Bilgi Üzerine

Bilgi; süje ile obje arasında kurulan bağdır. Süje, insan; obje ise insanın bilmek istediği her şey olabilir. İnsan, varlığı-eşyayı bilmek isteyebileceği gibi; kendini, kendi hayatını da bilmek isteyebilir. Bilmek; anlamak, açıklamak ve kontrol altına almaktır. Hayatı ve varlığı bilmenin elbette farklı yolları vardır. Elde edilen bilgi; deneme-yanılma formunda, spontane olabileceği gibi; sanatsal veya dinî ya da felsefî yahut da pozitif-bilimsel formda olabilir. Spontane bilgi; şuurlu bir çabayı gerektirmeden, herkesin kendi tecrübesiyle eşya ve olayların nasıl gerçekleştiğine dair edindiği kanaatlerden ibarettir. Bütün insanlar ateşin yaktığını, yağmurun ıslattığını, güneşin doğudan doğup batıdan battığını, geceyle gündüzün birbirini takip ettiğini, kıştan sonra baharın ve yazın geldiğini, yaşamak için yemek-içmek, bunun için de şöyle ya da böyle faaliyette bulunmak mecburiyetinde olduklarını bilirler. İşte bu bilgi deneme-yanılma yoluyla gerçekleşen spontane bilgidir. Bu bilgi, insanın doğumuyla başlar ve ölünceye kadar da devam eder. Yani bu bilginin kaynağı hayattır. Hayatın kazandırdığı tecrübelerdir. İnsanın doğal olaylarla, nesnelerle, olup-biten şeylerle karşılaşmasında, sosyal çevresindeki alış-verişleriyle meydana gelen bilgidir. Esasen bu bilgi bir anlamda diğer insanî bilgilerin de kaynağıdır.

Sanatsal bilgi; spontane bilgiye çok benzer. Birer sanatsal bilgi olarak; ne şiir ne nesir ne müzik ne de resim herhangi bir yönteme dayanılarak elde edilmez. Ancak tabiatla ya da hayatla kurulan doğrudan bağ o kadar güçlüdür ki bu bilginin insana tesiri kolaylıkla ölçülemez. Sanatın sağladığı bilginin en yalın en somut haliyle edebiyat alanında karşılaşılır. Edebiyat; insanın içinde bulunduğu ahvali, tabiatı, tarihi, hayatın her alanını bütün müşahhaslığıyla tasvir eder. Bu da insanı harekete geçmeye, şu veya bu şekilde bir şeyler düşünmeye, karar vermeye ve eylemde bulunmaya zorlar. Mesela; Homeros’un destanları Troya Savaşlarını öyle tasvir eder ki onu okuyanlar olayların içinde yaşarlar. Yine mesela Shakespeare’in, Cervantes’in, Balzac’ın, Victor Hugo’nun, Dostoyevski’nin, Dede Korkut’un, Mevlana’nın, Fuzuli’nin, Yunus Emre’nin; vb. eserleri öylesine müessirdir ki her insan o tasvirlerde kendisinden bir şeyler bulur. Belki de insanlık tarihine yön veren en tesirli bilgi sanatsal bilgidir.

Bilimsel bilgi; spontane bilgi ve sanatsal bilgi gibi yalnızca tabiatın, dünyanın, hayatın şu andaki fenomenleriyle yetinmez. Rasyonel zeminde kalarak hem geçmişin hem şimdinin hem de geleceğin fenomenleriyle uğraşır. Bu uğraşı, rastgele bir uğraşı değil, muayyen yöntemleri takip eden bir uğraşıdır. Bu yöntemler verili olmaktan öte işbaşındayken keşfedilir. Bilimsel bilgi bu muhtelif yöntemlere dayanarak araştırmalar yapar. Varsayımları, teorileri, aksiyomları araştırmalarının ön şartı olarak görür. Bunlar sayesinde tabii hayatta karşılaşılması mümkün olmayan derinlikleri ortaya çıkarır. Bilimsel bilginin araştırmaları süreklilik arz eder. Bu süreklilik, belli bir bilgi seviyesini gerektiren problemlerin çözülmesiyle sağlanır. Belli bir seviyede çözülemeyen ya da önemsiz gibi görünen meseleler, ilerleyen dönemlerde bilimsel bilginin başka bir seviyesinde çözülebilir ve önemli oldukları derecelerde yerlerini alırlar. Öte yandan belli bir araştırma aşamasında doğru olarak kabul edilen bir bilgi, gelecek bir zamanda yanlış olarak da belirlenebilir. Bilimsel bilgide yalnızca fenomenleri takip etmek, onları konuşturmak, onların verdiği cevaba göre doğruluk değerini tespit etmek vardır. Bilimsel bilgi için var olan şeylerin, olayların, realitenin dışında bir otorite yoktur. Bu niteliklere sahip olan bilim, hayata hizmet eder. Bilim; Francis Bacon’ın dediği gibi bir güçtür: “Science is power”.

Bertrand Russel’ın ifadeleriyle bilim; gözlem ve gözlem sonuçlarına dayalı akıl yürütmeler vasıtasıyla önce nesnel dünyaya ilişkin muayyen gerçekleri ve onları birbirine bağlayan yasaları keşfetme, sonra da bunlara istinaden, gelecekte vukuu mümkün olayları tahmin etme teşebbüsüdür (Science is the attempt to discover by means of observation and reasoning based upon it first particular facts about the world and then laws connecting facts with another and (in fortunate cases) making it possible to predict future occurences.).[1] Bilim tanımlanmaya çalışılırken, hangi nitelikte bilgileri içerdiği göz önünde tutulmalıdır: 1- Bilimsel bilgi, nesneldir. Doğrudan ya da dolaylı, gözlenebilen nesneleri veya nesnel ilişkileri dile getirir. Hiçbir hipotez veya teori, gözlem ya da deney sonuçlarına dayanılarak kanıtlanmadıkça bilimsel bilgi hüviyetini kazanamaz. 2- Bilim mantıksaldır. Bilimsel bilgi; herhangi bir hipotez veya teoriyi doğrulama hususunda mantıksal düşünme ve kıyaslama (dedüksiyon) kurallarını kullanmakla birlikte, aynı konuyla ilgili çelişik önermeleri doğru kabul etmez. Onların test edileceği nihai alan tecrübe alanıdır. 3- Bilim objektiftir. Objektiflikten kasıt, bilimsel bilginin hiçbir varsayıma dayanmaması değil, varsayımların hareket noktasının objektif, nesnel dünya olmasıdır. 4- Bilim eleştireldir. Bilimsel bilgiye dair bütün önermeler her zaman eleştiriye açıktır. Örneğin; bir zamanlar doğa yasası olduğu kabul edilen Newton’un yer çekimi hipotezi, bilahare yetersizliği tespit edilince yerini Einstein’ın teorisine bırakmak zorunda kalmıştır. Bu da göstermektedir ki bilimde hiçbir “doğru” değişmez ve mutlak değildir. 5- Bilim seçici, sınırlayıcıdır. Nesnel dünyada gerçekleşen olaylar çok çeşitli, belki de sonsuz sayıdadır. Bilimin bunların hepsiyle ilgilenmesi hem imkânsız hem de gereksizdir. Bu nedenle bilimsel araştırmalar, kendisine muayyen bir alanı konu olarak seçer ve kendisini o alanla sınırlandırır.  6- Bilim genelleyicidir. Bilimsel bilgi, benzer şartlar altında, belli bir yöntemle daima aynı sonuçların elde edilebileceği ilkesine dayanır. Bunun için de araştırmalarının sınırlılığıyla yetinmeyerek bir takım genellemelerde de bulunur. İndüksiyon yönteminin esası da zaten budur.[2]

Felsefî bilgi, ilk kez Antik Yunanistan’da görülmüştür. Yunan dünyasında; hayata ve varlığa ait mitolojik, sanatsal, mistik ve dinsel açıklamalar, yerini rasyonel ve doğal nedenlerle yapılan açıklamalara bırakınca felsefe doğmuştur. Felsefî bilgi de bilimsel bilgi gibi, hayata yönelik rasyonel ve real zeminde gerçekleştirilen bir aktivitedir. Fakat felsefî bilgi, uğraş alanı itibarıyla ve takip ettiği yol bakımından, bilimsel bilgiden daha kapsamlı ve sorumluluğu daha fazla olan bir bilgidir. Bilimsel bilgi ile felsefî bilgi arasında içten bir bağ vardır. Bu bağ, onların birbirini etkilemesini ve tamamlamasını sağlar. Gerçi felsefe, iddialarını temellendirmek için bilimden yardım beklemez fakat varlıkla bağlarını koparmamak ve soyut spekülasyonların gemlenemez hızına kapılmamak için bilimin, doğal-real hayatın bilgisine ihtiyaç duyar. Esasen insanlık tarihinde bilimsel bilgi ile felsefî bilgi daima birlikte ortaya çıkmışlardır. Zira her iki bilginin de kaynağı ortaktır. Felsefe ile bilim arasındaki bu içsel bağ, temelini onların ontik yapısında bulur.  Alışkanlık haline dönüşmüş eski bir gelenek, bilimle felsefe arasında bir uçurum varmış gibi ayak sürüse de bu iddiayı doğrulamanın imkânı yoktur. Çeşitli bilimler arasından nasıl bir fark varsa aslında bilimsel bilgi ile felsefî bilgi arasında da buna benzer bir fark vardır. Bu fark; bilimsel bilgi ile felsefî bilginin araştırma alanlarıyla ilgilidir. Bilimsel bilginin kendisini fizikî alanla, nesnel dünyayla sınırlandırmasına karşılık, felsefe metafiziği de kapsar. Binaenaleyh felsefe varlığın bütün alanlarıyla uğraşır. Hatta felsefe, çeşitli varlık alanlarından elde edilen bilginin kendisiyle de uğraşır. Çünkü felsefe için var olan varlık, var olması bakımından bir “birlik”tir.[3] Haddizatında bilimsel bilgi için ileri sürülen nitelikler, felsefî bilgi için de söz konusudur. Alışkanlık haline dönüşmüş o eski geleneğin “felsefe sübjektiftir” söylemi, felsefî bilginin muayyen bir kriterinin bulunmadığı anlamında değil, çağdaş felsefenin, klasik felsefedeki tabiat felsefesi alanını modern tabii bilimlere bırakması, dolayısıyla da metafizik ve pratik-normatif alanla ilgili ileri sürülen doktrinlerin, rasyonel olmakla birlikte bir çeşitliliği sergilemesi sebebiyledir. Bu çeşitlilik ve işte bu anlamdaki “sübjektiflik”; rasyonalite zemininde olsun ya da olmasın her türlü düşüncenin “felsefe” diye nitelenebileceği manasında değil; uğraşılan alanın, fizikî-nesnel dünya ile alakalı olmaması sebebiyledir. Sosyal bilim olarak nitelenen disiplinlerse felsefi düşünceden asla bağımsız değildir.

Felsefî bilginin mahiyetini tespit hususunda belki de en açık görüş, Kant’a ait olan görüştür. Kant’a göre felsefe; aklın, teorik ve pratik bütün ilgilerinin bir ifadesi olan “Neyi bilebilirim?”, “Ne yapmam gerekir?”, “Ne umabilirim?” ve “İnsan nedir?” sorularının cevabını aramaktır. Bir diğer ifadeyle “Felsefe; varlığa ve hayata dair tüm bilginin, insan aklının özsel ereği (amacı) ile ilişkisinin bilgisidir.” Söz konusu erekse; tüm öbür ereklerin bir araya gelerek bağlanabildikleri, nihaî ve en yüce erek olan “iyiyi isteme”dir. “Dünyada, hatta dünyanın dışında bile, iyi bir isteme haricinde, kayıtsız şartsız iyi sayılabilecek, başka herhangi bir erek yoktur.”[4] Bu açıdan bakıldığında; insan aklının bir yasaması olarak felsefenin, temelde iki konuyu izah etmeye çalıştığı görülür. Bunlar da “varlık” ve “hayat” ya da doğa ve özgürlüktür. Yani felsefe, hem doğa yasasının hem de ahlak yasasının belirlenimini kapsar. Birinci kısım teorik felsefe; ikinci kısım da pratik felsefe diye adlandırılır. Teorik felsefe var olan ile pratik felsefe ise olması gereken ile alakalıdır. Teorik felsefesinin bir deneysel, bir de rasyonel kısmı vardır. Deneysel kısım fizik, rasyonel kısım ise metafiziktir. Pratik felsefesinin de aynı şekilde; deneysel kısmı antropoloji, rasyonel kısmı ise tam anlamıyla moral ya da ahlak metafiziğidir. Kısacası hem doğanın hem de ahlakın yasalarının tespiti ve özellikle de kendi kanatlarıyla uçmaya çalışan aklın eleştirisi, kelimenin gerçek anlamında felsefe denilen şeyi oluşturur. Filozofa gelince; “Filozof, bir akıl sanatçısı değil, bir akıl yasamacısıdır.” Mesela; matematikçiler, doğa bilimciler ve mantıkçılar ne denli başarılı olurlarsa olsunlar, sadece akıl sanatçısıdırlar. İdealde, onlar için tüm bu bilgilerin prensiplerini tespit eden ve bu bilgilerden birer araç olarak yararlanılmasını sağlayan bilge kişiler vardır ki bütün bunları yapmakla sadece o bilgeler, insan aklının ereklerini geliştirmektedirler. Dolayısıyla, filozof diye yalnızca böylelerini adlandırmak gerekir. Şurası da vurgulanmalıdır ki filozoflar, her şeyi bilgelikle ilişkilendirirler ama bunu bilimin yolu içerisinden geçerek yaparlar.[5] Yani, filozofların varlığa ve hayata yönelik açıklamaları, rasyonel ve doğal açıklamalardır. Zaten, herhangi bir düşünce ya da bilgi; “kendisini akla dayanan nedenlerle meşru kılmak veya haklı çıkarmak iddiasında bir zihinsel etkinlik biçimi” değilse, felsefî düşünce, felsefî bilgi diye nitelendirilemez. Filozoflar; “akla dayanan nedenler” derken, her türlü deney ve gözlemi ve bunlara dayanan her türlü akıl yürütme ve sezgiyi; “meşru kılmak veya haklı çıkarmak” derken de “herhangi bir önermeyi, bu önermeyi ileri sürmeyi mümkün kılan kanıt, temel veya gerekçelerle ortaya koyma”yı kastederler.[6]

Bilgi türlerinin farklı niteliklerine dair genel bir çerçeve çizmek için onları kaynak ve kriter açısından kısaca mukayese etmek yeterli olacaktır. Bilimin kaynağı ve kriteri nesnel dünya, gerçeklik alanı iken, felsefe gerçekliğe aykırı düşmese de kendisini gerçeklik alanıyla sınırlandırmak zorunda değildir. Felsefî düşüncenin doğa bilimleri gibi, birikerek ilerleyen bir karakteri de yoktur. Yunanlı tabip Hipokrates’ten, bugün çok iyi noktalarda olunduğu elbette doğrudur. Ancak, Platon’a nispetle daha iyi noktalarda olunduğu pek söylenemez. Kullanılan bilgilerin materyalinde iyi noktalarda olunabilir fakat felsefe yapma noktasında daha iyi noktalarda olunduğu şüphelidir. Felsefenin, bilimlerden farklı olarak, herkes tarafından kabul edilir olmaya ehemmiyet vermemesi onun tabiatının icabıdır. Felsefede elde edilen kesinlik, bilimlerdeki gibi, her akıl için aynı değildir. Bilimler, herkesin bilmesinin zorunlu olmadığı tekil-nesnel konularla ilgiliyken; felsefe, insanı insan olarak ilgilendiren varlığın bütünüyle ilgilidir. Bütün bunlara rağmen, her nedense bilimlerde eğitim-öğretim, gerçeği anlamanın şartı olarak kabul edilirken; felsefeye sıra gelince, zaten işin içinde bulunulduğu ve herkesin konuşmaya katılabileceği iddiası yükselir. İnsan olmak yeterli şart olarak kabul edilir. Oysaki filozofların takip ettikleri karmaşık felsefî yollar, ancak varlığın ve hayatın nasıl aydınlığa kavuşturulabileceğini tayin ve tespit edebilecek nitelikte, rasyonel ve tutarlı insan özelliğini haiz olmakla aşılabilir. Dine gelince; dinin kaynağı ve kriteri kutsal ya da kutsal olduğuna inanılan şey iken, felsefe herhangi bir inancı kaynak veya kriter olarak görmek mecburiyetinde değildir. Sanat, estetik-bireysel beğeniyi, kişisel duyguyu ve hatta irrasyonelliği kaynak ve kriter olarak kabul ederken; felsefe, kendisini böyle bir ölçüyle tahdit etmek durumunda da değildir. Birer düşünsel faaliyet alanı olarak gerek bilim, gerek din gerekse sanat insana özgü olmak noktasında felsefeyle kesişen özelliklere belli noktalarda sahip iseler de felsefeyi onlardan ayıran temel fark, kendisini hiçbir hususta mantık harici ölçülerle sınırlandırmaması, daha doğrusu hiçbir şeyin ona sınır koyamaması ve felsefenin esas itibariyle kendisini mantıksal, yani rasyonel zeminde var kılmasıdır.

Sonuç formunda söylenecekse; hayatı ve varlığı anlamlı kılma girişimi, elbette ki muayyen bir bilgi türü tarafından yapılmak zorunda değildir. Antik Yunan ve Roma dönemlerine ait birkaç yüzyıllık istisna dışında, bu girişimin; Miladi Ortaçağın sonlarına kadar şöyle ya da böyle mitoloji, sanat, mistisizm, din tarafından yürütüldüğü tartışmasızdır. Ortaçağın sonları itibarıyla ise determinasyon üstünlüğü felsefe ve dolayısıyla da bilime geçmiştir. Hayat standartlarının yüksekliği açısından; klasik ve geleneksel medeniyetlere nispetle modern uygarlığa bir üstünlük atfedilecekse, bu şüphe yok ki felsefi ve bilimsel bilgi sayesindedir.

[1] Bertrand Russel, Religion and Science, Oxford University Press, London, 1935.

[2] Cemal Yıldırım, Bilim Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985.

[3] Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1998.

[4] I. Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev., İ. Kuçuradi, Hacettepe Üni. Yay., Ankara, 1982.

[5] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Çev., A. Yardımlı, İdea Yay., İstanbul, 1993.

[6]Ahmet Arslan, Felsefeye Giriş, Vadi Yay., Ankara, 1996.

Bu yazı Felsefe, Makaleler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.