Tarih Felsefesi Ekseninde Modernite Ve Medeniyet

Modernite; temel niteliği rasyonalite, sekülarite, individüalite ve utilitarite olan, Avrupa’da Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma hareketleriyle istikrar kazanan, bilahare de bütün dünyayı etkisi altına alan Batı’ya özgü yaşama biçiminin adıdır. Kutsal eksenindeki bir hayat ve evren tasavvurunu anlatan geleneğe nispetle modernite, her şeyden önce kendisini herhangi bir kutsal öğretiye endekslemeyen kurumsal ilişkiler ağına, toplumsal yapıya denk düşer. Açıktır ki tüketime endeksli üst seviyeden bir yaşama biçimine karşılık gelen modernite günümüz dünyasına egemen olan yegâne toplumsal pratiktir. Ancak egemen yapı olması, ideal yapı olduğu anlamını da taşımaz. Medeniyete gelince: Ortadoğu ve Kuzey Afrika ekonomi-medeniyet tarihinin babası diye nitelenen Charles Issawi’nin; “İslam dünyasında da Batı dünyasında da hak ettiği itibarı göremeyen, 5 asrın en büyük tarihçisi” dediği, İslam düşüncesinin en önemli temsilcilerinden İbni Haldun şöyle tanımlıyor: “Medeniyet, umranın yani toplumsal yapının muayyen bir formu olup, söz konusu form siyasal, sosyal ve ekonomik açıdan tekâmül etmiş, üst seviyeden bir hayat tarzına tekabül eder”. Batılı tarih felsefeleri modernite ve medeniyet (civilisation) kavramlarını sinonim olarak kullanır iseler de Batı dünyası dışında kavramların eşdeğer olduğunu söylemek, doğru değildir… Bu yazıda Batılı tarih felsefecilerinin ve İbni Haldun’un konuyu nasıl ele aldıkları irdelenmeye çalışılacaktır…

Evrensel tarihe yönelik felsefi bir sorgulamayı hedefleyen Batılı tarih felsefelerinin odağındaki problem, esas itibariyle, insanlığın kökeni ve eğer varsa yöneldiği gayenin ne olduğunun belirlenmesidir. Deyimi ilk kullanan, Fransız filozof Voltaire’e göre, Kilisenin keyfi değerlendirmeleri ve dinsel dogmalarıyla dolu tarih anlayışına karşılık, Aydınlanmacı insan, tarihi kavramanın felsefi bir faaliyeti gerektirdiğini artık anlamıştır ve objektif-doğru bir tarih için felsefenin tarafsızlığına ve onun refleksion karakterine ihtiyaç vardır. Tarihte olup biten her şeyi Tanrı’ya bağlayan Kilise tarih öğretisinin objektif ve doğru olması mümkün değildir. Onun yerini, olayların doğal açıklamasını yapacak olan felsefi tarihin alması zorunludur. Doğal bir açıklama için şüphesiz tarih felsefesi, tekil olaylarla ilgilenmez. Olayların anlamlı olarak kavranmasını sağlayacak genel nitelikleriyle ilgilenir. Genel nitelikler, toplumsal hayata sinmiş olan değerler, normlar ve gelenek türünden şeylerdir. Bunlar aynı zamanda kavranmak istenen toplumun ruhunu oluşturan ve toplumsal hayatı biçimlendiren şeyler olup, toplumsal hayat üzerinde, doğa yasalarının doğa olaylarını belirlemesine benzer bir şekilde belirleyicidir. Felsefi tarihin ayırt edici yönü, toplumsal hayatı biçimlendiren ve belirleyen bu genel nitelikleri doğal olarak açıklayacak olmasıdır.

Voltaire, kendini Ecrasez L’infame (Vurun Kahpeye) şiarıyla Hıristiyanlığa karşı açılan bir savaşın önderi olarak nitelendiriyordu. L’infame, insan yaşamında geri ve barbarca olan şeyin bir işlevi diye tasarlanan batıl inanç, din demekti. Voltaire için din, her türlü olumlu değerden yoksun bir şeydi. Onu, insanlar üzerindeki egemenliklerine hizmet etsin diye rahipler icat etmişlerdi. Bu düşüncenin altında yatan felsefi kuram, tabiatıyla Aydınlanmacılıktı ve buna göre, dine dayalı yaşama biçimleri, akıl olgunluğa erdiği zaman yok olacak olan geri ve ilkel biçimlerden başka bir şey değildi. Voltaire‘in bu görüşleri tarihten ziyade polemikle ilgili ise de Aydınlanma zihniyetinin, aklın egemenliğinde bir mutluluk çağı yaratılacağını uman ilerlemecilik anlamındaki tarih anlayışını kurmaya çalıştığını göstermesi bakımından önemlidir.

Öğretilerine karşı çıkılan Katolik Kilisesi için tarih, günah işleyen ilk insanın cennetten düşmesi ile başlayan ve kurtuluşa kadar sürecek olan bir dramdır. Tarihi süreç insanın değil, Tanrı’nın muradının eseridir. İnsan, yalnızca Tanrı’nın muradının gerçekleşmesinin bir aracı olarak vardır. Tanrı, insanı kendi muradını gerçekleştirsin diye yaratmıştır. Kilisenin bu tarih anlayışı Saint Augustinus tarafından sistemleştirilmişti. Ona göre, ebedi ve ezeli olan Tanrı zamanın dışında, onun yarattığı şeylerse zamanın içindedir. Zaman ise geçmiş, şimdi ve gelecekten ibaret olan insanın hatıraları, pratikleri ve beklentileri dolayısıyla anlam kazanan bir şeydir. Tanrı, insanı özgür yaratmıştır ama insan güdüleri ve gururu yüzünden Adem’den beri hep günah işlemektedir. Soyundan gelen bu günahla hep kötüye yönelen insanı ancak Tanrının inayeti (kayra) kurtarabilir. Kurtulacak olanlar elbette önceden belirlenmiştir. Tanrı’nın oğlu Mesih, seçilmiş olanlara kurtuluşu göstermek için yeryüzünde cismen görünmüş ve çarmıha gerilmekle tüm insanlığın yargılanacağı kıyamete kadar olan süreci başlatmıştır. İşte tarih, ilk günahtan kıyamete kadar devam edecek olan bu süreçtir. Bu süreç aynı zamanda Tanrı’dan ve Tanrı Devleti’nin kurulmasından yana olanlarla şeytandan ve Yeryüzü Devleti’nden yana olanların mücadele sürecidir. Tanrı Devleti gelecekte, seçilmişlerin devleti olarak kurulacaktır. Bu süreci başlatan da bitirecek olan da Tanrı’dır. Katolik kilisesi, Augustinus’un bu tarih anlayışına ilke olarak daima bağlı kalmıştır. Ana hatlarıyla vurgulayacak olursak bu anlayış, tarihin gerçek aktörü olarak Tanrıyı, insanlığın birliği şeklindeki evrenselliği, ilk günahtan kıyamete doğru bir gidişi ve gelecekte gerçekleşmesi beklenen bir ideal devleti ya da ideal hayatın başlayacağı ebedi saadet çağını içermektedir.

Voltaire ile oluşmaya başlayan, Aydınlanmacı zihniyetin yeni tarih anlayışı Kilise öğretisine her ne kadar karşı ise de ondan bir takım şeyleri devşirdiği de muhakkaktır. Devşirilen unsurlar mahiyet olarak farklı olmakla birlikte, çerçeve şu ya da bu biçimde aynıdır. Şöyle ki Aydınlanma, Rönesans ve Reformasyonla başlayan sekülerleşme ve rasyonelleşme sonucu tarihin aktörü olarak Tanrı’nın yerine insanı geçirmiş ise de Kilisenin çizgisel tarih anlayışına bilimsel ve ekonomik gelişmelerden mülhem bir ilerleme düşüncesini katarak, oradaki anlayışın gelecekteki ebedi saadet çağı motifini, bilim ve akılla kurulacak gelecekteki bir altın çağ şeklinde ve Kilisenin, insanlığın birliği ve evrensellik görüşünü de evrensel hümanite şeklinde benimsemiştir. Artık tarih, geçmişten ziyade gelecekle ilgili olup, insanlığın yeryüzündeki konumunun iyileştirilmesi hedefine yönelik bir “ilerleme”dir. Kapitalizmin istikrar kazanması ve sömürgeciliğin yaygınlaşması sonucu Avrupa toplumlarının zenginliği gücü ve kendilerine güveni en yüksek noktasına varmış, ilerleme kültü de doruğuna ulaşmıştır.

İlerlemenin yönünün tespiti bakımından, 19. Yüzyıla tarih yüzyılı dedirten filozofların başında gelen G. W. F. Hegel‘in tarih felsefesine de bakmak yerinde olacaktır. Hegel’e göre “tarih, kutsal aklın, şuurlanmak ve özgürleşmek hedefine doğru ilerleyen diyalektik sürecidir”. Başlangıçta potansiyel halde olan akıl, kendisini önce doğada gösterir. Doğada görünen akıl kendine yabancılaştığı için aynı zamanda kendisiyle çelişir. Bu çelişki aklın, üçüncü aşamada, kültür dünyasında şuurlanıp, özgürleşerek kendisine dönmesiyle ortadan kalkar. Şuurun ve özgürlüğün gelişiminin ilk basamağı, “tek insan” “subjektif akıl” olmakla birlikte, akıl burada eksiktir. Akıl ancak ikinci basamakta, “objektif akıl”da özüne uygun hale gelir ki toplum, devlet ve kültür objektif aklın ögeleridir. Kültür alanında insan, doğanın tersine determine bir biçimde değil, özgürlük şuuruna sahip olarak eylemde bulunur. İnsan burada bir ferttir, ancak, başkalarıyla birlikte yaşadığı için onlarla etkileşimi sonucu ne ise o olur. Bu yüzden de akıl, kendi şuuruna ve asıl özgürlüğe fertte değil, fertlerin ortaklaşa oluşturdukları şeylerde yani toplumda, devlette, kültürde erişir. Kültürü evrensel varoluşa taşıyan güç elbette ki devlettir. Devlet, akla ait faaliyetlerin tümünün organize olmuş bir görünümüdür. Bu açıdan bakıldığında, aklın gelişim basamakları bir bakıma bütüne doğru gitmek üzere birbirine bağlanan halkalar şeklinde, halkların kültürel ilerleme sürecinde geliştirdikleri devlet tiplerinin de gelişim basamakları olmaktadır. Hegel için dünya tarihine mal olmuş dört devlet tipi vardır: 1- Doğulu 2- Grek 3- Roma 4- Hıristiyan-Cermen. Bu sıralamada diyalektik bir ilerleme vardır. Doğuda bir kişi, Grek ve Roma’da birkaç kişi, Hıristiyan-Cermen dünyasındaysa herkes özgürdür. Çünkü sadece burada insanın insan olmaktan ötürü özgür olduğu bilinci vardır. Özgür insan, devletin kurumları ve yasalarıyla kendini bağımlı kılan ve bunlara uymayı sadece kendi aklıyla onaylayan yurttaştır.

Hegel, tarihsel dünyanın aynı zamanda çeşitli devlet tiplerine göre şekillenen politik bir dünya olduğunu da belirtir. Kültür de bu politik dünyanın temelinde yatan bilinç formudur. Tarihsel gerçeklik bu nedenle devlet ve din savaşlarını izlemekle değil, aklın her dönemde kendini açtığı kültürel formlar aracılığıyla kavranabilir. Bu formlar her çağa kendi damgasını vuran, dünya görüşü modelleridir. Dolayısıyla tarihsel çağın kavranması, sahip olduğu dünya görüşünün kavranmasıdır. Aklın gelişimi de zaten bu dünya görüşleri içerisinde izlenebilir. Aklın gelişimi her basamakta eski dünya görüşünü aşar ve özgürlüğün somutlaşacağı bir “Akıl Devleti” ne doğru yürür. “Akıl Devleti” idesi, aklın gelişimi içinde ancak modern çağda insan bilincinde yer etmeğe başlamış ve Fransız Devrimi ile “Akıl Devlet”ine yaklaşılmıştır. Modernizasyonun tamamlanmasıyla da “Akıl devleti” ve özgürlük gerçekleşmiş olacaktır.

Tarihin yönünün ne olduğu Auguste Comte’un düşüncelerinde daha da nettir. İnsanlığın teolojik, metafizik ve pozitif olmak üzere, ilerleyen üç tarihsel aşamadan geçtiğini iddia eden Comte’a göre toplumsal yapı, düşüncenin aşamalarına bağlı olarak, her aşamada yeniden şekillenir. Bunun anlamı, toplumsal kurum ve ilişkilerin teolojik aşamada dinsel bir forma, metafizik aşamada felsefi bir forma ve pozitif aşamada ise bilimsel bir forma büründüğüdür. Teolojik dönemde her türlü fenomen, tabiat üstü (tanrısal) güçlerle açıklanır. Fantezi bilgi rasyonel bilgiye tercih edilir. Fetihler ve savaşlar teşvik edildiğinden, sosyal organizasyonun bir formu olarak muayyen bir militarizm hâkim durumdadır. Metafizik dönemde, bütün fenomenler, soyut düşüncelerle açıklanır. Teolojik devreye nispetle ileri bir dönemdir. Bu devre rasyonalizasyon sürecini ifade etmekte ise de bütün fenomenleri paralel konseptlerle açıklaması ve ampirik temelli olmaması onun zaafını teşkil etmektedir. Bu devrede fetihler ve savaşlar, savunma ve güçlenme lehine abandone olmuştur. Entelektüel gelişimin bu devresi, legal sosyal yapının temellerini oluşturmuştur. Pozitif dönemde ise fenomenler bilimsel disiplinlerin terimleri ile açıklanır. Pozitif devre, tarihsel olarak modern çağa karşılıktır. Bu devrenin en önemli yönü, insanın doğayı kontrolüne imkân tanımasıdır. Pozitif devre, sadece bilimsel düşüncenin hâkim olduğu çağ değil, aynı zamanda endüstri toplumunu oluşturan teknolojinin temellerinin de atıldığı çağdır. Barışa dayalı sosyal organizasyon, sadece bu devrede mümkündür. Tabiatıyla Comte için toplumsal yapının en ideal formunu, bilimsel düşünceye dayalı olarak örgütlenen modern Batı toplum yapısı temsil etmektedir. Comte’un ifadeleriyle, bilimsel bilgi insanlığın en ileri bilgi seviyesini nasıl temsil ediyorsa modern toplumsal yapı da diğer yapılara göre aynı ileri aşamayı temsil etmektedir.

Toplumsal değişmenin nasıl gerçekleştiği hususuna gelince; Comte, değişimin insanın ya da toplumun doğasına bağlı olarak dinamik, spontane bir biçimde gerçekleştiğini ileri sürer. Bu da insanlığın tarihsel birliği anlamına gelmektedir. Tarihsel birliğin zirve noktasını teşkil eden modern endüstriyel Batı toplumu, değişimin yönünü de göstermektedir. Bu anlayışa göre Batı toplumu, örnek bir niteliğe sahiptir ve bütün insanlığın toplumu haline gelecektir. Batı toplumunun her alandaki bilimsel örgütlenmesi refah ve gücün teminini sağladığından, insanlığın bütünü için ulaşılması gereken nihai modeldir. Toplumsal değişmeye ilişkin tüm Batılı çözümlemelerde, Comte örneğinde de görüldüğü gibi, temel kavram olarak ilerleme kavramı kullanılmaktadır. Teorik düzlemdeki ilerleme, gelişme, evrim ve değişme kavramlarını birbirinden ayırt etme yolundaki gayretler, yanılgıdan başka bir şey değildir. “Özünde basit bir konuya ilişkin fazladan laf, bıkıp usanma bilmeyen yinelemeler ve sonu gelmeyen çeşitlemeler, sağduyuyla yakalanabilecek olan doğru anlamı, derin ve çok incelmiş görünüşlü bir özelliğe dönüştürür. Sonuçta da kendimizi değeri olmayan sıradan görüşleri aydınlığa çıkarma peşinde, nankör ve gönül sıkıcı bir çaba olan sözcüksel perdeleri aralama işine batmış buluruz.” Böyle bir duruma düşmemek için, toplumsal değişmenin sembolünün ilerleme kavramı olduğunu öncelikle kabul etmek gerekir. İlerlemenin yönünün; hangi model açısından bakılacak olursa olsun, modern toplumsal yapıya çıkması, Batılı tarih felsefelerinin ve toplumsal değişme teorilerinin esasen modernleşme teorileri olduğu gerçeğini ifade eder. Onlar için tek bir değişim söz konusudur, o da modernleşmeye doğru değişimdir. Tamamıyla modern bir düşünce olan ilerleme düşüncesi, toplumsal değişmenin yönünü elbette ki tayin etmektedir. Bu yön de şüphesiz, geleneksel toplumdan modern Batı toplumuna doğrudur. Böyle bir görüşün, kendi üstünlüğünü kabul ettirmek ve dünyanın diğer toplumlarını kendi çıkarları yönünde sömürmek peşinde olan Batılı toplumlara ne derece hizmet edeceği de yeterince açıktır. İlerleme düşüncesine, toplumsal mukayeseyi sağlayan analitik bir yöntem anlamı yükleyenler, kuşkusuz bunun dünyayı homojenleştirmek için başvurulan bir araç olduğunun farkındadır. Bu bakış açısıyla toplumsal farklılıklar tesadüfî olayların sapkın ürünleri olarak ele alınmakta ve kültürel farklılıklar da farklı tarihsel deneyimlerin oluşturduğu alternatif yaşama biçimleri olmaktan çıkmaktadır. Olması gerekene yönelik böylesi düşüncelerin objektif bir tespitten ziyade, ideolojik değer yargılarını içerdiğinden şüphe etmek mümkün görünmemektedir.

Evrensel tarihe yönelik felsefi bir sorgulamayı hedefleyen Batılı tarih felsefeleri, Batıya özgü yaşama biçimini ifade eden moderniteyi insanlığın nihai hedefi olarak sunarken; İslam felsefesinin temsilcilerinden olan İbni Haldun’un çok daha önce geliştirmiş olduğu tarih felsefesi, tüm toplumsal pratikleri kendi çerçevesi içerisinde ele alarak, onları, nihai bir model önermeksizin, kendi parametreleri üzerinde kurulmuş ve dinamik hedefi “bedevi umran”dan, “medeni umran”a matuf, müstakil yapılar olarak değerlendirmektedir… Arnold Toynbee’nin de belirttiği gibi; “İbni Haldun’un tasarladığı ve formülize ettiği tarih felsefesi, şüphe götürmeyecek surette, şimdiye kadar ortaya konmuş, türünün en büyük eseridir.” İbni Haldun, insani-toplumsal eylemler süreci anlamındaki tarihi, toplumsal-tarih çerçevesinde ele almakta ve döngüsel bir süreç olarak irdelemektedir. Ona göre ilk yaratılışla başlayan ve hesap gününe (kıyamete) kadar sürecek olan evrensel-çizgisel tarih içerisinde, devletlerin ve medeniyetlerin kuruluş, gelişme ve yıkılma şeklinde süregiden bir tabii ömürleri vardır. Asabiyet duygularına istinaden kurulan her devlet, kendi bağlamında muhtelif aşamalardan geçer. Her aşamanın kendine mahsus özellikleri olup, bu özellikler aynı zamanda devleti temsil eden ve yürüten kesimin karakteristik özelliklerini de yansıtır. Bütün büyük devletler, asabiyet duygularını koruyan topluluklar tarafından kurulmuşlardır. İbni Haldun için asabiyet, grup şuuru anlamına geldiği gibi, din birliği anlamına da gelmektedir. Birincisi daha ziyade sosyolojik anlamda küçük gruplarda gözlenirken, ikincisi medeniyet inşa edebilmiş kitlelerde gözlenir.

Devletlerin ve medeniyetlerin tabii ömürleriyle ilgili söz konusu aşamalar şu şekilde sıralanmaktadır:

1- Zafer Devri: Refahı ve devlet olmayı hedefleyerek güçlenen muayyen, dinamik bir topluluk-asabiyet ya diğer toplulukları-asabiyetleri egemenliği altına alınca ya da inkıraz dönemini yaşayan muayyen bir devletin mirasına konunca zafer devri başlar. Bu aşamada siyasî otorite yeni mülkler edinmek, hayat standartlarını yükseltmek ve siyasal istikrar uğrunda halk için örnek-temsilci konumunda olup, asabiyet duygusu devletle halk arasında birliği sağladığından, bütün faaliyetlerini halkın rızasına istinaden sürdürmeye özen gösterir.

2- İstibdat Devri: Yeni kurulan devlet, istikrar kazandıktan sonra yavaş yavaş halktan uzaklaşmaya ve kurucu kadroları tasfiye etmeye başlar. Bu tasfiye de doğal olarak sonuçta istibdada dönüşür. Kurucu asabiyeti tasfiye eden siyasi otorite yerlerine, kendisine bağımlı yeni bir güç, paralı ordu ve devlet işlerini yürütecek bürokratik bir kadro oluşturur. Devlete bağlılık, itaat ve sadakat yeni kadrolar için dinî bir inanç haline dönüşür. Bu yeni kadrolar, mevcut iktidarın devamı için din adına cihat ediyorlarmış gibi savaşır. İşte bu yüzden devlet, kurucu kadrolara ve kurucu ruha ihtiyaç duymaz. Çünkü yeni kadrolar, mevcut iktidara itaati, Tanrı’dan gelen ve aksi düşünülemez bir emir olarak telakki eder. Mevcut iktidarın muhafazası dini bir inanç haline dönüşünce, devleti kuran asabiyetin yerini devlet ideolojisini paylaşan, fakat kurucu asabiyete mensup olmayan kadroların alması işin tabiatı gereğidir.

3- Refah ve Sükûn Devri: Bu aşamada refahın çeşitli tezahürleri; saraylar, binalar, su kanalları, köprüler, bağ-bahçe, lüks kabilinden yiyecek, içecek, giyecek gibi şeyler kendilerini gösterir. Yeni yeni sanatlar, uzmanlık alanları gelişir. Bedevilerin medenileri taklit etmeleri kaçınılmaz olduğundan, kendileri tarafından yıkılan devlet ve medeniyetler, refah döneminde taklit edilmeye başlanır. İbni Haldun, toplumların bir diğerini taklit hadisesini savaştaki galibiyetten ziyade medeni aşamada olup olmamakla açıklamaktadır. Şayet, savaşta galip gelen toplum, medeniyet itibariyle daha üstün ise bu durumda yenilen tarafın galip tarafı taklit edeceğini belirtmekte ve sebep olarak da şunu göstermektedir: İnsanlar herhangi bir mücadelede kendilerine galip gelen tarafta mutlaka bir takım üstün özellikler bulunduğuna inanırlar. Öyle ki kendilerinin de bu türlü mücadelelerde galip gelebilmeleri için onlara benzemeleri gerektiğini zannederler. Neticede de galip tarafın örf, adet, gelenek, görenek, kılık, kıyafet, yeme içme ve benzeri bütün özelliklerini taklit etmeye başlarlar. Hâlbuki keramet galibiyette değil, medeniyettedir. Yeni kurulan çoğu devletin galip olmasına rağmen, geçmişteki devlet ve medeniyetleri kaçınılmaz olarak taklit etmesi bunun en açık delilidir. Refah aşamasındaki devlet, ordusuna aşırı ihtimam göstermeye, her tarafa siyasî otoritenin heykellerini dikmeye, geçmiştekilere benzer şekilde vergiler koyarak gelirlerini artırmaya, planlı şehirleşmeye ve taraftarlarına rant aktarmaya başlar.

4- Barış Devri: Bu dönemde devlet, medenileşen tebaanın ahlaki zaafiyetlerinin de bir gereği olarak, mevcut yapının ve düzenin muhafazasına aşırı derecede önem verir ve dâhili muhalefeti yok eder. Hariçten gelebilecek tehlikeleri önleyebilmek için de komşu devletlerle çeşitli barış antlaşmaları yapmaya ve barış ve rahat içerisinde yaşamaya çalışır. Yeni devletin ülküsü artık “yurtta sulh cihanda sulh”tur.

5- İsraf ve Yıkım Devri: Bu aşamada devlet, bütün kurumlarıyla iyiden iyiye dejenerasyona uğrar. Siyasi otorite ve taraftarları kamu imkânlarını kendi çıkarları doğrultusunda savurmaya koyulur. Önemli işlerin yürütülmesi ehliyetsiz insanlara bahşedilir. Ehliyet gerektiren işler, liyakatsiz insanlara arpalık olarak sunulur. Devlet harcamaları karşılanamaz hale gelir. Vergiler ve borçlanmalar artar. Adalet siyasallaşır ve suiistimal edilir. Devlet, gücüyle orantılı olan tabii sınırlarına ulaştığından onun ötesine geçemez. Tıpkı belli merkezlerden çıkan ışığın çevreye yayıldıkça zayıflamasında veya içine taş atıldığında gittikçe genişleyen su yüzündeki daireler gibi, merkezde güçlü olan siyasî otorite, sınırlara doğru zayıflamaya yüz tutar. Dolayısıyla çöküş kaçınılmazdır ve dejenere düzen, onu yıkarak yeni bir düzen kuracak olan asabiyeti beklemektedir.

İbni Haldun’a göre devletin çöküşe yüz tuttuğunun emareleri öncelikle devletin üzerine bina edildiği iki temel kurumda kendini gösterir. Bu iki kurumdan biri askeriye, diğeri de maliyedir. Devletin savurganlık düzeyindeki harcamaları, bir taraftan maliyeyi dejenere ederken, bir taraftan da askerî harcamaların kısılmasıyla devleti muhafaza eden gücü, yani askeriyeyi zaafa uğratır. Ayrıca, refah ve lüks sebebiyle devlete mutlaka rüşvet, görevi suiistimal, gibi bir takım ahlakî olmayan hastalıklar da arız olur. Tıpkı canlıların yaşlılık halinde görülen hastalıklar gibi. Bu durumun tedavisi veya ortadan kaldırılması mümkün değildir. Çünkü bu bir tabii hadise, bir kader olup, değiştirilmesinin imkânı yoktur. Neticede ya komşu olan devletler kendisine saldıracak ya da içerden yükselen yeni bir asabiyet (yeni bir grup) iktidarı ele geçirecek ve bir başka devlet kurulmuş olacaktır. Böylelikle de Tanrı’nın yaratılmış şeylere yönelik taktiri, yok olma hususu, mukadder ölüm, devlete de tatbik edilmiş olur. Zira canlılar gibi devletlerin de tabii ömürleri vardır; onlar da doğarlar, büyürler, gelişirler, yaşlanırlar ve ölürler. Açıktır ki İbni Haldun, toplumsal-yapısal değişmelerin yönü hakkında, modern olmayan toplumların ve modern olmayan kurumların modern karşılıklarına doğru evrimleleri biçiminde değerlendirmeler yapan Batılı tarih felsefelerinin aksine; onları kendi tarihsel bütünlüğü içerisinde ele almakta ve herhangi bir ideal modele doğru değil, kendi dinamikleri istikametinde doğma, büyüme, gelişme ve inkıraza doğru yürüme şeklinde değerlendirmektedir. Başka bir ifadeyle, Batılı tarih felsefeleri açısından toplumsal-yapısal değişme, geleneksel toplumsal yapıların, dönüşümün kaçınılmaz olduğu ideal model, modern toplumsal yapıya doğru evrilmesiyken; İbni Haldun açısından, bedevi toplumların kendi medeniyetlerini tesis etmelerine yöneliktir. Kısacası Batılı tarih felsefeleri toplumsal-yapısal değişimi, iyiye doğru bir ilerleme olarak kabullenip, moderniteyi kaçınılmaz ve ideal bir model olarak takdim ederken; İbni Haldun onu iyiye doğru mutlak bir gidiş şeklinde nitelememekte, ideal tek tip bir model önermek yerine “bedevi umran”dan “medeni umran”a doğru gelişen müstakil (unique) süreçler olarak görmektedir.

Netice itibarıyla vurgulamak gerekirse; Batılı tarih felsefelerinin sinonim olarak kullandığı modernite ve medeniyet (civilisation) kavramları, Batı dünyası dışında eşdeğer olarak kullanılmamaktadır… Açıktır ki eşdeğer olarak kullanılmaması daha isabetlidir. Zira Anthony Giddens’ın dediği gibi modernite kendine mahsus parametreleri olan ve yalnızca Batıya özgü yaşama biçiminin adıdır. Modernite her ne kadar üst seviyeden bir yaşama biçimi ise de yegâne üst seviyeden yaşama biçimi de değildir… Bir Antik Yunan, bir Roma, bir Ortaçağ, bir İslam, bir Çin, bir Hint, vs. vs. medeniyetleri de üst seviyeden yaşama biçimleriydi ama temel parametreleri rasyonalite, sekülarite, individüalite ve utilitarite olan yaşama biçimleri değillerdi… İbni Haldun’un isabetle gösterdiği gibi, medeniyet tesis etme potansiyeline (asabiyet duygusuna) sahip her sosyal grup kendi tarihsel bütünlüğü içerisinde, kendi dinamikleri istikametinde doğma, büyüme, gelişme ve inkıraza uğrama yönünde, kendi medeniyetine doğru yürümektedir. İnsanlığın evirilmesi gereken, “modernite” kabilinden evrensel-ideal bir model yoktur… Geçmişte, farklı parametreler üzerine kurulmuş olan üst seviyeden yaşama biçimlerinin mevcudiyeti elbette ki günümüzde de onun pekâlâ mümkün olabileceği anlamını taşımaktadır…

Bu yazı Felsefe, Makaleler, Siyaset kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.