Sosyalist Rusya her ne kadar birbirlerinden çok farklı ideolojik, tarihsel, ekonomik ve kültürel koşullardan yola çıkmış iseler de yapısal olarak birbirleriyle özdeş totaliter sonuçlara ulaşmışlardır… Faşizmin ve sosyalizmin Türkiye’ye yansımalarını tek-parti diktatörlüğü dönemi CHP milletvekili ve partinin resmi yayın organı Hakimiyet-i Milliye (Ulus) gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay; 1931’de kaleme aldığı “Faşist Roma Kemalist Tiran” başlıklı kitabında şöyle değerlendiriyor: “Bizim Rusya’da ve İtalya’da sevdiğimiz şey, bizim işimize yarayacak ihtilalci terbiye ve inkişaf metotlarıdır… Faşizmle sosyalizmi ayıran farklar gaye değil, hareket tarzı farklarıdır… Türk yığınlarının terbiyesi için Moskova’nın yığın terbiyesi metotları; devletçi Türk iktisatçılığı içinse Faşizmin korporasyon metotları benimsenmelidir…”[10]

Totalitarizmin üçüncü versiyonu konservativizm; siyaset literatürüne 1830’lardan itibaren giren, İngiliz düşünür Edmund Burke’nin 1790‘da kaleme aldığı Fransız Devrimi Üzerine Düşünceler adlı eleştirisiyle şekillenmeye başlayan, modern dönemin belki de en uzun ömürlü olmuş ideolojisidir. Konservativizm; “aydınlanma”, “kapitalizm”, “endüstriyalizm” ve bunların siyasal uzantıları liberalizm ve sosyalizme tepki olarak teşekkül etmiştir. Liberalizm ve sosyalizm gibi, konservativizmin de toplumsal-siyasal bir anlayış olarak temel parametreleri vardır ve o da esas itibarıyla fert ve devlet arasındaki “meşru” ilişkilerin nasıl tanzim edilmesi gerektiği konusuyla ilgilenir. Konservativizmin dayandığı ilkeleri şu şekilde sıralamak mümkündür: 1- Tarih ve Gelenek: Toplumsal yapı ne liberallerin söylediği gibi hayali bir sözleşmenin ne de sosyalistlerin söylediği gibi tesadüfi ekonomik ilişkilerin ürünüdür. Toplumsal yapı; ahlaki, hukuki, siyasi, iktisadi her türlü değerde tarihsel ve geleneksel ortaklıktır. Bir sosyal ilişkiler ağı için değişim mecburiyet olmadığı taktirde değişmemek asıldır. 2- Pragmatik ve Rasyonel Bilgi: Toplumsal yapının muhafazası, şüphesiz pratik değerlerin ve tecrübi bilginin geleceğe intikaline bağlıdır. Bireysel ve toplumsal gelişme için rasyonel bilgi; mantık, mukayese ve muhakeme önemliyse de tek başına yeterli değildir. Pragmatik tecrübelerden, örf ve adetlerden kaynaklanan “ön kabuller” hurafe de olsa rasyonel bilgi kadar önemlidir. Zira salt akılcı bir yöneticinin toplumun çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün tutması, salt akılcı bir askerin başkaları için savaşıp ölmesi, salt akılcı bir insanın aile külfetine katlanması pek de kabil değildir. 3- Otorite ve Düzen: Yaşayan bir organizma olarak toplumun varlığı, iktidarın ve istikrarın varlığına bağlıdır. Canlı bir organizmanın farklı unsurlarının farklı fonksiyonları bulunduğu gibi, sosyal yapıyı meydana getiren fert, aile, cemaat, cemiyet, devlet gibi unsurların da farklı fonksiyonları bulunmaktadır. Ayaklardan ayak fonksiyonu, ellerden el, baştan da baş fonksiyonu sadır olmalıdır. Tabiatıyla toplumsal düzen, her unsurun kendi fonksiyonunu ifa etmesine bağlıdır. Kurallar, yetkiler ve sorumluluklar sosyal ve siyasal sürecin doğal ürünü olmalıdır. İstikrarın korunması, toplumsal otoritenin yukarıdan aşağıya doğru uygulanmasını gerektirir. Bu uygulama bilgi, tecrübe ve eğitimden yoksun olanlara, kendileri için gerekli ve faydalı şeyleri takip edebilmeleri açısından rehberlik ve destek anlamına gelmektedir. Rehberlik ya da liderlik; şüphesiz bilgi, tecrübe ve tabiatın mahsulüdür. Ebeveynin çocukları üzerindeki otoritesi neyse yöneticilerin, hiyerarşinin alt basamaklarındakilere yönelik otoritesi de odur. Otoritenin meşruiyeti, toplumsal istikrarın kaynağı olmasından ve hiyerarşik sıralamanın en üstünde bulunmasından kaynaklanır. 4- Özgürlük ve Eşitlik: Özgürlükle eşitlik arasında mutlak bir tezat söz konusudur. Özgürlüğün en temel hedefi ferdin ve ailenin maddi ve manevi mülkiyetini korumak; eşitliğinkiyse toplumda eşitsiz olarak paylaşılan maddi ve manevi değerlerin yeniden dağıtımıdır. Maddi ve manevi değerlerden payına çok az şey düşenlere yardım ahlaki bir sorumluluk ise de bunu yapmak devletin vazifesi değil, fertler ve devlet arasındaki aracı kurumların, ailenin, bir anlamda sivil toplum örgütleri olan dini grupların, cemaatlerin vazifesidir. Hak ve özgürlüklerin kaynağı geleneksel normlardır. Doğuştan farklı olan zihnin ve bedenin niteliklerini devlet aracılığıyla tanzim etmeye kalkışmak, bu düzenlemeye maruz kalanların özgürlüklerini, özellikle de nitelikleri en üstün olanların özgürlüklerini felce uğratır. Sosyal yapı hiyerarşik olup, hiyerarşinin farklı basamakları için özgürlüğün ve eşitliğin farklı tezahürleri bir zorunluluktur. 5- Din ve Ahlak: İnsanların genel inanç sisteminden ayrılmaları büyük ihtimalle toplumsal sapmalara neden olacaktır. Ahlak ve din; eksik-kusurlu varlıklar olan insanların toplumsal entegrasyonunun sağlanmasında en etkili unsurdur. Ancak bahis mevzuu olan ahlak ve din; muayyen bir semavî inancı (Yahudilik, Hristiyanlık, İslamiyet) değil, mevcut sivil-siyasal topluma katkıda bulunacak olan kültürel, protestanize edilmiş, seküler bir inancı ifade eder. Konservativizm her ne kadar moderniteye ve modernitenin ideallerine yönelik bir reaksiyon şeklinde doğmuş bir toplumsal-siyasal tasavvur ise de netice itibarıyla kendisi de yine modern olan bir ideolojidir.[11] Konservativizmin moderniteye ve liberalizmsosyalizm gibi modern ideolojilere yönelik eleştirilerinin şöyle ya da böyle haklılık payı bulunsa da geleneği aşırı derecede yücelterek hâkim politik, kültürel ve ekonomik yapıyı absorbe edişinden ve buyurgan içeriğe sahip bir fikirler külliyatı olmasından ötürü benzer eleştirilere kendisi de muhataptır…

Totalitarizmin temel versiyonlarından faşist ve sosyalist ideolojilerin Türkiye’ye yansımaları oldukça sınırlı kalmış ise de konservativist ideolojinin yansımaları bir hayli güçlüdür. Muhtemelen bunun en bariz sebebi, nominal cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen otoriter ve totaliter siyasi uygulamalara rağmen insanların gelenekten bir türlü koparılamamış olması ve sıradanlığın kötülüğünün kitlesel büyüklüğüdür. Ancak gelenekten koparılamamış olmak, Avrupa ve Amerika konservativizminde olduğu gibi yoğun dindarlık anlamını da taşımamaktadır. Avrupa ve Amerika konservativizmine benzer şekilde Türkiye konservativizmi de tarihi ve geleneği önemsemekte, rasyonel bilgiden ziyade örf ve adetlerden kaynaklanan “ön kabuller”e ehemmiyet vermekte, meşru, gayrimeşru her türlü otoriteyi ve hiyerarşiyi yüceltmekte, özgürlük ve eşitliği değil itaati sevmekte, kendisini nispet ettiği dini, İslam’ı protestanize ve sekülarize etmekte ve siyasi liderlerden sıklıkla duyulduğu üzere “ayakların baş olmaya kalkışmaması” hususunda da daima ısrar etmektedir… Bu çerçevedeki sıradanlığın kötülüğünün örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Mesela, konservativ demokrat parti AKP’nin halef-selef genel başkanları DAVUTOĞLU ve ERDOĞAN arasında geçen karşılıklı ithamlar çok tipiktir:

Ahmet DAVUTOĞLU“Kamu ihalelerinde neler döndüğünü (usulsüzlükler, yolsuzluklar) gördüm; müdahale edecektim ama Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’nın direktifiyle parti içi darbeye maruz kaldım.” İyi de adama sormazlar mı: “2002-2009 arası yedi yıl başbakan danışmanı; 2009-2014 arası beş yıl dışişleri bakanı; 2014-2016 arası iki yıl başbakan olarak tam on dört yıl görev yaptınız, ‘usulsüzlük ve yolsuzluk’ denilen şeyleri, darbeye maruz kaldığınız anda mı fark ettiniz?” Acaba doğuştan amalar bu kadar körlüğe, sıradanlığın kötülüğü mü der kötülüğün sıradanlığı mı?

Cumhurbaşkanı ERDOĞAN“Öksüzün, yetimin hakkını kalkıp kurdukları üniversiteye tapu devri yapmak suretiyle Özelleştirme Yüksek Kurulunun Başkanı sıfatıyla aktarıyor. Peki yanında kim var? Sayın BABACAN var. Mehmet ŞİMŞEK var. Feridun BİLGİN var. Hani bunlar dürüsttü? Dürüstlüğü bunlar kimseye bırakmıyordu. Ben bunu niye anlatıyorum, kimin ne olduğunu, yaptıklarını öğrenin diye. Ve bunlar Halkbank’ı da dolandırmaya çalışıyorlar.” İyi de adama sormazlar mı: “Madem bu insanlar dolandırıcı idiler; dolandırıcı olmakla itham ettiğiniz insanları o görevlere atayıp, on beş yıl boyunca niçin birlikte çalıştınız?” Bu kadar basiretsizlik ve bu kadar firasetsizlik sıradanlığın kötülüğü ile mi  kötülüğün sıradanlığı ile mi kabildir? 

Ahmet DAVUTOĞLU“En temel nezaket kurallarına dahi uymayan bu üsluba rağmen Halk Bankası konusunda açılan tartışmayı anlamlı buluyorum. Bugün bir milat olmalıdır. Çağrım açıktır: Madem ki bu ülkeye hizmetten gayrı hiç bir hedef gütmemiş ve bütün bir ömrünü buna adamış bir başbakana ‘dolandırıcılık’ iftirasında bulunulmuştur, o zaman şu anda görev yapanlar da dahil olmak üzere yaşayan bütün Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, kamu bankalarının bağlı olduğu bakanlar ve özelleştirme yüksek kurulunda görev yapmış yetkililerin ve onların birinci ve ikinci derece hısımlarının ve akrabalarının mal varlıklarını ve bu varlıklardaki değişimi, bu kişilerin siyasete girdikleri/devlet görevi üstlendikleri günden bugüne kadar araştırmak ve soruşturmak üzere TBMM’nde gerekli komisyonlar oluşturulmalı ve yetimlerin hakları son kuruşuna kadar korunmalıdır. Ayrıca bu komisyonlarda kamu bankalarının, Şehir Üniversitesi de dahil olmak üzere hangi vakıflara ve şirketlere nasıl kredi verdikleri, hangi şirketlerin borçlarının yapılandırıldığı, kimlerin hangi yöntemlerle kurtarıldığı, kimlerin ise batmasına seyirci kalındığı şeffaf bir şekilde ortaya konmalıdır. Bu araştırma ve soruşturma neticesinde objektif hukuki kriterlerle izah edilemeyen varlıklar ve kaynaklar Hazineye intikal ettirilerek bir ‘yetim ve yoksul’ fonu oluşturulmalı ve bu fon yetimlere, öksüzlere, şehit yakınlarına, gazilere ve sayıları her geçen gün artan işsizlere dağıtılmalıdır.” İyi de adama sormazlar mı: “2002-2009 arası yedi yıl başbakan danışmanı; 2009-2014 arası beş yıl dışişleri bakanı; 2014-2016 arası iki yıl başbakan olarak tam on dört yıl görev yaptınız; itham ettiğiniz hususlarla ilgili olarak o günlerde, en azından başbakanken niye hiç sesinizi çıkarmadınız? Bilmez misiniz ki siyasette itaat ve destek aynı şeydir… Koskoca bir PROFESÖR olarak, on yedi yaşındaki bir imam-hatipli delikanlıyı taklitten, onca yıl hiç sıkılmadınız mı? Komuta edenin komuta edilenden daha nitelikli olması gerektiğini bilmez misiniz? Kol kırılır yen içinde, akidesi sıradanlığın kötülüğüne mi aittir kötülüğün sıradanlığına mı?” 

Sıradanlığın kötülüğünün örnekleri devletin zirvesinde bile yaşanıyorsa aşağılara sirayetinin nasıl olabileceğini tahayyül etmek zor olmasa gerektir: Güya muhalif bir partinin genel başkanıyken, AKP iktidarını hedef alıp; “Harun gibi gelip, Karun gibi gitmeyeceğimize söz veriyoruz. Musa gibi gelip, Firavun gibi olmayacağımıza namusumuz üzerine yemin ediyoruz.” mealinde cümleler kurarken (https://www.youtube.com/watch?v=6B0_-ziD1Go); seçimlerde halktan yüz görmeyince partisini feshederek, AKP’ye katıldıktan ve AKP genel başkan vekili olduktan sonra, geçmişte söylediği sözleri inkâr etmeye çalışırken düşmüş olduğu durum (https://www.youtube.com/watch?v=S80SbmEzauw); sıradanlığın kötülüğü ile mi izah edilebilir yoksa kötülüğün sıradanlığı ile mi?

Seçim çalışmalarında, hitabet sanatının zirvelerinde dolaşıp; şecaat arz edeyim derken sirkatini söyleyen “merd-i kıpti” AKP’li İlçe Başkanı; “İki seçeneğimiz var ya devletin hainlerinin yanında olacağız ya da birçok arkadaşımız mevcut belediye başkanımıza hırsız da dese yanlış yapıyor da dese, ben de diyorum ki vatan hainlerinin yanında yer almaktansa hırsız bizim hırsımız arkadaşlar, biz kendi hırsızımızın yanında yer alırız. Aksi taktirde yarın bunun bedelini çok ağır öderiz.” (https://www.youtube.com/watch?v=nmLZsGeD-b0); vecizesine imza atarken, sıradanlığın kötülüğünü mü sergiliyor yoksa  kötülüğün sıradanlığını mı?

AKP iktidarınca şimdilerde her türden muhalifi tasfiye aracı olarak kullanılan “FETÖ ile irtibatlı ve  iltisaklı olmak” argümanının iç yüzünü izah etmeye kalkıştığında; dili sürçen bir başka “merd-i kıpti”, AKP Tanıtım ve Medya Başkan Yardımcısı;  “Evet, FETÖ ile kol kola yürüdük… Bunu fantezi olsun diye yapmadık… Darbeci Kemalist zihniyeti ortadan kaldırmak için FETÖ ile ittifak yaptık… Eğer ki AK Parti, FETÖ ile bürokraside geçmişte kol kolaydı diyorsanız; bunu farklı darbecileri tasfiye etmek için yaptık… Bir tarafta darbeci Kemalist gelenek vardı, bir tarafta FETÖ vardı… Bunları birbirine kırdırmak suretiyle yol almak mecburiyetinde kaldık… Mesele budur… Bunu da ancak Recep Tayyip ERDOĞAN gibi büyük bir lider yapabilirdi…” itirafında bulunurken (https://www.youtube.com/watch?v=G89cpk0Rwl0) ; sıradanlığın kötülüğünü mü itiraf ediyordu yoksa  kötülüğün sıradanlığını mı?

Sıradanlığın kötülüğü tavrının belki de en içler acısı olanı; AKP’li bir İl Başkanı‘nın; on yıllık iktidarları süresince baş tacı ettikleri binlerce insanı; FETÖ/PDY ile “irtibatlı ve iltisaklı” ithamıyla suçlu-suçsuz ayrımı yapmadan, kamu görevinden KHK’larla ihraç ettiklerinde; “Bu kadar insan ne yer ne içer.”, “Çocuklarımız aç mı kalsın?” yakarışıyla kendilerinden yardım istediklerinden bahisle kurmuş olduğu şu mealdeki cümlelerdir: “Duygu sömürüsü yapıyorlar; gitsinler ağaç kökü yesinler; bu millete yaşatmış oldukları acı karşısında sadece onunla kurtuluyorlarsa dua etsinler; 15 Temmuz gecesi ihanet çetesinin kendi vatandaşına kurşun sıkmak suretiyle şehit ettiği yüzlerce kardeşimiz var; onların geride bıraktığı çocukları, kardeşleri var; onları nasıl telafi edeceğiz; hangi odaklara bu ülkeyi işgale açık hale getirmenin mücadelesini verdilerse gitsinler onlardan medet beklesinler; bu ülkenin onlara verecek hiçbir şeyi yok…” (https://www.hurriyet.com.tr/gundem/ak-parti-il-baskanindan-fetoculere-agac-koku-yesinler-40242531)… İnsan olanın kanını donduracak cümleler değil mi? Bu cümleleri kuran bedbaht mahluk; modern bir insan olsa ona “suç ve cezanın şahsiliği ilkesi” diye evrensel bir ilke var dersiniz; Müslüman bir insan olsa “Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu yüklenecek değildir.” (ve lâ teziru vâziratun vizra uḣrâ) Fatır Suresi 18; ayetini hatırlatırsınız; ikisi de olmadığına ve sadece “sıradanlığın-kötülüğünün temsilcisi” bir konservativ demokrat olduğuna göre, maalesef yapılabilecek hiçbir şey bulunmamaktadır…

Açıktır ki Türkiye; sıradanlığın kötülüğünden kurtulamadığı müddetçe kötülüğün sıradanlığına daima maruz kalacaktır… Çare; İstiklal Şairi Mehmed Akif ERSOY kalibresinde insan olmaktır… Rivayet odur ki  1876’da ilan edilen I. Meşrutiyeti siyasi bahanelerle lağveden Sultan Abdülhamid’in istibdadına karşı II. Meşrutiyet için mücadele sürdüren İttihat ve Terakki Cemiyeti; Mehmed Akif’i kendi saflarına katılmaya davet eder… Ancak üye olunurken yemin edilmesi gerekir… Ne var ki “yemin metni”nde “Cemiyet’in bütün emirlerine bila kayd-ü şart itaat edeceğime söz veririm.” cümlesi geçmektedir… Mehmed Akif; “Ben cemiyetin yalnızca emr-i ma’rufuna itaat ederim, mutlak söz veremem.” diyerek, üyeliği reddeder. Ta ki yemin metni Mehmed Akif’in istediği şekilde ta’dil edilinceye kadar… Sormak gerekmez mi Mehmed Akif’i dillerinden düşürmeyen konservativ demokrat AKP’liler arasında; Mehmed Akif karakterinde birileri var mı???

[1] Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, Çev., Özge Çelik, Metis Yay., İstanbul, 2019.

[2] Hannah Arendt, Formasyon, Sürgün, Totalitarizm, Çev., İbrahim Yıldız, Dipnot Yay., Ankara, 2014.

[3] Benito Mussolini, Faşizm, Çev., R. Özdek, Bedir Y., İstanbul, 1966.

[4] Adolf Hitler, Siyasi Vasiyetim, Çev., K. Turan, Ötüken Yay., İstanbul, 1968.

[5] Ana Britanica Ansiklopedisi, C. 8., Faşizm maddesi.

[6] Maria – A. Macciocchi, Faşizmin Analizi, Çev., C. Süreyya, Payel Yay., İstanbul, 2000.

[7] Simon Tormey, Totalitarizm, Çev., A. Yılmaz – O. Akınhay, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1992.

[8] Karl Marx, Gotha Programı’nın Eleştirisi, Çev., İ. Yarkın – M. A. İnci, İnter Yay., İstanbul, 1999.

[9] Raymond Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Çev., K. Alemdar, İş Bankası Kültür Yay., Ankara, 1986.

[10] Falih Rıfkı Atay, Faşist Roma Kemalist Tiran, Hakimiyeti Milliye Matbaası, Ankara, 1931.

[11] Robert A. Nisbet, Muhafazakârlık, Çev., M. F. Serenli – K. Bülbül, Kadim Yay., Ankara, 2007.

Bu yazı Genel, Güncel Yazılar, Siyaset kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.