Değerlerin Dilemması: Subjektiflik ve Objektiflik

Modern insanın krizler çağında yaşadığı, bilinen bir gerçektir. Bunun işaretlerini hemen her alanda; karşıt ideolojilerin küresel savaşlarında da teknolojinin yarattığı doğal ve toplumsal karışıklıklarda da insani varoluşu artarak tehdit eden çılgın-hızlı hayat tarzında da görmek pekala mümkündür. Barıştan bahsedilir ama sosyal ilişkilerde şüphe, korku ya da öfke egemendir. Ekonomik refahtan bahsedilir ama borç içerisinde yüzülür. Özgürlükten bahsedilir ama özgürlük, insanların aynileştirilmesiyle bir tutulur. Eşitlikten bahsedilir ama eşitlik, liyakatin cezalandırılmasıymış gibi algılanır. Bu düzensizliklerin neticesinin er ya da geç kaos olacağı da gayet açıktır.[1] Acaba bu duruma niçin düşülmüştür ve bu durumdan kurtulmanın imkanı var mıdır? Tartışmaya çalışacağımız bu konu, felsefenin üç temel meselesinden biri olan, değer probleminden başkası değildir.

Şüphesiz, toplum içerisinde yaşayan, geleneksel insan için de modern insan için de bir takım değerlere bağlı olmak bir tür zorunluluktur. Çünkü toplumsal hayatı mümkün kılan, paylaşılan bu değerlerdir. Ancak, modern insan için müşterek değerlerden bahsetmek oldukça problemlidir. Gelenekten kopuşla birlikte ortaya çıkan modern insan, hayatını herhangi bir kutsal öğretiye göre değil, kendi aklıyla tanzim etmek zorunda olan, salt dünya adamıdır, yani sekülerdir. Hayatın tanzimini, rasyonalite zemininde, kendi aklı ve kendi tecrübeleriyle yine kendisinin kurgulayacağını sandığı için de o bir bireydir. Geleneksel insan, muayyen anlamlara ve amaçlara sahip roller bütününü yerine getiren; bir aileye, bir ülkeye, bir devlete, bir dine mensup insan iken; birey, bütün bu rollerden ayrı ve onlardan önce olan insan demektir.[2] Geleneksel insan, ideal tip olarak düşündüğü muayyen modellere uygun biçimde yaşarken; birey olmak, modeli olmamayı gerektirdiğinden, modern insanın yanılsamaların dışında, benzemek isteyeceği bir insan modeli, bir prototip de yoktur. Dolayısıyla, rasyonel ve seküler olan birey, yanılsamalar ve manipülasyonlar hariç, elbette ki yalnızca kendini düşünecektir. Yalnızca kendini düşünmenin neticesi de doğal olarak yalnızlaşmak ve yabancılaşmaktır. Krizlere maruz kalınmasının temel nedeni de şüphesiz bu durumdur. Ancak modern insanlar da bir arada yaşamak zorundadır. Acaba hangi türden, ne gibi değerlere bağlanılırsa hem bir arada yaşamak mümkün kılınabilir hem de temelde yalnızlaşmaktan ve yabancılaşmaktan kaynaklanan krizlerden kurtulunabilir? Öte yandan, bunları sağlayabilecek, herkes için geçerli ve herkes için iyi olan değerleri tespit etmenin bir yolu, bir kriteri bulunabilir mi? Bulunacak olan kriterler, acaba moderniteyle örtüşür mü?

Değer problemi, felsefede, değerlendirme problemi ve değerler problemi olmak üzere iki şekilde karşımıza çıkar: İyi nedir, güzel nedir, faydalı nedir, doğru nedir gibi sorular, değerlendirme etkinliğini; saygı, dürüstlük, adalet, eşitlik gibi kişiler arası ilişkilerin temelindeki anlamla ilgili sorularsa farklı çeşitten değerleri sorgulamayı ifade eder. İstisnalar bir tarafa, ‘değerden farklı şeyler kastedilse de felsefe tarihinde, bu konuda iki ana çizgi üzerinde durulduğu söylenebilir: Bu çizgilerden birincisine göre “değerler rölatiftir. Aynı çağda, toplumdan topluma veya aynı toplumda çağdan çağa, yahut aynı toplumda mensup olunan kategorilere göre değerler değişebilir. Zaten meseleye pratik açıdan bakılırsa doğru ve yanlışın daimi surette değiştiği görülecektir. Dinsel inançlar ve ahlaksal doğrular toplumdan topluma, çağdan çağa değişmektedir. Bu durum, değerlerin rölatifliğini ifade eder. Böyle bir görüş, değer yargıları ile değerleri aynileştirme hatasına düşen, Antikçağ septiklerinden, günümüz pozitivistlerine ve historicistlerine (tarihselci) kadar uzanan sosyolojist değer anlayışını ifade eder. Bu iddianın temelinde doğru bilginin imkanıyla ilgili septik bir tavır saklıdır. Diğer çizgiye göreyse “değerler mutlaktır. Her türlü değer, mutlak olarak doğru veya yanlıştır. Eylemler, insanların kanaatlerinden ya da eğilimlerinden bağımsız olarak doğru ya da yanlıştırlar. Mesela, hırsızlık kötüdürşeklindeki bir değer yargısı, 2 + 2 = 4 ya da ateş yakıcıdırşeklindeki matematiksel/nesnel yargılar gibi mutlaktır. Değer yargıları değişse bile değerler hiçbir zaman değişmezler. Değerler, doğal nesneler gibi kendi başlarına vardırlar. Değerlerin nesnel olduğunu savunanlar, onların toplumdan topluma değiştiğini veya farklı zamanlarda farklı insanlar tarafından farklışeylerin değerli olarak görüldüğü gerçeğinin şüphesiz farkındadırlar. Ancak bu durumu şöyle yorumlarlar: Değişen şey değerler değil, onları algılayan gruplar ya da bireylerdir. Bu görüş de hem eylem ve nesne arasında ayrım yapmayan hem de belli bir değere sahip olmakla değer arasında ayrım yapmayan bir anlayıştır. Antikçağ rasyonalistlerinden günümüz ontolojist ve fenomenolojistlerine kadar uzanan objektivist değer anlayışı da böyledir. Bu iddianın temelinde de doğru bilginin imkanıyla ilgili dogmatik bir tavır saklıdır. Oysaki yargıların değişebilir olmasından, değerlerin rölatifliğini sonuç olarak çıkarmak yanlış olduğu kadar; değerleri objektif bir şey olarak kabul edip, onların mutlaklığını savunmak da yanlıştır. Değerlerin bu şekilde temellendirilmeye çalışılması, meselenin yalnızca teorik, epistemolojik açıdan ele alınması demektir. Halbuki konunun aynı zamanda pratik hayatla ilgili bir yönü de bulunmakta olup, meseleye bu açıdan bakılacak olursa pekala farklı sonuçlara da ulaşılabilir.[3]

Bilgi ve değer ilişkisi, felsefe tarihinde üç farklışekilde temellendirilmiştir: Bunlardan ilki, Antik Yunan felsefesinde görülen, bilgi = değer biçimindeki temellendirmedir. Bu yaklaşıma göre bilgi formlarından ibaret olan değerler, hakikat sorununun çerçevesine dahil olup, mutlak nitelikteki yargılardır. Şöyle ki adaletin ne olduğu bilindiği taktirde bundan çıkan sonuç, adil olunacağıdır. İyilik ya da kötülük, doğru ve yanlışla, yani akılla ölçülür. İyi insan, doğru gören; kötü insansa yanlış görendir. Sokratik deyişle, hiç kimse bilerek isteyerek hata yapmaz, çünkü hiç kimse kendisi için iyi olanı bildiği halde kötü olanı isteyerek seçmez. İnsanlar yanlışşeyler yaparlarsa bunun nedeni bilgi eksikliğidir.[4] Böyle bir değer anlayışının bir çok yönden eleştiriye açık olduğu kesindir. Mesela, bilginin ona paralel eylemi zorunlu kıldığını iddia etmek ne derece isabetlidir? Bilgi ve eylem arasındaki bağ, acaba bir determinasyonu içerir mi? Nesnelere yönelik yargılarla eylemlere yönelik yargılar aynıölçülerde tarafsız değerlendirilebilir mi? Moleküllerin hareketleriyle insanların hareketleri aynı türden midir? Şüphesiz bu soruların cevapları tartışmaya açıktır. İkinci temellendirme, Ortaçağ-Hıristiyan felsefesinde egemen olan, bilgi < değer biçimindeki temellendirmedir. Bu anlayışa göre, değerin kapsamı bilginin kapsamından daha geniştir. Doğruluk veya yanlışlığın kriteri akıl değil dindir. Dinin belirlediği doğrular ve yanlışlarsa mutlaktır. Dolayısıyla iyilik ve kötülük de akılla değil dinle belirlenir. Bu türden bir değer anlayışına yöneltilebilecek eleştiriler de şunlardır: Bu görüşte iyilik, dine uygun eylemde bulunmaya, kötülük de dine uygun eylemde bulunmamaya indirgenmiştir. Ancak bu, dinin kurallarının iyi olduğunun gösterilmesiyle kabul edilebilecek bir tutumdur. Eğer dinin kuralları kötü ise onlara niçin uyulacaktır? Bu noktada dini değer anlayışı bir dilemma ile karşı karşıyadır: Dini kuralların iyiliği ya salt teolojik bir zeminde kabul edilecek ya da teolojik olmayan bir zeminde ispatlanacaktır. Salt teolojik zeminde kalınması farklı dinlerin varlığından ötürü problemlidir. Çünkü hangi dinin kuralları iyi sorusunun cevabı teolojik eksenin dışına çıkmayı gerektirir. Kaldı ki her dinin kendi teolojisi esastır. Teolojik zeminin dışına çıkıldığındaysa öğretinin ayırdedici özelliği ortadan kalkmaktadır. İkinci bir problem, eğer iyiliğin ve kötülüğün ayırdedilmesinin veya belirlenmesinin kaynağı dinin kendisi ise din açısından iyi veya kötü yok demektir. Daha doğrusu bu varsayım için iyi ile kötü arasında bir fark yoktur. Bu bakımdan dini kurallara uymak iyidir demenin bir anlamı kalmamaktadır. Eğer dini kurallar iyidir denirse o zamanda iyi ile kötünün dini kurallara bağlı olmayan bir anlamı olması gerekir. Bu durumda da dinin kuralları, dinin vazetmiş olmasına bağlı olmaksızın iyi veya kötüdür. Ancak bu taktirde de iyilik ve kötülüğün din tarafından belirlenmediğini öz itibarıyla dinden önce geldiğini kabul etmek icabeder. Bu ise başlangıçta kabul edilen iyiliğin ve kötülüğün kriteri dindir yargısına aykırı olur.[5] Dolayısıyla bu yaklaşım da tartışmaya açıktır. Üçüncü temellendirmeyse pozitivist felsefeyle birlikte ortaya çıkan, bilgi > değerşeklindeki temellendirmedir. Bu açıdan bakılınca da değerler, empirik ve rasyonel bilginin özel bir türü olarak görülürler. Oysaki değer yargıları, fenomenlerin değerlendirilmesinden ibaret olup, olgusal önermelerden mantıksal olarak çıkarılamaz. Bu yüzden herhangi bir değer yargısının doğruluk veya yanlışlığı ileri sürülemez. Dolayısıyla hangi türden değer yargılarının tercih edilmesi gerektiğine dair rasyonel ve nesnel bir karar verilmesi imkansızdır. Yani değer yargıları, olgusal soruşturmalara referansta bulunularak tercih edilemezler. Ayrıca belirli bir eylemin beğenilen bir hedef için en uygun araç olması gerçeği, o eylemin yapılması gerektiği anlamına da gelmez. Çünkü araçlar hakkında bir değer yargısı, eylem yapılacak bile olsa bu hedefin tercih edilmesinden farklıdır. Bu yaklaşım açısından  normatif bilginin imkanı kabul edilmediğinden, iyi ve kötü yargıları normatif değil, rölatif nitelikteki yargılar olarak görülür. Dolayısıyla iyi ve kötü yargıları, toplumların örf ve adetlerine bağlı olarak doğru veya yanlıştırlar ve nesnel bir değerleri yoktur.[6] Görüldüğüüzere, bu üç anlayış da değer problemini epistemolojik bir yaklaşımla ele almaktadır. Oysaki değer alanı epistemoloji alanından farklıdır ve değerler epistemolojiye irca edilemez. Çünkü, bilginin aradığı hakikat, analitik ya da sentetik olduğu halde değerin aradığı hakikat, temelde normatiftir.

Normlar, epistemolojik doğrular ya da yanlışlarda olduğu gibi tarafsız sonuçlar değil, bütün bu tarafsız sonuçların analiz ve sentezle inşa edilmiş eserlerine, disiplin koyan, onlara kendini kabul ettiren bir emir, bir baskıdır. Bu yüzdendir ki normlar mutlak-genel hükümlerle ifade edilirler. Böyle bir baskı, yani değerlerde gördüğümüz müşterek kurallılık, hür iradeyi kendine kabul ettiren tümel-mutlak kanunun, vicdanın koyduğu sorumluluğun neticesidir. Değer alanının bilgi alanını aşan yönü göz önüne alınmadıkça bu tümel-mutlak baskıyı ve kuralı anlamak imkansızdır. Soyut ve tümel bir norm, bütün değer normlarının bilgi türünden ortak şeklidir. Ancak, kendi başına her norm belli bir muhtevaya da sahiptir. Haddizatında insanın insanla kurmuş olduğu bütün bağlantılarda, bütün değerlendirmelerde tümel-mutlak normlar koyduğunu, bu normların mekan ve zaman şartları değiştiği halde insanlıkta ortak olduğunu ve insanların bütün farklara rağmen birbirlerini bu müşterek normlarla anladıklarını görüyoruz. Topluma bağlılık gibi kurallarda birleşmeyen insan zümresi yoktur. Bu birleşme, şüphesiz değer normlarının genelliğinden kaynaklanmaktadır.[7] İnsan kavramı, kendi bütünselliği içerisinde düşünüldüğünde, fertlerin insan olarak eylemlerini yöneten ve onlara rehberlik eden ‘değerler’le örülmüş bir atmosferde soluk alıp verdikleri anlaşılacaktır. Değerler dünyasındaki değişme, teneffüs edilen atmosferin değil, bu atmosfer içerisindeki unsurların değişmesidir. Bunun anlamı, değer yargılarının değiştiği, ancak değerlerin hep aynı kaldığıdır.[8]    

Modern dünyada değer problemi, değerlerin normatif yönü görmezlikten gelinerek, bir değer biçme ya da değer atfetme etkinliği şeklinde anlaşıldığı için, her şeyden önce bir epistemolojik sorun diye algılanmakta ve bunun sonucu olarak da değerlerin rölatifliği savunulmaktadır. Esasında, değer biçme ya da değer atfetme subjektif bir tavır, subjektif bir yargılama etkinliği olduğundan ve sujenin kendi nedenlerine göre yapıldığından bu durum kaçınılmazdır. Oysa ki pratik hayat açısından, değerlerin göreliliğinin ya da mutlaklığının ileri sürülmesi, meseleye belirli bir siyasal perspektiften bakılmasıyla ilgilidir. Bu perspektifi belirleyen de umumiyetle egemen statüdekilerin anlayışlardır. Pratikte rölativite ya ethik kaygılardan ötürü toplumsal farklılıkların eşitliğini desteklemek için yahut da egemen konumdakilerin statülerinden kaynaklanan imkanları yalnızca kendilerine hasretmek istediklerinde savunulur. Meseleye imkanlar açısından bakanlar, değerlendirilecek şeye sadece kendi konumları bakımından değer atfettikleri için pratikte hiçbir surette haklılaştırılamazlar. Eşitlik açısından değerlendirme yapanlar da kendi konumları itibarıyla değer atfediyorlarsa da bu yaklaşım en azından ilke gözetmek gibi bir tutarlılığa riayet ettiği  için haklı görülebilir bir tavırdır. Esasında toplumsal hayata yönelik doğru değerlendirmelerde rölatiflik mümkün değildir. Yaşanan ve gerçekleştirilen değerlerin rölativitesi, insani ilişkilerde, pratikte toplumsallığa aykırıdır. Değerleri, sadece kavramlar olarak görenler, değerlerin rölatifliğinden bahsedebilir, halbuki değerler birer kavram değil, yaşanan ve gerçekleştirilen imkanlardır. Değer yargıları epistemolojiye konu edinilebilir ise de değerlendiren bakımından temelde bir eylem problemidir de. Çünkü suje, yaptığı her değerlendirmede, teorik ve pratik bir bütün olarak vardır. Dolayısıyla mesele, ne sadece teorik açıdan ne de pratik açıdan değerlendirilmeli, aksine hayatın bütünlüğü açısından ele alınmalıdır.[9] Değerler problemini, teorik-epistemolojik bir mesele olmaktan çıkarıp, onun pratik hayatla olan irtibatına vurgu yapabilmek için, eylem standartlarına yönelik yargıların subjektif mi ya da objektif mi olduklarını değil, eylem standartlarının bireysel ya da yerel yahut da evrensel standartlar olup olmadıklarını sormak daha isabetli olacaktır.

Pratik hayatta, insanların, kendi değerlerini istedikleri gibi oluşturmaları gerçekten mümkün olabilir mi? Eğer herkes kendi değer yargılarına göre eylemde bulunursa bir süre sonra toplumda bir kaos olmaz mı? Şayet bu standartlar egemen konumda olanların direktifleriyle, yalnızca kendi konumlarını desteklemek üzere tespit ediliyorsa belli bir süre sonunda toplumsal hayatın kaosa sürüklenmesi kaçınılmazdır. Ancak, bu standartlar ethik ve hukuk temelli bir eşitliği desteklemek üzere, doğal bir süreç içerisinde, spontane gerçekleşirse ya da spontane bir biçimde keşfedilirse düzen ve istikrar söz konusu olacaktır. Acaba hangi şık tercih edilmelidir? Şüphesiz değerler, çoğunluğun ya da azınlığın isteğiyle ne var edilebilir ne de yok edilebilir. Diktatörlüklerin zorla değer oluşturma çabalarının sonuçları ortadadır. Değerler, ne siyasal iktidarlar tarafından ne kurucu-kurgulayıcı rasyonalite tarafından ne de dinler tarafından keyfi olarak ihdas edilmiş ve insanlardan doğalarına aykırı olarak uymaları istenen emirler olabilirler. Aksine, insanların akıllarıyla, doğal, spontane bir biçimde keşfedebilecekleri, belli bir takım eylem standartlarıdır. Hiçbir evrensel doğal değerin olmadığını söylemek mümkün değildir. Mesela, çağın vebası AIDS hastalığının doğal kuralları ihlal etmekten kaynaklandığına itiraz edilebilir mi?[10] Sanatın da bilimin de uygarlığın da dayanağı, doğa değil midir?[11] Şayet öyleyse değerlerin ölçütü doğal olarak akılla niçin keşfedilmesin?

Modern dünyada yaygın kabul gören, değerlerin öznelliği anlayışı, yukarıda da belirtildiği gibi, değerlerin normatif yönünün görmezlikten gelinerek, değerlerin, bir değer biçme ya da değer atfetme etkinliği şeklinde temellendirilmesinden ve dolayısıyla, meselenin yalnızca bir epistemoloji sorunu olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. İşte bunun neticesinde de modern insanın değer ölçütü olarak pratikte karşımıza, bireysel fayda-yarar ilkesi çıkmaktadır.[12] Temel karakteristiği rasyonalite, indüvidüalite ve sekülerite olan modern insanın farklı bir kriter kabulü, pek de imkan dahilinde gözükmemektedir. Böyle bir ilkenin benimsenmesinin kaçınılmaz olması kuşkusuz modern insanın kimliğine ait bu niteliklerden kaynaklanmaktadır.[13] Acaba böyle bir ilkenin, bireysel mutlulukla birlikte kamusal mutluluğu da gerçekleştirmesi mümkün müdür? Bireysel mutluluk kamusal mutluluğu ya da kamusal mutluluk bireysel mutluluğu içerebilir mi?[14] Kuşku yok ki rasyonel, indüvidüal ve seküler bir kimliğe toplumcu, özgeci çağrılarda bulunmak, rasyonel değil irrasyonel bir istektir. Modern birey için, özgeci argümanlara uymak söz konusu olacaksa eğer, bu yalnızca bir yanılsama olarak gerçekleşebilir. Bu yanılsama bireylerin, kendi özel amaçlarını aşıp, başkalarıyla ilgilenmeye hazır olduklarını varsayar. Oysa ki modern birey herhangi bir eylemde bulunacaksa peşinde olduğu şey, başkalarının iyiliği değil, kendi faydası, kendi öz çıkarıdır. Birey, kendisine faydalı olacak şeylerin peşinde koşarken, kamunun faydasına olacak şeylere katkıda bulunabilir, fakat bu bir hedef olarak gerçekleşmez. Dolayısıyla birey açısından topluma katkıda bulunmak, onun kendi mutluluğunun bir parçasını oluşturmaz ve oluşturamaz.[15] Modern insanın birey olmakla birlikte bireyci olmak zorunda olmadığı ileri sürülerek, ondan özgeci davranışlar beklenmesi, daha önce de belirtildiği gibi, ya sadece bir yanılsamayla, manipülasyonla ya da otoriter ve totaliter yönetimlerle mümkündür. Fayda-yarar kriterinin ince ipi üzerinde duran, daha doğrusu o ilkenin kabulüyle yıkılması mukadder olan bütün bir adalet sisteminden başkası değildir.[16]

Acaba, kimliğinin unsurlarını tarihsel ve toplumsal herhangi bir kaynaktan almayıp, kendi rasyonalitesiyle yaratan modern birey için, değerlerin kriteri “ödev” duygusu olabilir mi? Bir başka ifadeyle, erdemin son taç giyişini sağlayan filozof[17] I. Kant’ın yapmaya çalıştığı gibi değerler, salt bir iyi niyete ya da içsel bir ödev duygusuna oturtulabilir mi?[18] Yahut da ödev, Kant’ta olduğunun aksine, pozitivistlerin ya da kollektivistlerin istedikleri şekilde, dışsal bir motivasyondan kaynaklanırsa mı değerler için doğru kriter olur?

Şüphesiz, tarihsel eylem standartları olan değerler,[19] yalnızca içsel motivasyonla iyilikleri gerçekleştirmemizi sağlayan eğilimler değil, aynı zamanda karşılaştığımız kötülükleri, tehlikeleri, akıl çelmeleri bertaraf etmemizi sağlayan ve sözü edilen iyiliklerin gerçekleştirilmesi sürecinde bizi destekleyecek olan ve bizi bir iyi bilgisiyle donatacak olan eğilimlerdir de. Bu yüzden, değerlerin tarihsel arka planı olmayan bir birey tarafından yaratılması imkansızdır. Değer kavramının temel özelliği; hemen her zaman, kendisinin hayata geçirilebilmesi için, tanımlanmak ve açıklanmak zorunda olduğu, belirli bir toplumsal hayatıönceden benimsemiş olmayı gerektirmesidir. Halbuki modern birey açısından bakıldığında, değerler için herhangi bir tarihsel-toplumsal arka plan düşünülemez. Birey, kendi adına ne olmayı seçerse o olur. Bu şekilde soyutlanmış bir birey, hem her şeyiyle yalnızdır hem de her şeye yabancıdır. Hareket noktası verili tarihsel-toplumsal değerler olmayıp, kendi değerlerini kurgulayan modern birey için konuşacak başka birilerine rastlamak nadiren muhtemel olacağı için umumiyetle kendi kendileriyle konuşmak da onlar için kaçınılmaz olacaktır. Değerlerin öznelliğinin kabulünün varacağı netice işte budur.[20] Rölativizmin temel sorunu, en azından dünya görüşsel doğruluk ve ampirik doğruluk ile mantıksal tutarlılık ve mantıksal doğruluk arasındaki ayrımı gözden kaçırıyor olmasıdır.[21] Değer düzeninin geçerliliğini ne objede ne de sujede aramaya imkan vardır. Değer düzeninin geçerliliği suje-obje ikiliğine ait diyalektiğin kabul edilmesiyle elde edilebilir. Başka bir ifadeyle, ne obje sujeye ne de suje objeye indirgenmelidir. Onlar aynı varlığın içinde bir diğerini tamamlayan unsurlardır. Elbette ki değerlerin ölçüsü akıldır. Ancak, insanlar, değerlendirme fiilinde aklı değişik açılardan kullanabilirler. Onun için aklı mutlak, kurucu, kurgulayıcı akıldan ziyade, doğal süreç içerisinde keşfedebilen akıl olarak görmek gerekir. İlke bazında geçerli olmakla birlikte teferruatta değerler için iki değerli mantık (ya o ya bu) geçerli değildir. Her toplumsal pratik ya da farklı türden sosyal ilişkiler, teferruatta farklı değer normlarıüzerine kurulur ise de, bu nev-i şahsına münhasırlık, insanlık pratiğinin genel ilkeleriyle müşterek bir yapıya da sahiptir. Öyle olmasaydı farklı pratikler bir birleriyle irtibat kuramazlardı. Bu irtibat imkanı, ilişki biçimlerindeki tüm farklılığa rağmen, insanların aynı doğal özellikleri ve aynı doğal çevreyi paylaşıyor olmalarından kaynaklanmaktadır. İyi ya da kötünün anlamını belirleyen; fayda, mutluluk, ödev gibi muhtelif betimleyici unsurlar bulunabilir. Ancak, kavramlardan bu unsurları soyutladığımızda geride kalan şeyde değişmeyen asıl anlam yine de yakalanabilir. Bu da bir eyleme iyi ya da kötü derken, tutarlılık gereği o türden olan bütün eylemlere aynı hükmü vermekle mümkündür. Demektir ki bireysellikten hareket edilmekle birlikte evrenselliğin kurulabileceği bir anlam vardır. Bu durum, aynı zamanda evrenselleşmenin mantıksal izahıdır.[22] Rölativitenin yol açacağı mahzurlardan da yalnızca bu sayede kurtulunabilir.   

Öyleyse krizler çağından ve krizler yaşamaktan kurtulmak için; madem rasyonalite, indüvidüalite ve sekülerite zemininde evrensel, müşterek değerler inşa etmek kabil olmuyor, geçmişe, bir zamanlar evrensel müşterek değerleri temin etmiş olan geleneğe dönmek de imkansız olduğuna göre; çünkü kimin geleneğine, hangi geleneğe sorusu cevaplandırılamaz;  hiç olmazsa ilke bazında, birlikte yaşamayı kolaylaştıracak olan evrensel, müşterek değerleri keşfetmeye ve birlikte yaşamayı zorlaştıran septik rölatif tavırları terk etmeye çalışmak gerekir. Bunun ölçüsü de rasyonel-mantıksal tutarlılıktır. Değer meselesine insan ve hayat açısından bakıldığında, müşterek ve evrensel ilkeleri keşfetmek ve modern dünyanın rahatsız edici rölativitesinden kurtulmak pekala mümkündür. En azından, bu zeminde farklılıkları imhaya yönelmeyen her türlü değer pratiğinin, kamusal düzeyde varoluşunun şartları oluşturulabilir. Yapılması gereken tek şey, rasyonel-doğal hukukun ilkelerine yönelmektir. Bunun anlamı, kurucu-kurgulayıcı olmayan, olması gerekeni keşfedebilen, yani araçsal değil, eşitlikçi olan rasyonalite çerçevesinde, spontane biçimde gerçekleşen değerlere yönelmektir. Yalnızlaşmanın ve yabancılaşmanın neden olduğu krizlerden ve krizler çağından kurtulmanın başkaca bir yolu, pek de mümkün gözükmemektedir.[23]



[1] J. D. Walters, Modern Düşüncenin Krizi, Çev., Ş. Yalçın, İnsan Yay, İstanbul, 1995, ss. 15-16.

[2] Neşet Toku, “Modernite ve Ethik”, I. Ulusal Uygulamalı Etik Kongresi, ODTÜ., Ankara, 2001.

[3] İ. Kuçuradi, İnsan ve Değerleri, T.F.K. Y., Ankara, 1988, ss. 8-15.

[4] Alasdair Macıntyre, Ethik’in Kısa Tarihi, Çev., H.-S. Hünler, Paradigma Yay., İstanbul, 2001, s. 28.

[5] A. Arslan, Felsefeye Giriş, Vadi Yay., Ankara, 1996, ss. 140-141.

[6] R. Keat / J. Urry, Bilim Olarak Sosyal Teori, Çev., N. Çelebi, İmge Kitabevi, Ankara, 1994, ss. 240-241.

[7] Hilmi Ziya Ülken, Bilgi ve Değer, Kürsü Yay.,  Ankara, 1965, ss. 276-277, 319-322.

[8] Hakan Poyraz, Dil ve Ahlak, Vadi Yay, Ankara, 1995, s. 176.

[9] Kuçuradi, a.g.e., ss. 100-105.

[10] Walters, a.g.e., ss. 46-48.

[11] N. Uygur, Yaşama Felsefesi, Kabalcı Yay., İstanbul, 1993, s. 29.   

[12] J. S. Mill, Faydacılık, Çev., N. Coşkunlar, M. E. B. Yay., İstanbul, 1986, s. 19. 97.

[13] Ross Poole, Ahlak ve Modernlik, Çev., M. Küçük, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1997, s. 59.

[14] B. Akarsu, Mutluluk Ahlakı, İnkılap Yay., İstanbul, 1998, s. 171.

[15] Poole, a.g.e. s. 86.

[16] Alasdair MacIntyre, Ethik’in Kısa Tarihi, Çev., H. – S. Hünler, Paradigma Yay., İstanbul, 2001, ss. 265-74.

[17] Alasdair MacIntyre, Erdem Peşinde, Çev., M. Özcan, Ayrıntı Yay., İstanbul, 2001, s. 92.

[18] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev., İ. Kuçuradi, Ankara, 1982, s. 12.

[19] İ. Kuçuradi, Etik, Türk Felsefe Kurumu Yay., , Ankara, 1996, s. 9.

[20] MacIntyre, Erdem Peşinde, ss. 324-325.

[21] Erich Rothacker, Tarihselcilik Sorunu, Çev., D. Özlem, Ara Yay., İstanbul, 1990, s. 69.

[22] Poyraz, a. g. e., s. 180.

[23] Toku, a. g. m., ss. 1-9.

Bu yazı Ethik, Felsefe, Makaleler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.