Muhafazakârlık Üzerine

Siyaset literatürüne 1830’larda giren muhafazakârlık (conservative) kavramı; İngiliz düşünür Edmund Burke’nin 1790‘da kaleme aldığı Fransız Devrimi Üzerine Düşünceler adlı eleştirisiyle şekillenmeye başlayan, modern dönemin en etkili ideolojilerinden birine verilen isimdir. Açıktır ki dünden bugüne tartışılmaya devam eden muhafazakârlığa dair temel meselelerin hemen hepsi, Edmund Burke’nin iki asır önce Fransız Devrimine yönelttiği eleştirilerin genişletilmesinden başka bir şey değildir. Bu çerçevede muhafazakârlığın Aydınlanma, Kapitalizm, Endüstriyalizm ve bunların siyasal uzantıları liberalizm ve sosyalizme bir tepki olarak teşekkül ettiğini söylemek herhalde yanlış olmayacaktır. Liberalizm ve sosyalizm gibi muhafazakârlığın da toplumsal-siyasal bir anlayış olarak temel parametreleri vardır ve o da esas itibarıyla fert, cemaat, cemiyet ve devlet arasındaki meşru ilişkilerin nasıl tanzim edilmesi gerektiği konusuyla ilgilenir. Acaba söz konusu sosyal ilişkiler liberallerin ve sosyalistlerin benimsedikleri şekliyle soyut, özgürlük ya da eşitlik idealleriyle mi tanzim edilmelidir yoksa muhafazakârların benimsedikleri tarihî-tecrübevî gelenek üzerine mi?

Muhafazakârlığın dayandığı ilkeleri şu şekilde sıralamak mümkündür: 1- Tarih ve Gelenek: Muhafazakâr düşüncenin özünü tarihin rolüne yapılan vurgu teşkil eder. Bu perspektiften bakıldığında, toplumsal yapı ne liberallerin söylediği gibi hayali bir sözleşmenin ne de sosyalistlerin söylediği gibi tesadüfi ekonomik ilişkilerin ürünüdür. Toplumsal yapı; ahlaki, hukuki, siyasi, iktisadi her türlü değerde tarihsel ve geleneksel ortaklıktır. Üstelik o, sadece yaşayanlar arasında değil, hayattakiler, mezardakiler ve doğacak olanlar arasındaki ortaklıktır. Dolayısıyla sosyal gerçekliğin mahiyeti yalnızca tarihi yaklaşımla kavranabilir. Geçmiş bilinmeden hal de istikbal de bilinemez. Bir sosyal ilişkiler ağı için değişim mecburiyet olmadığı taktirde değişmemek zorunluluktur. Mevcut yapının muhafazası için zaman zaman değişim gerekli olursa da değişim uğruna değişime tapınmak toplumsal kurumlar için ölüm demektir. Bu yaklaşım sebebiyledir ki muhafazakârlar değişim ve reformun kaosuna karşı politik niteliği ne olursa olsun kurumsallaşmış geleneksel yapıyı desteklerler. 2- Pragmatik ve Rasyonel Bilgi: Toplumsal yapının muhafazası, şüphesiz pratik değerlerin ve tecrübi bilginin geleceğe intikaline bağlıdır. Bireysel ve toplumsal gelişme için rasyonel bilgi; mantık, mukayese ve muhakeme önemliyse de tek başına yeterli değildir. Pragmatik tecrübelerden, örf ve adetlerden kaynaklanan “ön kabuller” de rasyonel bilgi kadar önemlidir. Pragmatik ön kabuller, filozoflar tarafından hurafe diye nitelendirilip reddedilmeye çalışılsa da insanların zihninde bulunan geleneksel bilginin bir özetidirler. Hatta ve hatta teorik akıldan önce gelen bir bilgeliğe sahip olduklarından acil durumlarda hazır malumat şeklinde, ani karar gerektiren durumlardaki şaşkınlığı ve duraksamayı gidermek için fonksiyoneldirler. Bu tavır, değişimden hoşlanmayan bir pozisyondur ve akıl yürütmeden ve kısmen bilinmeyene güvensizlikten ötürü tecrübeye duyulan güvenden kaynaklanır. Muhafazakarlara göre, şayet insanlar düşüncelerini kendi soyutlamalarıyla şekillendirecek olsalardı asla ortak bir noktada birleşemez ve toplum halinde yaşayamazlardı. Kaldı ki salt akılcı bir yöneticinin toplumun çıkarlarını kendi çıkarlarından üstün tutması, salt akılcı bir askerin başkaları için savaşıp ölmesi, salt akılcı bir insanın aile külfetine katlanması pek de kabil değildir. 3- Otorite ve Düzen: Yaşayan bir organizma olarak toplumun varlığı, iktidarın ve istikrarın varlığına bağlıdır. Canlı bir organizmanın farklı unsurlarının farklı fonksiyonları bulunduğu gibi, sosyal yapıyı meydana getiren fert, aile, cemaat, cemiyet, devlet gibi unsurların da farklı fonksiyonları bulunmaktadır. Ayaklardan ayak fonksiyonu, ellerden el, baştan da baş fonksiyonu sadır olmalıdır. Tabiatıyla toplumsal düzen, her unsurun kendi fonksiyonunu ifa etmesine bağlıdır. Kurallar, yetkiler ve sorumluluklar sosyal ve siyasal sürecin doğal ürünü olmalıdır. İstikrarın korunması, toplumsal otoritenin yukarıdan aşağıya doğru uygulanmasını gerektirir. Bu uygulama bilgi, tecrübe ve eğitimden yoksun olanlara, kendileri için gerekli ve faydalı şeyleri takip edebilmeleri açısından rehberlik ve destek anlamına gelmektedir. Rehberlik ya da liderlik; şüphesiz bilgi, tecrübe ve tabiatın mahsulüdür. Ebeveynin çocukları üzerindeki otoritesi neyse yöneticilerin, hiyerarşinin alt basamaklarındakilere yönelik otoritesi de odur. Otoritenin meşruiyeti, toplumsal istikrarın kaynağı olmasından ve hiyerarşik sıralamanın en üstünde bulunmasından kaynaklanır. Siyasi otorite olarak devlet, kendini tamamen kamusal olana, kamu sağlığına, kamu barışına, kamu güvenliğine, kamu düzenine ve kamu mülkiyetine adamalıdır. 4- Özgürlük ve Eşitlik: Muhafazakâr düşünce özgürlükle eşitlik arasında mutlak bir tezat görür. Özgürlüğün en temel hedefi ferdin ve ailenin maddi ve manevi mülkiyetini koruma olarak kabul edilirken, eşitliğinki toplumda eşitsiz olarak paylaşılan maddi ve manevi değerlerin yeniden dağıtımı ve eşitlenmesi diye değerlendirilir. Maddi ve manevi değerlerden payına çok az şey düşenlere yardım ahlaki bir sorumluluk ise de bunu yapmak devletin vazifesi değil, fertler ve devlet arasındaki aracı kurumların, ailenin, bir anlamda sivil toplum örgütleri olan dini grupların, cemaatlerin vazifesidir. Özgürlük, toplumsal düzen ve erdem olmadan var olamayan bir değerken; eşitlik düzen ve erdeme rağmen pekâlâ var edilebilir. Hak ve özgürlüklerin kaynağı geleneksel normlardır. Doğuştan farklı olan zihnin ve bedenin niteliklerini devlet aracılığıyla tanzim etmeye kalkışmak, bu düzenlemeye maruz kalanların özgürlüklerini, özellikle de nitelikleri en üstün olanların özgürlüklerini felce uğratır. Bazı insanlar doğal olarak hem entelektüel hem de ahlaki bakımdan üstündür. Bu tür eşitsizlikler utanılacak bir şey değildir ve sosyal ya da siyasal düzenlemelerle de giderilemez. Muhafazakârlık, liberalizmin özgürlük anlayışını toplumdaki geleneksel otoriteleri zaafa uğrattığı için yanlış bulurken; sosyalizmin eşitlik anlayışını da geleneksel rolleri tahrip ettiği için yanlış bulmaktadır. Muhafazakârlara göre, her iki siyasi akım da bu yaklaşımlarıyla insanların kitleselleşmelerini teşvik etmekte ve açık ya da örtük totalitarizme yol açmaktadır. Hâlbuki sosyal yapı hiyerarşik olup, hiyerarşinin farklı basamakları için özgürlüğün ve eşitliğin farklı tezahürleri bir zorunluluktur. Her ne kadar yaratıcı ve üretici bir toplumda bireyler için yatay ve dikey hareketlilik mecburiyse de asıl olması gereken soyut, spekülatif özgürlük ya da eşitlik değil, fonksiyonel uyumdur. Açıkçası her gerçek muhafazakârın kalbinde, mülk ve özgürlüğün ayrılmaz bir şekilde birbiriyle alakalı olduğu fakat ekonomik eşitleme çabalarının ekonomik gelişme olmadığı, mülkiyeti bireysel mülkiyetten ayırmanın ise özgürlüğü ortadan kaldırmak olacağı inancı vardır. 5- Din ve Ahlak: Muhafazakârlığı liberalizmden ve sosyalizmden farklı kılan belki de en önemli özellik, toplumsal ilişkilerde ahlakın ve dinin önemine yapmış olduğu vurgudur. Ancak muhafazakârları büyük dindarlar olarak görmek de doğru değildir. Yapılan bu vurgu, muayyen bir ahlak ya da dini inancın toplumu homojenleştirmesi veya devleti determine etmesi anlamını taşımamakta, aksine liberallere benzer şekilde ahlaki ve dini farklılıkları hoşgörü çerçevesinde var kılan ve bunlara eşit mesafede değer veren bir siyasal yapılanmayı savunma anlamını taşımaktadır. Muhafazakârlığın ahlaka ve dine yönelik azami ölçüdeki desteği, insanların genel inanç sisteminden ayrılmaları durumunda büyük ihtimalle toplumsal sapmalara neden olacakları ve dünyayı anlama kapasiteleri bakımından da eksik-kusurlu varlıklar oldukları yönündeki kabulden kaynaklanmaktadır. Denilebilir ki muhafazakâr düşüncenin ortak ruhuna en yakın görülen din anlayışı, Rousseau vari, mevcut sivil-siyasal topluma katkıda bulunacağına inanılan “sivil din” benzeri protestanize edilmiş seküler bir dindir.              

Özetlemek gerekirse muhafazakârlık; modernitenin yarattığı rasyonalite, individüalite, utilitarite ve sekülarite gibi değerlere yönelik bir tepkinin ve ani-köklü değişim durumlarında üretilen ve kullanılan sosyal ve siyasal şartlar vasıtasıyla insanın mükemmelleşeceği, toplumsal hayatın bir nihai iyi yönünde ilerlediği, ekonomik ve politik düzenlemelerle bireylerin özgürleştiği ve eşitlendiği, aklın yeryüzünde bir gün mutlaka muzaffer olacağı, hiyerarşi ve geleneğin reddedilmesi gerektiği biçimindeki fikirlere yönelik karşıtlığın bir sonucudur. Öte yandan her ne kadar moderniteye ve modernitenin ideallerine yönelik bir reaksiyon şeklinde doğmuş bir toplumsal-siyasal tasavvur ise de netice itibarıyla kendisi de yine modern olan bir ideolojidir. Modern niteliğinden ötürüdür ki ortaya çıktığı dönemde Fransız Devrimi karşısında aristokrasiyi savunmuş fakat bilahare demokratik-cumhuriyetçi siyasal anlayışa doğru evrilmiştir. Ancak muhafazakârlığın tasarladığı demokratik-cumhuriyetçi siyasal form, temel parametreleri itibarıyla liberalizmden de sosyalizmden de liberal demokrasiden de sosyal demokrasiden de farklı olma iddiasını taşımaktadır. Diğer ideolojiler tarafından evrensel bir değer olarak savunulan özgürlük, eşitlik ve ekonomik refah gibi idealler, muhafazakârlık açısından soyut, spekülatif birer iddiadan ibaret olup, tarihi ve tecrübevi olmamaları ve ahlakî-dinî bir zemine oturmamaları sebebiyle realize edilememişlerdir. Liberalizmin de sosyalizmin de liberal demokrasinin de sosyal demokrasinin de başarısızlığının sebebi işte bu soyut, spekülatif değerlerdir. Muhafazakârlığın moderniteye ve diğer modern ideolojilere yönelik eleştirilerinin şöyle ya da böyle haklılık payı bulunsa da geleneği aşırı derecede yücelterek hâkim politik, kültürel ve ekonomik yapıyı absorbe edişinden ve buyurgan içeriğe sahip bir fikirler külliyatı olmasından ötürü benzer eleştirilere kendisi de muhataptır.  Muhafazakâr gerçeklikler denilen lider süblimasyonu, güçlü ama göze çarpmayan asgari devlet anlayışı, ekonomi hususunda laissez-faire yaklaşımı, protestanize olmuş din, rasyonel planlama karşıtlığı, yeniden dağıtımcı önlemlere yönelik güçlü önyargı tartışmalı konuların bazılarıdır.

Liberalizm ve sosyalizmin ya da liberal demokrasi ve sosyal demokrasinin Türkiye’ye yansımaları oldukça güdük kalmışsa da muhafazakârlığın yansımaları bir hayli güçlüdür. Muhtemelen bunun en bariz sebebi, nominal cumhuriyet dönemince gerçekleştirilen otoriter ve totaliter siyasi uygulamalara rağmen insanların gelenekten bir türlü koparılamamış olmasıdır. Ancak gelenekten koparılamamış olmak, Avrupa ya da Amerika muhafazakârlığında olduğu gibi yoğun dindarlık anlamını da taşımamaktadır. Avrupa ve Amerika muhafazakârlığına benzer şekilde Türkiye muhafazakârlığı da tarihi ve geleneği önemsemekte, rasyonel bilgiden ziyade örf ve adetlerden kaynaklanan “ön kabuller”e ehemmiyet vermekte, meşru, gayrimeşru her türlü otoriteyi ve hiyerarşiyi yüceltmekte, özgürlük ve eşitliği değil itaati sevmekte, bir din olarak İslam’ı protestanize ve sekülarize etmekte ve siyasi liderlerden sıklıkla duyulduğu üzere ayakların baş olmaması hususunda da daima ısrar etmektedir…       

Bu yazı Güncel Yazılar kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.