Hukuk Felsefi Açısından Sivil İtaatsizlik ve İslam

Modern toplum ve modern düşünce eleştirilerinin yoğunlaştığı ve moderniteden kopuşu sergilediği var sayılan post-modernitenin Türkiye gündemine girdiği şu günlerde, İslama bakış oldukça değişmiştir. Çünkü, post-modern bakış açısından İslam, kendi parametreleri dahilinde değerlendirilmesi gereken bir anlama sahiptir ve hayatı açıklama iddiasındaki her düşünce sistemi kadar o da doğrudur. Ancak, burada söz konusu edilen İslam, ilkeler bazında değil, görüntüler bazında meşrulaştırılan bir İslam’dır.[1] Bu bağlamda İslam’la ilgili olarak tartışılan meselelerden biri de İslamî bir toplum ya da siyasal organizasyonda “tevhid” inancının hakim olması sebebiyle “sivil itaatsizlik” eylemlerinin mevcut olup olamayacağıdır.[2] Bu yazıda biz, sivil itaatsizlik ve İslam meselesini “tevhid” ilkesi bağlamında irdelemeye çalışacağız. Bunun için de evvela sivil itaatsizliğin ne demek olduğunu ortaya koyacak, daha sonra da onun, tevhid ilkesine mugayir olup olmadığını sorgulayacağız.

Sivil itaatsizlik; şiddet içermeyen, devlet gücüne karşı pozitif bir hukuk kuralını, yasa çiğnemiş bulunan ve amacının “hukuk devleti” ideallerine uygun düştüğü ve eylemcisinin çiğnediği kuralın yaptırımına katlanmaya hazır bulunduğu, kamuya açık, aleni olarak gerçekleştirilen eylemlerin oluşturduğu toplumsal, siyasal bir olaydır. Bir başka ifadeyle yasaya aykırı, şiddetsiz, aleni, hukuk devleti idesine dayalı siyasal-etik bir motivasyonla pozitif bir hukuk kuralının, yasanın çiğnenmesi ve eylemcinin de onun yaptırımına katlanması tutumudur.[3] Tanım çerçevesinden bakıldığında, sivil itaatsizliğin temel özelliklerinin yasaya aykırılık, şiddetsizlik, kamuya açıklık (alenilik), hukuk devleti ideallerine dayalı siyasal-etik bir motivasyonla gerçekleşme ve çiğnenen pozitif hukuk kuralının yaptırımına katlanma tutumu olduğu görülecektir.

Yasaya aykırılık, yasa=hukuk tezinin reddini ifade eder. Bu durum esas itibariyle “hukuka aykırılık” değil, kurulu düzeni yargılayıcı bir üst hukuk, doğal hukuk adına, tekil bir pozitif hukuk kuralına aykırılıktır. Yasaya aykırılık eylemi, bireylerin kendi aralarındaki ilişkilerde ayrıcalıklar yaratmadığı sürece sivildir. Bireysel ya da grupsal bencil bir itaatsizlik eylemi sivil sayılamaz. Sivil itaatsizlik eyleminin sivil olarak anılabilmesi için şiddet içermemesi de gerekir. Şiddetin meşruluk ilkeleriyle bağlandığı bir devlette, devletin şiddet tekeline şiddetle karşıçıkmak sivil itaatsizlik değil, darbe, isyan ya da ihtilaldir. Gerçek manadaki sivil itaatsizlik, vicdani ve derin bir inancı dile getirdiğinden uyarır ama tehdit etmez. Şiddetin sivil itaatsizlik eylemlerinden dışlanmasının en önemli sebebi, asla sisteme konforme, içkin bir ifade tarzı olmayışıdır. İtaatsizlik eylemi mesajını kamuya duyurmadıkça ve alenilik vasfını taşımadıkça sivil itaatsizlik olarak gerçekleşemez. Eylemcilerin kendilerini kamuya açmaları, kişisel çıkara hizmet eden, adi suç niteliğindeki eylemlerden tefrik edilmelerini sağlar. Haddizatında sivil itaatsizlik eylemlerinin hedefi, anlaşmazlık hususundaki tartışmayı kamuya, kamusal değerler alanına taşımaktır.

Sivil itaatsizlik, içerisinde cereyan ettiği toplumun temel değerlerine ve dünya görüşüne dayalı, hukuk devleti idealleriyle çelişmeyen, sisteme içkin, siyasal ve etik bir motivasyonun sonucudur. Karşıçıkılan şey, devlet tasarrufuyla, toplumsal-siyasal değerlerin sarsılmasına sebep olan tekil bir normdur. Tekil normların, yasaların şuurlu olarak çiğnenmesi onun sonuçlarına katlanmayı gerektirir. Şüphe yok ki herhangi bir eylemin mesajı, ancak ihlal edilen normun yaptırımına katlanmaya hazır olunduğu taktirde inandırıcı olabilir. Pozitif hukukun yaptırımına katlanma ve katılma sivil itaatsizlik eylemlerinin ifade gücünü yükselteceği gibi, içtenliğine olan inancı da yaygınlaştıracaktır.

Sivil itaatsizlik, kuşkusuz “hukuk devleti”nde, yani hukukun üstün olduğu devlette mümkündür. Hukuk devleti, devlet gücünün hukuka bağlanmış olduğu ve tasarrufları bağımsız mahkemelerce sorgulanabilen ve adaleti gerçekleştirmekle sorumlu olan devlettir. Esasında hukuk devleti, gerçek anlamda “adalet devleti” demektir. Devletin pozitif hukuk düzenine sahip olmasının hukuk devleti ile bir ilişiği yoktur. Adalet devleti olmayan bir devlet ancak hukuk devleti formuna bürünmüş bir “kanun devleti”dir. Alman Nazizmi’nin ve Rus Komünizmi’nin de pozitif bir hukuka sahip oldukları hatırlanırsa “hukuk devleti” ve “kanun devleti” farkı daha iyi anlaşılacaktır.

Hukuk devletinin pozitif hukuku olan devlet şeklinde düşük seviyeden algılanmaması için, onun değişmez değerler ve temel insan haklarıyla olan zorunlu bağlantısının mutlaka bilinmesi gerekir. Çünkü, hukuk ve adalet ancak, tüm insanlık için geçerli olan gerçek ve değişmez değerler dizisinde bir mana ifade eder.[4] Tüm insanlık için geçerli olan gerçek ve değişmez değerler dizisi ise yalnızca, Alman filozof Kant’ın belirttiği anlamda Tanrı eksenli doğal hukuk[5] öğretisi içerisinde yer alabilir. Tanrı‘dan kaynaklanıp, hukuk devletinin temel dayanağı olan doğru ve değişmez değerler dizisi, bir anlamda “tevhidî gelenek”ten başka bir şey değildir. Tevhidî gelenek, “ataların üzerinde bulunduğu yolu” değil, insanlığa açıklanmış ya da açıklanmamış ilahi bir kaynağın hakikatini, ilkelerini, farklı diyarlardaki sonuçlarını, diğer bir tabirle; kutsal, ebedi ve ezeli hakikatin sonsuz hikmet ile birlikte değişmez prensiplerinin zaman ve mekandaki sürekli açılımını, yani ahlak yasasını ifade eder.[6]

Sivil itaatsizliğin meşruiyeti, hukuk devleti idesi bakımından, devletin pozitif hukukuna egemen, aşkın (muteal) hukuk ilkelerini gerektirir. Bu ilkeler de en verimli zeminini “doğal hukuk”ta bulur. “İster dinî, ister rasyonel isterse sosyolojik ya da etik ölçütlerle görünsün, “doğal hukuk”, toplumun siyasi düzeninin hem bir kaynağı hem de düzeltim programıdır.” Sivil itaatsizliğin hukuk etiği bakımından meşruluğunun temeli doğal hukuk geleneği olduğu gibi, şüphesiz “hukuk devleti” de meşruluğunu aynı düşünceden alır.[7] Doğayı yaratan Tanrı olduğuna göre, aslında doğal hukuk demek, rasyonel olarak keşfedilebilen, Tanrı‘nın koyduğu ilke ve kurallar demektir.[8]

Bu zaviyeden bakıldığında, sivil itaatsizliğin, siyasi kültürün tabii bir boyutu olabilmesi için o kültürün ilke bazında çokluk değil, birlik (tevhid) temeline oturması gerekir. Çünkü, tevhid, Tanrı’nın tek’liğini, bir’liğini ifade ediyor ise de kültürel-ontolojik yansıma anlamında monolite yerine plüraliteyi ifade eder. Kültürel-toplumsal hayat açısından tevhid, “ilke” bazında inancın birliği olup, pratiğin monolitesini gerektirmez. Aksine, plüraliteye referans olur. Sivil itaatsizliğin hukuk etiği bakımından meşruluk temelini “doğal hukuk”ta bulduğu dikkate alınırsa burada zaten zorunlu olarak “bir” olana atıf yapıldığı görülecektir. Haddizatında genel-geçer üst bir ilke olmasaydı pozitif hukukun yasalarının çiğnenmesi durumu asla meşruiyet zemini bulamayacaktı. Sivil itaatsizliğin meşruiyet zeminini pozitif hukuk üstü bir hukuk ilkesinde aramamak ve bu zeminin yine pozitif anlamdaki farklılıklarda ve çokluklarda bulunabileceğini zannetmek hem bir mantık hatası hem de çelişik bir akıl yürütmedir.

Sivil itaatsizlik ve İslam ilişkisini somut bir şekilde irdelemek için, sivil itaatsizlik eylemlerinin temel özellikleri açısından İslamın siyasi düşünceye yönelik yansımasına göz gezdirmek yerinde olacaktır. Bunun için de Halife Ömer devri İslam devletinde cereyan eden bir olayı baz alacağız ve bu olay çerçevesinde sivil itaatsizlik ve İslam ilişkisini sorgulayacağız: Halife Ömer, bir konuşmasında insanlara: “Ey insanlar beni dinleyiniz. Bundan böyle herhangi biriniz kadınların “mehr”inde (Evlilik akdinde kadınlara verilmesi gereken maddi teminat. Altın, ziynet, para, vs.) aşırı gitmesin. Eğer ben, Hz. Peygamberin verdiği yahut ona verilen miktardan fazla mehir verdiğinizi işitirsem, fazla olanı alıp, Beytü’l-Mala devredeceğim der.

Bu ifadeleri duyan Kureyşlilerden bir kadın, karşıçıkarak: Ey Ömer, Allah’ın kitabı ile senin sözünden hangisine uyulmalıdır? Sen konuşmanda kadınların mehrinde aşırı gidilmemesini, gidildiği taktirde de el koyup Beytü’l-Mala devredeceğini söylüyorsun. Oysa Allah, Kur’an-ı Kerim’de, eğer kadınlardan herhangi birine bir yük altın bile vermiş olsanız ondan bir şey geri almayınız, diye buyurmaktadır, şeklinde itiraz eder. İtiraz üzerine Halife Ömer, “Kureyş‘li bir kadın bile hukuku Ömer‘den daha iyi biliyor” diyerek, Allah’ın kitabına uyulması gerektiğini belirtir ve ey insanlar ben sizin kadınların mehrinde aşırı gitmemenizi söylemekle hata etmişim, bu sözümden vazgeçiyorum. Bundan böyle kim ne kadar vermek isterse versin”, deyip konuşmasını tamamlar.[9]

Anlatılan olaydaki kadının, devlet başkanı Halife Ömer’e olan itirazı tam bir sivil itaatsizlik örneğidir. Şöyle ki, evvela ileri sürülen itiraz, Halife Ömer tarafından va’z edilmek istenen pozitif hukuka aykırılığı dile getirmektedir. İkincisi şiddet içermemektedir. Üçüncüsü, kamuya açık ve aleni bir şekildedir. Dördüncüsü, itirazda şahsi bir çıkar söz konusu olmadığı gibi, temelindeki motiv, devletin de tabi olması gereken bir üst hukuk ilkesidir. İtiraz sisteme içkin bir eylem olup, karşıçıkılan şey devleti ve toplumu birlikte bağlayan hukuk düzeni değil, devlet iradesinin tekil bir uygulamasıdır. Beşincisi, itiraz her türlü yaptırımı göze almıştır. Devlet iradesini temsil eden Halife Ömer’in tasarrufundan vazgeçmesine gelince, bu durumu, tabi olunan bir üst hukuk ilkesinden başka bir şeyle açıklamak mümkün değildir. Bu üst hukuk ilkesi ise mesnedi tevhid olan “doğal hukuk”tur.

Sivil itaatsizliğin sisteme içkin bir muhalefet olduğu dikkate alınırsa onun sistem karşıtı muhalefeti niye içermediği sorusu tabiatıyla anlamsızlaşır. İslamın şirk olarak nitelendirdiği, tevhid inancını ortadan kaldırmaya yönelik anlayışı, farklılığın temsili gibi görüp, mahiyeti gereği çoğulcu olan İslamî toplumun şirki dışlamamasını istemek, sivil itaatsizliğin ya anlamını tahrif etmek ya da çelişik tanımları doğru kabul etmek anlamına gelir ki bunun makul bir tarafı yoktur. İslamî bir toplumda yönetimin, toplum yapısına karşıt bir düşünceye tevdi edilmesini sivil itaatsizliğin turnusolu şeklinde değerlendirmek ise sivil itaatsizliğin tanımına aykırıdır. Böylesi bir durum sisteme içkinliğin değil, karşıtlığın ifadesidir ve dolayısıyla sivil itaatsizlikle ilgisi yoktur. Sivil itaatsizliğin sisteme içkin bir muhalefet olduğu ve meşruiyet zeminini pozitif hukuka karşı doğal hukukta bulduğu dikkate alınırsa onun İslamî toplumsal bir organizasyonda mevcut olamayacağı iddiası mantıksal dayanaktan yoksunlaşacaktır. Aksine, bir anlamda doğal hukuku ifade eden İslam, toplumda devlet iradesinin tasarruflarını denetleyen bir “üst ilke” olacağından, sivil itaatsizlik eylemlerinin de meşruiyet zeminini oluşturacaktır.

İslamî toplumlarda sistem karşıtı hareketlerin, -ki onlar tevhidi anlayışın yaşamasına izin vermeyen ve İslami literatürde adına şirk denilen hareketlerdir- şu veya bu şekilde tanınmaması ya da cezalandırılması sivil itaatsizlik anlamında muhalefetin meşru görülmemesi demek değildir. Çünkü, yukarıda da belirtildiği gibi sivil itaatsizlik sistem karşıtı olmayan, sisteme içkin bir muhalefettir. Haddizatında hiçbir sistem yok ki karşıtı hareketleri meşru kabul etsin ve dışlamasın. Kaldı ki İslam, hem düşünce hem de pratik bazda, sistemi yıkmaya yönelik olmayan, karşıt anlayışları da meşru saymaktadır. “Dinde zorlama yoktur”[10] “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü, Allah adalet yapanları sever.” “Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselerle dost olmaktan men eder…”[11] şeklindeki Kuran’da geçen ifadeler, İslam’ın sistem karşıtı anlayışlara nasıl baktığını göstermektedir.

İslam’da yönetimin, siyasal organizasyonun akit, (sözleşme) ile olması ve akdin de bey’at, (halk oyu) ile tamamlanması, bey’at‘ın ise zorlama ile değil, hür iradeyle gerçekleşmesi söz konusu olduğu için yönetici, akit şartlarını ihlal ederse veya bey’at zorla alınırsa “muhalefet”in meşru dayanağı oluşur. Çünkü, yöneten ve yönetilenler İslam önünde eşit durumdadırlar. Yönetici, yönetilenlerden biridir ve yönetilenler için geçerli olan yönetici  için de geçerlidir. Dolayısıyla yönetici, yaptığı işlerden ötürü eleştirilebilen, sorgulanabilen yani muhalefet edilebilen konumundadır. Yöneticiye itaatin şartı ise onun hukuka itaatidir.[12]  Dolayısıyla, İslamî siyasal organizasyonda, tevhid temelli İslam, muhalefetin yokluğunun değil, meşruiyetinin teminatıdır.

İnsan haklarıyla ilgili olarak, sivil itaatsizlik ve İslam ilişkisine gelince, İslam’ın insan haklarına yaklaşımı, “doğal hukuk”un yaklaşımıyla örtüşür. Tanrı, hayatın nihai temeli olduğuna göre, Tanrı‘ya bağlılık, aslında insanın tabiatına bağlılıktır. İnsanların eşitliği, hürriyeti ve güvenliği ancak ve ancak hayatın nihai temeli olan Tanrı‘nın teminatıyla mümkündür. Temel haklar, inanç bakımından birbirlerinden farklı olsalar bile bütün insanlar için aynıdır.            Temel haklar, onları kullananlara, karşılık olarak bir takım sorumluluklar yükler ki bu durum, hakların sınırlılığını dile getirir. Şüphesiz hiçbir hak mutlak değildir.[13] Temel haklar, nasıl insanın tabiatının gereği ise onların sınırlandırılması da gene insanın tabiatının gereğidir. Hakların sınırlanması gerekli olduğuna göre, sınırlayıcı kim ya da ne olacaktır?[14] İslamî bir toplumda sınırları belirleyen şüphesiz doğal hukuktur İslam’da temel insan haklarının yalnızca Müslüman olanlara değil, “dinde zorlama yoktur”[15] ayetinin gereği olarak Müslüman olan veya olmayan herkese ait olduğunu, Hz. Ali‘nin Mısır Valisi Eşter Nehai‘ye gönderdiği mektuptaki şu ifadeler çok güzel açıklamaktadır: “Ey Malik, insanlara karşı adil ve merhametli olmayı, sevgi ve iyilikte bulunmayı kendine şiar edin. O insanlar ki iki sınıftır. Bir kısmı dinde kardeşin, diğer kısmı ise yaratılışta kardeşindir…”[16] Metinde geçen bu ifadelere rağmen, İslam’da insan haklarının yalnızca Müslümanlara ait olduğunu, Müslüman olmayanlara ise aynı derecede hakların tanınmadığını söylemek, herhalde artniyetli olmaktan başka bir şey olmasa gerektir.

Bütün bunların ışığında, sonuç olarak diyebiliriz ki sisteme içkin, şiddet içermeyen, hukuk devleti idealine dayalı, kamuya açık, aleni bir şekilde devlet iradesinin tekil tasarrufu olan pozitif bir hukuk kuralınıçiğnemek anlamındaki ve meşruiyet zeminini yalnızca “doğal hukuk”ta bulan sivil itaatsizlik, hakikati halde ancak tevhid temelli kültürel ortamlarda mümkündür. İslamî prensiplerin göz ardı edilmediği toplumlar da  böylesi toplumlardır.



[1]Nuray Mert, “İslamcı Sekülarizm“, Dergah, C.VI., S.65, 1995.

[2]Ali Yaşar Sarıbay, Postmodernite Sivil Toplum ve İslam, İletişim Yay., İstanbul, 1994, ss. 196-199.

[3]H. Ökçesiz, Sivil İtaatsizlik, AFA Yay., İstanbul, 1994, s. 114.

[4] Hüseyin Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, İşaret Yay., İstanbul, 1989, ss. 19-58.

[5] Kant, Etik Üzerine Dersler I, Çev., O. Özügül, Kabalcı Yay.,           İstanbul, 1994, s. 57.

[6] S. H. Nasr, Modern Dünyada Geleneksel İslam, Çev., Y. Z. Cömert, İnsan Yay., İstanbul, 1989, s. 15.

[7] Ökçesiz, a.g.e., s. 164.

[8] Hatemi, a.g.e., s. 62.

[9]M. Y. Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, C.3, Çev., Ahmet Meylani, İslami Neşriyat, Konya, ty., s. 328.

[10]Kur’an-ı Kerim, 2/256.

[11]Kur’an-ı Kerim, 60/8, 9.

[12]Nevin A. Mustafa, İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, İz Yay., İstanbul, 1990, ss. 95-97.

[13]K. G. Sadık, “İslam ve İnsan Hakları”, İnsan Haklarının Felsefi Temelleri, Hacettepe Üni. Yay., Ankara, 1982, ss. 120-123.

[14]N. Öner, İnsan Hürriyeti, Selçuk Yay., İstanbul, 1982, ss.123-124.

[15]Kur’an-ı Kerim, 2/256.

[16]M. Umara, İslam ve İnsan Hakları, Denge Yay., İstanbul, 1992, s.159.

Bu yazı Felsefe, Hukuk, İslam Felsefesi, Makaleler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.