Başkaldırma ya da İnsanın Özgürlük Arayışı

Absürd kavramı; neredeyse tümüyle ölçüsüz olan modernitenin yönünü, bir başka ifadeyle modern Avrupanın gururunun tarihini açıklar. Bu tarih; sadece rasyonelleşmenin, sekülerleşmenin, sanayileşmenin ve teknolojinin tarihi değil, aynı zamanda sömürünün, kan ve gözyaşının da tarihidir.  Absürd; gelenek karşıtı yeni hayat tarzını sürdürmek üzere, geçmişe ait bütün değer yargılarını kaldırıp atmak, şöyle ya da böyle varlığın birliğini, anlamını yok etmektir. Bu yeni hayat tarzını sürdürmek maksadıyla değer yargılarını bir yana attığı için absürd, özünde çelişkilidir. Çünkü hangi tarzda olursa olsun bir hayatı sürdürmek, başlı başına bir değer yargısıdır. Hayatın sürekli bir değer seçimi olduğunu söylemek elbette yanlıştır, ama her türlü seçmeden yoksun bir hayat tasarlanamayacağı da besbellidir. Hiçbir şeyin anlamı yoksa, hiçbir değer yargısına evet denilmiyorsa, hiçbir şey doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü değilse demektir ki her şey mümkündür ve hayattaki kural da en etkin ve en güçlü biçimde davranmak olacaktır. Absürd bir dünyanın yasası, sadece ve sadece gücün yasasıdır. Anlamsızlığın egemen olduğu bu dünyada “erdem” yoktur. Erdem yoksa “hukuk” da yoktur. Dolayısıyla “her şeye izin vardır. Her şeye iznin olduğunu benimsemek, kendi yasasından başka her türlü yasayı reddetmektir. Böyle bir durumda insanlar; haklılar ya da haksızlar yerine, efendiler ve köleler diye ayrılırlar. Netice, nihilizmin kucağında intihar veya cinayettir. İntihar ve cinayet; aynı düzensizliğin, yeri ve göğü yok edecek, kara bir taşkınlığı sınırlı bir koşulun acısına yeğ tutan mutsuz bir akıl düzeninin iki yüzüdür. İşte, Albert Camus’nün “Başkaldırıyorum o halde varız. diyerek yapmaya çalıştığışey; absürdle, saçmayla tutarlı olacağı umulan bir felsefe, bir varlık ve hayat anlayışı geliştirmektir.

Ne yazık ki başkaldırının mantıksal sonucu hep devrim olmuştur. Devrim; tarihi kendine göre tanımlamaya çalışırken her türlü başkaldırıyı da öldürür. Yeryüzünde başkaldırı diye bir şeyin bulunmuş ve bulunmakta olmasından her insanı, hatta en uysal insanı bile sorumlu tutmak ister. Devrim sadece müesses nizamları değil, hem insanları hem de ilkeleri yok eder. Devrimci; başlangıçta başkaldırmış bir insan ise de neticede başkaldırıya karşıçıkan bir muhafız, bir memur olmaktadır. Bir tutumdan ötekine, ilerlemeden ziyade, gittikçe artan bir çelişki ve süredeşlik vardır. Devrim; insanın saltık işlenebilirliğini, tarihsel güç durumuna indirgenebilirliğini varsayarak, onu tarihle sınırlandırır. Salt hayırdan, yoksamadan yola çıkarak çağların sonuna atılmış bir olumlamayı, bir eveti yaratabilmek için bütün kölelikleri bağrına basar. Başkaldırının yaratıcılık iddiasının aksine; devrim yok edicidir. Bu nedenden ötürüdür ki tek derdi üretim ve tüketimdir. Başkaldırı görüntüsüyle ortaya çıkan kapitalizm, sosyalizm ve faşizm aslında başkaldırının birer başarısızlığı ve sadece “devrim”den ibaret olup, ruhsal bir sömürgecilik yasasına uyarak güç istemini ve büyüyen bir suçluluğu benimsemiş ve sonsuza dek çoğalan cinayetler içinden dünya imparatorluğuna doğru yol almışlardır. Bu devrimler; ateizm ve nihilizm örnekleri olarak, değişik maskeler altında hep aynı harap yüzün, insanlığa karşıçıkışın görüntüleridir. Üç devrim de yaratıcıya ve insanın kayıtlılığına karşıçıkarak onun yalnızlığını ve her türlü aktörenin hiçliğini iddia etmişler ama hepsi de kendi gönüllerindeki kuralların egemen olacağı, tümüyle seküler bir dünya kurmaya çalışmışlardır. Yaratıcının karşıtları olarak, yaratılışı kendilerine göre yeniden oluşturmaya yönelmiş, yarattıkları dünya için, ihtirasın ve gücün kuralı dışında her türlü kuralı reddederek sonuçta intihara ya da cinayete koşmuş, daima yıkımın şarkısını söyleyip, genelleşmiş bir adaletsizliği, yaralanmış bir adalete yeğ tutmuşlardır. 

Geleneğin sözde hiyerarşisine başkaldırarak; özgürlük, eşitlik, kardeşlik veya refah iddialarıyla ortaya çıkan burjuva, sosyalist ya da faşist tüm devrimler, yalnızca devletin güçlenmesiyle sonuçlanmıştır: “Devlet dışında, devlet üstünde, devlete karşı hiçbir şey olamaz. Her şey devletindir, devlet içindir, devlet içindedir. Burjuva devleti, her şeyden önce bir baskı aracı olduğu için polise ve orduya dayanır. Aynı zamanda hem sınıfların uzlaşmaz karşıtlığını hem de bu karşıtlığın zorunluluğa indirgenmesini yansıtır. Sosyalizm; insanları bu baskı aracından kurtaracağını ve ekonomik eşitlik vasıtasıyla siyasal eşitliği ve refahı getireceğini söylemiş ama diktatöryal bir bürokratizme ve Stalinizme yol açmıştır. Stalinizm, kitleler halinde insanları yok etmektir. Faşizme gelince; yücelttiği tek önder, tek millet, tek devlet, tek bayrak söylemi, sadece milyonlarca kölenin veya sürünün varlığı demektir. Özgürlüğün güvencesi olan, önder ile halk arasındaki sivil örgütlerin yerini sloganlar haykıran kalabalıklar üzerinde egemen olan, baskı aracı tek parti diktası almıştır. Bu düşük gizemciliğin evveli de ahiri de putperestliktir. Kapitalizm, Faşizm ve Sosyalizmin ereklerini özdeşleştirmek elbette doğru olmaz. Birincisi, celladı halkın yok ettiği manipülasyonunda bulunur. İkincisi, yok edilen celladı celladın kendisinin göklere çıkarışını simgeler. Üçüncüsü de daha acıklı bir biçimde celladı kurbanların göklere çıkarışını. Kapitalizm; bütün insanların kurtuluşu aldatmacasıyla sadece kendi sınıfını gözetmiştir. Faşizm; bütün insanları kurtarmayı hiçbir zaman düşünmemiş, temiz ırkın dışında kalanları boyunduruk altına alarak bir kısım insanları kurtarmayı arzulamıştır. Sosyalizme gelince; ekonomik eşitlik ekseninde bütün insanlığı kurtarmak iddiasıyla ortaya çıkmış ise de maalesef onları kalıcı diktatorya altında köleleştirerek eşitlemiştir. Diğerlerine nispetle; sosyalizmin hedefindeki büyüklüğü kabul etmek gerekirse de etkisini artırdıkça, dünyayı daha çok harap etmiştir. Söz konusu devrimler; gösterişli bir acımayı ve alay konusu olan bir hümanizmi haykırmış iseler de yaptıkları tek şey yıkım olmuştur. Kim ne derse desin Avrupa ya da Batı; daha doğrusu modernitenin tezahürü olan devrimler, hayat kaynağından uzakta, büyük çırpınışlar içerisinde artık tükenmiştir. Dinsel baskıları yıkan bu devrimler, ondan kurtulur kurtulmaz yenilerini, hem de daha da katlanılmazlarını yaratmışlardır. Netice itibarıyla modern trajedyanın yegâne aktörleri, ne yazık ki intihar ve cinayetten başka bir şey olmamıştır. Ateizmin ve nihilizmin varacağı farklı bir nokta olabilir mi?  

Devrim ve başkaldırı ayrımı yapan Albert Camus’ye bakılırsa; absürd insanı çıkmazda bırakır ama şüphe gibi, kendine yönelerek yeni bir araştırmaya da yön verebilir. Hiçbir şeye inanılmıyor, her şeyin saçma olduğu haykırılıyorsa bu haykırıştan şüphe duyulamaz. Böylece absürd deneyimden, absürde başkaldırı doğar. Başkaldırının kaygısı; mevcut yapıyı değiştirmek, yeni bir düzeni ve yeni bir birliği istemektir. Diğer taraftan; düzen ve birlik, absürdden çıkarılamayacağına göre, başkaldırı onu kendi kendinden çıkaracaktır. Başkaldırı eyleminde yürek yoksulluğundan ve kısır hak istemeden ileri gelen soyut bir idealin çok çok ötesi hedeflenir. Başkaldıran insan, kutsalın öncesinde ya da sonrasında yer alan, bütün cevapların insanî, yani rasyonaliteye uygun bir biçimde belirlenmiş olduğu bir düzen isteyen seküler insandır. Başkaldırı; bireyi yalnızlığından kurtaran ve değeri bütün insanlar üzerine kuran ortak paydadır. “Başkaldırıyorum, öyleyse varız. bu ortak paydanın ifadesidir. Absürdle cedelleşen başkaldırının Başkaldırıyorum, öyleyse varız cümlesi;  ateizmin ve nihilizmin (doğa ötesi başkaldırılar; kapitalizm, sosyalizm ve faşizmin) “yalnızız”ına, olmadığımız varlığı ortaya çıkarabilmek için öldürecek ve ölecek yerde, olduğumuz şeyi başka bir “biçim”de yaratmak üzere yaşamamız ve yaşatmamız gerektiğini ekler. Başkaldırı insan için nesne olarak ele alınmanın, yalnızca tarihe indirgenmenin reddedilmesidir. Bütün insanlara mahsus, güç dünyasına sığmayan bir yaratılışın kesinlenmesidir. İnsan başkaldırısıyla tarihe bir sınır koyabilir. İşte bu sınırdan bir değer yaratma umudu da pekâla doğabilir. Bütün insanlara mahsus bir sınırın, bir onurun, bir güzelliğin kesinlenmesi; herkesi ve her şeyi bu değerin kapsamına almak, kaynakları yoksamadan birliğe doğru yürümek zorunluluğunu getirir. Bu bakımdan başkaldırı, ilk gerçekliğinde tümüyle tarihsel hiçbir düşünceyi doğrulamaz. Başkaldırı gittikçe daha çok varolmak için yaratmaya adanmaktır. Başkaldırı; boyun eğişe indirgenmiş bir dünya önünde var olmak için değil, ayaklanma atılımında sezilen şu bulanık varlık için eyleme geçilmesini söylemektedir. Bu kural ne burjuva toplumunda görülen aktöre gibi biçimsel ve aldatıcıdır, ne de devrimci sosyalist toplumda görüldüğü gibi tarihe bağlıdır. Kapitalist toplumla komünist toplum; aynı yola, yani sanayi üretimine ve yeryüzü cenneti umuduna köle oldukları oranda aynı şeydirler. Üretim toplumu yaratıcı değil, yalnızca üreticidir. Üretim toplumu ancak emekçiye yaratıcının onurunu geri vererek, yani ilgisini ve düşüncesini üretim ölçüsünde çalışmanın kendisine de çevirerek açacaktır uygarlığın yolunu. Bundan böyle zorunlu duruma gelen uygarlık, bireyde de sınıflarda da emekçi ile yaratıcıyı birbirinden ayıramayacaktır. Herkesin, başkaldırıyla kesinlenen onuru işte böyle tanınacak, her insanın gönlünde yatan özgürlük ve onur susuzluğunu gidermeye hazır bir dünya, tarihte yeniden kurulmaya çalışılacaktır. Güzellik devrimler yapmaz şüphesiz, ama bir gün gelir devrimler de ona ihtiyaç duyarlar. Güzelliğin; gerçeğe bir yandan birliğini verirken, bir yandan da ona karşıçıkan kuralı, başkaldırının da kuralıdır. Ne olursa olsun, aynı zamanda hem ayaklanan hem de bağlı kalan bir aktöre, gerçekten de gerçekçi bir devrimin yolunu aydınlatabilecek tek şeydir. Biçimsel tarihin ilkelerinden ve düşük değerlerinden uzakta, düşüncenin merkezinde, dünyanın ve insanın ortak onurunu kuracak olan erdem böyle bir güzellik olacaktır. Her başkaldırmış insan; kölelikle, yalanla ve yıldırıyla savaşarak hayatı savunur. Başkaldırı hiçbir zaman bir mutlak özgürlük isteme değildir. Aksine, sınırsız güç ve mutlak özgürlük karşıtlığıdır. Başkaldırı, insanın bulunduğu her yerde özgürlüğün sınırları olsun ister. Bu sınır da her insanın başkaldırı gücüdür. Başkaldıran insan, kendisi için belirli bir özgürlük ister elbette ama tutarlı bir insansa başkasının varlığını ve özgürlüğünü yok etme hakkını hiçbir durumda istemez. Hiç kimseyi alçaltmaz. İstediği özgürlüğü herkes için ister; reddettiğini de herkes için reddeder. Yalnızca efendiye karşıçıkan değil, efendi ve köle dünyasına da karşıçıkan insandır. Başkaldırı; her hususta göreli olanın ardından koşar. Görece bir adalete uyan ancak kesin bir onuru vaat edebilir. Başkaldırının evreni, göreli bir evrendir. Başkaldırı; bir yandan bütün insanlara mahsus bir yaratılışı sezdirirken, bir yandan da bu yaratılışın özünde bulunan ölçüyü ve sınırı gün ışığına çıkarır. Bu ölçü, göreliliktir. Görelilik; gerçeği ancak kendi ölçülerimize göre tanımlayabileceğimiz bir dünyanın varlığını kabul etmektir. Ne gerçek tümüyle ussaldır, ne de ussal tümüyle gerçektir. Bu sınır üzerinde “Başkaldırıyorum, öyleyse varız” cümlesi; çelişkili bir biçimde bir yeni bireyciliği tanımlar. Tarih önünde varız ancak, tarih de kendi içinde sürmesi gereken bu varıza saygı göstermelidir. Başkalarına benim ihtiyacım var; başkalarının da bana ve herkese. Her ortak eylem, her toplum bir disiplini varsayar. Toplum ve disiplin “varız”ı reddetti mi yönünü şaşırmış demektir. Bu; bireyciliğin toplumculuğa irca edildiği anlamına gelmez. Böylesi bireycilik; zaman zaman çarpışma, zaman zaman da mağrur acımanın doruğunda dayanışmadır. Albert Camus’ye göre; bu türden bir tutumun çağdaş dünyadaki siyasal karşılığı sendikalizmdir. Sendikalizm; soyut-merkezî devlete karşı komün (comune), saltıkçı topluma karşı somut topluluk, ussal zorbalığa karşı düşünceli özgürlük, kitlelerin sömürgeleştirilmesine karşıözgeci bireyciliktir. Sendikalizm; hem Sezarcı sosyalizme, hem Sezarcı faşizme, hem de Sezarcı kapitalizme karşı olmaktır. Sendikalizm; baskıyla ve adaletsizlikle bir kurtuluş istememektir. “Herkes kurtulmamışsa kurtuluş neye yarar” çığlığı, başkaldırının en arıçığlığıdır.[1] 

Bu çerçeveden bakıldığında denilebilir ki Albert Camus’nün düşünce dünyasında başkaldırma; insanın, mevcut hayatın ve varlığın saçmalığının (absürd) bilincinde olması ve yenilginin sonu gelmese bile yazgısına sahip çıkıp, daha iyiyi umut etmeden saçmayla tutarlı yaşamasıdır. Saçmayla tutarlı yaşamak; özgürlüğe yönelik imkânlar aramak, hayata ve varlığa anlam katmaktır. Başkaldıran insan, bir fatihtir ama düşünce alanında; bir Don Juan’dır ama bilginin Don Juan’ı; bir oyuncudur ama aklın oyuncusu. Başkaldırmak; saçmalığını sürdüren hayata ve varlığa yeni bir “biçim” vermektir. Saçmalığı yeni bir biçimle sürdürmekte metafizik bir mutluluk da vardır. Fetih ya da oyun yahut da aşk yoluyla saçmaya başkaldırmak; insanın, yenik düşeceği daha en başında belli olan bir savaş alanında, kendi onuruna gösterdiği saygıdır. İnsan için bu savaş kaçınılmazdır; ya ondan ölmek ya da onunla yaşamak gerekir. Yaşamak; saçmayı (absürdü) yaşatmaktır. Saçmayı yaşatmak, her şeyden önce onun bilincinde olmaktır. Başkaldırma; aynı zamanda insanla kendi karanlığının sürekli bir biçimde karşılaşmasıdır. Bu karşılaşma tehlikeliyse de tehlike; insana onu kavramanın yeri doldurulamaz fırsatını verdiği gibi, metafizik ayaklanma yoluyla da bilinci yaşatır. İnsanın kendi kendisi için varoluşu, saçma karşısındaki yaşamaya hazır oluşudur. Bilinç ve başkaldırma; vazgeçişin karşıtıdır. Saçmaya boyun eğip, gönüllü olarak ölmek yerine, uzlaşmadan ölmektir. Başkaldıran insanın özgürlüğünün yegâne akılsal dayanağı umudun, “yarının yokluğudur. Bu, sınırlı bir özgürlüktür. Özgür olmak, erekleri yok etmektir. İnsan; geleceksiz başkaldırışından, sınırlıözgürlüğünden, ölümlü bilincinden şüphesi olmayınca, saçmaya karşı eylemini hayatı boyunca sürdürür. Eylemlerin elbette insana yararlı olanları da vardır, zararlı olanları da. Eylemler bilinçliyse yararlı; bilinçsizse zararlı olurlar. İnsanın özgürlük alanı tabiatıyla bu dünyadan ibarettir. Böyle bir özgürlük, suçu salık vermez, sadece pişmanlığın yararsızlığını bildirir. Başkaldıran insanın ahlakı, niteliğe değer veren ermişin ahlakına karşıt olarak bir nicelik ahlakıdır. Önemli olan “en iyi” yaşama değil, “en fazla” yaşamadır. Değer sıralaması ancak insanın biriktirdiği deneylerin niceliği ve çeşitliliği ile bir anlam taşıyabilir. Hiçbir mutluluk, hiçbir tutku, hiçbir umut, hiçbir özveri bilinçli yaşamayla denk tutulamaz.[2] 

Hayatın ve varlığın absürd olduğu yolundaki Albert Camus’ye ait bu kabul tartışmalı ise de anlamlı kılınmak üzere özgürlük için onlara başkaldırmak, elbette insan olmanın önşartıdır. Hayata ve varlığa anlam katmak demek, tabii ki özgür olmak demektir. Varlığın ve hayatın hakikatini daha doğrusu anlamını aramak diye adlandırılan felsefe de aslında insanın özgürlük arayışından başkası değildir. Adem ve Havva’nın; şeytanın iğvasıyla aldanarak başkaldırdıkları Tanrı tarafından yer yüzüne atılmaları sonucu başlayan bu arayış; ne yazık ki halâ sürmektedir. Şüphe yok ki felsefî düşüncenin en temel konusunu hayatın ve varlığın nasıl anlamlandırılacağı sorusu teşkil etmektedir. Bir diğer ifadeyle; insan denilen varlığın mahiyetinin ne olduğu, hayatının bir gayesinin bulunup bulunmadığı, eylemlerini yöneten ilkeler varsa bunların nasıl açıklanacağı, başka varlık alanlarıyla irtibatının nasıl gerçekleştiği, onunla birlikte varlık dünyasına katılan anlam boyutlarıyla insanın ilişkilerinin nasıl kurulduğu, insanın evrendeki yerinin nasıl belirleneceği gibi meseleleri incelemek, felsefenin en önemli işidir. Bir sorunun bir başka sorundan daha önce sonuçlandırılması lüzumu, neye göre belirlenmeli diye sorulursa, gerektirdiği eyleme göre, diye cevap verilmelidir. Hiç kimse varlığın, eşyanın özü ile ilgili bir kanıt uğruna ölmemiştir. Önemli bir bilimsel gerçeği tespit etmiş olan Galileo Galilei, bu tespit hayatını tehlikeye sokar sokmaz, büyük bir rahatlıkla ondan dönmüştür. Bir bakıma iyi de etmiştir. Uğrunda yakılıp ölmeye değmezdi bu tespit. Dünya mı Güneşin etrafında dönüyor, Güneş mi Dünyanın, ne önemi var? Açıkçası değersiz bir sorun. Buna karşılık, şu ya da bu tarzdaki bir hayatın yaşamaya değmediği düşüncesine vardıkları için ölümü seçen, kendileri için bir yaşama nedeni olan düşünceler ya da düşler uğruna ölüme giden nice insanlar var Böylece; öncelikle çözümlenmesi gereken sorunun hayatın anlamı sorunu olduğu kolaylıkla ortaya çıkmaktadır. Bir başka ifadeyle insan için en büyük sorun, bizzat insan sorunudur. İnsan; doğaya ne kadar egemen olursa olsun, yeryüzünün güçlükleri ne denli çözülürse çözülsün, insanın ne olması gerektiği sorusu o ölçüde belirsizleşmekte ve giderek trajik boyutlara ulaşmaktadır. Denilebilir ki modern insan için en temel sorun, insanın kendisidir. İnsanın bilinçli, doğru ve mantıklı bir tanımına ulaşılmadıkça diğer sorunların hiçbirinin çözülmesi mümkün değildir. İnsanın ne olması gerektiği kavranamıyor ise diğer bir deyişle açık ve üzerinde anlaşılmış bir insan hakikatine ulaşılmamış ise toplumsal ilişkileri düzeltme yolundaki bütün çabalar boşunadır ve boşa gitmeye mahkumdur.

Meseleye bu açıdan bakıldığında; İslamşünce geleneğinde kullanılan iki kavramın, insanın mahiyetinin ne olduğunu anlamaya yönelik gerekli ipuçlarını verdiğini söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Bu iki kavram; “beşer ve “insan” kavramlarıdır. Beşer ve insan kavramları arasındaki fark şudur: Beşer denildiğinde kastedilen; varlıkların tekâmül süreci sonucunda yeryüzüne gelmiş bulunan ve bugün de yaşamakta olan rasyonel, iki ayaklı milyonlarca canlıdır. İnsan denildiğinde ise olağan dışı, üstün ve bilmecemsi gerçek anlaşılır ki onun özel bir tanımı vardır. Bu tanımın kapsamına tabiatın diğer fenomenleri girmez. Bu tanım, yeryüzünde yaşamakta olan aynı türden rasyonel, iki ayaklı canlı milyonlarca ferdi kapsamaz. Çünkü, söz konusu türün bütün fertleri beşer ise de tümü insan değildir. Bir başka ifadeyle her insan beşer ise de her beşer insan değildir. İnsan kavramı etik doğaya atıfta bulunurken; beşer kavramı biyolojik doğaya atıfta bulunur. Bu anlamda beşer; doğanın bir mensubudur ve değişmez bir tanımı vardır. Tanımı, yeryüzünde ortaya çıktığı andan bugüne değişmemiştir. Varlığını idame ettirmekten başka bir kaygısı bulunmayan bu canlının yiyecekleri değişmiş, silahları değişmiş, ancak doğal özellikleri olduğu gibi kalmıştır. Fark sadece tecrübeyle edinilen donanım farklılığıdır. Öncekilerin donanımı bugünküler kadar değildir. Önceki beşerler; başkalarının sahiplendiği şeyleri gasp etmek için sofistike bahaneler uydurmaz, “öldürmeye geldim” derlerdi. Şimdiki beşerlerse bilgi ve birikim farklılığından ötürü, “uygarlaştırmaya geldim ya da “demokrasi getirdim” diyorlar… Şimdikilerin yalan söyleme ve gerekçe bulma yöntemleri değişmiş, gelişmiş ise de başkalarınıöldürüp, varını-yoğunu yağmalama zevki olduğu gibi kalmış, belki daha da güçlenmiştir. Oysaki insan olmak; biyolojik doğaetik doğaya dönüştürebilmektir. İnsan olmak; erişildiğinde durulan (sein, etre, buden) bir aşama değildir. İnsan olmak; daima bir tekâmül (werden, şoden) sürecinde, ebedi bir gelişim sürecinde olmaktır.

Olması gereken ve olma sürecinde bulunan insanın üç temel özelliği vardır: “Bilinçli olmak”, “özgür olmak” ve “yaratıcı olmak”. Şu halde “beşer öz benliğinin bilincinde olabildiği, özgürce seçebildiği ve doğada bulunmayanı meydana getirebildiği, biyolojik doğayı etik doğaya dönüştürebildiği taktirde “insan” olabilecektir. Benlik bilincinin tanımı şu şekilde yapılabilir: Kendi niteliğini ve yaratılışını; evrenin niteliğini ve yaratılışını ve kendisi ile evren arasındaki ilişkinin niteliğini ve mahiyetini idrâk. Beşer bu üç hususta ne kadar bilinçlenirse o ölçüde insan olacaktır. İkinci olarak insan; seçebilen varlıktır. Yani insan doğaya karşı, üzerinde egemen olan düzene karşı, hatta doğal ihtiyaçlarına karşı, onların zorlamalarının aksi yönünde seçim yapabilen varlıktır. Bu nitelik, insan olabilmenin en üstün aşamasıdır. İnsan; kendini koruma içgüdüsüne karşı intiharı seçebilir. Kendini kayırma içgüdüsüne karşıözveride bulunup, fedakârlık yapabilir. Üçüncü olarak insan; yaratıcılığı olan bir varlıktır. En küçük eşyadan, en büyük sanayi ürünlerine ve estetik ürünlere kadar çok şeyi meydana getirebilir. İnsan; doğanın kendisi için hazırladığışeylerle yetindiği oranda doğal bir hayvan, yani beşerdir, ancak ne zaman ki doğada hazır bulunmayan şeyleri inşa ve icat eder, işte o noktada insanlığa yükselmiş olur. Kuruculuk, yapıcılık ve sanatçılık insan ruhunun yaratıcılık boyutunun yansımasıdır. Demek oluyor ki beşer; özünün bilicine erişip, özgür seçimlerde bulunarak, doğada olmayan değerleri yaratabildiği ölçüde insandır.Şüphesiz bu özellikler; mutlak anlamda Tanrı’ya mahsus olan özelliklerdir. Mutlak şuur, mutlak irade ve mutlak yaratıcı yalnızca Tanrı’dır. Evren; bizatihi bir varlık olmadığına ve maddî nedenlerin (mekanizm) ya da maddî doğanın (dinamizm) tesiriyle tesadüfen mevcut olamayacağına göre, demektir ki bir mutlak şuurun, bir mutlak iradenin ve bir mutlak yaratıcının eseridir…İşte insan; bütün mevcudattan farklı olan tek varlıktır ki Tanrı’nın mutlak niteliklerini kendi varlığında ekip yetiştirebilir ve böylelikle de gelişme ve olgunlaşma yoluna girebilir. Böylesi bir tekâmül; İslam düşünürlerinin, “Tanrı’nın ahlakıyla ahlaklanma” dediği şeydir. Ne var ki bu oluşum sürecinin önünde bir takım engeller vardır. Kendisini absürd bir kaderin belirlediğini zanneden modern insan Sisyphos’un trajedisi de işte buradadır.[3]  Söz konusu engelleri insanın tekamülünü önleyen idolalar olarak dörde indirgemek pekâla mümkündür: Sosyal-Darwinizm, Sosyolojizm, Historisizm, İndividüalizm. İnsan; işte bu idolalara başkaldırabildiği taktirde özgür olacaktır.

Materyalizmin ve biyolojizmin bir uzantısı olan Sosyal-Darwinizm; insanın yapısını ve özünü, maddenin ya da doğanın özünden bilir. Yaptığı bu nitelemeyle daha başlangıçta insanı sınırlı bir gelişimin çerçevesi içine hapseder. İnsanın özgürlüğünü, maddenin ve doğanın onun yaratılış ve yeteneğine bağışladığıölçüdeki imkânlarla sınırlandırır. Elbette ki insan maddî ya da doğal bir fenomense diğer fenomenlerle arasında sadece bir derece farkı varsa bu durumda o istediğini düşünebilen, istediğini seçebilen ve istediğini kurup-yapabilen bir varlık olamayacaktır. Hayatta kalabilmek için mücadele etmek ve doğaya uyum sağlamak hususunda en iyi olduğunu göstermek zorunda kalan insan kaçınılmaz bir biçimde doğaya karşı da kendi türüne karşı da kıyım yapacaktır Bu yaklaşım, ilk olarak “laissez faire, laissez aller, laissez passer” anlayışını doğanın bir yasasışeklinde sunarak mevcut durumu korumak amacıyla fizyokrat-kapitalistler tarafından geliştirilmiş ve daha sonra da ırkçı ve emperyalist düşünceleri desteklemek amacıyla kullanılmıştır. Sosyal-Darwinizmin birinci tarz kullanımı ilkin İngiltere ve Amerikada, ikinci tarz kullanımı da Kıta Avrupasında söz konusu olmuştur.[4]  Bu anlayışın insanlığa kıyımdan başka bir şey getirdiğini söylemek de elbette mümkün değildir.

Sosyolojizm; insanın oluşumunda temel belirleyici unsurun toplum olduğunu ileri süren görüştür. Toplum; fertlerin bir derlemesi değil, aksine fertler toplumun bir eseridir. Toplumsal bilinç, içinde fertlerin bulunduğu özel şartlardan bağımsız olarak var olan kolektif bilinçtir. ferdî bilinçler, kolektif bilince bağlıdır. Fertler geçici, toplumsa kalıcıdır. Fertler arasında dayanışmayı sağlayan kolektif bilinçtir. Fertler kolektif bilinç tarafından kısıtlanmadıkları taktirde sınırsız özlemlerle güdüleneceklerinden kargaşa, yabancılaşma, intihar ya da cinayet gibi patolojik davranışlara maruz kalırlar. Fert ve toplum arasındaki bağların zayıflaması ve toplumsal çözülmenin giderek artması modern toplumların evrensel bunalımıdır. Birbirleriyle amansız bir yarış ve mücadele içerisinde bulunan fertler, arzu ve istekleri imkânlarını çok çok aştığından sürekli doyumsuzluk yaşamakta ve çaresiz bir acıyla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu sürekli huzursuzluk ve doyumsuzluk hali, neticede toplumsal patolojilere yol açmaktadır. Bu atmosfer altındaki fertler, kendi düşüncelerine ve kendi iradelerine göre özgürce davrandıklarını sanırlarsa da gerçekte kolektif güçlerin kuklası durumundadırlar.[5]  Kısacası; fertler iyi ya da kötü olmuş ise onlardaki bu özellikleri yaratan ve seçen toplumsal çerçevedir. Dolayısıyla fertler, maalesef kendi başlarına seçebilen bir ben bir insan değildirler.

Historisizm, insanî-toplumsal olan her şeyin yalnızca tarihsel olduğu ve bu zeminde gerçekleşen her türlü bilgi ve düşüncenin de zorunlu bir biçimde göreli (rölatif) olduğu iddiasını içerir. Tabiatıyla göreliliğin şekillendirdiği fertler için genel-geçer bir iyilik, doğruluk, güzellik, çirkinlik ölçüsü ileri sürülemez. Bizatihi iyi, bizatihi, doğru, bizatihi adil gibi evrenselci iddialar, sadece anlamsız dogmatik iddialardır. Dogmatik düşüncelerde önce aksiyomlar ortaya konulur ve sonra bunlardan hareketle uygun çıkarımlar yapılır. Dolayısıyla böyle bir sistem, mantıksal kuruluşu bakımından değil, dayandığı aksiyomlar bakımından reddedilebilir. Tek tek sistemlerin içeriği, baştaki aksiyomlarca belirlendiğinden ve aksiyomlar da farklı olabildiğinden, mantıksal yapıları değişmeyen ama konularını ancak kendi aksiyomları doğrultusunda açıklayan bir sistemler çokluğu, bir dogmatizmler çokluğu var demektir. Tarihsel düşünme denilen historisizm; bu gibi konularda, öncelikle olguların saptanmasını değil, aksine bu olguları düzenleyen içkin mantığın; yani sistemlerin görünümünden çok, onların mümkün olduğunca yaratıcılarının dehalarına yakın bir düzeyde mantıksal yapılarının anlaşılmalarını hedefler. Çünkü, bu yaklaşım açısından, somutlaşmış olanlar dışında hiçbir sistem tanınamaz. Bu sistemlerin yaratıcıları formel olarak doğruluku bulma iddiasında birleşirlerse de içeriksel olarak bu konudaki kanaatleri doğrultusunda birbirlerine karşıçıkarlar. Kısacası bir “sistemler çokluğu” ve bir “doğruluk çokluğu” vardır ve historisizm probleminin temel motifi de bu çok sayıdaki sistemlerin ve doğrulukların rekabetidir. Bu çok çeşitliliğin nedeni de ancak ve yalnızca doğruluk iddialarının kaynağında, yani yaratıcı hayatın kendisinde aranabilir. Çeşitliliği yaratan hayatın kendisidir ve hayat da daima bir görelilik skalası sergiler. Dogmatik yöntemle oluşan düşünsel donanımların tüm kapsamı ve her türlü bilinç içeriği, eylemde bulunan insana matuf bilgileri düzenleyerek genişletse bile hayatın karşısında daima tikel kalırlar. Hayatın yaratıcı egemenliğini ve değişkenliğinin önceliğini tanımayıp, dogmatik yöntemlerle üretilen teoriler, hayat karşısında maalesef bir geçerliliğe sahip olamazlar.[6]  Şu halde historisizm açısından da insanî özellikler, tarihin temel belirleyici olduğu gerekçesiyle insanın elinden alınmış ve tarihin iradesine teslim edilmesinden ötürü de insan yine “bizatihi insan” olamamıştır.

İndividüalizm için de durum pek farklı değildir. Terimin ilk kullanımı, pejoratif anlamda, Fransız Devrimi’ne ve onun iddialı kaynağı Aydınlanmaşüncesine karşı duyulan genel Avrupa tepkisinden ortaya çıkmıştır. Devrim, bu anlamda devletin kalıcılığını tehlikeye sokan bireyi göklere çıkaran ve onu “toplumsal olmayan, siyasal olmayan ve birbiriyle bağlantısı olmayan atomlar halinde çözündüren bir temel ilkeler kaosuydu. Bireysel akıl, doğası gereği bütün kurumların düşmanıdır. Bireyselciliğin kabulü ve uygulamaya konması ruhsal ve sivil anarşiye yol açmak, toplumu ve devleti tahrip etmek demektir. İndividüalist çerçevede; bireyin kendi aklı, kendi yasası ve kendi adaleti olduğundan, ona daha önceden kendisinin, kendi aklı ve kendi arzusuyla yüklenmediği bir yükümlülüğü yüklemeye çalışmak, onun en kutsal haklarını çiğnemek olarak değerlendirilecektir. Dolayısıyla hiçbir yasama, hiçbir iktidar mümkün değildir. Böylesi bir bireysel akıl, insanların kafasında kargaşaya yol açan öğretiye dönüşeceğinden, kaçınılmaz bir biçimde çözümsüz siyasal kargaşalar üretir ve toplumun gerçek temellerini alt üst eder. İtaat olmaksızın siyasal iktidar ya da toplum olabilir mi? Ödev duygusu olmaksızın, yasa herhangi bir anlam taşıyabilir mi? İtaat ve ödev düşüncesini tahrip eden bireycilik böylelikle hem siyasal iktidarı, hem de toplumsal yasayı yok eder. Geriye kalan çıkarların dehşet verici karmaşasından, tutkulardan ve farklı kanaatlerden başkası elbete olmayacaktır.[7]    

Şüphe yok ki insanın oluşumuyla ilgili dört akımın da söylediği şeylerde doğruluk payı vardır. Karşıçıkılması gereken nokta; insanın tesirine maruz kaldığı tüm bu faktörler tarafından determine edildiğidir. Ahlakî insan, oluşum (werden, şoden) süreci içerisinde bu zorlayıcı güçlerin baskılarına pekâla başkaldırabilir ve bu baskılara rağmen pekâla kendi kendini belirleyebilir. Özgürlük de zaten insanın kendi kendisini belirlemesi değil midir? İnsan; onu kuşatan maddî doğaya da topluma da tarihe de kendi bireysel doğasına da başkaldırabilecek mahiyette yaratılmış olan bir varlıktır. İnsan; kendi akıl ve emeğini “altın kural kaynaklı etik” çerçevede kullandığı taktirde, doğayı da toplumu da tarihi de kendini de pekâla değiştirerek özgürlüğünü sürdürebilir. Emeğin ve aklın etik çerçevede kullanılmaması insanlığa daima yıkım getirmiştir. Tarih bu yıkımın en büyük şahididir. Acaba insan; kendi kendini belirlemek ve özgür olmak için Tanrı’ya da başkaldırmalı mıdır? Bu sorunun cevabı elbetteki Tanrı tasavvurunda saklıdır. Şayet Tanrı; mutlak yaratıcı olmakla birlikte mutlak akıl, mutlak iyilik ve mutlak adalet ise insanı kendi kendisi olmaktan, bilinçli olmaktan, seçici olmaktan, yaratıcı olmaktan alıkoyan nedir? Böyle bir Tanrı olmazsa etik nasıl içselleştirilebilir? Etiğin olmadığı bir yerde insanca yaşamak mümkün müdür? Kant’ın da dediği gibi; “Akıl, hareketlerin mutlaka mükâfat veya mücazat görmesini istilzam eder ve Tanrı’yla dünya ötesi bir hayat bulunmadığı taktirde böyle bir mükâfat ve mücazatın tahakkukuna imkân olamaz. 

Özetle;  mutlak yaratıcı, mutlak akıl, mutlak iyi ve mutlak adil bir Tanrı yoksa varlık da hayat da absürd olacaktır. Absürd bir dünyanın yasası ise muhakkak ki gücün yasasıdır. Gücün egemen olduğu bir dünyada elbette “erdem”den bahsedilemez. Erdemden bahsedilemezse “hukuk”tan da bahsedilemez. Hukukun olmadığı bir yerde maalesef “her şeye izin vardır”. Her şeye iznin olduğu bir yerdeyse tabii ki insanlar; efendiler ve köleler diye ayrılacaktır. Böyle bir dünyada kaçınılmaz son, ne yazık ki intihar veya cinayettir. İntihar veya cinayet; erdemsiz bir akıl düzeninin iki yüzüdür. Erdemsiz bir akıl düzeniyle tutarlı bir biçimde yaşanabileceğinden bahsetmekse anlamlı bir felsefe olamaz. Madem ki varlık ve hayat bizatihi değildir ve madem ki maddî nedenlerin (mekanizm) ya da maddî doğanın (dinamizm) tesiriyle tesadüfen de mevcut olamaz, o halde bir mutlak şuurun, bir mutlak iradenin ve bir mutlak yaratıcının eseri olmalıdır. Madem ki rasyonel olan budur, öyleyse varlık ve hayat anlamlı kılınmak isteniyorsa baş kaldırılması gereken şeylere; Sosyal-Darwinizm, Sosyolojizm, Historisizm ve İndividüalizme başkaldırılmalıdır. Varlığı ve hayatı anlamlı kılan mutlak yaratıcı, mutlak akıl, mutlak iyi ve mutlak adil bir Tanrı’ya başkaldırmaksa şüphe yok ki absürdü, intiharı ve cinayeti kaçınılmaz kılacaktır. Modernitenin tarihi bunun apaçık delilidir.



[1] Albert Camus, Başkaldıran İnsan, Çev., T. Yücel, Can Yay., İstanbul, 1998.

[2] Albert Camus, Sisyphos Söyleni, Çev., T. Yücel, Adam Yay., İstanbul, 1992.

[3] Ali Şeriati, İnsanın Dört Zindanı, Çev., H. Hatemi, İşaret Yay., İstanbul, 2007.

[4] Atila Doğan, Osmanlı Aydınları ve Sosyal Darwinizm, İstanbul Bilgi Üni. Yay., İstanbul, 2006.

[5] Barlas Tolan, Çağdaş Toplumun Bunalımı, Ankara İTİA Yay., Ankara, 1981.

[6] Erich Rothacker, Tarihselcilik Sorunu, Çev., D. Özlem, Ara Yay., İstanbul, 1990.

[7] Steven Lukes, Bireycilik, Çev., İ. Serin, ARK Yay., Ankara, 1995.

Bu yazı Ethik, Felsefe, Makaleler, Siyaset kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.