“İslami Fundamentalizm” Mümkün müdür?

Siyasal,  sosyal ya da ekonomik herhangi bir izm’in (ideoloji) açıklanmasında tarihsel ve kültürel arka planın dikkate alınmaması onunla ilgili yeterli ve doğru bilgiyi imkansız kıldığı gibi, böylesi bir izm’in yeşerdiği ortamdan tamamen farklı bir ortama adaptasyonu da onunla ilgili yeterli ve doğru bilgiyi imkansız kılacaktır. Bu yazıda biz, tarihsel ve kültürel arka planına bakmak kaydıyla Batılı bir fenomen olan fundamentalizm ile İslam arasında bir münasebetin kurulup kurulamayacağını irdeleyeceğiz.

Fundamentalizm, Hıristiyan teolojisine ait “bin yıl” inanışının ABDde 19. Yüzyıl sonlarında yaygınlaşmasıyla birlikte gelişen dini, Protestan hareketidir. “Eski Ahit’in Daniel Kitabı’na (Bab 2) göre sırasıyla altın, gümüş, tunç ve demir-çelik karışımı ile simgelenen dört krallıktan sonra Tanrı’nın sonsuz egemenliği gelecekti. Bin yıl inanışı, bu dört krallık ile Tanrı’nın mutlak egemenliği arasındaki dönemi belirtiyordu. Yeni Ahit’in Vahiy Kitabı’nda (Bab 20) geçen, Yuhanna’nın düşüne göre ise gökten inen bir melek, İblis’i bağlayarak bin yıl süreyle cehenneme kapatacak, Hıristiyanlık uğruna can verenler dirilecek, İsa ile birlikte bin yıl hüküm süreceklerdi…” hikayenin değişik bir versiyonuna göre de dünya fesada uğradığında, İsa ikinci kez dünyaya gelecek ve ikinci gelişi ile birlikte yeryüzünde bin yıllık doğruluk dönemi başlayacaktı. Bu bin yıllık dönemin ardından da ölüler dirilecek ve son yargı gerçekleşecekti.[1]

Fundamentalizm, dini ve dindışı kültürdeki modern eğilimlere tepki olarak özellikle 20. Yüzyıl başlarında güç kazanmıştır. Modernitenin sonucu olarak ülkede gözlenen genel toplumsal hoşnutsuzluk bazı Protestan önderlerin ABD’nin geleceğinden duyduğu kaygıyla birleşince “bin yıl”şüncesi geniş kesimlerde yankılandı. Bin yılcılar 1919’da Dünya Hıristiyan Birliği adı altında bir örgüt kurarak hareketin dayanacağı platformun temellerini attılar. Bu hareketin kavramsal çerçevesini oluşturan asıl düşünce modernizme ve ona bağlı bütün yozlaşmalara karşı savaşmaktır.[2]

Fundamentalizm teriminin halk arasında kullanımı, modernlikle her türlü uzlaşmayı reddeden Protestan teologların 90 adet makalesinden oluşan 12 ciltlik “The Fundamentals” periyoduyla yaygınlık kazanmıştır. “The Fundamentals” üç milyondan fazla kişiye ücretsiz dağıtılıyordu. Hem modernitenin sonuçlarına bir tepkiyi hem de Katolik geleneğin reddini ifade eden fundamentalizmin temel ilkeleri şunlardır: 1- Kitab-ı Mukaddesin mutlak yanılmazlığı ve zahiri anlamının aynen benimsenmesi. 2- İsa’nın dirileceği ve yeniden yeryüzüne döneceği inancı (bin yıl öğretisi). 3- Modernitenin tesirleriyle dinden çıkmış ya da “amentü”ye hala katılmamış olanlara tebliğ vazifesi.

Fundamentalizm, ABD’nin Tennessee Eyalet Meclisi’nce Mart 1925’te çıkarılan ve Kitab-ı Mukaddes’ te geçen yaratılışöğretisine aykırı her türlü görüşün okullarda öğretilmesini yasaklayan yasaya aykırı olarak eyaletteki bir lisede biyoloji öğretmeni J. T. Scoppes’in “evrim teorisi”ni öğreterek yasalarıçiğnemesi sonucu Temmuz 1925’te yargılandığı tarihi “Scoppes Davası” ile tartışmalı bir anlam kazanarak kitlelere mal oldu. 1929’da yaşanan ve tüm ABD’yi kapsayan ekonomik bunalım fundamentalizme olan ilgiyi doruğa çıkarır. Fundamentalistlere göre “büyük bunalım Tanrı’nın Amerika’ya dinden döndüğü için verdiği bir ceza ve İsa’nın yakında geri döneceğini belirten bir işaretti. Bunalımdan kurtulmanın yolu ise Kitab-ı Mukaddes’e dönmekti.

Fundamentalizm II. Dünya Savaşı sonrasında siyasi bir hüviyet kazanmıştır. Öyle ki savaşı müteakip yirmi yıl boyunca siyaset, aşırı sağ ile işbirliği yapan fundamentalistlerden soruluyordu. Bunun en önemli sebebi 1920’lerde gözlenen, evrim teorisine gösterilen tepkinin yerini komünizm tehlikesine duyulan tepkinin almış olmasıdır. Siyasete yönelmiş olmanın bir başka önemli sebebi de toplumun “yukarıdan aşağıya daha kolay Hıristiyanlaştırılabileceğine dair inançtı.

Fundamentalizm her ne kadar II. Dünya Savaşı sonrası siyasi bir hüviyet kazanmış ise de onu radikalizmle aynileştirmek doğru değildir. Çünkü, fundamentalizm esasta dini bir fenomen iken, radikalizm toplumsal-siyasal düzenin tümünün ya da bir kısmının kökten değişimini isteyen ve değişim için reformculuğun ötesinde şiddet yolunu benimseyen siyasal bir fenomendir.[3] Günümüzde fundamentalizm ifadesinin, Batılı ve Batı yanlısı medya organlarında çirkin, hoşgörüsüz, şiddet yanlısı, muhalifine hayat hakkı tanımayan, vb. gibi ifadelerle aynileştirilmesi, onun yanlış bir biçimde radikalizmle karıştırılması yüzündendir.

1970’ler ve 80’ler fundamentalistler için komünizmin tehlike olmaktan çıktığı ve asıl tehlike olarak laik hümanizmin görülmeğe başlandığı yıllardır. Onlar için insani problemlerin temelinde yatan faktör nihayet bulunmuştu ve o da laik hümanizm idi. Bu yıllarda fundamentalistler kısmen de olsa siyasetten ayrılarak daha çok eğitim alanına yönelmişlerdir. Onlara göre problemleri çözecek olan dine yönelimi sağlamak için mücadele değerlerin üretildiği alanda verilmeliydi ve o alan da eğitimdi.[4]

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağıüzere, özü itibariyle Hıristiyan teolojisinden kaynaklanan fundamentalizm, hakikat-i halde Batıya özgü bir projenin,[5] yani modernliğin sonuçlarına tepkisel olarak beliren bir dine dönüş hareketidir. Acaba tezahürleri açısından bakıldığında fundamentalizmin yalnızca Batıya ve Hıristiyan teolojisine hasredilmesi doğru bir çıkarım olabilir mi? Aynışey, İslam dünyası ve İslam teolojisi (ilahiyat) için de gündeme getirilemez mi? Kanaatimizce bu soruya iki farklı açıdan cevap verilebilir. Birincisi, batıya özgü bir projenin, modernliğin sonucu olması hasebiyle Batılı olmayan toplumların, yani İslam dünyasının modernleşme eğilimleriyle cevabın ilintili olduğu. İkincisi de dini, teolojik bir unsur olması hasebiyle de din olarak İslam’dan (Kuran’dan) kaynaklanıp kaynaklanamayacağı ile ilintili olduğudur.

Sorunun cevabına geçmeden önce fundamentalizmin ortaya çıkışının asıl sebebi olan ve arka planı oluşturan modernitenin temel özelliklerinin neler olduğunun tespit edilmesi yerinde olacaktır. Modernite; Rönesans, Reform ve Aydınlanma hareketleriyle Avrupa’da başlayan ve bilahare bütün dünyayı etkisi altına alan kapitalist üretim ve ulus-devlet şeklindeki sistematik örgütlenme biçimini ifade eder. Söz konusu toplumsal gerçekliğin ekonomik, siyasal ve kültürel üç boyutu vardır. Dolayısıyla modernitenin sonuçlarını anlamak için bu üç boyutun çözümlemesine müracaat etmek gerekmektedir.

Kapitalizm; “rasyonel sermaye muhasebesini,” “pazar özgürlüğünü,rasyonel teknolojiyi,muhasebe edilebilir hukuku,“özgür emeği,ekonomik hayatın ticarileşmesini, “psikolojik yabancılaşmayı,bireyci aile sistemini ve “dünyanın büyüsünün çözülmesini” içeren toplumsal formasyon tiplerinden biridir.[6]

Kapitalist dünyanın ideolojisi için gerekli çerçeveyi Aydınlanma felsefesi sağlamıştır. Bu felsefe tek yönlü determinizmi esas alan mekanikçi, maddeci bir geleneğe dayanıyordu. Bunlardan en önemlisi bilim ve tekniğin gösterdiği gelişmenin toplumsal hayatın bütün alanlarını belirlediği inancıydı. Kapitalist toplum bilimi bu kaba maddeciliğin ötesine hiçbir zaman geçmemiştir. Çünkü o, kapitalist sömürüye zemin hazırlayan yabancılaştırıcıüretimin temel şartıdır. Bunun zorunlu sonucu da meta-değerin hakimiyetidir.[7] Meta-değerin genelleşmesi, kültürel değerlerin meta-değere bağımlı hale gelerek homojenleşmesine, yani kültürün de homojenleşmesine zemin hazırlamıştır. Homojenleşme, üretici güçlerin gelişmesinin zorunlu sonucu değil, kapitalist içeriğin zorunlu sonucudur. Çünkü kapitalist hayat, tek biçimliliğin egemenliğini gerektirir.[8]

Kapitalist toplumun maddi temellere oturtulması, şöyle ya da böyle metafiziğin toplumsal hayattan kovulmasına yol açmıştır. Aslında kapitalist ideoloji insanın metafizik özlemini, dolayısıyla da dini ortadan kaldırmaz. Ancak, onu yeni dünyaya uyarlar. Yani onu, toplumsal düzenin meşrulaştırıldığı alanın dışında bırakır.[9] Böylelikle de laik-seküler bir toplum oluşur. Kapitalist üretim ilişkilerince oluşturulan laik-seküler toplumun, mutluluğun somutlaşmış hali olduğunu iddia etmek pek mümkün değildir. İnsan ilişkilerinin üretim ilişkilerine indirgenmesi, onu mutlu etmekten çok bunalıma itmiştir. Çünkü, yeni toplum sömürü ve baskıların manipülasyonlarla meşrulaştırıldığı ve bireyin kitlesellik içerisinde her türlü dayanaktan yoksun, yapayalnız hale geldiği bir toplum olmuştur.

Kapitalizmin gelişebilmesi için siyasal sistemin merkezileşmesi zorunlu olduğu gibi ekonomiye özerklik tanınması da zorunludur. Ekonomi, patriarkal iktidarın tekelinde kalırsa kapitalizm gelişemez. Bu zorunluluğun bir sonucudur ki merkantilizm sınai kapitalizme, mutlak monarşiler de modern ulus-devlete dönüşmüştür. Yani ulus-devlet, pazar mekanizmasının gelişimi çerçevesinde bireyler arasındaki yatay ve dikey iş bölümünün artmasının doğal bir sonucu olarak tezahür etmiştir.[10]

Ulus-devlet ideolojisi ulusçuluk, sanayi toplumu örgütlenmesinin yol açtığı bir gelişme olduğu gibi, uluslar da ulusçu ideolojilerin siyasal uyarlamalarının bir sonucudur. Ulusları Tanrı’nın tayin ettiği etnik varlıklar olarak tanımlamak bir efsaneden ibarettir. Bazen, önceden var olan kültürleri alıp onları ulusa dönüştüren ulusçu ideoloji, bazen de ulusları kendi yaratır ve çoğu kez de önceden var olan kültürleri yok eder. İyi de olsa kötü de olsa gerçek olan budur.[11] Ulusçu ideolojilerin temel açmazı halkın çoğunluğunun, bazı durumlarda da tümünün hayatına alt-kültürlerin hakim olduğu bir toplumda bir üst-kültürü zorla dayatmasıdır.[12] Ulusçuluğun gerçekte bir üst-kültürü biçimlendirirken folk-kültüre dayandığını iddia etmesi, yani anonim bir kitle kültürü inşa ederken folk-kültürü koruduğunu öne sürmesi bir yanlışşuur halidir.[13] Ulus-devlet, üst-kültürün ve kapitalist ekonomik sistemin koruyucusudur. Bu durum onun halk tabanlı değil, belli bir ekonomi-politiği benimseyen elit tabanlı olduğunu gösterir.

1789 Fransız İhtilali’nin miras bıraktığı özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganlarını kendisine bayrak edinen modernlik tasarısı ümit ve ideallerinin tam aksi yönde gelişmiştir. Modernliğin objektif bilim temelli olduğunu ileri sürenler, bilimlerin yalnızca doğanın denetim altına alınmasına değil, aynı zamanda dünyanın, benin, etik ilerlemenin, kurumların hakkaniyetinin ve hatta insanın mutluluğunun sağlanmasına ön ayak olacağınıümit ediyorlardı. Ne var ki modernite ile birlikte bilim, ahlak, hukuk, sanat, ekonomi, vb. gibi hemen her alan özerk birer alan olarak kurumsallaştırılıp rasyonalize edilmiş ve bütün bu yapılar özel uzmanların kontrolüne verilerek hayattan uzaklaştırılmıştır.[14] Kurumsal formelleşmeye olan gayri şahsi katılım, toplumun her yönünü bozmaya ve genel bir tatminsizliğe yol açmıştır.

Kurumsallaşmanın ve bürokratizasyonun tabiatından kaynaklanan insani iradenin dışsallaşması modernitenin mihenk taşıdır. Bunun içindir ki insanlar kitle toplumu doğacak şekilde tesviye edilmişlerdir. Dolayısıyla kitlenin ürettiği insanlar modernitenin bekasının temelini teşkil ederler. Modernitede bireyin topluma kabul edilirliğinin ölçüsü kurumsallaşmış rollere uyumdur. Modernitenin bu dayatması, yani bürokrasinin hayatı düzenlemesi sonucu insanlar anonim halde duran otoritenin verdiği emirler labirentine düşmüşlerdir.[15]

Bütün bu anlatılanlardan hareketle batıya özgü bir proje olan modernliğin sonuçlarınışu şekilde özetlemek mümkün gözükmektedir: Özünde geleneğe karşıtlık olan modern toplum, hem bireyi hem de onu tekil bir fenomen olmaktan koruyan kutsalı, kendi kendini üreten, kendi kendini denetleyen ve kendi kendini düzenleyen yeni bir sistem adına saf dışı bırakmıştır.[16]  Kapitalist sömürü düzeninin gereği olarak homojen bir kitle kültürü oluşturup farklılıkları ortadan kaldırmış ve bütün bunları korumak için de merkezi totaliter bir siyasal sistem inşa ederek özgürlüğün, eşitliğin ve kardeşliğin değil otoriteryanizmin, elitizmin ve individüalizmin garantörü olmuştur. İşte fundamentalizm “bin yıl” inancının dünyanın fesada uğradığı devir olarak nitelendirdiği bu ortamda ve kurtuluş için dine dönüşşeklinde tezahür etmiştir.

Bu noktadan hareketle fundamentalizm ve İslam münasebetine geçecek olursak: Günümüzde fundamentalizm ifadesi, Batılı ve Batı yanlısı medya organlarından, bazen gizli bazen de açık çirkin, hoşgörüsüz, şiddet yanlısı ve fanatiklikle eş anlamlı olarak İslamı anlatmak için kullanılmaktadır. O kadar ki bir Müslümanın Müslüman olduğunu kabul etmesi fundamentalist diye nitelendirilme tehlikesini de beraberinde getirmektedir.[17] İslam ve fundamentalizm münasebeti kurulurken, fundamentalizme yüklenen asıl mana işte bu olmakta ve problemde bu noktada çıkmaktadır. Acaba bu yaklaşım bir kasıt ve art niyetin mi ifadesidir, yoksa hakikatin mi? Şüphesiz bu sorunun cevabı, böylesi bir yaklaşımın kasıt ve art niyetin ifadesi olduğudur. Fundamentalizm Batı’da bu hüviyete bürünmüş olsa bile İslam dünyasındaki olaylara New York’tan ya da Paris’ten bakılarak, onun Protestan dünyasında doğan bir kategori olduğu düşünülmeden,İslam fundamentalizminden bahsetmek olayları basite indirgemekten başka bir şey değildir.[18]

Daha önce de belirttiğimiz gibi İslam ve fundamentalizm arasında bir münasebetin olup olamayacağı farklı iki yönden irdelenebilir: Birincisi, kültürel bir olgu olarak İslam toplumlarının modernleşmeleri yönünden. İkincisi de fundamentalizmin dini bir fenomen olması hasebiyle, bizatihi İslamdan (Kur’an’dan) kaynaklanıp kaynaklanamayacağı yönünden.

Şunu peşinen söylemek gerekir ki moderniteye bir tepki ve dine dönüş hareketleri şeklinde tezahür eden ve belli bir gelenekten kopuk olarak kendini tanımlayan fundamentalizm, yalnızca Batı’ya özgü bir fenomen değildir. Aynı şeyler İslam dünyasında da gözlenmektedir. Ancak Batı’daki fundamentalist diye nitelendirilen hareketlerle İslam dünyasındaki reaksiyoner hareketleri aynı kefeye koymak doğru olamaz. Çünküİslam dünyasında fundamentalist diye nitelendirilen hareketler, dini protesto mahiyetinden ziyade Batı sömürgeciliğine veya Batı yanlısı yerli iktidarlara karşı siyasal bir tepki mahiyeti taşımaktadır. Siyasal İslam denilen şey de budur. İslam’da bir din bulduğu gibi bir ideoloji de bulan siyasal İslam, sosyolojik açıdan olsun, düşünsel açıdan olsun modern dünyanın bir ürünüdür.[19] Doğrudan doğruya “devlet”e yönelmesi bunun en açık delilidir. Siyasal İslamcılara göre devletin ele geçirilmesi neticesinde hem bilim ve tekniğe, yani refaha sahip olunacak hem de Batılı değerler tarafından yozlaştırılan toplumun yeniden İslamileştirilmesine imkan sağlanacaktır.

Siyasal İslamşüncesinin temelinde bir dış (veya güdümlü yerli) tehdidin yattığı muhakkaktır. Akımın 19. Yüzyılda tezahür etmiş olmasının sebebi de budur. İslam dünyası ilk kez 19. Yüzyılda teknik ve fetihçi bir Avrupa karşısında kendisini savunma zorunluluğunda hissetti. Bu savunma, beraberinde sorgulamayı da getirdi. Acaba Müslüman toplumlar Avrupa karşısında niçin geri kalmışlardı? Buna cevap arayanların başında Selefiye ekolünün temsilcileri Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh ve Reşit Rıza gelmektedir. Selefiye hareketinin bu temsilcileri, günümüz siyasal İslamcılarının önderleridir. Selefiye ekolü Avrupa karşısındaki geriliğin sebebini geleneksel din anlayışında gördüğü için, ABD’de gözlenen ilk dönem fundamentalist hareketlerde olduğu gibi, dini geleneğe karşıtlığı ve dini temellere (Kur’an ve Sünnet) dönüşü hedefliyordu. Bir farkla ki temel kaynakların ABD’de görüldüğüüzere, zahiri anlamının esas alınmasından ziyade onlara yeniden yorum getirme (ictihad) hakkını talep ediyordu. Selefiye nin siyasal planda geleneksel kalmış olması, onun henüz siyasete ağırlık vermeyen ilk dönem ABD fundamentalist hareketleriyle benzeşen bir diğer yönüdür.

Günümüz siyasal İslam düşüncesi 1928’de Mısır’da Hasan el-Benna tarafından kurulan İhvan-ı Müslimin teşkilatına ve 1941’de Ebu’l Ala el-Mevdudi tarafından Pakistan’da kurulan Cemaat-i İslami teşkilatına dayanmaktadır. Siyasal İslamcılar temelde Selefiye’yi benimserler. Onlar da Kur’an ve Sünnet’e dönüşü isterler. Selefiyeden farkları doğrudan siyasete, devlete yönelmiş olmalarıdır. Onlara göre toplumun İslamileştirilmesi toplumsal ve siyasal bir eylemin ürünü olacaktır.[20]

Siyasal İslam, İslam’ın “modernleşmeye gerek duymayan evrensel bir sistem olduğu şeklindeki Selefi bakış açısını yeniden gündeme getirmekte ise de bu modeli, “modern toplum”a, yani kültürel, siyasal ve ekonomik alanların farklılaştığı topluma uyarlamaktadır. Bu da siyasal İslamcıların kendilerini üretmiş olan modern toplumu faaliyet alanı olarak ele aldıklarını göstermektedir.[21] Mesela, modern bir anayasa hukukunun ana kalıpları olan yürütme, yasama, yargı, seçim, sözleşme, parlamento, vb. gibi unsurları; icra, ifta, kaza, beyat, akid, şura, vb. gibi İslamî terimlerle ifade etmeleri, onların modern formlara İslamî bir muhteva geçirmeye çalıştıklarınıbu formlar evrenselmiş gibi- göstermektedir.

Siyasal İslamcılara göre, İslami toplum ancak siyaset yoluyla mümkündür, fakat siyasal kurumlarda ancak insanların erdemliliğine bağlı olarak işlerler. Erdem ise İslami toplum mevcut olursa mümkün olur.[22] Görüldüğü gibi bu durum kısır bir döngüdür. Bu döngüden nasıl çıkılmalı? Erdemli insan olmadan İslam devleti olmaz, İslam devleti olmadan erdemli insan olmaz. Bu problem siyasal İslamın bir açmazıdır.

İslam dünyasında devleti hedefleyen yaklaşımların istenilen neticeyi doğurmadığı (Şii İranda devlet ele geçirilmiş ise de Batı’ya karşı bir alternatif, en azından şimdilik gerçekleşememiştir) anlaşılınca, 80’li yıllarda siyasal İslamcılığın, ABD’deki II. Dünya Savaşısonrası siyasal hüviyete bürünmüş olan fundamentalizmin 70’li ve 80’li yıllarda siyasetten kaydığı gibi, yeni bir forma kaydığı gözlenmektedir. O zamana kadar yukarıdan aşağıya İslamlaşma için çalışanlar, artık aşağıdan yukarıyaİslamlaşmaya yönelmişlerdir. Bu yeni anlayış, devleti tartışma konusu yapmadan, toplumu dönüştürmeyi hedeflemektedir. Modernlikten büyülenen siyasal İslamcılığa göre bu yeni form, modern değerlere daha uzak görünmektedir. Bu anlayışta yönetimi ele geçirme hedefi terk edilmiş değildir, ancak toplumun ideolojik dönüşümü yolundaki tepeden inmeci proje -siyasetin, ekonominin ve kültürel dokunun niteliğini oluşturan şey, sözlü eleştiri dışında tartışma konusu yapılmaksızın- yerini geleneğin arındırılması programına bırakmıştır. Artık asıl olan, gündelik hayatın arındırılması ve ahlakileştirilmesidir.

Siyasal İslamşüncesinin gelmiş olduğu bu son nokta Batı’daki fundamentalist hareketlerin gelmiş olduğu son noktayla aynıdır. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki siyasal İslam, ABD’de bugün algılandığı gibi, hiçbir zaman çirkin, hoş görüsüz, şiddet yanlısı, muhalifine hayat hakkı tanımayan bir hüviyete bürünmemiştir. Aksine, bu hüviyeti taşıyan sömürgeci Batı ve Batı yanlısı yerli iktidarlara karşı, bir reaksiyon şeklinde, İslama ve istiklale dönüş olarak tezahür etmiştir. Bu da şüphesiz modernitenin yaratmış olduğu kültürel-siyasal pratiğin hem sonucu hem de ürünüdür.

Bir din olarak İslam ve fundamentalizm münasebetine bakacak olursak, ona İslami (Kur’ani) bir mesnet bulmak mümkün değildir. Kur’an temelli bir “bin yıl” inancı olmadığı gibi, Hıristiyanlıktaki Hz.İsa’nın dönüşüne benzer, Hz. Muhammed’in dönüşüşeklinde bir anlayış da yoktur. Hele hele bugünkü anlamıyla şiddet yanlısı, hoşgörüsüz, muhalifine hayat hakkı tanımayan bir fundamentalizme Kur’an’dan dayanak bulmak asla mümkün değildir.

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlıümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allaha inanırsınız[23] “Dinde zorlama yoktur.[24] “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan menetmez. Çünkü, Allah adalet yapanları sever.[25] …haksız yere saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez”.[26] “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Allah isteseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı[27] “Rabbin isteseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?”[28]  İçlerinden zulmedenler hariç, Kitap Ehli ile ancak en güzel tarz da mücadele edin ve deyin ki: Bize indirilene de size indirilene de inandık.”[29] “Eğer yüz çevirirlerse biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen yalnızca uyarmaktır.[30] “Bir millet kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez.[31] Kur’an’dan örneklediğimiz bu ayetler çerçevesinde mesele değerlendirilecek olursa ondan şiddet yanlılığının, hoşgörüsüzlüğün, aşırılığın ve başkasına hayat hakkı tanımayan bir anlayışın çıkarılamayacağışüphesiz anlaşılacaktır.

Netice itibariyle İslami fundamentalizm mümkün müdür?, sorusuna dönecek olursak, kanaatimizce şu tespiti yapmak yanlış olmayacaktır: Batıda olduğu gibi İslam dünyasında da modernitenin bir sonucu ve moderniteye bir tepki olarak dine dönüş hareketi şeklinde tezahür eden, Batıdakine az ya da çok benzer bir fundamentalizmin mevcudiyetinden bahsetmek mümkündür. Ancak bu, günümüz Batı dünyasında ve Batı yanlısı medya organlarında kullanıldığı biçimiyle şiddet yanlısı, hoşgörüsüz, muhalifine hayat hakkı tanımayan ve aşırılığı ifade eden bir aksiyon değil, yalnızca bir reaksiyondur. Hem bu anlamı hem de teolojiden kaynaklanan diğer anlamıyla fundamentalizme gelince, ona Kur’ani anlamda patent bulmak mümkün gözükmemektedir.



[1] Ansiklopedi Ana Britanica, C.4, Bin yıl Maddesi.

[2] Ansiklopedi Ana Britanica, C. 9, Fundamentalizm Maddesi.

[3] Ansiklopedi Ana Britanica, C. 18., Radikal Maddesi.

[4] Gilles Kepel, Tanrı’nın İntikamı, Çev., Selma Kırmız, İletişim Yay., İstanbul, 1992, ss. 133-164.

[5] Anthony Giddens, Modernliğin Sonuçları, Çev., Ersin Kuşdil, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1994, s. 156.

[6] Alan Macfarlane, Kapitalizm Kültürü, Çev., R. Hakan Kır, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1993, s. 264.

[7] Samir Amin, Avrupa Merkezcilik, Çev. Mehmet Sert, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1993, s. 91.

[8] Amin, a.g.e., s. 139.

[9] Amin, a.g.e., s. 39.

[10] Gencay Şaylan, Değişim Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, İmge Kitabevi, Ankara, 1994, s. 25.

[11] Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, Çev. B. E. Behar – G. G. Özdoğan, İnsan Yay., İstanbul, 1992, s. 94.

[12] Gellner, a.g.e., s. 107.

[13] Gellner, a.g.e., s. 205.

[14] Madan Sarup. Post-Yapısalcılık ve Post-Modernite. Çev., A. B. Güçlü, Ark Yay., Ankara, 1995, s. 172.

[15] J. W. Murphy. Post-Modern Toplumsal Analiz ve Post-Modern Eleştiri, Çev., H. Arslan, Eti Yay., İstanbul 1995,ss. 32-34.

[16] Alain Touraine. Modernliğin Eleştirisi, Çev., Hülya Tufan, Y.K.Y., İstanbul, 1995,s. 44.

[17] Akbar, S. Ahmed, Post-Modernizm ve İslam, Çev., O. Ç. Deniztekin. Cep-Düşün Yay., İstanbul, 1995, s. 28.

[18] Kepel, a.g.e., s. 9.

[19] Oliver Roy, Siyasal İslamın İflası, Çev., Cüneyt Akalın, Metis Yay., İstanbul, 1994, ss. 17-18.

[20] Roy, a.g.e., ss. 55-56.

[21] Roy, a.g.e., s. 58.

[22] Roy, a.g.e., s. 89.

[23] Kur’an-ı Kerim, 3/110.

[24] Kur’an-ı Kerim,2/256.

[25] Kur’an-ı  Kerim 60/8.

[26] Kur’an-ı Kerim, 2/190.

[27] Kur’an-ı  Kerim, 5/48.

[28] Kur’an-ı Kerim, 10/99.

[29] Kur’an-ı Kerim, 29/46.

[30] Kur’an-ı Kerim, 42/48.

[31] Kur’an-ı Kerim, 13/11.

Bu yazı Felsefe, Genel, İslam Felsefesi, Makaleler, Siyaset kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.