“Siyasal İslam ve Sol-Sosyalizm Mücadelesi” Üzerine

Kendilerini “Türk solu” aydınları statüsünde gören ve CHP’yi sol-sosyalist ideoloji ekseninde, AKP’yi de siyasal İslam ekseninde tanımlayan gazeteci-yazar taifesinden bazıları; CHP’nin (Millet İttifakının) AKP (Cumhur İttifakı) karşısındaki 14 Mayıs 2023 ve 28 Mayıs 2023 seçim mağlubiyetine yönelik analiz kabilinden değerlendirmelerde bulunurken, sebepler arasında mealen şunları zikretmekte: “Temel sorun sosyalizmin yaşam ve üretim alanlarında yer almaması… Sosyalist militanların mahallelerde, iş yerlerinde tek tek her konuyla her insanla, her işçiyle temas içinde olamaması ve günlük hayattaki sıkıntıların paylaşılıp, sahiplenilememesi… İnsanların, İslamcı camia içerisinde bile olsalar, emekçi reflekslerinin ve sınıf bilinçlerinin tetiklenememesi ve sosyalizme kazanılamaması… İstikbalde gerçekleşmesi hayal edilen başarı ve galibiyet içinse yapılması elzem olan şeyleri şöyle sıralamakta: CHP yönetimi; sol hatta cumhuriyetçi mirası ile bağlarını koparmış olabilir ama örgüt ve seçmen tabanında bu özellikleri koruyan yüzbinler var… Kürt hareketinin tarihsel köklerinde de aynı özelliklerin yer aldığı, izlerinin bugün de görüldüğü yadsınmamalı, birlikte hareket edilmeli… Sosyalist, komünist örgüt militanlarının işçi, köylü, emekçi saflarında titizlikle aydınlanma değerlerine dayalı ideolojik bir sınıf mücadelesi yürütmesi hayatidir… Ekonomik, siyasal mücadele buradan hareket etmeli…  Mayıs 2023’te meydanları dolduran milyonlar; bu sınıfların dinamik, ilerici çekirdeğini oluşturmakta, bu mücadeleye katılmalarını anlamlı kılacak bir öncülüğü beklemektedir… Bu boşluğu kalcı olarak doldurma zamanı gelmiştir… Görev; bugünün devrimci örgütlerine, hareketlerine, partilerine düşmektedir… Neo-liberal politikalar uygulayan, siyasal İslam’ın temsilcisi AKP’nin; halk sınıfları üzerindeki ideolojik, kültürel egemenliği, sadece sosyalistler tarafından aşındırılabilir… Yukarıdaki ifadeler, “Alt yapı (üretim tarzı) üst yapıyı (ideolojik formasyonu) determine eder.” çizgisinden, “Aydınlanma değerlerine dayalı ideolojik bir sınıf mücadelesi yürütülmelidir.” çizgisine gelen “Türk solu” için büyük bir aşama şeklinde kabul edilebilir ise de yine de oldukça problemli…

Problemlerin başında; “temel sorun sosyalizmin yaşam ve üretim alanlarında yer almaması”, anlayışı bulunmaktadır. Hedef sosyalizm ama sosyalizme geçilememesinin temel sebebi de sosyalizmin yaşam ve üretim alanlarında yer almaması, cümlesinin mantık dışılığı açıktır. Kim bilir, belki de “Türk solu” için mantık da ideolojik bir formasyondur ve o da gerçeği saptırmaktadır?! Doğru bilginin kriteri mantık değilse totaliter ve otoriter pratikten, özgürlük ve eşitlik nasıl tefrik edilecektir? Yoksa “proletarya diktatörlüğü” özgürlük ve eşitliğin yaşandığı yegâne pratik; “özgürlük, politbürodan dikta edilen emirlere uymak“eşitlik de diktatörlüğe kölelik” midir? Epistemolojik rölativizme itiraz edilmeden “ideal” sosyalist pratik savunulabilir mi? Epistemolojik rölativizme itiraz edilmeyecekse, herhangi bir iddia, aynı zamanda kendi doğruluğunun delili olabilir mi? Sosyalizm, ahlakî bir doktrin mi ki evrensel-etik prensip, “altın kural”, “Kendiniz için istediğiniz şeyleri başkaları için de isteyiniz.” ilkesinden hareketle sosyalist militanlar mahallelerde, iş yerlerinde tek tek her konuyla, her insanla, her işçiyle temas içinde olsun ve günlük hayattaki sıkıntılarını paylaşıp, onları sahiplensin? Ahlak da ideolojik bir formasyon değil miydi? İslamcı camia içerisindekiler de dahil, insanların emekçi refleksleri ve sınıf bilinçleri ne ile tetiklenecek de “cazibe merkezi” olan sosyalizme kazandırılacaklar? İslamcı camia içerisindeki insanlar, değerlerine küfredilerek mi sosyalizme cezbedilecek? Toplumları, politbüro bürokratizminin aç-sefil köleleri durumuna düşüren Sovyetler BirliğiÇinKuzey KoreKüba, vs. örnekleriyle tescilli sosyalizm; kimi, nasıl cezbedecektir? Hayalperestlere yönelik, “umut fakirin ekmeği” kabilinden, “herkese ihtiyacı nispetinde pay” umudu mu? Yoksa “Türk solu”nun literatüründe cezbetmekten kasıt icbar etmek midir? CHP’nin tek-parti diktatörlüğü (1925-1950) dönemi  icraatları, “Türk solu” aydınlarının propaganda faaliyetlerinde yücelttikleri üzere, insanların kollektif hafızasında “altın çağ” olarak mı yer etmiştir? Şayet öyleyse, serbest seçimlerde kitleler niçin CHP’ye rey vermiyorlar? Belki de “Türk solu”nun serbest seçim tanımı, CHP militanı silahlı kuvvetler  nezdinde “açık oy, gizli tasnif”tir?

İstikbalde gerçekleşmesi hayal edilen başarı ve galibiyet için önerilen şeyler daha da problemli: Bugünkü, yani genel başkan KILIÇDAROĞLU’nun CHP’sinin koptuğu söylenen, kurucu lider ATATÜRK’ün CHP’sinin güya temsil ettiği sol ve cumhuriyet, hangi sol  ve hangi cumhuriyet belirsizdir. 1848 Devrimleri akabinde Avrupa’da kullanılmaya başlanan değersel (aksiyolojik) anlamıyla “sol” tabirinin; fırsat eşitliği, pozitif özgürlük, ekonomik haklar, dayanışmacılık (solidarism), ilerlemecilik (progresivism) ve beynelmilelcilik (enternasyonalism) gibi sıfatlarla nitelendirildiği dikkate alınırsa eski ya da yeni CHP’nin bu niteliklerle alakası nasıl kurulabilir? Olsa olsa ATATÜRK’ün CHP’sinin temsil ettiği tek-parti diktatörlüğü ile Batı literatüründe aşırı sol diye adlandırılan ve icraatlarında “şiddet” uygulamalarını “meşru” bir araç olarak gören devrimci sosyalizm-komünizm tipi rejimlerle kurulabilir… Açıktır ki ATATÜRK’ün CHP’sinin Türk toplumunu Batılılaştırma yönünde gerçekleştirdiği icraatların neredeyse tamamı icbar iledir… Mesela; “1925 şapka devrimi”, “1928 alfabe devrimi”, “1932 dil devrimi”, “1934 kılık-kıyafet devrimi”, “1934-1936 Türk müziği yasağı”, “1932-1950 Ezan yasağı”, vs. vs. cebren gerçekleştirilmiş uygulamalardan bazılarıdır… Kendilerini “aydın” zanneden diplomalı, diplomasız cahiller ne kadar manipülasyon yapsa da bu gerçeği değiştirmelerine imkân yoktur… Credo belledikleri BİLİM böyle bir teşebbüse müsaade etmemektedir ne yazık ki?! Hele hele Batı literatüründe ılımlı sol diye adlandırılan ve fırsat eşitliği, pozitif özgürlük, dayanışmacılık, yerelleşmecilik, sınıf yerine halk, toplumsal dönüşüm yerine uzlaşma, üretim araçlarının kamulaştırılması yerine refah devleti ve benzeri gibi ilkeleri benimseyen sosyal demokrasi ile ne bugünkü CHP’nin ne de eski CHP’nin alakasını kurmak mümkündür… Mesela; bugünkü CHP’nin temsilcilerinden bir milletvekilinin, TBMM‘de “Anadilde Savunma Hakkı”yla ilgili kanun tasarısının görüşülmesi esnasında yaptığı konuşmada, “Bana, Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz.”[1] şeklinde sarf ettiği cümlelerle sosyal demokrasiilkelerini bağdaştırmanın imkânı yoktur… “Ulus” ve “milliyet” manipülasyonlarıyla Kürtleri aldatmaya ve aşağılamaya çalışmak “sol” değerlerin bir yansıması olabilir mi? “Eşitsizlik, kişisel eksikliklerin ya da etik kusurların ürünü değil, bir bütün olarak ekonomi-politik örgütlenmenin sonucudur ve dolayısıyla emeği ile geçinenler için eşitlik sorunu çözülebilecekse bu, sınıfların ve sınıf karşıtlıklarının yerine, her insanın özgür ve eşit gelişiminin zeminini teşkil edecek olan siyasal yapının (sosyalizmin-komünizmin) tesisiyle sağlanacaktır.”[2] diyen Marksizm ile bugünkü ya da eski CHP’nin eşitlik anlayışı örtüştürülebilir mi? 1940’lı yıllarda “Hasolar’la, Memolar’la eşit mi olacağız?” diyerek çok partili sisteme, serbest seçimlere ve dolayısıyla da eşitliğe karşı olduklarını beyan eden eski CHP ile bugünkü CHP arasında çok şeyin değiştiğini düşünmek, aşırı saflık olsa gerektir. Şüphe yok ki insan ilişkilerinde herkes için eşit bir yargı öngörülmüyorsa toplumsal meşruiyet zeminine dayalı etik ilkeler hayal etmek zordur. Bu esas; eşitlere eşit şekilde, farklılara farklı şekilde davranılması gerektiğini ileri sürerek eşit diye tanımlananların yanında farklı olarak tanımlananların da bulunduğunu kabullenmektir. Eşitlerin ve eşit olmayanların kimler olduğu sorusu ise çözümlenemez bir sorundur. Binaenaleyh farklıları bir eşitler kategorisinde birleştirmek veya eşitleri bir farklılar kategorisinde toplamak için başvurulan ölçütler her zaman otoriter ve totaliter nitelikte olmuştur. Maalesef CHP’nin eşitlik anlayışı da daima otoriter ve totaliter bir nitelikte olmuş ve iktidar dönemlerinde, farklılıklar manipülasyonlarla daima homojenize edilmeye çalışılmıştır. ATATÜRK’e atfedilen; “Uğrunda yaşanacak ve ölünecek tek bir gaye vardır ki o da mütecanis müstakil bir Türkiye’dir.” sözü tam da bunu anlatmaktadır… Elbette “sol” denince; her şeyde eşit olunması gerektiğine ilişkin prensibi kabul etmek, zorunlu değildir… Sosyal eşitsizlikleri azaltmaya ve doğal eşitsizlikleri daha az ızdıraplı hale getirmeye yönelik eşitlikçi bir öğreti, “herkesin her şeyde eşitliği”nin kastedildiği eşitlikçilik öğretisinden çok çok farklıdır… Sosyal demokrasi için aslolan fırsat eşitliği ve sosyal mobilite imkânının varlığı ve statü hareketliliği için de yeterli alanın münhal bırakılmış olmasıdır… Kürtler açısından bakıldığında; CHP; hiçbir zaman böyle bir ilkeyi hedeflememiştir… Dolayısıyla Kürtlerle müşterek hareketten bahis, sadece bir aldatmacadır… Anadilde eğitim haklarını dahi kabul etmeyen CHP’nin Kürtlerle yoldaşlığı aldatmaca değil midir?

İnsanları sosyalizme kazandırmak maksadıyla işçi, köylü, emekçi saflarında yürütülmesi istenen “sınıf mücadelesi”nin dayanağı “aydınlanma” değerlerine gelince; “Türk solu” ideologlarının hangi “aydınlanma” değerlerini kastettikleri de oldukça problemlidir… Avrupa’daki genel karşılığıyla “aydınlanma”; insanın, hayatı ve varlığı rasyonalite zeminde anlamlandırmaya çalışmasını; inançtan veya vahiyden bağımsız akılcılıkla yönetilme arzusunu; geleneksel aristokratik yapıya karşı özgürlük, eşitlik ve adalet arayışını; seküler, pozitivist, bilimsel bir dünya görüşünü; eğitimle ilerleme konusunda iyimser olmayı ve ahlak hususunda da faydacı, pragmatist yaklaşımı ifade eder… Aydınlanma düşüncesi; İngiliz düşünür John Locke’la başlamış, Kilise karşıtı Fransız Encyclopedi yazarlarıyla en parlak dönemine ulaşmış, Alman filozof Immanuel Kant’la da bilançosu çıkarılmış bir akımdır… Bir dönemlendirme yapılacaksa ilk dönemi John Locke; ikinci dönem Ansiklopedistler; üçüncü dönemi de Immanuel Kant belirlemektedir… John Locke için doğru bilginin kaynağı ve kriteri problemi, toplumsal-siyasal otoritenin potansiyel meşruiyet alanıyla doğrudan bağlantılıdır. Dolayısıyla meşru toplumsal-siyasal yapıyı inşa edebilmek için konuyla alakalı ileri sürülen her türlü bilginin doğruluğunun, kaynağının ve kriterinin sorgulanması gerekir… İnsan zihninde a priori olarak (vahiy, vs. kabilinden) mevcut hiçbir bilgi yoktur. İnsan, tüm bilgisini tecrübe vasıtasıyla, dış duyum ve iç duyum (sensation-reflection) ile edinir. Dış duyumla elde edilen veriler iç duyumla düşüncelere, fikirlere dönüştürülür. Yani bilgi, fikirler arasında bulunan bağlılık ve uygunluğun ya da zıtlık ve uyuşmazlığın idrakinden başka bir şey değildir. Doğru bilgi de şüphesiz, objesine uygun olan değil, fikirlerin (tasarımların) kendi aralarında birbirlerine uygun olması, tasarımların birbirlerine doğru olarak bağlanmasıdır. Tasarımların bağlantıları ya sezgisel ya da çıkarımsal olarak yapılır. Tanrı’ya ilişkin bilgi de böyle oluşur.[3] Locke’un; doğru bilgiye dair bu düşünceleri, Hıristiyan geleneğine ait bilginin doğası tanımını kökten yok etmiş ve dini, siyasal meşruiyet kaynağı olmaktan çıkarmıştır. Locke’la birlikte siyasal meşruiyet artık ilahi taktirle değil, rasyonel sözleşme ile temellendirilecek ve siyasi otorite yani devlet de yalnızca kamunun iyiliği için kanun koyma hakkına sahip olmaktan ibaret, insanların hayat, hürriyet ve mülkiyet gibi, doğal haklarını (life, liberty, estate: property) korumakla görevli sunî bir mekanizmaya dönüşecektir. Söz konusu devlet, sınırlı bir devlet olup, herkesi temsil eder. Binaenaleyh, mutlak ya da keyfi yönetimler, meşru devlet formları değildirler. Rıza ve hukukî yönetim, meşruiyetin zorunlu şartıdır. İnsanlar özgürce devleti kurarak veya yöneticilerini seçerek ya da en azından hukuku oluşturarak, doğrudan ya da temsilcileri vasıtasıyla rızalarını beyan ederler. Rızaları olmaksızın, insanların temel ve doğal hakları üzerinde kimse tasarrufta bulunamaz. Sözleşerek kurulan devletin meri hukuku, pozitif hukuku ebedi ve ezeli akıl yasası olan doğal hukuk determine eder. Devlet, doğal hukuka aykırı icraatlarda bulunamaz. Yani sözleşme hukuku, pozitif hukuk, kendi doğası veya gücü sayesinde değil, otoriteyi sınırlandıran ve toplum barışını korumayı emreden doğal hukuk sayesinde bağlayıcıdır.[4] İnsanların hayathürriyet ve mülkiyet gibi doğal haklarının muhafazası için oluşturulan, sivil toplumda, devletin, insanların öte dünyaya yönelik inançlarını tanzim etme ya da öte dünyaları için de bir takım şeyleri determine etme şeklinde herhangi bir tasarrufta bulunma yetkisi olacak mıdır? Locke; insanların, cennet/cehennem gibi öte dünyaya yönelik inançları hususunda hiç kimsenin ya da hiçbir kurumun herhangi bir yargılama hakkı olmaması gerektiği kanaatindedir. Onun ifadeleriyle, Tanrı ve doğanın  bir insanın kendi kendini imha etmesine izin vermemesi gibi devlet de hem böyle bir imhaya hem de doğal hakların başkalarına devredilmesine müsaade etmemelidir. Böyle bir müdahale, normal karşılanamaz. Locke’un bu ifadeleri, onun din ve devlet ilişkilerine yani laiklik konusuna nasıl baktığını da yansıtmaktadır. Laiklik, devlet ile dinin karşılıklı olarak birbirinden bağımsızlığını ifade eder. Kısacası devlet, herhangi bir dinin kurallarına dayandırılamaz, ancak dinî inançlar karşısında da tarafsızdır.[5]

John Locke’un epistemolojisini ve siyasî düşüncelerini hareket noktası diye benimseyen Ansiklopedistler, şüphe yok ki Fransız Devriminin düşünsel önderleri olarak aydınlanma felsefesinin yaygınlaştırılması hususunda Locke’tan çok daha fazla etkili olmuşlardır. Yalnızca egemen Kiliseyi değil, bir bütün halinde tüm inançları ve geleneği hedef alan Voltaire’in ünlü “ecrazes l’infame” (Vurun Kahpeye) sözü, aklın yegâne ölçüye dönüştürüleceğinin en açık nişanesidir. Bu açıdan bakıldığında; Fransız aydınlanmasını teşkil eden ana öge bütüncül bir din eleştirisi ve kadim rejimlerin (monarşi-aristokrasi) siyasal yapısına bir tepkidir. Ansiklopedistler için ortak temayül, dinin kurumsal işleyişinin toplumsal problemlerin temel nedeni olduğu ve bunun da siyasal yapıdaki bozukluklara yol açtığıdır. Bütün bu sorunlardan kurtulmayı sağlayabilecek tek bir faktör vardır, o da akıldır. Akıl; yalnızca aristokratlara ve ruhbanlara ait bir ayrıcalık değil,  kolektif hedeflere ulaşmayı sağlayan, bütün fertlere ait bir kabiliyet, fonksiyonel bir araçtır. İnsanları ve toplumları maruz kaldıkları problemlerden kurtarabilecek çarenin kaynağı da yalnızca akıl ve akıllarını kullanmasını bilen aydınların despotizmidir. Akıl; hem fenomenlerin ötesindeki hakikate hem de doğanın ve sosyal hayatın işleyişine dair yasalara ulaştırabilecek, insan ilişkilerinin olması gereken formunu ortaya koyacak ve bu sayede de insanlığın ilerleyişi için lazım gelen şartları yaratabilecek yegâne kılavuzdur. Doğru bilgiye dair din diye ileri sürülen her şey ruhbanların uydurmalarıdır.[6]

Fransız ansiklopedistlerden ziyade John Locke’a daha yakın duran Immanuel Kant‘a göreyse aydınlanma:“İnsanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır… Bu ergin olmayış durumu ise insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır… İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür… Bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanma kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır… Doğa insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın, tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki insanların çoğu bütün hayatları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır… Başkalarının denetim ve yönetim işlerini, lütfen üzerlerine almış bulunan vasiler (otokrat yöneticiler) de insanların çoğunun ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gerekeni yapmaktan geri kalmazlar… Önlerine kattıkları hayvanlarını sersemleştirip, aptallaştırdıktan sonra kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını yasaklarlar… Sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir anlatırlar… Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekte büyük sayılmaz… Çünkü birkaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir… Ne var ki bu türden bir örnek, insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar… Neredeyse ikinci bir tabiat yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür… Oysa aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan, çekinmeden kitlelerin önünde apaçık olarak kullanma özgürlüğü… Acaba şimdi aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? Hayır, aydınlanmış bir çağda değil fakat aydınlanmaya giden bir dönemde, insanlığın bir bütün olarak, başkasının rehberliği olmaksızın, kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz… Bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz… Böylece evrensel aydınlanmaya giden yoldaki engeller, insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu bu ergin olmayış durumundan kurtuluşu ile ilgili güçlükler, yavaş yavaş da olsa giderek azalacak, bu bakımdan da çağımız bir aydınlanma çağı olacaktır…”[7]

Aydınlanma akımının üç versiyonu birlikte dikkate alınarak, “Türk solu” ideologlarının aydınlanma anlayışı hakkında bir değerlendirme yapmak gerekirse, o anlayışın Locke ya da Kant vari bir anlayışla örtüşmeyeceği kesin… “Türk solu”nun zihin dünyasında ne Locke’un; doğru bilgi hususundaki rasyonel-empirik bilgi kriterini ne siyaset hususundaki doğal hukuk ve sözleşme endeksli rızaya dayalı sınırlı hükümet anlayışını ne de insanların, cennet/cehennem gibi öte dünyaya yönelik inançları hususunda hiç kimsenin ya da hiçbir kurumun herhangi bir yargılama hakkı olmaması gerektiği şeklindeki laiklik kanaatini bulmak mümkündür… Aynı şekilde, Kant’ın, başkalarının vesayetine karşı insanın kendi aklını kullanma özgürlüğünü de “Türk solu”nun zihin dünyasında görme imkânı yoktur… Besbelli ki benzerlik yalnızca Fransız ansiklopedistlerinin din karşıtlığı ile “Türk solu”nun İslam karşıtlığı arasındadır… “Türk solu”nun elbette Müslüman olma zorunluluğu yoktur ama özgürlükten, eşitlikten ya da cumhuriyetçilikten dem vuracaklarsa başkalarının inanç özgürlüğüne saygılı olma mecburiyetleri vardır… Saygılı olmamalarının neticesini, Türkiye’de yapılan tüm serbest seçimlerde mağlubiyetle aldıkları inkâr edilebilir mi? Diyalektiği, credo belleyenlerin toplumsal değişime kör olmaları cehaletten başka neyle izah edilebilir? “Türk solu”nun, “darbe” ya da “devrim” yöntemiyle iktidarı ele geçirmesi artık mümkün olmadığına göre, rasyonelleşme haricinde beklentisi ne olabilir? “Türk solu”na düşen mutlak görev, rasyonelleşip, Avrupa standartlarında “sosyal demokrat” olmaktır… “Türk solu”nun cumhuriyetçiliği meselesine gelince; CHP’nin tarihinde hiçbir zaman Batılı anlamda bir cumhuriyet idealinin olmadığı da açıktır. Cumhuriyet sadece nominal bir adlandırma değil ki monarşi rejimlerinin yerine tekparti diktatörlüğü geçirilsin ve yeni bir rejim, modern demokrasi ya da modern cumhuriyet tesis edilmiş olsun… Padişah, Sultan Abdülhamit’in yerine, padişahta dahi bulunmayan yetkilerle cumhurbaşkanı diye Mustafa Kemal’in geçmiş olması, rejimin cumhuriyet olabilmesi için elbette yeterli değildir… Zira, Avrupa standartlarında demokrasi ya da cumhuriyet demek, “eşitlik eksenindeki siyasal organizasyon ve rızaya dayalı hükümet” demektir… Her ne kadar 1923’te cumhuriyet ilan edilmişse de cumhuriyeti ilan etmek, cumhuriyeti kurmak demek değildir. Ortada cumhuriyet ya da demokrasi yokken, sosyal demokrasi var olabilir mi? Eski CHP döneminde de yoktu, maalesef bugünkü CHP döneminde de yok…

Siyasal İslam ve sol-sosyalizm mücadelesine gelince; AKP’nin siyasal İslamcılığından kasıt, siyasî hedefleri için İslam’ı manipülasyon aracı olarak kullandığı ise bunun doğruluk payı elbette inkâr edilemez… Ancak nihaî noktada “demokrasiler demagogların rejimidir” ve kim daha iyi “demagoji” yapıyorsa, onun halkı ikna etmesi (kandırması) ve hedefine ulaşması tabiatıyla yüksek ihtimaldir. Şayet böyle bir yöntem, Makyavelizm ise Makyavelizm… CHP’nin elini tutan mı var? CHP; “erdemli siyaset” iddiasında bulunamayacağına göre (Çünkü ne ideolojisi buna müsaade eder ne de Türkiye’nin siyasî şartları.) başarısızlığının sebeplerini başka yerde araması beyhudedir… Türkiye’de siyasî başarının geçerli tek yolunun, seçimlerde “kimlik siyaseti yapmak” olduğu “Türk solu” ve CHP temsilcileri tarafından idrak edilemiyorsa başarısızlık elbette mukadderdir. Üstelik yenilgilere rağmen görece imtiyazlı statüsünü muhafaza etmek isteyen temsilciler de varsa elbette başarısızlık daimî olacaktır… Hele hele hiçbir toplumsal tabanı ve cazibesi yokken, sol-sosyalizmin; AKP’nin, halk sınıfları üzerindeki ideolojik, kültürel egemenliğini aşındırabileceği zannediliyorsa, böyle bir zan olsa olsa özel cehalet dersi ile kabildir…

 

[1] 31.01.2013 / www.haberturk.com/

[2] K. Marx – F. Engels, Komünist Manifesto, Çev., Gaybiköylü, Bilim ve Sosyalizm Yay., Ankara, 1994.

[3] John Locke, İnsan Anlığı Üzerine Bir Deneme, Çev., V. Hacıkadiroğlu, Kabalcı Yay., İstanbul, 1996.

[4] John Locke, Essays On The Law Of Nature, Ed. W. Von Leyden, Oxford Uni. Press, Oxford, 1958.

[5] John Locke, Two Treatises of Government, Book I. II., Ed. P. Laslett, Cambridge Uni. Press, Cambridge, 1994.

[6] D’Alembert & Diderot, Ansiklopedi, Çev., S. Hilav, YKY, İstanbul, 1996.

[7] Immanuel Kant, Seçilmiş Yazılar, “Aydınlanma Nedir?”, Çev., N. Bozkurt, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984.

Bu yazı Güncel Yazılar, Siyaset, WEB kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.