Felsefe Geleneği Üzerine Konuşmak

Şüphe yok ki insan dışında hiçbir canlı hayata ve varlığa dair kaygı ve merak içerisinde değildir. Varoluş, hayvanlar için o kadar doğal, o kadar doğal bir şeydir ki ona dikkat bile etmezler. Ancak zihinsel-düşünsel melekeleri bakımından herhangi bir insan aşağı seviyelerde ise varoluş ona da doğal gelir. İnsanla hayvan arasında farklılığa yol açan yegâne nitelik onun rasyonel hassesidir. Doğrusunu söylemek gerekirse her insanda bulunmayan özel felsefî yetenek de zaten rasyonel hasse ile ilgilidir ve her gün olup biten rutin fenomenler karşısındaki kaygı ve merak duygusunun kaynağı da budur. Tam da bu sayede hayata ve varlığa dair rutin fenomenlerin arkasındaki tümel-evrensel sebepler kavranabilir, bu sayede  hayata ve varlığa dair nihai, temel açıklamalar mümkün olur. Varoluşun sonlu ve sınırlılığı ile ölüm karşısındaki çaresizlik şuurlu idrake dönüştüğündeyse kaygı ve merak duygusu daha da ciddiyet kazanır. Buradan da insana özgü olan metafizikî alana geçilir. Aristoteles’in; Metafizik eserinde belirttiği gibi, insan zaten kaygı ve merak duygusunun ciddiyetine istinaden felsefeyle uğraşır.[1] Bu ciddiyet yoksa ve hayata ve varlığa dair fenomenler rutin bir biçimde algılanıyorsa eşya ve olayların neden mevcut şekilde gerçekleştiği kimsenin aklına gelmez ve böylelikle de her şey tamamen doğal kabul edilir. Bu doğal tavırdan ötürüdür ki sıradan insanların tümel-evrensel hakikatlere yönelik ilgisi de fikri de yoktur. Halbuki filozof; rutin olanı aşmak, hayata ve varlığa dair tümel-evrensel hakikatlerin peşinden koşmak mecburiyetindedir. Binaenaleyh rutinde tümel-evrensel olanın kavranışı, elbette rasyonalitenin seçkinlik derecesine bağlıdır. Akılları; kaygı ve merak saikiyle ortaya çıkan hakikatten ziyade, münhasıran şehevî ve gadabî duygularının tatminine yönelik olan insanların rasyonel seçkinliğinden söz edilemeyeceği gibi, onların felsefeden nasibi de yoktur. Aslî fonksiyonu; şehevî ve gadabî duygularını tatmin ve hayatını sürdürmek uğruna, mevcut absürt resmî ideolojiyi ya da yerleşik avamî inancı desteklemekten ibaret olan birilerinin bahşedilmiş ünvanı “felsefe profesörü” de olsa ürettiği “nominal bilgi” felsefe değil, heterodoks  manipülatif düşüncedir. Absürt resmî ideolojiye ya da yerleşik avamî inanca paralel yürüyen bu heterodoks  manipülatif düşünceler; karmaşık biçimde telif edilmiş, tuhaf biçimde süslenmiş ve böylelikle de kendilerini güya anlaşılması zor felsefî bilgilermiş gibi sunsalar da esas itibarıyla resmi-makbul anlatıların farklı sözcüklerle yeni bir izahı ve müdafaasından başka bir şey değildirler. Bu organik mütefekkirler; iyiyi boğmak ve kötünün engellenmeksizin ilerlemesini sağlamak için bir araya gelirler; başkalarının söylemiş olduklarının anlatılması ve karşılaştırılmasından ibaret ne bilgiyi ne de derin kavrayışı artıracak, suyun bir kaptan başka bir kaba aktarılmasına benzer yayınlarıyla göz boyamaya uğraşırlar. Niteliklerinden kaynaklanan herhangi bir güçleri de  bulunmadığından gizli topluluklar ve gruplar kurup; dergi, gazete, televizyon gibi yayın organlarını ele geçirerek, orada devrin muktedirlerine yönelik derin bir ululama ve birbirlerinin sözde ustalıklı başarılarını vakur bir eda ile pazarlamaya; böylelikle de burunlarına geçirdikleri bukağılarla dar görüşlü çevreleri gütmeye kalkışırlar. Fikrin haysiyetini bir tarafa bırakarak, kendilerini dönemin etkili-yetkili çam devirenlerine övgüler dizmeye adar yahut da maaşı iktidar tarafından, iktidarın amaçları için ödendiğinden ötürü büyük bir gayretle iktidarı tanrılaştırmaya çalışır, onu her türlü insanî değerin ve emeğin zirvesi haline getirmeyi hedef edinirler. Faaliyet alanlarını bu şekilde belirleyen organik mütefekkirlerin asıl peşinde oldukları  şeyse; tebaiyet ilişkisi kurdukları iktidar ve muhtelif güç odaklarının lansmanıyla iştihar ve avam nazarında muteber kabul edilmek ve neması bol “mütevazi” statülere mazhariyettir.[2]

Şüphesiz neması bol “mütevazi” statülere mazhariyet; organik mütefekkirlerin kendilerini, Stefan ZWEIG’ın “Yıldızın Parladığı Anlar” dediği, konjonktürün “eşref saati” vakitlerine denk düşürmekte mahir oluşlarıyla; Kemalci ideolojinin geçer akçe olduğu zamanlarda sağ ya da sol Kemalci; liberal ideolojinin geçer akçe olduğu zamanlarda liberal; muhafazakâr ideolojinin geçer akçe olduğu zamanlarda da muhafazakâr göstermeyi becermeleriyle alakalıdır. Garip olan şu ki böyleleri bir taraftan; hayata ve varlığa dair kaygı ve merak içeren sualleri cevaplandırmaya, insanî problemleri çözümlemeye dolayısıyla da her hususta hakikati göstermeye çabalayan gerçek filozoflara; Platon’a, Aristoteles’e, Descartes’e, Locke’a, Kant’a, vs. vs. iftira atarak “felsefede cevaplardan çok sorular önemlidir” gibi, felsefeyi atalete ve işlevsizliğe mahkum eden “bühtan” cümlecikleriyle fikir kırıntıları üzerinde gezinip, masum komikliklere başvururken; diğer taraftan da “felsefe geleneği kurmak”tan söz ederler. Maalesef avam da bunları; Platon ya da Aristoteles gibi, erdemli hayatın hangi şartlarda mümkün olacağını sorguluyor veya Descartes gibi, doğru bilginin metodu üzerine konuşuyor ya da Locke gibi, insanların temel-doğal haklarını savunuyor yahut Marks gibi, sömürüye başkaldırıyor yahut da Jean-Paul Sartre gibi, Cezayir’i işgal eden Fransa’ya karşı, Cezayir’in özgürlük ve bağımsızlığını savunmak adına, kendi işgalci devletine dur demek için sokaklarda protesto mitingleri tertip ediyor sanıyor !? Zavallı avam, bilmiyor ki organik mütefekkirlerin felsefeden anladığı şeyle; “Fransızlar amma da kültürlü insanlar, ufacık çocukları bile Fransızca konuşuyor.” vecizesiyle iştihar eden, müzik şirketlerinin lansmanıyla meşhur olan “gariban” Zaza TÜRKÜCÜ zatın kültürden anladığı, üç aşağı beş yukarı aynı şey… Kim bilir; organik mütefekkirler, devletin sağladığı imkânlarla yurt dışında beş-on yıl kalıp, yabancı bir dili konuşmayı öğrendiklerine göre, doğal olarak belki felsefeyi de öğrenmişlerdir… Acaba avamı şu noktada da aydınlatmak gerekmez mi: İngilizce konuşabilenler mi Fransızca konuşabilenler mi Almanca konuşabilenler mi yoksa Patagonya dilini konuşabilenler mi doğal felsefeci ya da filozof oluyorlar???

Türkiye’deki üniversite pazarının geneline hakim olan bu çevrelere göre; “Felsefe ne bir ideoloji ne bir dünya görüşü ne de herhangi bir şey üzerinde herhangi bir şekilde konuşmaktır (Herhangi bir şey üzerinde herhangi bir şekilde konuşmak, ne demek acaba???)… Tartışılarak inşa ediliyor olması, onu herhangi bir ideoloji olmaktan çıkartır. Belli bir ferdi tecrübeden hareket ederek evrenselleşmeye yönelmiş olması, onu alelade bir dünya görüşü şeklinde sınırlamamıza engel olur. Devamlı kendisiyle hesaplaşması, kendini temellendirme azmi, onu herhangi bir konuşma gibi düşünmeyi önler.”[3] Peki nedir o halde felsefe? “Bilgince monolog, yitik malı, ifşa edilmemesi gereken sır yahut akademik ve tehlikesiz bir gevezelik.”[4] mi? Pratik felsefe, siyaset felsefesi diye bir şey yok mu? İdeoloji terimi, mucidi Antoine Destutt de Tracy’nin tanımladığı çerçevede; “adil bir toplumun ne olduğuna yönelik, dinsel ya da metafizik önyargılardan arındırılmış, rasyonel bir araştırma ve fikirler bütünü”[5] diye tanımlanacak olursa ki bu şekliyle siyasetin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini söyleyen yani hem betimleyici hem de rasyonel normatif ögeleri içeren bir düşünce sistemini ifade eder, o taktirde ideolojiyi siyaset felsefesiyle bağdaştırmak mümkün değil mi? Mesela, Platon“Siyasi teori, genel felsefenin ana unsurudur. İdeal şartlarda insan için iyi hayatın bilgisi, bütün felsefî araştırmaların karakteristik hedefidir.”[6] derken, yanılıyor muydu? “Felsefe tarihi, Platon’a düşülmüş dipnotlardan ibarettir.”[7] diyenler, felsefenin ne olduğunu Platon’dan ziyade sizden mi öğrenmeliydiler?  Platon’un ya da Aristoteles’in “aristokrasi”si veya Locke’un “liberalizm”i yahut da Marks’ın “sosyalizm”i bir ideoloji değil midir? İdeoloji olunca felsefe olmuyorlar mı? Dünya görüşü demek, dünyaya muayyen bir perspektiften yani muayyen bir ideoloji çerçevesinde bakmaktan başka nedir? Elbette ki felsefeye, “herhangi bir şey üzerinde herhangi bir şekilde konuşmak” denemez. Felsefe için bir şey denilecekse o, rasyonel zeminde konuşmak demektir. Kriteri rasyonalite olmayan hiçbir düşünce (mesela, tasavvuf) felsefe değildir…

Türkiye’deki üniversite pazarının geneline hakim olan bu çevrelerin müphem, muğlak, meşkuk, mevhum kısacası mimli felsefe “tanım”larının hilafına; Immanuel Kant’la başlatılan çağdaş felsefenin ana kulvarları sıralanırken şunlar söylenmektedir: 1- Epistemolojik bir problem olarak, gerçeklik bilgisi anlamında salt akla dayanan metafizik sorgulaması. Örneğin; Wittgenstein‘ın ünlü yapıtı Tractatus’ta son söz olarak söylediği “Konuşamayacağı şey üzerinde insan susmalıdır.” cümlesi yahut da Karl Jaspers’in metafiziği her türlü felsefe yapmanın temeli olarak gören yaklaşımı bu eleştirilerin bir yansımasıdır. 2- Kültürel değişmelere bağlı olarak ortaya çıkan ve insanın evrendeki konumunu izaha çalışan gelenek, din, ahlak, hukuk, siyaset vs. gibi değer sorunlarının tartışılması. Örneğin, teist ya da ateist Varoluşçuluk bu tartışmaların ürünüdür. 3- Felsefede sistematik yapıyı ifade eden teorik ve pratik bütünlüğün çözülmesi ve dünya görüşü felsefeleri ile kuramsal bir bilgiye varmaya çalışan felsefe akımlarının öne çıkması. Örneğin; siyasi akımlardan kapitalizme tepki olarak doğan Marksizm ve sosyalizmin yaygın toplumsal kabul görmeye başlaması yahut da dünya görüşlerine kayıtsız bir bilgiye ulaşmayı hedefleyen, felsefenin aslî görevini tek tek bilimlerin sonuçlarını genel bir bakışla değerlendirmeye, onu bir temel araştırmasına indirgeyen analitikfelsefe yaklaşımının ağırlık kazanması.[8] İmdi; bırakın gerçek filozoflar gibi sistematik felsefe yapmayı, şayet bir felsefe geleneği kurulmak isteniyorsa en azından çağdaş felsefe kulvarlarından birine girmek  icap etmez mi?

Açıktır ki felsefe geleneği; bütün kaygı ve merakı, tehlikesine ve esrarına rağmen hayatın ve varlığın hakikatine dair anahtarı bulmak olan gerçek filozofların çabasıyla mümkündür. Gerçek filozof, hakikatin hatırını ali tutmak, onu hiçbir şeye feda etmemek zorundadır. Zira felsefe yapmanın temel şartı; öncelikle merak-aver bir dimağ, akıl yürütebilme cesareti ve özgür irade sahibi olmaktır. Absürt resmî ideolojiyi veya yerleşik avamî inancı desteklemeyi kendisine görev edinen organik mütefekkirler merak-aver bir dimağa, akıl yürütebilme cesaretine ve de özgür iradeye sahip olabilirler mi? Felsefeye fonksiyon olarak yalnızca sual sormayı yükleyip, cevaplarla ilgilenmeyenler felsefenin değerini kestirebilirler mi? İnsanların; başkalarının keyfi isteklerinden bağımsızlık anlamında özgürlüğünü, adaleti tesis eden kamusal eşitliğini ve müreffeh bir hayata erişmesini sağlayan hukuk devleti yurttaşlığını yaratan yegâne bilginin felsefe olduğu bilinmezse onun değeri taktir edilebilir mi? Bir biçimde doğaya egemen olmayı ve hayatı kolaylaştırmayı sağlayan fen bilimleri, teknik bilimler felsefî düşüncenin ürünü değil midir? İnsanlık tarihinde bilimsel bilgi ile felsefî bilgi (felsefe çatısı altında) daima birlikte ortaya çıkmamış mıdır? Klasik felsefedeki “tabiat felsefesi” alanının, modern felsefe ile birlikte fen bilimlerine bırakılmış olması; felsefî bilginin bilimsel bilgiden mutlak farklılaştığını mı gösterir? “Bilim objektiftir”, “felsefe sübjektiftir” söyleminin pejoratif-vulgarize bir niteleme olduğu felsefeyle uğraşanlar tarafından bilinmez mi? Felsefî doktrinlerdeki çeşitliliğin sebebinin daha ziyade  adsal tanım ekseninde teşekkül eden metafizik ve  normatif pratik alan ile alakalı olduğu kavranılamamışsa  o nice felsefe okumaktır? Binaenaleyh fonksiyonu yalnızca sual sormaktan ibaret olan “bir şey” asla değerli olamaz. Suali soranın, cevap almak istememesi butlan içinde butlandır. Mesela, Immanuel Kant“Felsefenin nihai hedefi üç temel suali cevaplandırmaktır: “Neyi bilebilirim?”, “Ne yapmalıyım?”, Ne ümit edebilirim?”[9] (All philosophy ultimately aims at answering these three questions: What can I know? What ought I do? What may I hope?) derken; cevapları değil de sualleri önemsiyor olabilir mi? İşte tam da bu felsefeden kasıt; hayatın ve varlığın rasyonel-empirik zeminde açıklanması ve anlamlandırılması olup; mitolojik, mistik ve dinsel açıklamalar, yerini rasyonel ve empirik nedenlerle yapılan açıklamalara bırakınca doğmuştur. Dolayısıyla bir yerlerde felsefe geleneği kurulsun isteniyorsa orada hayata ve varlığa dair rasyonel ve empirik açıklamaların ve anlamlandırmaların yapılması ve sürdürülmesi zorunludur… Ancak bir yerlerde  felsefenin; Nietzsche’nin dediği gibi; “hayattan kopuk, bilgince monolog, yitik malı, ifşa edilmemesi gereken sır yahut akademik ve tehlikesiz bir gevezelik” olduğu zannediliyorsa o zannın kuracağı geleneğin Türkiye’dekinden farklı bir  “felsefe geleneği” olmayacağı da aşikârdır…

 

[1] Aristoteles, Metafizik, Çev., A. Arslan, Ege Üniversitesi E. F. Yay., İzmir, 1985.

[2] Schopenhauer, Üniversiteler ve Felsefe, Çev., A. Aydoğan, Say Yay., İstanbul, 2008.

[3] Kenan Gürsoy, Bir Felsefe Geleneğimiz Var Mı?, Aktif Düşünce Yay., Ankara, 2014.

[4] Frederich Nietzsche, Yunanlıların Trajik Çağında Felsefe, Çev., N. Hızır, Kabalcı Yay., İstanbul, 1992.

[5] David Mc Lellan, İdeoloji, Çev., E. Özkaya, Doruk Yay., İstanbul, 1999.

[6] Platon, Devlet (Cumhuriyet), Çev., S. Eyüboğlu – M. A. Cimcoz, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985.

[7] Alfred North Whitehead, Process And Reality, Macmillan Publishing Co., New York, 1979.

[8] Bedia Akarsu, Çağdaş Felsefe, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 1987.

[9] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Çev., A. Yardımlı, İdea Yay., İstanbul, 1993.

Bu yazı Felsefe, Genel, Güncel Yazılar kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.