İslam Fıkhında Devlet

İslam Hukukunun geleneksel adı fıkıhtır. Fıkıh kelimesi; Ehli Sünnet hukuk ıstılahında şu şekilde tarif edilmektedir: “Dinin-şeriatın amelî hükümlerini delilleriyle birlikte bilmek”. Asıl fonksiyonu toplumsal ilişkilerin, “muamelat”ın tanzimi olan “fıkıh” Emevîler Dönemi (661-750) itibarıyla teşekkül etmeye başlamıştır. Zira kompleksleşen ve medenileşen İslam toplumundaki siyasal kurumsallaşma ve devletleşme süreci sadece ahlak ilkelerine bağlı kalınarak yürütülemezdi. Mamafih ahlakın; cemaat halinde yaşayan küçük bir toplulukta fertler arasındaki ilişkileri düzenlemekte yeterli olabilir ise de cemaate mahsus ayniliğin ya da benzerliğin ortadan kalktığı bir cemiyet hayatında, bir başka ifadeyle homojen topluluğun heterojen topluma dönüştüğü bir sosyal yapıda yetersiz kalacağından, yerini hukuka bırakması gerektiği açıktır. İşte bu zorunluluğun bir uzantısı olarak, kendi içerisinde farklı nirengi noktalarını benimseyen farklı doktrinler görünümünde yazılı bir İslam hukuku teşekkül etmiştir. Bir hukuk sisteminin ihdası demek, elbette toplumsal yahut da siyasal iyinin ne olduğunun tespit ve tayini demektir. Ehli Sünnet inancı etrafında sistematize edilen bu ekoller; Ebu Hanife’nin (Ölümü 767) kurduğu Hanefî Ekolü, Malik b. Enes’in (Ölümü 795) kurduğu Malikî Ekolü, Muhammed b. İdris el- Şafiî’nin (Ölümü 819) kurduğu Şafiî Ekolü ve Ahmed b. Hanbel’in (Ölümü 855) kurduğu Hanbelî Ekolüdür. Gelişim seyri dikkate alındığında denilebilir ki fıkıh; hem usul hem de esas açısından kendi içerisinde ciddi ve mutedil bir revizyonunu temsil eder. O, vahyin akıl-ötesi niteliğinden ziyade, vahyin aklî yorumundan doğmuş olup; hukukî konuların yapısal düzeninin dinî ölçüler ve ahlakî kaidelerle determinasyonunu karşılar.[1] Şüphesiz fıkhın tatbikatı, İslam Devleti’nin asli vazifesidir…

Fukahaya göre Devlet (Hilafet), dine ve dünyaya ait işlerin yürütülmesi için “Nübüvvet”e “halef” kabul edilmiş bir müessesedir ve temel varlık nedeni de insanların; can, mal, akıl, namus ve din emniyetinitemin etmektir. Devletin varlığı, aklen de dinen de zorunludur. Şöyle ki devletin varlığının insanları kötülüklerden ve zulümlerden koruyacağı, aralarındaki problemleri çözümleyerek barışı sağlayacağı; yokluğununsa toplumsal kaosa yol açacağı elbette akılla temellendirilebilir bir argümandır. Bununla birlikte, akıl tek başına, insanların kuralları ve kaideleri içselleştirmeleri için yeterli değildir. Çıkarları aleyhine de olsa onlara adaleti ve merhameti emredecek yegâne faktör şüphesiz dindir. “Ey inananlar; adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. Şahitlik ettikleriniz zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adaletten sapmayın, şahitliği eğer-büker (doğru şahitlik etmez) yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”(Nisa 135). Allah ve ahiret yani din yoksa insanlar çıkarlarına aykırı bir biçimde niçin adil olsunlar? Kur’an’daki ifadelerden anlaşılmaktadır ki insanlara, kendilerinin olan devlete itaat etmeleri, Allah’ın bir emridir. Allah, “Ey iman edenler; Allah’a, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin; eğer herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Resulüne götürün” (Kur’an 4/59) buyurmaktadır. Din, aklen de bir zorunluluk olduğu tespit edilen devletin, varlığını hem destekleyen hem de onun yasalarının içselleştirilmesini sağlayan en önemli faktördür. Tek başına akıl insanları sadece karşılıklı adaletsizlik, çatışma ve kaostan korurken; din, insanları insaflı olmaya ve başkalarına merhamet etmeye teşvik eder. Din, insanları diğerleriyle hiçbir çıkarın olmadığı sevgi üzerine kurulu samimi dostluklar kurmaya davet eder. Dünya hayatı ancak bu tür ilkelerle düzelebilir. İnsanlar ancak bu ilkelere bağlı kalmakla istikrarlı ve doğru bir yola girebilirler. Devlet, bu ilkeleri korumak ve ona bağlı olarak amel etmek için yalnızca bir vesiledir. Akıl; güçlü ile zayıfı, seçkinlik iddiasında olanla olmayanı kolay kolay bir araya getiremez. Bunu sağlayacak tek unsur, şüphesiz dindir. Din ve devlet, ayrılmaz bir bütündür. Birinin yardımı olmadan diğerinin ayakta kalması oldukça zordur.

Fukaha devletin vazifelerini de şu şekilde sıralamaktadır: 1- Dini muhafaza etmek. Kuran’da bildirilen emir ve yasakları aynen uygulamak, değiştirilmelerinin önüne geçmek.  2- Toplumun varlığını sürdürebilmesi için, insanların can, mal ve yol emniyetini sağlamak suretiyle, geçimlerini temin etmek. 3- Zulmü engellemek ve mazlumları korumak; insanlar arasında cereyan eden ihtilafları çözmek. Hakların gasp edilmesi durumunda cezaları tatbik etmek. 4- İslamiyet’in bütün dinlerden üstün olduğunu ispatlamak, tebliğe rağmen Müslüman olmayan kimselere karşı ya Müslüman ya da zimmi oluncaya dek mücadele etmek. 5- Müslümanların, zimmilerin ve anlaşmalı olan toplumların mallarına ve canlarına kastetmeye kalkışabilecek düşmanlara karşı savaş hazırlığı yapmak. 6- Zulme veya baskıya yol açmadan, dinin alınmasını öngördüğü kimselerden zekât ve diğer vergileri almak. 7- Devlet hazinesinden, muhtaç durumda olanlara yeterli ölçüde yardımda bulunmak. 8- Kamu işlerini yürütecek, ehil görevlileri tayin etmek ve onları denetlemek. 9- Kamu görevlerinin, ibadet bahanesiyle aksatılmasına engel olmak.[2]

Devletin temel görevleri farklı eserlerde farklı ifadelerle şu şekilde de izah edilmiştir: 1) Bayındırlık ve iskân. 2) Asayiş ve güvenlik. 3) Askeri ve mali yapılanma. Sıralanan bu fonksiyonlar, modern siyasî literatürdeki adliye, maliye, hariciye ve askeriye şeklindeki fonksiyonların birer karşılığıdır. Buna göre bir devlet; toplumun hukukunu, güvenliğini, ibadet özgürlüğünü, serbest dolaşımını, ziraî ve ticarî faaliyetlerde bulunabilme imkânını ve adil vergiler sayesinde belediye hizmetlerini temin edebildiği takdirde adil ve meşru bir devlettir. Meşruiyetin vasıtaları Kur’an’da şu şekilde sıralanmaktadır: (Müslümanlar); büyük günahlardan ve hayâsızlıklardan kaçınırlar, kızdıkları zaman kusurları bağışlarlar. Rablerinin davetine icabet eder, namaz kılarlar; aralarında her işi, istişare ile şura ile hallederler. Kendilerine verilen rızıktan (mülkten) yoksullara da harcarlar. Haksızlığa uğradıklarındaysa yardımlaşıp kendilerini savunurlar.”(Şura 37-39). “İçinizden hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) alıkoyan bir topluluk (Hılful Fudul) bulunsun.”(Al-i İmran 104). “Allah size, mutlaka emanetleri ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman da adaletle hükmetmenizi emreder. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor. Doğrusu Allah, İşitendir, Görendir.”(Nisa 58).

Fukaha; meşru yönetimi sevgi, korku, adalet ve eşitlik üzerine oturtur: Sevgi, insanları dayanışmaya ve devlete gönülden sadakat ve bağlılığa yöneltir. Akıllı yöneticinin halkla diyalogu elbette ki sevgi ekseninde olmalıdır ancak korku da karşıt görüşlerin muhalefetine engel olacağından uygun ölçülerde o da gereklidir. Otoriteyi istikrarlı kılmanın en emin yolu korkudur. Bununla birlikte, yönetici sevgi ve korkuyu birlikte hissettirebildiği takdirde, halkta gönüllü itaat yaklaşımı ön plana çıkar. Sevgi ve korkunun dengesini kuran temel unsur ise adalettir. Adalet, doğru ve yanlışı birbirinden ayırır. Halkına adil davranmayıp zulmeden bir devletin uzun süre ayakta kalması mümkün değildir. “Mülk, küfür (İslam’ı red) ile devam edebilir ama zulüm ile devam edemez”. Adalet, şüphesiz eşitlikle de direkt alakalıdır. İki kişi ya içinde bulundukları şartlar aynı olduğunda ya da aynı muameleye tabi tutulduklarında eşittir. Devletin güçlenmesi hukuk karşısında insanlara eşit muamele etmesine bağlıdır. Bu dört ilke çerçevesinde fonksiyonlarını icra eden devlet yönetimi halkın örf ve adetlerini göz önünde bulundurduğu ve ilkelere yerli yerinde riayet ettiği taktirde istikrar muhafaza edilecek, aksi haldeyse dejenerasyon kaçınılmaz olacaktır.[3]

Acaba “yöneticilik” doğuştan elde edilen bir “imtiyaz” mıdır yoksa meşruiyetin dışına çıkıldığında el çektirilebilen bir “kamusal görev” midir??? Fukaha, devlet idaresinde bulunmayı bir imtiyaz mevkii değil; aksine, bir görev diye niteler. Kamu işlerinin yürütülmesinin bir sorumluluk olduğunu, Peygambere atfedilen, “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” sözüyle ve Kur’an’dan ayetlerle temellendirir: “Ey Davud, biz seni yeryüzünde bir halife / devlet başkanı yaptık, o halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet. Heva ve hevesine tabi olma…” (Kur’an 38/26). Toplumu adil bir biçimde yöneten devlet başkanı, halife hem kendi hem de onunla birlikte amel edenlerin mükâfatını kazanır. İçinde bulunduğu toplumu kötü bir şekilde yöneten devlet başkanı, halife ise hem kendi günahlarını hem de onunla birlikte hareket edenlerin günahlarını üstlenir. Allah, toplumda işlerin düzelmesini yöneticilerin doğru olmalarına bağladığı gibi, bozulmasını da yöneticilerin bozulmalarına bağlamıştır. Çünkü fukahaya göre, bir toplumda yöneticiler, bedendeki kalbe, yönetilenler de diğer organlara benzerler. Kalbin tefessühü, tüm bedenin tefessühüne yol açar. Bu noktadan hareketle fukaha; dejenerasyona bağlı olarak devlet başkanın ya da halifenin görevden uzaklaştırılabileceğini yani azlinin mümkün olduğunu söyler. Devlet başkanı ya da halife; dinî vecibeleri yerine getirip, meşru dairede kamu görevini yürüttüğü takdirde ona itaat bir zorunluluktur; meşru dairenin dışına çıktığı takdirdeyse görevden uzaklaştırılmalıdır. Azli gerektiren şartlar da şu şekilde sıralanmıştır:

1) Adaleti terk etmek. Devlet başkanı, halife gayri meşru arzularına kapılmak suretiyle, kötü işler işlemeye ve dinen yasak olan şeyleri yapmaya başlarsa görevini ihlal etmiş ve makamdan düşmüş sayılır. Yaptıklarından pişman olup düzelse dahi artık muteber addedilemez. Yine, inançla ilgili şüpheli hareketlerde bulunup, dinî hakikatlere ters düştüğü tespit edildiğinde de durum aynıdır.

2) Zihinsel ya da bedensel fonksiyonlarından bazılarını yerine getiremez duruma düşmek. Bu iki şarta, savaş veya isyan durumlarında, devlet başkanının, halifenin esir düşmesini ve kurtuluş imkânının bulunmamasını da ilave etmek gerekir. Böyle bir durum gerçekleştiğinde yapılacak olan şey, yeni bir başkan, yeni bir halife seçmektir. Yenisi seçildikten bir süre sonra eskisi esaretten kurtulup dönse dahi görev, artık onun için söz konusu değildir.[4]

Azil konusu şu şekilde de değerlendirilmektedir: Devlet başkanının, halifenin dinî değerlerden uzaklaşması ve ehil olmayanları kamu makamlarına ataması, görevine aykırı davrandığını gösterir. Onun böyle davranması halkın kendisinden nefret etmesine ve ona karşı başkaldırmasına neden olacaktır. Halk; zahiren başkana, halifeye yani devlete itaat ediyor gözükse de kalpleriyle ona isyan edecektir. Bu ikilemden kurtulmak için de sürekli yol arayacaktır. Devlet, halkın hedefi haline gelince yıkım artık çok yakın demektir. Yönetimin dini hafife alması ve dindarlara baskı uygulaması da toplumsal çözülmenin yakın olduğunu gösterir. Yine, yönetimin dini kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamaya ya da yorumlatmaya çalışması da halkın, yönetimdekilerin değiştirilerek başka bir yönetimin getirilmesi için çalışmasına neden olur. Çünkü insanlar, doğru olduğuna inandıkları inançlarının yok edilmesine ve hafife alınmasına uzun süre tahammül etmezler. Neticede yönetim geçersiz kılınarak alaşağı edilecektir. Yönetimde bu şekildeki suiistimaller gerçekleştiğinde, onların yaptıklarını değiştirip, dinin aslî değerlerini tekrar hayata geçireceğini ve adaletle davranacağını söyleyen birileri halk arasından çıkıp yönetime talip olduğunda, muhakkak ki halktan büyük destek görecektir. Kısacası bir devletin yönetimi ya ihmal ve acizlikten veya zulüm ve haksızlıktan dolayı çözülmeye mahkûmdur. Kadim düşünürlerden rivayet odur ki devlet bir meyveye benzer. O meyveye dokunmak başlangıçta güzel ve hoştur ancak tadı acıdır. Meyve geliştikçe yumuşar ve tadı güzelleşir. Olgunlaşmanın tamamlanmasıyla da bozulmaya ve yok olmaya yüz tutar.

Fukaha;devleti istikrarsızlığa düşüren ve zayıflamasına yol açan başlıca nedenler ve alınması gereken tedbirlerle ilgili olarak da şunları söylemektedir: Bir devlette yönetimin karşılaşabileceği iki türlü problem vardır. Bunlardan ilki, ilahi sebeplerden kaynaklanan doğal afetler; ikincisi de halkın, yönetimin aleyhine dönmesidir. Şüphesiz, Allah’tan gelene karşı durulamaz ise de bu tür felaketleri önlemenin yolu, gizli-saklı gayrı meşruluklara engel olmak ve dua etmektir. İnsanlardan kaynaklanan problemleri çözmenin yoluysa kararlılıkla o problemlerin üzerine gitmektir. Halkın, yönetimin aleyhine dönmesi, adaletin ve ekonominin bozulması nedeniyledir. Nedenler ortadan kaldırılmadıkça problemlerin çözümü de mümkün olmayacaktır. Çözüm için yapılması gereken, öncelikle nedenleri ortadan kaldırmaktır. Öte yandan, kamu görevlilerinin dejenerasyonu da devletin istikrarsız hale gelmesine bir nedendir. Kamu görevlilerinin bozulmaları genellikle üç nedenden kaynaklanır. Birincisi, ücretlerinin düşük olması; ikincisi de onlara haksızlık ve düşmanlık edilmesidir. Üçüncüsü ise yöneticilerin bizzat kendilerinin tamahkâr olmalarıdır. Dejenerasyonun en çirkini üçüncü tarzdakidir. Zira birinci durumda ücretler iyileştirilerek, ikinci durumda haksızlıkların ve düşmanlıkların önü alınarak düzen sağlanabilir; ancak tamahkârlık, akılların içine düştüğü bir tuzak, kalplerin samimiyetini bozan bir huydur. Eğer tamahkârlığın önüne geçilemezse bu huy kişinin bütün her şeyini bozar. Kamu görevlilerinin kendilerinden kaynaklanan bu yozlaşma, bir nankörlük ve bir ihanet durumu olduğundan, böyleleri derhal işten el çektirilmelidir. Peygamberden rivayet odur ki “Yöneticiler, halka zulmetmeye başlayınca gökten yağmur bile yağmaz olur”.

Fukahayagöre, önemli olan husus istikrarsızlığa düştükten sonra önlem almak değil, düşmeden almaktır. Bunun için de devletin mutlaka bir istihbarat teşkilatına ihtiyacı vardır. İstihbarat hem ülke içine yönelik, hem de ülke dışına, komşu ülkelere yönelik oluşturulmalıdır. Diğer yandan istihbarat; güvenilir, dürüst ve devlete sadakatten ayrılmayan, başkalarının hukukunu çiğnemeyen ve fitneye yol açmayacak kimselerden teşkil edilmelidir. Doğaldır ki haklarının ne olduğunu ve işlerin nasıl yürütüldüğünü bilmeyen bir toplumu yönetmek son derece zordur. Düzen ve istikrar açısından bakıldığında dört farklı sosyo-politik yapıdan bahsetmek mümkündür: 1) Hem yöneticilerin, hem de yönetilenlerin dürüst olduğu yapı: Böyle bir yapıda genel olarak herkes mutludur. Halk, dürüst ve itaatkâr olmakla yönetime yardım eder, devletin daha da güçlenmesine katkıda bulunur. Peygamberin de dediği gibi, “Yöneticilerin en hayırlıları, halkın onları, onlarında halkı seven kişilerden olmaları; en hayırsızları da halkın onlardan, onlarında halktan nefret eden kişilerden olmalarıdır.” 2) Yöneticilerin dürüst, yönetilenlerin yozlaşmış olduğu yapı: Böyle bir yapı da mutsuzluğun bir göstergesidir. Bu durumda yönetime düşen görev, gerek cezayla gerekse tehditle yozlaşmış insanları tedibe çalışmaktır. 3) Halkın dürüst, yönetimin yozlaşmış olduğu yapı: Yönetimin dürüst olmaması durumunda halk, haklı ve dürüst olmanın verdiği güçle yönetimi tehdit eden bir unsura dönüşür. Bu durumda iki ihtimal mukadderdir. Ya yönetim halkı zorla, baskıyla sindirerek uzun vadede kendi sonunu hazırlayacaktır ya da halkın baskısıyla yönetim değişecektir. 4) Hem yöneticilerin, hem de yönetilenlerin yozlaşmış olduğu yapı: Bu durumda, kaçınılmaz bir biçimde iki kesim arasında düşmanlık peyda olacaktır. Yönetim halkı kontrol altında tutabilmek için zulme, halk da isyana yol arayacak, önünde sonunda devlet yıkılacaktır.

Bütün bunların ışığında, fukaha devletin düzeni ve istikrarı için alınması gereken tedbirleri de şu şekilde özetlemektedir: Öncelikle devlet, adil olup, bütün insanlara hukuk karşısında eşit davranmalı, yöneticiler de dâhil, hiç kimse hukukî anlamda imtiyazlı olmamalıdır. İnsanların dış hallerine saygı gösterilmeli, iç dünyaları araştırılmamalıdır. İhtiyaçlı insanlara ve kimsesiz çocuklara yardım edilmeli, kimse aç susuz bırakılmamalıdır. Ahlaka ve hukuka aykırı davrananlar tespit edilmeli, öncelikle eğitilip düzeltilmelerine çalışılmalı, mümkün olmadığı takdirde de cezalandırılmalıdır. Gerçek dindarlara değer verilmeli, emirler ve yasaklar hususunda daima Kur’anî hükümlere müracaat edilmelidir. Eğitim ve öğretim önemsenmeli, çocukların geleceği için her türlü yatırım yapılmalıdır. En az bunlar kadar önemli, belki de daha önemli bir diğer unsur da halkın sevgisinin kazanılmasıdır. Ariflerin de dediği gibi, bir devletin gerçek hazinesi, insanların kalplerinin kazanılmasıdır. Dünyayı isteyen de ebediyeti isteyen de muhakkak ki insanların kalplerini kazanmalıdır. Sevgi temelli bir devletin muhakkak ki ömrü uzun olacaktır. Toplumsal düzen ve istikrar için dikkat edilmesi gereken başlıca hususlar da şunlardır:

1) Toplumda, dinin yasakladığı günah ve fitneye yol açıcı kumar, içki, iftira, ölüler üzerine ağıt yakmak gibi kötü davranışların sergilenmesine engel olmak ve insanları dine teşvik edip, onlara dinin zahiri hükümlerine göre muamele yapmak.

2) Ülkenin, topyekûn refah seviyesini yükseltmek; insanların güvenliğini temin ederek kazançlarını temin etmelerine yardımcı olmak.

3)  İnsanların gayrı meşru işlerle uğraşmalarına engel olmak, gerektiğinde onlara dinin öngördüğü şekilde hak ettikleri cezaları tatbik etmek. Devletin suçlulara acıması ya da bazılarını kayırmaya kalkışması, kendi sonunu hazırlamasına neden olacaktır.

4) İnsanlara uygulanacak cezalarda dinin koymuş olduğu sınırları aşmamak. Yargılamayı dikkatli ve adil yapıp, hapsedilmesi gerekmeden hiç kimseye böyle bir ceza vermemek, şayet birilerine hapis cezası verilecekse onların yiyecek ve giyecek gibi masraflarını karşılamak, zaman zaman onları serbest bırakmak, belki de en önemlisi suç ve ceza oranını iyi tespit etmek. Hâkimlerin; dindar, iffetli, bilgili, basiretli, güvenilir ve vakur insanlardan seçilmelerini sağlamak.

5) Fertlerin toplumsal tabakalarını ve mevkilerini iyi bilip ona göre muamele etmek. Böyle bir muamele, işlerinin tanzimine ve kalplerinin hoşnutluğuna sebep olur. Aksi söz konusu olduğunda devlete ve devlet yetkililerine karşı kin ve nefret duymalarına yol açılır. Böyle bir tavır asla tasvip edilemez.

6) Halka zulüm yapmamak, insanların canlarına, mallarına ve namuslarına tasallut etmemek, aksine onlara adaletle, saygı ve sevgiyle muamele etmek.

7) Dâhilde ve hariçte istihbarat faaliyetlerinde bulunmak. Devletin istikrarına yönelik sağlıklı tedbirler almak ve isabetli siyaset yürütmek, istihbarat faaliyetlerine bağlıdır.

8) Devlet başkanının ve diğer yetkililerin gerektiğinde insanlar için ulaşılabilir olması. Ulaşılabilir olmayı zorlaştırmak, iyiyi kötüye çevirir, halkı bozar ve devlete ve yetkililere karşı şüphelere yol açar.

9) Ehil olmayan insanları idarî görevlere getirmemek. Çünkü insanlara, cahil yetkililerden daha fazla zulmeden ve katı davranan kimse olamaz. Böyleleri muhakkak ki devlete büyük külfetler oluşturup büyük cinayetlere neden olacaktır.

10) İstikrara yönelik bu şartlar, hukukun gereğini yerine getirmek maksadıyla gözetilmeli, istismara fırsat verilmemeli ve uygulamalarda itidalli bir yol takip edilmelidir.[5]

Şüphe yok ki fukaha, devlet telakkisinde yaşadıkları dönemin şartlarından etkilenmiştir. Ancak siyasetin temel ilkelerinin Kur’an’dan ve onun tatbikatı anlamında Sünnetten istihracı Müslümanlar için örnek alınması gereken en önemli husustur. Özetlemek gerekirse; devletin varlık sebebi insanların; can, mal, akıl, namus ve din emniyetini temin etmektir. Temin edilmesi gereken emniyet, yalnızca Müslümanlar için değil, Müslim-Gayrimüslim herkes için geçerlidir. Emniyet; adaletle kabildir. Adil olmayan bir devlet, meşru bir devlet olamaz. Meşruiyetse ancak ve ancak “hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) alıkoyan bir şuranın varlığıyla”; “şura azalarının meşveret ve istişaresiyle”; meşveret ve istişareye istinaden yürütülmesi birer “emanet olan kamusal işlerin-görevlerin liyakat ve ehliyete istinaden ehil ellere tevdi edilmesi” ile mümkündür… Devlet, meşruiyete riayet ediyorsa devlettir; meşruiyete riayet etmeyen bir devlet, devlet değil, gayrı meşru otoritelerin, despotların baskı aracıdır. Gayrı meşru vasıtalar nasıl meşruiyet tesis edemezse meşru gayeler de gayrı meşru vasıtaları mubah kılamaz…

 

[1] Joseph Schacht, İslam Hukukuna Giriş, Çev., M. Dağ – A. Şener, Ankara Üni. İ.F.Yayınları, Ankara, 1986.

[2] Maverdî, El-Ahkamu’s-Sultaniyye, Çev., A. Şafak, Bedir Yay., İstanbul, 1976.

[3] Maverdî,Teshilü’n-Nazar ve Tacilü’z-Zafer (Devlet Yönetimi), Çev., M. A. Kara, İlke Yay., İstanbul, 2003.

[4] Maverdî, El-Ahkamu’s-Sultaniyye, Çev., A. Şafak, Bedir Yay., İstanbul, 1976.

[5] Maverdî, Nasihatü’l Müluk (Siyaset Sanatı), Çev., M. Sarıbıyık, Kırkambar Yay., İstanbul, 2000.

Bu yazı Felsefe, Hukuk, İslam Felsefesi, Siyaset kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.