Descartes’in İnsan Tasavvuru Üzerine

Modern insan tasavvurunun icadında en önemli pay şüphesiz Fransız Filozof Descartes’a (1596 – 1650) aittir. Descartes’a göre insan; ruh ve bedenden mürekkep bir varlık olup, onu hayvanlardan ayıran asıl yön, sahip olunan ruhtur. Ruh ve beden tabiatları gereği birbirinden tamamıyla farklıdır. Bedenin ölümlülüğüne karşılık, ruh ölümsüzdür. Bedenden şunu anlamak gerekir: Bir şekilde sınırlandırılabilen, bir yerde bulunabilen, bir mekânı doldurabilen, kendiliğinden değil, bir başka cisim tarafından harekete geçirilebilen nesnel yapıdır. Şüphesiz; hareket etmek, duymak ve düşünmek cismin, bedenin mahiyetine atfedilebilecek bir nitelik değildir. Hareket etmek ve duymak için (5 duyu) bedene ihtiyaç var,  denilebilir ise de düşünmek herhangi bir uzvun fonksiyonu olarak nitelendirilemez. Düşünmek, tamamen ruha ait bir özelliktir. Düşünen şey; şüphe eden, algılayan, anlayan, kavrayan, doğrulayan, yanlışlayan, isteyen, istemeyen ve tahayyül eden bir şeydir. Ruhta; kendi mahiyetini aydınlatmaya yarayan ve bedene bağlı olmayan pek çok şey vardır. İnsan; cisimleri duyularla değil, yalnızca ruhta bulunan anlama gücü, müdrikeyle kavrar. Herhangi bir cismi bilmeğe ve anlamaya yarayan bütün sebepler, ruhun mahiyet ve tabiatını açıklıkla ispat eder. Muhakkak ki düşünen ve uzunluk, derinlik, enlilik gibi cisimsel niteliklerle ilgisi olmayan insan ruhu hakkındaki bilgi, cisimsel bir şeyin bilgisinden çok daha “açık” ve “seçik”tir. Aynı şekilde, ne zaman insanın eksik ve başkalarına bağımlı bir varlık olduğu göz önüne getirilse eksiksiz-mükemmel ve bağımsız bir varlık, yani Tanrı fikri de o kadar “açık” ve “seçik” olarak zihne gelir. Tanrı fikri, insanın kendisinden kaynaklanamaz. Zira şöyle ya da böyle, bir eser meydana getiren illette, yani müessir illete, hiç değilse eseri kadar bir gerçeklik, harici varlık bulunmak zorundadır. Aksi takdirde, eser varlığını illetinden değilse nereden elde edecektir? Eğer illette bu gerçeklik yoksa onu eserine nasıl geçirebilir? Bu fikre malik olan insan, sırf bu fikrin mevcudiyetinden ötürü hayatının her anında Tanrı’ya bağlı olduğunu “açık” ve “seçik” idrak edecektir. İnsan zihni, hiçbir şeyi bundan daha fazla kesinlikte bilemez. Tanrı isminden anlaşılması gereken şudur:  O; ebedi ve ezeli, değişmez, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten mutlak bir cevherdir. Farklı tabiattaki cisimsel ve düşünsel iki cevheri yaratan ve terkip eden mutlak cevher Tanrı’dır. Tanrının dışında var olan her şey onun tarafından yaratılmıştır. İnsan için yaratılmış olmak; şüphesiz onun hayatıyla ilgili her şeyin Tanrı tarafından determine edildiği anlamına da gelmez. İnsanda mevcut olan cüzi irade, melekelerinin en mükemmel olanıdır. Cüzi irade sahibi olan insan; dünyada başka insanlar arasında yaşamak ve var olmak için yaratılmıştır. İnsan, kendisi için neyin iyi neyin kötü ya da neyin faydalı neyin zararlı olduğuna cüzi iradesiyle karar verir.[1] İnsan; iyi ve kötünün ne olduğunu idrak etmek, kendisine faydalı olanla zararlı olanı tefrik etmek niteliğine sahip olmasaydı, kendisini koruyamaz, diğer insanlarla birlikte yaşayamaz ve tutunamazdı. İyiyle kötüyü, faydalıyla zararlıyı insana öğreten onun tabiatıdır. Tabiattan kasıt, “Tanrı’nın eşya üzerinde kurmuş olduğu tertip ve düzendir”. Bu tertip ve düzene ruh ve beden münasebetleri dâhil olduğu gibi, insanın dünyayla münasebeti de dâhildir.

Tanrı’nın varlığı ve baki ruhun mahiyeti, insanların eylemlerinin hedefi ve ereği olan “üstün iyi”nin belirlenmesini ve hayvanlardan farklılaşmasını sağlar. Felsefe tarihinde ileri sürülen Epiküros’un “haz” anlayışı, Zenon’un “erdem” anlayışı ve Aristoteles’in “bedenin ve ruhun tekâmülü” anlayışı uygun şekilde telif edilebilirse üstün iyinin niteliğine dair doğru bir değerlendirme yapmak mümkün hale gelecektir. Üstün iyi tek başına “mutluluk” değildir ama zihin ona sahip olmaktan kaynaklanan ruh hoşnutluğunu da varsayar. Üstün iyinin gerçekleştirilmesi kararlı bir irade sahibi olmayı ve aklı doğru kullanmayı gerektirir. Ruhun bir fonksiyonu olarak akıl; insanın hayatını erdemli bir biçimde düzenlemesinin teminatıdır. Tanrı’nın varlığının ve insan ruhunun bedenle birlikte fena bulmadığının idraki de bu iki şeyin tabii delillerle ispatı da erdemin ve faziletin gerekliliği de akıl sayesinde kabildir. Zira insanlar, Tanrı ve ahiret korkusuyla menedilmedikçe içlerinden pek azı erdemi, menfaate tercih edecektir. Ne yazık ki dünya hayatında faziletlerden ziyade reziletlere daha büyük mükâfat verilmektedir. Aklın gerçek görevi; çalışarak elde edilebilecek ruh ve beden olgunluklarının değerini tutkusuz olarak incelemek, onları akla bağlı kılmak ve elde edilmesinde kusur etmemektir. Öte yandan, insanın iyi karar vermede hazır bir durumda bulunması iki şeye bağlıdır. Biri hakikatin bilgisi, diğeri de bu bilgiyi doğrulama melekesinin edinilmesidir. Bu açıdan bakıldığında; bilinmesi elzem olan ilk şey Tanrı’nın varlığıdır. Tanrı’nın bilgisi insana, başına gelen her şeyin onun tarafından gönderildiğini ve onların iyi karşılanması gerektiğini öğretir. Bunun anlamı insanın cüzi iradesinin, özgürlüğünün olmadığı değildir şüphesiz. Tanrı, insanı bu dünyaya göndermeden önce onun iradi eğilimlerinin neler olacağını elbette bilir ancak determine etmez. Cüzi irade üzerinde tanrısal bir zorlama yoktur. İkinci bilinmesi elzem olan şey, ruhun doğasıdır. Bu da insana; ruhun bedensiz de varlığını sürdürebileceğini ve ondan çok daha asil olduğunu, dünyada bulunmayan pek çok zevki duyup, tadabileceğini dolayısıyla da ölümden korkulmaması lazım geldiğini öğretir. Tanrı’nın iyiliğinin ve ruhların ölümsüzlüğünün idrakiyle birlikte bilinmesi elzem olan bir diğer hakikat de insanın yalnız yaşayamayacağı; evrenin, devletin, toplumun ve ailenin muayyen bir parçası olduğudur. İnsan; kendi varlığını yok saymadan, mensubiyetlerinden hareketle kişisel çıkarlarını değil, bütünün çıkarlarını birlikte savunmalıdır. Zira bedensel hazların ötesindeki ruh hoşnutluğu ancak böyle kazanılabilir. Fert olarak insan yalnızca kendisini düşünürse sadece sahip olduğu nimetlerden yararlanabilir, hâlbuki insanlığın bir parçası olduğunu düşünürse kendisine ait nimetlerden yoksun kalmayacağı gibi, müşterek nimetlerden de istifade edecektir. Kendinden ziyade başkalarını düşünen insanlar erdemli, yüce ruhlu, bencillerse zayıf ve alçak ruhludur. Bu nedenledir ki genel itibarıyla insanların iyisi hem bedenin hem ruhun hem de talihin bir toplamı olsa da her insanın iyisi birbirinden tamamıyla farklıdır. Beden ile talihten gelen iyilikler mutlak anlamda insanın elinde değil ise de ruh iyilikleri olan “iyiyi bilmek” ve onu “istemek” insanın kendi elindedir. Erdemliliğin kaynağı da zaten  “iyiyi bilmek” ve onu “istemek”tir. Övülmeye değer “üstün iyi” de bu olsa gerektir.[2]

Descartes’in insan tasavvurunun geçmiştekilerden farkı; insanın eşyadan ayrı bir özden mürekkep görülmesiyle birlikte, ona, eşyanın dışında ve üstünde zaman ötesi bir hayata hazırlık olarak, dünyevi bir hayat tasarlamamasıdır. Descartes için insan ferdinin bu dünyada bir hayatı vardır ve eşya arasında ve zaman içerisinde yaşarken, bu dünyada kendi kendine yeten bir hayatı gerçekleştirmek de sadece kendisine aittir. Kartezyenizm’in bir perspektif merkezi olarak orijinalliğinin ana teması bu noktadadır. Descartes’e gelinceye kadar hiç kimse böylesine terkip edilmiş bir insan ve meta-dünyayla harmonize edilmiş bu dünya şeklindeki tasavvuru ileri sürmemişti. Öyle ki insanın hayatı, yeryüzünde sınırsızca gelişebilecek, dünya onun isteklerine ve ihtiyaçlarına göre değiştirilebilecek, bu yapılırken de insan-üstü bir kudretten artık yardım beklenmeyecekti. Açıkçası Descartes; insan terkibini olduğu gibi alarak, dünyayı da yani hadiseleri fiilen idare eden tabiatı da olduğu gibi benimseyerek, tabiatı değiştiren ve iyileştiren tabiatüstü bir müdahale istemeksizin ve beklemeksizin, dünyevi bir tekâmül ve kurtuluş gerçekleştirmek iddiasındadır. Bu şekilde perspektif merkezi olarak görülen insan, “birey” olan insandır. Birey olan insan, sadece insan olarak yaşamak isteyen, yeryüzünde sürdüreceği hayatı da bütün gelişmeleriyle birlikte yegâne gayesi olarak gören insandır. İnsan; hayatını yeryüzünde sınırsızca geliştiremiyorsa, dünyayı isteklerine ve ihtiyaçlarına uygun bir biçimde değiştiremiyorsa kabahat tabiatta değil kendisindedir. Yanlışlıkların ya da kabahatlerin sebebi, özgür iradenin kötüye kullanılmasındandır. İnsana özgür iradenin bahşedilmiş olması, Tanrı’ya dair bir kusura delalet etmez. Çünkü Tanrı özgür iradeyle birlikte, insana doğruya ulaşmasının vasıtalarını da vermiştir. Tanrı’nın insanı aldatmasına asla imkân yoktur, zira her hile ve aldatmada bir tür mükemmel olmama, kötülük ve eksiklik bulunur. Bu ise Tanrı’ya atfedilemez. İnsanın iradesini kötüye kullanması, sadece kendindeki kusura delalet eder.

Descartes’in kusursuzluk ve tabiatın iyiliği olarak gördüğü şey, insan terkibinin bireysel hayatını olgunlaştırabilecek tarzda düzenlenmesinden ibarettir. Dolayısıyla insandaki kusur olan şey, eskiden olduğu gibi, eşyada ve eşya sayesinde yaşamak ve mutluluğu istemek değil, onu elde etmeyi bilmektir.  İnsan; bilmeğe ve istemeğe muktedir, düşünen bir cevher olarak eşyadan farklı bir varlıktır. O yalnızca kendinde mevcut değildir, kendisi için de mevcuttur. Tanrı onu bu vasıfta yaratmıştır. Descartes’in iyiyle kötünün, faydalıyla zararlının bilgisinin değerini tesis etmek için başvurduğu Tanrı, şüphesiz mahiyeti iyi olan bir Tanrı’dır. Tanrı; insanın kendisine yönelmesini istediğinden değil, mutlak iyiliğinden ötürü nazarını insana çevirmiştir. Descartes’in felsefesinin ana fikri tam da buradadır. Bu yönüyle o, kendinden önce gelen doktrinlerden derin bir biçimde ayrışmaktadır. Tabiatı; yani Tanrı’nın yaratılmış şeylere kurduğu düzeni insanın yeryüzündeki hayatının gayesi olarak kabul etmekle Descartes, bu hayatın başka bir gayeye bağlanmaksızın kendiliğinden bir değeri olduğunu ileri sürmektedir. Mutlak iyi Tanrı fikri gibi bu fikir de Descartes, Hristiyanlıktan almış ise de onu sekülerleştirerek kullanmaktadır. Çünkü insanı kendiliğinde gaye olarak düşünüyorsa da bu durumu sadece bu dünyada ve bu dünya için mümkün görmektedir. İnsan; bu hayatın prensiplerini ve vasıtalarını Tanrı’dan almıştır ancak Tanrı, bu hayatı insana ait olsun diye vermiştir. Tanrı ile insan arasında aklın haricinde, başka türlü bir iletişim yoktur. İnsan; insan olarak kendiliğinde var olmak için yaratılmıştır, kendini aşmak ve meta-dünyaya vasıta olmak için değil. Bu sebeple kendi faaliyetleriyle, kendinden ve dünyadan edindiği bilgi ile eşyayı kendine mal etmek ve onu ihtiyaçlarına göre tanzim etmek bireyin kendi elindedir. Özgür iradesiyle gerçekleştireceği gaye, kendi gayesidir. Bu gaye Tanrı’nın insanı yaratırken güttüğü gayeden müstakildir. Bu gayenin değerini ona yükleyen şey, insanın ona kendi faaliyetleriyle erişmesi, onun kendine ait olmasıdır.

Descartes’in bu tasavvuru, dünya şeyleri vasıtasıyla bu dünyada, insani bir şekilde elde edilen bir insan kurtuluşu düşüncesini ileri sürmektedir. Onu karakterize eden ve geçmiş tasavvurlardan ayıran bu niteliğidir. Söz konusu kurtuluş, tüm insanlığı kuşatan bir kurtuluştur. Buna ulaşmak için gerekli olan meleke herkeste mevcut olan “sağduyu”dur. Sağduyu herkese eşit miktarda pay edilmiştir. Eğer sağduyu henüz insanlık dünyasına hâkim olmamışsa bu insanın kendi kabahatidir. Çünkü Tanrı’nın kendine bahşetmiş olduğu güçten gereken faydayı temin edememiştir. Descartes; kurtuluş düşüncesini böylelikle ebediyetten bu zamana naklederken açıkça “evrenselci”dir. Onun kurtuluşu herkese nasip olan ve herkesçe elde edilebilen bir kurtuluştur. Bu kurtuluş, nihai anlamda Tanrı tasavvuruna bina edilmişse de yine de Tanrı dışında ve bu geçici dünyada elde edilebilmektedir. Bu kurtuluş, sadece dünya hayatının çiçeklenmesi olarak görünüyor, yeryüzünde gelişiyor, genişliyor ve devam ediyor. Bu, ebediyete değil, geleceğe bakan bir idealdir. Bu ideal, din yoluyla kurtuluşa karşı olmayan ama bu hayatın şimdiki kurtuluşuna yönelik, felsefî bir kurtuluştur. Böylece bu dünya hayatı, başka bir hayata bağlanmaksızın, kendiliğinde iyi olarak ortaya konan bir ideal olmaktadır.

Descartes’in felsefe yapmaya başlarken takip ettiği gaye, ileride elde etmeyi düşündüğü netice, eskilerin eşyanın büyüsünden kaçmak ve feragat yoluyla onlardan kurtulmak dediği bilgelik değil, tam aksine olarak eşyaya sahiplik ve hâkimliği sağlayan pratik bilgeliktir. Onun filozof olarak çabası, Platoncu mistikler ve Hristiyan dindarlar gibi, ebediyete, ilahi hayata katılmak için manen ve ahlaken dünyanın ötesine yükselmeğe yönelmiyor. Bunun insanın elinde olmadığına hükmederek sadece dünyevi hayata yöneliyor. Bilgelik dediği şey de insanı eşyaya hâkimiyete ve sahipliğe kabiliyetli kılan bilgidir. Böylesi bir bilgelik; Sokratik manada bilgelik olmadığı gibi Hristiyan dindarlığı manasındaki Tanrı bilgisi ile kendini bilmek de değildir. Bu kelimenin hakiki manasıyla eşyanın ve ruhun tabiatının bilgisidir. Bu şekilde anlaşılan bilgelik, insanın dünyayı kendi ihtiyaçlarına ve isteklerine göre idare etmesini bilmekten ibaret bir bilgeliktir.

Descartes’in doktrini, insanın tabiat üzerine hâkimiyetini kurmak ve bunu meşru kılmak maksadıyla hazırlanmış bir doktrindir. Bu doktrin, insanlığın etinde ve kemiğinde kökleşmiş ve insanlığı her zaman dünyevi şeylere doğru tahrik eden ve onu o şeylerde yerleşmeye ve onlarla yaşamaya sürükleyen bir doktrindir. Bu da yeryüzünde gerçekleşen bir kurtuluştur. Bu doktrinle bir yeryüzü cenneti, bireyin hayatıyla ahenkli bir dünya fikri canlanacaktır. Bu, insanın kendinin hazırladığı ve kendi malıymış gibi tasarruf edeceği bir yeryüzü cenneti olacaktır. Her ne kadar Descartes, seküler taşkınlıklardan kaçınmış ise de modern çağı karakterize eden bu görülmemiş ve işitilmemiş dünyeviliğe öncülük etmiştir.[3]

[1] Descartes, Metafizik Düşünceler, Çev., M. Karasan, MEB. Yay., İstanbul, 1967.

[2] Descartes, Ahlak Üzerine Mektuplar, Çev., S. Sollers, Say Yay., İstanbul, 2015.

[3] Laberthonniere, Descartes Üzerine Tetkikler, Çev., M. Karasan, Maarif Basımevi, Ankara, 1959.

Bu yazı Felsefe, Makaleler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.