Immanuel Kant’ın İnsan Anlayışı Üzerine

Çağdaş felsefenin bir anlamda kaynağı sayılan Immanuel Kant (1724 – 1804) “İnsan nedir?” sualini müstakil bir felsefe sorunu haline getiren ilk filozoftur. Kant’ın, insanın otonom bir varlık olduğunu göstererek felsefî antropolojinin temellerini attığını söylemek de mümkündür. Haddizatında felsefî antropoloji için ilk şart da zaten İnsanın otonom bir varlık olarak görülmesidir. Zira otonomi insanla hayvan arasındaki “varlık farkı”nı ortaya koyan temel faktördür. Bu farka vurgu yapmasından ötürü Kant için felsefî antropolojinin kurucusudur da denebilir. Kant‘ın konuya dair temel değerlendirmeleri, insanoğlunun sadece fizyolojik açıdan anlaşılabileceği fikrinin reddedilmesi üzerine kurulmuştur. Ona göre; insanoğlu, determine bir mekanizma içerisinde değil, özgür özne olarak görülmelidir. Zira ahlak felsefesinin ampirik kısmını kapsamak üzere tasarlanan antropolojik sorgulama, diğer özgür öznelerle ilişki içerisinde bulunan özgür özne, özgür insan faaliyetleri üzerinde yapılabilir. Onun antropolojik problemlere öncelik tanıdığı, felsefenin çok eski olan üç sualine, dördüncü bir sual katmış olmasından da anlaşılmaktadır: 1. Neyi bilebiliriz? 2. Ne yapmalıyız? 3. Ne umabiliriz? 4. İnsan nedir?[1] İlk üç sualin dördüncüye indirgenebilir olması, şüphesiz hepsinin de nihai anlamda antropolojik olmasından kaynaklanmaktadır.

 Kant için insan, dual bir varlıktır: Bir yönüyle “duyular dünyası”na (fenomenal) ait ve doğal; diğer yönüyle de  “anlama yetisi dünyası”na (numenal) ait rasyonel bir varlık. Doğallıktan kasıt şüphesiz mekanik (machine) olmak değil; sadece ve sadece motive edilebilir olmaktır. Motive edilebilen doğal varlık olarak insan zaman ve mekân içinde bulunan bütün eşya gibi doğa yasalarına bağlı ve heteronom; rasyonel varlık olaraksa salt akıl yasalarına bağlı, kendi kendisine yasa koyan, otonom bir varlıktır. Bir başka ifadeyle: Akıl sahibi varlıkların duyusal doğası bunların tecrübe tarafından belirlenen yasalara bağlı varoluşlarıdır ki bu saf pratik akıl için yaderkliktir. Öte yandan, aynı varlıkların duyular üstü doğası onların bütün tecrübî şartlardan bağımsız olan varoluşlarıdır ki bu da saf pratik akıl için özerkliktir. Özerkliğin yasası ise “ahlak yasası”dır ve bu da duyular üstü bir doğanın ve saf düşünülür bir dünyanın temel apriori yasasıdır. Bu dünyalardan ilkine, saf akılla bildiğimiz asıl dünya (natura archetypa), ikincisine ise birincisinin idesinin mümkün tesirini, iradeyi belirleyen neden olarak içerdiği için görüntü olan dünya (natura ectypa) adı verilebilir.[2] İnsanın bu dualitesi ontolojik değil, gnoseolojik bir dualitedir. Gnoseolojik dualite, çok defa yanlış yorumlanan varlık dünyasının kendi başına (numenal) ve görünüş (fenomenal) diye ikiye ayrılmasının şartıdır. İnsanın özgürlüğünü, otonomisini kurtarmak için varlık dünyasını gnoseolojik bakımdan ikiye bölmek zorunludur. Görünüşün arkasında kendi başına bir varlık alanı kabul edilmezse o zaman görünüş, boş bir görüntüden ibaret kalır ve bundan da görünüşün, var olan bir şey olmadan da var olabileceği gibi yanlış bir sonuç çıkar. Kant’ın; insanın varoluşunu bu iki şekilde tasarımlaması, ilki söz konusu olduğunda duyular aracılığıyla uyarılan nesne şeklinde kendi bilincine sahip olmasına; ikincisi söz konusu olduğunda ise aklını kullanırken duyusal izlenimlerinden bağımsız kendisinin düşünce varlığı şeklinde bilince sahip olmasına atıftır. Kant‘ın varlık-dünyası ve insan hakkındaki dual görüşü çok kez yanlış anlaşılmaktadır. Sanki Kant da Descartes gibi varlık-dünyasını ve insanı ontik olarak ikiye bölmek istiyor. Bu yanlış bir yorumlamadır. Descartes, olayları paralel bir akış içinde bulunan ruh ve beden gibi iki cevherden kalkarak izah ederken; Kant‘ın görüşü insanı parçalayan ontik bir görüş değil, yalnızca gnoseolojiktir. Kant; insanı akıl sahibi varlık olarak, daha ziyade anlama yetisi dünyasına mensup sayar ve ondan kaynaklanan nedenselliğine de “irade” der. Kant’a göre; insanın eylemlerini yasalardan türetebilmesi için akıl gerekli olduğundan, irade, pratik akıldan başka bir şey değildir. Yani irade, eğilimlerinden bağımsız olarak aklın pratik bakımdan zorunlu ve iyi olduğunu bildiği şeyi seçme yetisidir. İnsan; bu zorunluluğun yansıdığı eylemlerinin gerçekleşme alanı duyular dünyasının bir parçası olduğunun elbette bilincindedir ancak anlama yetisinin dünyası duyular dünyasının temelini akıl yasalarıyla belirlediğinden, böylelikle kendisini düşünce varlığı, iradesinden hareketle yasa koyucu ve “özgür” bilir. Kant’ın özgürlüğe dair tanımlaması da şöyledir: Özgürlük; arzulama yetisinden çok farklı bir yetinin, anlama yetisinin yasalarına göre eylemde bulunmaya kurulu varlığın bilincine matuf aklın zorunlu bir varsayımıdır. Bunun neticesidir ki anlama yetisi dünyasının yasaları insan için bir “emir”, bu ilkeye uygun eylemler de bulunmak da bir “ödev”dir. Ödev, salt pratik aklın düzenlemiş olduğu yasaya saygıdan ötürü gerçekleştirilen eylemin kategorik (şartsız) zorunluluğudur.[3]

O halde insan nedir? İnsan doğası üzerine derin düşünce, Kant’ın farklı konularda yazmış olduğu hemen hemen bütün eserlerinin ana temasıdır. Ancak cevabın netliği hususunda mütereddit olduğunu söylemek abartı olmasa gerektir. Nihai bir cevap vermemesi bunun tam anlamıyla pek mümkün olamayacağını düşünmesinden kaynaklanmaktadır. İnsan türünün tüm normal üyeleri tarafından farklı zamanlarda ve yerlerde paylaşılan ortak özellikler anlamında bir insan doğasına sahip olduğunu kabul eden Kant’a göre; insan, kendi kendisinin var ettiği kendinden başka bir şey değildir. İnsan; özgür-hareket eden bir varlık olarak kendini yaratabilen varlıktır. Kant bu çerçevede özellikle insanın özgür seçim yapabilme kapasitesine vurgu yapar. Kant; insan hayatının yüzyıllar boyunca derinden değiştiğini kabul ederse de bu değişim içerisinde aynı kalan bir doğasının var olduğunu da kabul eder. Zira insanın yerel özellikleri değişse de evrensel insanlık hep aynı kalır. Kant’ın insan doğası teorisi ahistorik olmamakla birlikte, insanı tarihin bir ürünü olarak gören anlayışların karşısındadır. O, her türün doğasının, kendi grubuna özgü kalıtsal eğilimlere atıfta bulunularak açıklanabileceği kanaatindedir. İnsanla hayvanı biyolojik açıdan karşılaştıran Kant, şunları söylemekte: Yeryüzünde yaşayan tek rasyonel varlık insandır. Fakat akledebilme kabiliyeti; bir otomasyon ya da icbar değildir. Dolayısıyla akledebilme kabiliyetiyle donatılmış olan insan, akledebildiği takdirde hayvandan farklılaşır, aksi durumda bir farklılıktan söz edilemez. İnsanlar doğuştan rasyonel değildir, ancak rasyonel hale gelme kapasitesine sahiptirler. Şüphesiz insandaki bu rasyonalite; hayvanın ihtiyaçlarını giderirken refleks olarak gösterdiği kabiliyete benzer, araçsal değil aslî bir nitelik taşımaktadır. Yani insan; hayvan gibi, içgüdüsel olarak arzu ettiği hedefleri (ends) takip etmekten ziyade kendi gayelerini (goals) özgürce seçebilen, hayat tarzı radikal olarak sabitlenmiş (fixed) değil, alternatiflere açık endetermine (indeterminate) varlıktır. Kant’ın; insana dair aslî rasyonaliteden söz etmesi, seçim yapabilen özgür insan anlayışıyla doğrudan bağlantılıdır. Açıkçası Kant; insanın rasyonel hayvan şeklindeki geleneksel tanımını reddeder. İnsan, hayatını rasyonel olarak yönlendirebilme kapasitesine sahiptir fakat rasyonalite onun bu kapasitesini başarılı olarak gerçekleştirmesinde en özel karakteristiği değildir. Dahası, rasyonalite insanın doğası tarafından belirlenişinde bir problem olarak da görülebilir. Ancak akıl; özgürlüğün bir sembolü olarak dikkate alındığında, hayatın endetermine modu ve kendi kendinin tasarımı için açık bir gerekliliktir. Zira insan, rasyonel olmasından ötürü “sorumlu” bir varlıktır. Kant, insan hayatındaki akıl kapasitesinin üç işlevini birbirinden ayırır: Hayatını, nasıl olmasının istiyorsa kendi başına belirler. Hedeflerini kendi tanzim eder ve onlara nasıl ulaşacağına da yine kendi karar verir. Bu, insanın hem bireysel hem de tür olarak kendini muhafazasında geçerlidir. Kant; insanla hayvan arasındaki başka bazı farklılıkların da olduğunu belirtmekle birlikte, onların netice itibarıyla özgür seçim ve rasyonel kapasite tanımlamalarının alternatif yolları olarak görülebileceğini söyler. Örneğin; diğer varlıkların aksine, insanda güdünün ötesinde akla bağlı olarak yaratılan araçlarla kendi kendini koruma; eğitilebilir olma ve yönetim (preservation, education, governance) kabiliyeti vardır. İnsan; yeryüzündeki eğitilmesi gereken tek yaratıktır. İnsan doğasının radikal endeterminasyonu, eğitimi şart koşar. İnsanoğlu, yalnızca onları eğiten başkalarının eylemleri aracılığıyla insandır. İnsan sadece eğitim yoluyla insan olabilir. O, eğitimin kendisinin yaptığı şeyden başka bir şey değildir. Yine; insanın, akıl prensiplerine göre düzenlenmiş sistematik bir bütün olarak kendini yönetme görevi vardır. Benzer şekilde Kant, insanın dünyanın diğer tüm sakinlerinden teknik, pragmatik ve ahlaki eğilimleriyle belirgin bir biçimde ayırt edildiğini belirtmektedir. Son olarak Kant; diğer canlılarda bulunmayıp da yalnızca insanda bulunduğuna inandığı iki niteliğe daha işaret eder: İnsanlık ve kişilik (humanity, personality).  Kant insanlığı “rasyonel varoluş” ile kişiliği de “sorumluluk” ile açıklar. İnsanlığın “benlik” sahibi olduğu gerçeği, temsil ettiği şeyler itibarıyla onu yeryüzündeki tüm diğer canlı varlıkların üzerinde sonsuzca yükseltir. Zira o bir “şahsiyet”tir ve bilincin birliği sayesinde tüm değişikliklere rağmen hem hep aynı kalır hem de kendisini her şeyden farklı kılar. Mamafih; insan doğası bir taraftan fiziki bir karakteristiğe, diğer taraftan da bir moral karakteristiğe sahiptir. İlki insanın doğal varoluşuna, ikincisi de özgürlükle tanımlanan rasyonel varoluşuna işaret eder.  Ancak insan; içgüdülerinden ötürü değil, özgür iradesinden ötürü “şahsiyet” (personality) sahibidir. Tabiatıyla bu tartışma da yine rasyonalite, özgürlük ve ahlakî kapasiteyi önceden varsayar. Sonuç itibarıyla Kant’a göre; yeknesak-evrensel bir insan doğası vardır. Onun özü olan özgür seçimin anlamı da radikal endeterminasyondur. Öte yandan insan doğası kavramsallaştırması her ne kadar tarihsel gelişmeye ve kültürel çeşitliliğe yer verse de tamamen tarihsel ve rölatif de değildir.

İnsan türünü farklı kılan şeyi de Kant; onun rasyonel kapasitesiyle hem kendi kendini yaratmasında hem de bu vasıtayla kendi türünü korumasında görür: İnsan bunu öncelikle eğitim vasıtasıyla yapar. Hemcinsleriyle birlikte toplum halinde yaşayıp, akıl prensiplerine göre düzenlenmiş sistematik bir bütün olan sivil yönetimle kendini idare eder. İnsanoğlu aklı sayesinde diğerleriyle birlikte yaşamaya, gelişmeye, medenileşmeye, bilimler ve sanatlar vasıtasıyla ahlak varlığı olmaya yazgılıdır. Böyle bir sivil toplumun üyesi olmak insan için gereklidir. Sivil toplumun yasaları (legislation)  içinse özgürlük ve hukuk (freedom and law) iki temel eksendir. Toplumun özgürlük ve hukuk ekseninde kurulmadığı otoriter ve totaliter formlarda ahlakî varoluş gerçekleştirilemez.[4] Kant’ın insan doğasına yönelik bu sistematik-kozmopolitan-kombinasyonu kavramsallaştırması, kökleri Batı entelektüel geleneğinde bulunan otantik bir “aydınlanma” anlayışıdır.[5]

Sonuç olarak denilebilir ki Kant‘a göre insan bir “potansiyeller varlığı”dır; yani insan çeşitli yetenekleri dünyaya gelirken birlikte getir fakat bunlar sadece işlenmemiş yeteneklerdir. Onların gelişmesi, geliştirilmesi insanın kendisine kalmıştır. Bundan insan, hem tek kişi, hem de tür olarak sorumludur. İnsan kendi aklını kullanmalı, kendi davranışlarını kendi planlamalıdır. Ancak ham yeteneklerle dünyaya gelen insan, dünyaya gelir gelmez, bunu yapacak bir durumda değildir. Onun bakıma, eğitilmeye, erişmesi gereken hedefin idesini aramaya, öğrenmeye, başarmaya, başarılarını başka kuşaklara aktarmaya, çalışmaya, bu sayılanları gerçekleştirecek bir topluma ve bir devlet kurmaya ihtiyacı vardır. İnsan tüm bunları tek başına değil, yalnızca toplum halinde yaşayan ve devlet kuran bir tür olarak gerçekleştirebilir. Felsefî antropoloji işte tam da bu meseleleri izaha çalışmaktadır.[6]

[1] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Çev., A. Yardımlı, İdea Yay., İstanbul, 1993.

[2] Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi, Çev., İoanna Kuçuradi, Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara, 1999.

[3] Immanuel Kant, Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi, Çev., İoanna Kuçuradi, Hacettepe Üni, Yay., Ankara, 1982.

[4] Immanuel Kant, Anthropology, History, and Education, Trans. by M. Gregor – P. Guyer, Cambridge University Press, Cambridge, 2007.

[5] Ed., B. Jacobs – P. Kain, Essay On Kant’s Anthropology, Cambridge University Press, Cambridge, 2003.

[6] Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1988.

Bu yazı Felsefe, Makaleler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.