Gelecek Partisi’nin Feshi Üzerine

Gelecek Partisi22 Ağustos 2026 tarihinde düzenlenen olağanüstü kongrede, siyasî faaliyetlerine son verme ve kendisini feshetme kararı aldı… Partiden yapılan açıklamada; Genel Başkan Ahmet DAVUTOĞLU‘nun 29 Temmuz 2026’da partinin siyasî faaliyetlerinin sonlandırılacağını belirttiği sosyal medya mesajına atıfta bulunularak şunlar kaydedildi: “Bugün gerçekleştirilen fesih kongremizde delegelerimizin katılımıyla yaptığımız oylama sonucunda partimizin siyasî faaliyetlerine son verme ve partimizi feshetme kararını resmen almış bulunuyoruz. Bizler; Gelecek Partisi’ni nasıl samimiyetle, vakarla ve büyük bir heyecanla kurduysak, bugün de aynı samimiyet, vakar, ortak akıl, ortak irade ve izzetle kapatıyoruz. Aldığımız karar bir vazgeçiş değil, inandığımız değerleri ve siyasetin ahlakî zeminini koruma iradesidir.  Başta; Genel Başkanımız Sayın Ahmet DAVUTOĞLU olmak üzere, kuruluşumuzdan bugüne, davamıza omuz veren yol arkadaşlarımıza, teşkilat mensuplarımıza, delegelerimize ve bizlere gönül veren bütün vatandaşlarımıza şükranlarımızı sunuyor, aldığımız kararın ülkemiz, milletimiz ve Türkiye’nin yarınları için hayırlara vesile olmasını diliyoruz…” Böylelikle, Gelecek Partisi tüzel kişiliği resmen sona ermiş oldu…

12 Aralık 2019 tarihinde, Ahmet DAVUTOĞLU liderliğinde “ehliyet, liyakat ve emanet” ilkeleri ve “güçlü kadro” iddialarıyla kurulan Gelecek Partisi acaba niçin başarısız olmuştur? Siyasette başarıdan maksat; iktidarı, emretme yetkisini ele geçirmek ve sürdürebilmektir şüphesiz. Siyasette başarının bu tanımı; devleti farklı tanımlasalar da klasik-geleneksel düşünürler için de modern düşünürler için de geçerlidir. Klasik-gelenekseldüşünürler umumiyetle devleti “ahlakî değerlerin tecessüm etmiş hali, müşterek iyiliğin en yüksek görünümü ve itaatin mutlak gerekli olduğu kutsal bir kefalet” şeklinde görüp, siyaseti de yöneten-yönetilen ilişkisine yönelik bir erdemli toplum projesi olarak değerlendirirken; modern düşünürler, onu ya “meşru şiddeti tekelinde bulunduran güç” yahut “egemen sınıfın baskı aracı” ve yahut da “soyguncu bir çete” şeklinde görüp, siyaseti de erdemsiz toplum projesi diye değerlendirmektedirler. Erdemsizlikten kasıt; toplumun, şahs-ı manevi olarak muayyen bir dinî ya da rasyonel değeri kriter kabul etmemesidir. Ancak yapılan bu ayrımlar fiilî siyasetteki başarı yani hangi tür siyasetçilerin emretme yetkisini elinde tutmayı ve iktidarın bekasını temin etmeyi sürdürebileceği hangilerininse sürdüremeyeceği hususunda pek de farklı düşünüldüğü anlamını taşımamaktadır. Rönesans dönemi filozoflarından Machiavelli’nin siyasetin temeline erdemsizliği koyarak yepyeni bir anlayış geliştirdiği ve bunun için de ilk modern siyaset filozofu olduğu ileri sürülür ise de bu kabul siyasette erdemsizliğin tatbikatının Machiavelli (1469-1527) sonrası dönemlerde keşfedildiği manasına gelmez. Aslına bakılırsa İslam filozoflarından İbni Haldun (1332-1406);  Machiavelli’den yaklaşık 150 küsur yıl önce benzer hususlara temas etmiştir. Erdeme bigane tavır; klasik-geleneksel zamanlarda da modern zamanlarda da siyasette başarının yani emretme yetkisinin tekelinin ve iktidarın bekasının temininin yegâne anahtarı olmuştur. Machiavelli’nin yaptığı siyasette pratik başarının stratejisine dair kitabı kaleme almaktan ibarettir denmesi pek de büyük bir iddia sayılamaz. Zira erdem dışı bir biçimde yıllarca hüküm süren Antikçağ Yunan tiranları da Roma diktatörleri de Ortaçağ Hristiyan kralları da Müslüman sultanları da Machiavelli hiç yokken vardılar… Mesela; Türk-İslam geleneğinde görülen “saltanat şerik kabul etmez” formundaki sapkın akide ile kundaktaki çocukları dahi katleden siyaset, erdemsiz siyasetin apaçık delilidir…

Hedefi iktidarını sürdürmek ve emretme yetkisini tekelinde tutamak olan erdeme kayıtsız siyasetçiler için Machiavelli şöyle tavsiyelerde bulunuyor: Gerçek olan hayatla olması arzulanan hayat birbirinden çok uzaktır. Olması arzulananın peşinde koşmak, eldeki mevcut olanı da kaybettirir. Kaybetmek istemeyen realist liderlerin dindar, sadık, dürüst, merhametli, insancıl olması gerekmez ama öyleymiş gibi görünmesinde yarar vardır. Haddizatında bu gibi niteliklerin tümüne sahip olmak ve onlara uymak esasen iktidarın kaybına sebeptir. Halkın gözünde öyle bir intiba bırakılmalıdır ki herkes ne kadar merhametli ne kadar sözünde sadık ne kadar dürüst ne kadar insancıl ne kadar dindar demeli ama icap ettiğinde iktidarın bekası uğruna kötü olunması da bilinmelidir. Neyin ne olduğunu az sayıda insan idrak edebilir ise de onlar da iktidarın gücünü arkasında tutan ve aklından ziyade gözüyle hüküm veren ekseriyata karşı koyamaz. Haksızlık da olsa iktidar açısından mücbir sebepler varsa kötülük elzemdir. Binaenaleyh mütegallibe için halk tarafından sevilmektense korkulmak her zaman yeğdir. Zira insanlar sevdiklerine kolaylıkla ihanet ederlerse de korktuklarına edemezler. Korku bağı, insanın aklından çıkaramayacağı ceza ve cezalandırılma kaygısıyla örülüdür. Ancak korku nefrete de dönüştürülmemeli. Nefreti celbeden şeylerin başında halkın malına, mülküne, ırzına, namusuna göz dikilmesi gelir. Oysaki bunlar yapılmadan da pekâlâ korku salınabilir. İnsanlar babalarının ölümünü kolaylıkla içlerine sindirebilirler ama sahip oldukları şeylere göz dikilmesini asla sindiremezler. Hiç kimse, sahip olduğu şeyler elinden alınır korkusuyla mülkiyetini artırmaktan geri bırakılmamalı hatta ülke adına üretiyorlar denilerek onlara ödüller dağıtılmalı, rehberlik yapılıp insanlık ve soyluluk dersleri verilmelidir. Zira sıradan insanlar-kitleler öylesine basit ve mevcut siyasetin şartlarına uymaya öylesine yatkındırlar ki aldatmaya kalkan iktidar karşısında her zaman aldanmaya hazırdırlar. Siyaset erbabı erdem sevdalısı olduğu imajını muhafaza ettiği müddetçe korku da salsa avamdan kaynaklanan bir muhalefetle pek karşılaşmaz. Öte yandan iktidar; halkın idaresinde kendisine vekiller, temsilciler, bürokratlar seçerken de dikkatli olmalıdır. Erdemsiz de olsa realist siyasetçinin çevresinin becerikli ve sadık kişilerce doldurulması insanlarda bilgelik duygusu uyandırır. Muktedir açısından vekillerin veya temsilcilerin ya da bürokratların sadakatini sağlamanın en münasip yolu da onları iktidarın nimetleri ile varsıl (zengin) kılmaktır. Ta ki kimin sayesinde o mevkide bulunduklarını unutup hata yapmasınlar ve imkânları ellerinden gider diye korksunlar. Vekiller, temsilciler ve bürokratlarla her zaman görüş alışverişinde bulunulmalı ama onların olur olmaz akıl vermeye kalkışmalarını önlemek için de cesaretleri kırılmalıdır. Çok sayıda vekili veya temsilcisi ya da bürokratı bulunan realist lider eğer yeterince akıllı değilse istişarelerden istifade yerine kendini yıpratarak çıkar. Buna maruz kalmamak için, akılcı fikirler kimden gelirse gelsin yalnızca onun sağduyusunun ürünü olarak lanse edilmelidir…

Hülasa iktidar uğruna iki ayrı mücadele şeklinin bulunduğunu bilmek gerekir. Birincisi ahlaka ve hukuka uyarak yürütülen mücadele ikincisi de her türlü yola, her türlü zorbalığa başvurularak yürütülen mücadele. İlki erdemli insanlara, ikincisiyse erdem tanımayan zorba otokratlara mahsustur. Ne var ki kahir ekseriyetle zorba otokratlar diğerlerine nispetle daha başarılı olurlar. Realist siyasetçinin, yerine göre her iki yöntemi de kullanmayı becermesi lazımdır. Bunun anlamı iktidardayken hem yırtıcı aslan hem de kurnaz tilki karakterine bürünebilmektir. Aslan tuzaklardan, tilki de kurtlardan pek korunamaz. Tuzaklardan korunmak için tilki, kurtlara karşı koyabilmek için de aslan olmak şarttır. Yalnızca aslan ya da tilki olarak kalmak isteyenler reel-politikten hiç mi hiç anlamayanlardır. Hedefe götüren yolda aslan olmak gerektiğinde aslan, tilki olmak gerektiğinde de tilki olmak erdeme kayıtsız siyasetçinin mutlak şiarıdır. Gayenin vasıtaları mubah kılacağını unutan başarısızlığa mahkumdur.[1]

Machiavellist siyaset anlayışının Türkiye’de, cumhuriyetin ilanından itibaren her daim temsilcileri olmuştur. Cumhuriyet rejiminin kurucusu olduğunu iddia eden CHP ilk önemli temsilcidir. Hem CHP’nin genel başkanı hem de cumhurbaşkanı olan ATATÜRK; siyaseti milli iradenin yansıması, cumhuriyeti halkın kendi kendini idaresi, devleti de “muayyen bir arazide yerleşmiş ve kendine has bir kuvvete sahip olan efradın heyeti mecmuasından ibaret bir mevcudiyet” biçiminde tanımlıyor ise de milli iradenin nasıl tespit edileceği hakkında da halkın kendi kendini idaresinin ve dolayısıyla devletin nasıl teşekkül edeceği hakkında da herhangi bir açıklamada bulunmaz. Dahası, devletin haiz olduğu kuvveti; “kendine has” diye tavsif edip, bizatihi devlet mefhumunda mevcut, ferden hiç kimse tarafından verilmiş olmayan, milletin sinesinde icrayı nüfuza malik, halk üzerinde tatbike salahiyetli güç diye değerlendirerek, aslında onun milli iradeden özerkliğini belirtmiş olur. Açıktır ki milli iradeden özerk bu kuvvet, realitede yalnızca ATATÜRK’ün kendi irade bildirimidir. Her ne kadar cumhuriyette son söz, millet tarafından müntehap (seçilmiş) meclistedir, diyor ise de ortada herhangi bir serbest seçim yok ki müntehap (seçilmiş) meclis mevcut olsun. Zira ATATÜRK döneminde uygulanan seçim sistemi; çoğunluk esasına dayalı iki dereceli seçim sistemi olup, seçimin tek belirleyicisi ATATÜRK’tür. İki dereceli bu sistemde birinci seçmenler (müntehib-i evvel, “halk”) ikinci seçmenleri (müntehib-i sani, ATATÜRK’ün belirlediği grup), ikinci seçmenler de milletvekillerini (ATATÜRK’ün belirlediği liste) seçerlerdi. Yani ikinci seçmen listesini belirleyen de milletvekili listesini belirleyen de tek başına ATATÜRK’tü. Mizansenin gerekçesiyse halkın doğrudan milletvekili seçmek için yeterli olgunluğa ulaşmadığı, dolayısıyla da karar verirken hata yapabileceği düşüncesiydi. Bu gerekçeyle güya halkın ikincil seçmenleri seçmelerine izin verilir ama milletvekillerini seçmelerine izin verilmezdi.[2] Bir taraftan demokrasi-cumhuriyet, milli irade edebiyatı yapmak; diğer taraftan da halkın milletvekili seçebilecek olgunlukta olmadığını söylemek Machiavellizm akidesinden başka bir şeyle izah edilebilir mi? Anlaşılan o ki ATATÜRK’ün tek-parti diktatörlüğü döneminde seçmene yüklenilen tek misyon, seçim olduğu söylenen onaylama tertibine iştirak etmek ve sistemi seyirciler nezdinde “meşru” göstermekten ibarettir…

Şüphesiz o dönemde “milli irade” manipülasyonları sadece seçim sistemiyle ilgili değildi. “Muasır medeniyetler seviyesine yükselme” iddiasıyla inkılap adı altında gerçekleştirilen tüm değişiklikler; “Takvim Devrimi”, “Kılık-Kıyafet Devrimi”, “Alfabe Devrimi”, “Şarkı-Türkü Yasağı Devrimi”, “Türkçe Ezan Devrimi”, “Ayasofya Camiini Müze Yapma Devrimi”, vs. vs. hemen hemen hepsi hiçbir gerçek fonksiyonu olmayan, yalnızca Türk Halkını kendi milli kültüründen koparıp, Batılılaştırmak ve milli kültürünün temel unsuru İslam karşıtlığı düşüncesinden kaynaklanıyordu. ATATÜRK’ün İslam karşıtlığı rasyonel insanlar için bir sır değildir. ATATÜRK bu aşikâreliği “Medeni Bilgiler” başlığıyla yayınlanan kendi el yazısıyla kaleme aldığı kitapta şöyle anlatıyor: “Türk’ler, Arapların dinini kabul ettikten sonra, bu din Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetmiş, milli hislerini uyuşturmuştur. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncerdi. Bu Arap fikri, ümmet kelimesi ile ifade olunurdu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasretmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah’a kendi lisanında değil Allah’ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaklardı. Arapça öğrenmedikçe Allah’a ne dediklerini bilmeyeceklerdi. Bu vaziyet karşısında Türk Milleti asırlarca ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin manasını dahi bilmedikleri halde Kur’an’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçmiş olan haris serdarlar, Türk milletince, karışık cahil hocalar ağzıyla, ateş ve azap ile müthiş bir muamma halinde kalan dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan Avrupa’da, Allah kelimesinin ilahi parolası altında, Hristiyan milletlerini idareleri altına geçirdiler. Fakat onların dinlerine ve milliyetlerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları ümmetleri yaptılar ne onlarla birleşerek bir kuvvetli millet oldular. Mısırda belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler. Peygamber hırkasıdır diye yalan bir palaspareyi hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular, halife oldular. Gâh şarka, cenuba, gâh garba veya her tarafa saldıra saldıra Türk Milletini Allah için, peygamber için, topraklarını, menfaatlerini benliğini unutturacak, Allah’a mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra…”[3] Aynı aşikâreliği “Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu” başlığıyla yayınlanan kitapta da yine kendi el yazısıyla kaleme aldığı mektupta şöyle anlatıyor: “Arabistan yarımadasının kumsal çöllerinden; ‘Ikra, Bismi, Rabbi’ safsatasını esas tutmuş olan Arapların, medeni cihanlarda, bilhassa Türk zengin medeni muhitlerinde bu iptidai ve cahiliyet devrinin timsali olan düstura dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır…”[4]

Denilebilir ki “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ATATÜRK’ün bu vatana ve bu millete iyiliğini kabul etmek için onun illa ki Müslüman olma mecburiyeti mi vardır?” Elbette öyle bir mecburiyet yoktur… Ancak ATATÜRK tarafından tesis edilen sistemin “cumhuriyet” diye nitelendirilebilmesi için evrensel, müşahhas kriterlere bakma mecburiyeti vardır… Elbette ki Avrupa’da kurulan cumhuriyet ya da demokrasi denilen yeni siyasi sistem herkes için özgürlük, herkes için eşitlik ve herkes için ekonomik refah temin etmeyen, monarşi adlı eski sistemden çok çok üstündür. Ancak ATATÜRK’ün Türkiye’de tesis etmiş olduğu sistem, “cumhuriyet” görünümlü tekparti diktatörlüğü olduğu için diktatörlük sayesinde yaratılan CHP Oligarşisi dışında hiç kimseye özgürlük, eşitlik ve ekonomik refah getirmemiştir… O nedenledir ki 1950 yılında yapılan ilk özgür, serbest seçim ile birlikte millet; “İkinci Adam” İsmet İnönü liderliğindeki CHP iktidarına ve dikta rejimine son vermiştir… Bir siyasi sistemin gerçekte cumhuriyet olmadığının en açık delili, o sistemde “kuvvetler ayrımı” ilkesinin geçerli olmayışıdır. ATATÜRK; hayatının hiçbir döneminde “kuvvetler ayrımı” ilkesini tasvip etmemiş hatta “hakimiyet tecezzi ve ferağ edilemez” diyerek, her daim ona karşı çıkmıştır… Türkiye’deki “diplomalı-diplomasız cahiller”in, ATATÜRK’ün kurduğu rejimin “cumhuriyet” olduğu iddiasının (zannının) yanlış-yalan olduğunu anlamak için Avrupa standartlarındaki gerçek cumhuriyet rejiminin temel niteliklerine bakmak yeterlidir:

1) Cumhuriyet; insanların tebaa değilbirey ve yurttaş adı altında ve eşitlik ekseninde örgütlendikleri çoğulcu bir siyasal formdur.

2) Cumhuriyettabiaten özgür olan insanların iradî kararları ve sözleşmeleriyle kurdukları, halkın rızasına dayanan sosyo-politik organizasyondur.

3) Cumhuriyetkuvvetler ayrımı ilkesine dayanan sınırlı, temsilî, hukuk devleti olup, doğal hukukun pozitivite edildiği yasaları (pozitif hukuku) tatbik eder ve bu yasalar hem yurttaşları hem de devleti (yöneticileri) bağlar.

4) Cumhuriyet; homojen bir toplumsal yapıyı ve muayyen bir sınıfı temsil etmediğinden, belirli bir din ya da etnik eksenli hukuku değil, rasyonel doğal hukuk ilkeleri çerçevesinde farklılıkların müzakeresiyle tespit edilen sözleşme hukukunu uygular.

Machiavellist siyaset anlayışının Türkiye’deki diğer önemli temsilcisi, “cumhurbaşkanlığı sistemi” denilen otokratik monokrasi rejiminin kurucusu, dindar görünümlü AKP’dir. Resmiyette “cumhurbaşkanlığı sistemi” bir “tek-parti diktatörlüğü” değil ise de fiiliyatta ATATÜRK’ün “cumhuriyet” rejimine çok benzerdir. AKP kurucu genel başkanı ERDOĞAN; sistem değişikliğine yönelik referandum sürecinde propaganda yaparken, “ATATÜRK olsaydı cumhurbaşkanlığı sistemine evet derdi.” ifadelerini kullanırken tam da bu benzerliğe işaret etmiştir. Milli irade söylemini yüceltmesine rağmen, o günlerde bütün kurumlarıyla birlikte devletin yürütme, yasama, yargı olarak bilinen tüm fonksiyonlarının tek belirleyici gücü nasıl ATATÜRK idiyse bugünlerde de aynı söylemle ERDOĞAN’dır. Aralarındaki tek fark ERDOĞAN’ın söylemlerine akseden “din” vurgusudur. Din vurgusunun sebebiyse şüphesiz o günlerdeki serbest seçim uygulamasının yokluğuna karşılık bugünkü mevcudiyetidir. ATATÜRK’ün tek partili dikta rejimindeki göstermelik seçimlerde halkı iknâ sorunu yoktu. Halk, onun yaptığı listeleri mecburen onaylıyordu. Oysaki çok partili yapının halâ sürdürülmesinden ötürü, ERDOĞAN’ın halkı iknâ sorunu var ve Türkiye halkı da çoğunluk itibarıyla şöyle ya da böyle dindar… Dindar halkın oy verdiği bir serbest seçim sisteminde dinin karşısında mevzilenmek gibi bir irrasyonalite, demokrasinin demagojiye açıklığı dikkate alındığında olsa olsa cehaletle kabildir. Bugünkü irrasyonalist CEHAPE zihniyetinin kulakları çınlasın?! İşte AKP’nin Machiavellist tavrı tam da bu noktada kendisini göstermektedir. Hemen hemen her seçimde, CHP’nin tek-parti diktatörlüğü dönemindeki din karşıtı uygulamaları nazara verilerek, taraftar seçmen tahkim edilmeye ve o olayların dinî çerçevede istismarı ve manipülasyonuyla da oy devşirilmeye çalışılmaktadır. Mesela; ATATÜRK tarafından keyfî olarak müze yapılan Ayasofya Camii’nin tekrar ibadet haneye dönüştürülmesi hadisesi hiç şüphe yok ki Machiavellist bir tavırdan kaynaklanmıştır… Ayasofya Camii’nin asli hüviyetine kavuşmuş olması elbette ki Müslümanlar açısından şeksiz, şüphesiz sevinç duyulması gereken bir olaydır. Ancak, ERDOĞAN’ın birkaç yıl önce, kendisinden Ayasofya Camii’nin asli hüviyetine dönüştürülmesini isteyenlere karşı sarf etmiş olduğu “Önce bir Sultan Ahmet Camii’ni doldurun… Ayasofya’yı açmanın bir götürüsü var… Onun bizim için faturası çok daha ağırdır… Unutmayalım, şu anda dünyanın çok çeşitli ülkelerinde bizim binlerce camimiz var… Acaba bunu söyleyenler, bu camilerin başına ne gelir, bunu hiç düşünüyorlar mı? Kundaklama hareketleri şunlar, bunlar, birçok şeyler yapılıyor… Bunları düşünmeden söylüyorlar… Bunların hesabını yapmadan söylüyorlar. Kusura bakmasınlar bunlar dünyayı tanımıyorlar… Muhataplarını bilmiyorlar… Onun için ben bir siyasi lider olarak, oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim.”[5] şeklindeki veciz cümleler; bilahare Ayasofya Camii’nin asli hüviyetine kavuşturulmasında gönüllülükten ziyade siyasî gelecek hesaplarından ötürü buna mecbur kalındığı sırrını ele vermektedir. Zira konuşmanın yapıldığı günden bugüne dünyanın şartlarında, Türkiye lehine herhangi bir değişiklik gerçekleşmemiştir. Dahası birkaç yıl önce muhtemel olan camileri kundaklama teşebbüsleri; o ülkelerde kimse camileri korusunlar diye ERDOĞAN’ın emrindeki Türk polisini vazifelendirmediğine göre, bugün de geçerlidir. Besbelli ki ERDOĞAN’da istikamet kaybına yol açarak, Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesini sağlayan başka bir gerçeklik var… İşte o gerçeklik; AKP’nin, “cumhurbaşkanlığı sistemi” dediği otokratik monokrasi rejiminin Türkiye’yi getirmiş olduğu ekonomik kriz, hukuk dışı yargı kararları, özgürlük kısıtlamaları, emniyetsiz hayat ve gelecek kaygısı gibi şartlar vesilesiyle ortaya çıkan seçim kaybı riskidir. ERDOĞAN tarafından, siyaset anlayışları örtüşmediği için başbakanlıktan düşürülen Ahmet DAVUTOĞLU’nun ifadeleriyle; ERDOĞAN’ın 28 Şubatçı yeni ortakları, geçmişte “Fatiha’yı dahi bilmezler.” dediği BAHÇELİ ve “Din afyondur.” diye inanan PERİNÇEK bile Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesini destekliyorlarsa arka plandaki hakiki motivasyonun seçim kaybı riski olduğu ortaya çıkmaz mı? Elbette çıkar… Yani, ERDOĞAN“ekonomik kriz, hukuk dışı yargı kararları, özgürlük kısıtlamaları, emniyetsiz hayat ve gelecek kaygısı” gibi, nedenlerle kaybetmeye başladığı İslamî hassasiyetleri bulunan potansiyel seçmen kitlesini Ayasofya Camii’nin yeniden açılışı ile tahkime çalışmış ve bu sayede de seçimlerde yine başarılı olmuştur… Kısacası, ERDOĞAN ve AKP için siyasette kalıcı başarıyı getiren temel faktör; Machiavelli’nin gösterdiği rasyonel kurallara riayet edilmiş olmasıdır…

Ahmet DAVUTOĞLU; Gelecek Partisi’nin (ya da kendisinin) başarısızlığının sebebini “Yarının Türkiye’si İçin” başlığıyla kaleme aldığı metinde mealen şöyle izah etmektedir: AKP yönetimi altındaki bugünün Türkiye tablosuna baktığımızda; herkese eşit işleyen adil bir sistem de insan onurunu esas alan demokratik hukuk düzeni de düşünce özgürlüğüne dayalı özgün bir zihniyet dünyası da farklılıkları ortak bir aidiyette buluşturan güçlü bir vatandaşlık bilinci de tutarlı bir toplumsal ve siyasî ahlak anlayışı da üreten ve rekabet eden bir ekonomi de refahı topluma yayan sosyal adalet sistemi de ehliyet ve liyakat temelinde işleyen devlet kurumları da meşruiyetini yalnızca ve doğrudan millet iradesinden alan siyasal düzen de dünyadaki büyük dönüşümleri doğru okuyabilen stratejik bir akıl da” maalesef bulunmamaktadır. Aksine; iktidar eliyle topluma yayılan kutuplaşma, aidiyet bilincinin tahribi, insan hakları ihlalleri, rant ve ayrıcalığa dayalı servet transferleri, yolsuzluğun, yasakların ve yoksulluğun tavan yapması, ehliyet ve liyakat ilkelerinden sapma, kayırmacılık ve hesap vermezlik, bürokrasinin kurumsal sorumluluk yerine kişisel sadakate göre şekillenmesi, gücün tek elde toplanması, meclisin denetim yetkisinin yok olması, yargıya yönelik siyasî müdahale, hukuk kurallarının keyfî uygulaması, otoriter düzenin milli ve manevi değerler manipülasyonuyla meşrulaştırılması gibi bütüncül bir toplumsal dejenerasyon mevcuttur. Binaenaleyh “çöl ikliminde gül ağacı nasıl yetiştirilemezse çürüyerek çölleşen böyle bir atmosfer altında da  nitelikli ve ahlaklı siyaset adamları başarılı olamaz. Zira siyaset; geniş ufuklu ideallerin, toplumsal sorumluluğun ve kamu hizmetinin alanı olmaktan çıkmış ve bireysel çıkarların, kariyer hesaplarının ve makam pazarlıklarının arenasına dönüşmüştür. Yaşadığımız tam da budur.”

Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU’nun AKP yönetimi altındaki günümüz Türkiye’sine dair yaptığı objektif tasvir elbette ki nitelikli akademisyen kimliğine delalet etmektedir. Ne var ki nitelikli akademisyen olmak, siyasette başarıyı garanti etmemektedir. Gelecek Partisi’nin; iktidarı ele geçirmesi bir tarafa, herhangi bir seçimde varlık göstermesi dahi söz konusu olmadığına göre, kuruluşunun başarısız bir girişim diye nitelendirilmesi tabiatıyla yanlış değildir. Bununla birlikte DAVUTOĞLU’nun AKP yönetimi altındaki olumsuz sosyo-politik şartları doğru tasviri başarısızlığın sebebi olarak da gösterilemez. Gelecek Partisi, olumsuz şartları değiştirmek üzere kurulmadı mı? Olumsuz şartlar başarısızlığı netice verecekse parti kuruluşu anlamsız olmaz mı? Dolayısıyla başarısızlığın hakiki sebeplerini başka yerde aramak gerekir… Haddizatında başarısızlığın asıl sebebi, DAVUTOĞLU’nun kişisel özellikleriyle alakalıdır… Rahmetli, İlber ORTAYLI kendisiyle ilgili bir anısını mealen şöyle paylaşmıştı: “Mülkiye’de doktora yapıyorum, çalışkanım, gözde öğrencilerdenim, doçent adaylarına tez konuları öneriyorum, vs. vs.  Bir gün sevdiğim hocalardan birisiyle görüşmeye odasına gitmiştim. Hocama, ben de sizin gibi bir entellektüel olmak istiyorum dedim. O da bana, senden entellektüel olmaz deyince bozuldum, çıktım ve odasına bir daha gitmedim. Bir süre sonra hocam beni çağırdı. İlber, gidip-gelmiyorsun, senden entellektüel olmaz dedim diye küstün galiba… Küserek, beni haklı çıkardın. Zira entellektüel; niye diye sorgular, eleştirip itiraz eder, rasyonel düşünür, kendi fikrini beyan eder. Sen, iyi bir araştırmacı, iyi bir akademisyen olacaksın ama entellektüel olmak istiyorsan niye de, sorgula, rasyonel düşün, kendi fikrini beyan et, vs. vs. deyip, gönlümü almıştı…”  Bu açıdan bakıldığında; Ahmet DAVUTOĞLU için iyi bir araştırmacı, iyi bir akademisyen ama maalesef entellektüel değildir demek pek de yanlış olmayacaktır… Yukarıda da denildiği üzere entelektüel olmak; rasyonel düşünmek, mevcut şartları eleştirerek itiraz edebilmek, niye diye sorgulamak, kendi fikrini beyan etmek demektir… Entelektüel; Platon’dur, Aristoteles’tir, Descartes’tir, Kant’tır, Machiavelli’dir, Farabi’dir,İbni Sina’dır, Zekeriya Razi’dir, İbni Haldun’dur… Entellektüel elbette siyasete, toplumu yönetime talip olmak zorunda değildir ancak siyasete, toplumu yönetime talip olanlar entelektüel niteliklere (rasyonel düşünmek, eleştirip itiraz etmek, sorgulamak, kendi fikrini beyan etmek, başarıya giden yolu bilmek, vs.) sahibi olmak zorundadır. Aksi halde başarı kabil değildir… DAVUTOĞLU’nun söz konusu nitelikleri taşıdığını söylemek ne kadar doğru olabilir ki?! Entellektüel olan biri; talihinin yaver gittiği günlerde, siyaseten rehberlik ettiği Tayyip ERDOĞAN’a “karizmatik-efsanevi kurucu lider”;[6] talihinin zebun olduğu günlerdeyse “Biz olmasak Tayyip ERDOĞAN bir hiçti.”[7] der mi? Yine; başbakanlığı ve parti liderliğini “pelikan operasyonu”na maruz kaldığı için, Türkçe alfabeyi dahi bilmeyen[8] bir ademe sorgusuz-sualsiz, direktifle istifa ederek bırakır mı? Entellektüel olan biri; “Yarının Türkiye’si İçin” diyerek bahsettiği, ülkenin geleceğiyle ilgili yapılması gereken şeyleri iktidardayken hayata geçirmez mi? Konuşulması ve yapılması gereken şeyleri zamanında konuşmak ve yapmak entellektüelin vazifesi değil midir? Entellektüel olan biri; başbakanken, meclis konuşması esnasında iç tüzüğe uyulmadığı isnadıyla kürsüye iç tüzük kitapçığı fırlatan HDP’lilere, “ATATÜRK’ün kürsüsüne kitapçık fırlatamazsınız.”, diye haykıracağına, bugün seslendirdiği insan-odaklı, insan haklarına dayalı, özgürlükçü, kuşatıcı olma tavrını takınmaz mı? Entellektüel olan biri; TBMM kürsüsünün, ATATÜRK’e miras yoluyla intikal etmiş onun şahsî kürsüsü olmayıp, milletin kürsüsü olduğunu bilmez mi? Entellektüel olan biri için hem toplumun İslamlaşmasını istemek hem de İslam karşıtlarından meşruiyet devşirmeye kalkışmak, akla ziyan bir derin strateji olmaz mı? Yine; siyasal meşruiyetin kaynağının yalnızca ve doğrudan millet iradesi olduğunu söylemek (son tahlilde millet iradesi çoğunluk iradesi demektir), entelektüel nitelikle bağdaşır mı? Yine; meşruiyetin kaynağında, aynı zamanda insan hakları, ahlak, evrensel doğal hukuk gibi ilkelerin de mevcut olduğunu bilmemek entelektüel nitelikle bağdaşır mı? Entellektüel olan biri; “Cumhurbaşkanlığı hükumet sistemiyle birlikte kuvvetler ayrılığı ilkesinin zayıflaması, denge ve denetim mekanizmalarının tümüyle ortadan kalkması ve güçlenen otoriterleşme eğiliminin hızlanması sonucunda çoğulcu demokratik hukuk düzeni yerini kalıcı bir otoriter yapıya bırakabilir.” diyorsa onun böyle bir sistem lehine propagandaya kalkışmaması icap etmez mi? Oysaki DAVUTOĞLU, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi için Konya mitingine katılmış ve sistem lehine EVET oyu talep etmiştir… Tüm bu irrasyonel-negatif özelliklere rağmen başarı kabil midir?!

Partisini fesheden DAVUTOĞLU, netice olarak şu cümleleri kurmaktadır: “Ahlaklı bir mücadelede başarı; yalnızca iktidara gelmek değil, herkes savrulurken istikameti korumak, herkes susarken doğruyu söylemek, herkes mal ve makam peşinde koşarken emanete sadık kalmaktır. Biz; çürümüşlüğün ve yozlaşmanın yaşanmaması için elimizden geleni, gücümüzün yettiğini yaptık ama akıbete engel olamadık?! Artık, ‘Şahit ol ya Rab’ niyazında bulunma makamındayız.” Açıktır ki bu nevi romantik (pesimist) cümleler, bırakın rasyonel düşünen bir entellektüele, dünyevî iktidar peşinde koşan alelade-vasat bir siyasetçiye dahi ait olamaz. Olsa olsa yalnızca uhrevî saadet için bir lokma, bir hırka yaşayan ve dünya hayatında (Araf’ta) da sadece tezkiye-i nefs maksadıyla hareket ettiğini söyleyen dolayısıyla da  rasyonaliteyi ırgalamayan bir sufî-derviş meşrep kişiye ait olabilir…  Bu cümleler; yukarıda bahsi geçen “Ahmet DAVUTOĞLU bir entelektüel değildir.” ifadesini doğruladığı gibi elbette Gelecek Partisi’nin nihai hedefinin de dünyevî-siyasî iktidar olmadığını doğrulayan cümlelerdir… Binaenaleyh, fesih işlemi için üzülmeye hacet yoktur…

 

[1] Niccola Machiavelli, Hükümdar, Çev., N. Adabağ, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2008.

[2] Esat Öz, Tek Parti Yönetimi ve Siyasal Katılım (1923-1945), Gündoğan Yay., Ankara, 1992.

[3] Atatürk, Medeni Bilgiler (Hazırlayan N. Uğurlu), Örgün Yay., İstanbul, 2017.

[4] Atilla Oral, Atatürk’ün Sansürlenen Mektubu, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2018.

[5] https://www.youtube.com/watch?v=A_1MZa7R1Iw)(https://www.youtube.com/watch?v=HmuUZHSeCF0

[6] https://www.youtube.com/watch?v=Y_PC6Y9npzs

[7] https://www.youtube.com/watch?v=0JQr_g_fJFk

[8] https://www.youtube.com/watch?v=cbZWj8P1P3U

 

Bu yazı Güncel Yazılar, Siyaset, WEB kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.