“Susturulmuş Akademik Camia” Üzerine

YÖK Başkanı Prof. Dr. Gökhan ÇETİNSAYA’nın yükseköğretimin sorunlarıyla ilgili Al Jazeera Türk’evermiş olduğu röportaj, 10-11 Ekim 2014 tarihlerinde yayınlandı… Al Jazeera Türk; “Türkiye’de Susturulmuş Bir Akademik Camia Var.”  başlığıyla “akademik özgürlük” konusunu öne çıkarsa da röportajda önemli başka konular da var şüphesiz… Madem; Sayın Başkan akademisyenlerin suskunluğunu doğru bulmuyor ve madem üniversitelerin skolastik (Benim oğlum “bina” okur, döner döner yine okur kafalı) “hocalar ve öğrenciler topluluğu” değil, Rönesans sonrası Batı üniversiteleri gibi üniversal seviyede bilgi üreten kurumlar olmasını istiyor, röportajdan hareketle yapacağımız değerlendirmeleri de herhalde anlayışla karşılayacaktır… Acaba üniversite sorunu tartışılırken, öncelik sırası “akademik özgürlük” mevzuunun mu olmalı yoksa “akademinin mahiyeti” mevzuunun mu? Ortada akademi yokken, akademik özgürlüğün varlığından söz edilebilir mi? Açıktır ki hayat standartlarını yükseltmeye matuf maddi-ekonomik gelişimi sağlamak için teknik-pratik değer üretmek de entelektüel seviyeyi yükseltip, toplumsal sorunları çözmek üzere düşünce üretmek de üniversitelerin (akademilerin) sorumluluk alanındadır. Mamafih mühendislik-fen bilimlerinden beklenen, teknik-pratik değer yaratmak, sosyal-beşeri bilimlerden beklenense entelektüel seviyesi yüksek düşünce üretmektir. Dolayısıyla, eğer Türkiye’de yükseköğretimin sorunları halledilmek isteniyorsa öncelikle yapılması gereken; Türkiye üniversitelerinde mühendislik-fen bilimleriyle uğraşanların Batıdaki emsalleri gibi teknik-pratik değer yaratıp yaratmadıklarının, sosyal-beşeri bilimlerle uğraşanlarınsa yine Batıdaki emsalleri gibi entelektüel seviyeye katkıda bulunup bulunmadıklarının sorgulanmasıdır…

Bu çerçeveden bakıldığında; röportajda üzerinde durulan en önemli husus, üniversitelerin niteliği hususudur… 1933 yılında kurulduğu söylenen ilk üniversiteden, 3 Kasım 2002 AKP iktidarına kadar, toplam devlet üniversitesi sayısı 54, özel (vakıf) üniversite sayısı da 24 iken;  AKP iktidarı sonrası on küsur yıl zarfında yaklaşık 50 devlet ve 50 özel (vakıf) üniversite daha kurulmuştur. Son on yıldaki artışın, öğrenci sayısına oranı dikkate alındığında, üniversitelerin niceliksel değişiminin dünyadaki gelişmiş ülkeler seviyesine ulaştığını söylemek kabil ise de niteliğin aynı oranda geliştiğini söylemek ne yazık ki pek o kadar mümkün gözükmemektedir. Niteliksel değişime yönelik, OECD ülkeleri ortalamasına erişebilmek açısından 45 bin öğretim üyesine daha ihtiyaç olduğu ileri sürülebilir ise de ister üniversite sayısı artırılsın isterse öğretim üyesi sayısı, üniversite eğitim-öğretimine egemen olan zihniyet değiştirilmediği takdirde niteliğin yükselebileceğini beklemek beyhudedir. Ham hayallerden kurtulmanın yegâne çaresi; mühendislik-fen branşlarının teknik-pratik bir değer, patent yaratmak; sosyal-beşeri branşlarınsa entelektüel seviyesi yüksek düşünce üretmek zorunda olduklarının idrak edilmesidir…

Türkiye’de mühendislik-fen bilimleriyle uğraştığı söylenenlerin (üniversitelerin) başarısına dair Ankara Patent Enstitüsü tarafından yayınlanan aşağıdaki istatistikî veri bakın ne anlatıyor:

Ülke / Yıl      Patent Başvurusu  Onaylanan Patent
Japonya 2000             371495                108515
Japonya 2002             388879                112269
G. Kore 2000               73378                22943
G. Kore 2002               70680                30175
Türkiye 2000               266                 21
Türkiye 2002               388                 44

İstatistiki değerler on yıl öncesine ait ise de nispî artışa dikkat edildiği takdirde bugün için de yeterince açıklayıcıdır… Hadi, Japonya ile mukayese etmeyelim de (niye etmeyeceksek) 1950 sonrası kurulan yaklaşık 50 milyon nüfuslu Güney Kore ile mukayese ettiğimizde Türkiye’nin durumunun ne kadar içler acısı olduğu ortada değil mi? Real durum bu ise de patent üretmekle mükellef olan üniversitelerin mühendislik-fen branşları garip bir biçimde kendilerinin hayli başarılı olduğunu zannetmektedir. YÖK kaynaklarına göre; 2010 yılında Türkiye’deki tüm üniversitelerde “mühendislik-fen branşları”nda (SCI) uluslararası indekslerde yayımlanan yayınların toplam sayısı 25523 (yirmi beş bin beş yüz yirmi üç) adettir. Nispi istatistikî değer açısından 2010 yılında Türkiye’deki patent sayısının 120 civarına yükseldiğini kabul edersek (velev ki 250 civarına yükselsin) acaba başarı bunun neresinde? Bu yayınların hiçbirisi patent anlamına gelmediğine göre sözde başarı nominal ve manipülatif değil midir? Başarı sanılan şey, kâğıt üzerinde kalan boş laftan ibaret olmuyor mu? Gerçi; Sayın YÖK Başkanı makale sayısının etki faktörü itibariyle dünya sıralamasında, İran’ın dahi gerisinde, otuz yedinci sırada olduğunu, bunun da pek başarı sayılamayacağını yani fonksiyonel olmadığını şu ya da bu biçimde ifade etse de özellikle teknik üniversitelerin “mühendislik-fen branşları” mensupları kendilerini yine de başarılı zannetmektedir. Kendilerini başarılı zannetmeseler, “üniversite lojman yönetmeliği” hazırlarken, (patent olmasa da) “Atıf endekslerinde makalemiz var.” veya (patent olmasa da) “10 bin liralık, 20 bin liralık, 30 bin liralık ya da 100 bin liralık proje yaptık.” diyerek;  “sen-ben-bizim oğlan” mantığıyla kendilerini kayırabilirler mi? Sosyal-beşeri bilimler alanında yazılmış 300-400 sayfalık akademik bir kitabın, mühendislik-fen bilimleri alanında on kişi tarafından hazırlanmış on sayfalık bir “makale”ye denk düşmemesi neyle izah edilebilir? Demek ki “mühendislik-fen branşları” nerede başarılı, nerede fonksiyonelmiş, kendilerine üniversitelerin imkânlarını tahsis etme işinde… Belki de “başarı” Fatih Üniversitesi’nden, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne transfer edilen, ilahiyatçı, “Prof. Dr.” Alparslan AÇIKGENÇ adlı zat tarafından seslendirilen “İslami Bisiklet” üretme tekniğinde gizlidir… Kim bilir; yeterince İslami bisiklet üretilip, ihraç edilebilseydi, belki de Türkiye ekonomisinin cari açığı kapatılabilirdi… Kim bilir, belki de mühendisler, “Con Ahmet’in devr-i daim makinesi”ni; fen-bilimciler de NBC silahlarını icat etmişlerdir de kamunun tasarrufunu istemedikleri için açıklamıyorlardır? Acaba, “mühendislik-fen branşları” mensupları için “başarı” köylü kurnazlığı olmasın? On kişinin bir araya gelip, proje adı altında on sayfalık bir “makale” çıkarmaları ve bunu da “akademik” puana ve paraya tahvil etmeleri kurnazlık değildir de nedir? Pekiii, YÖK, bu zihniyetin değişimine dair bugüne kadar ne yapmıştır?

Röportajda öne çıkan “akademik özgürlük” mevzuuna gelince: 10 Eylül 1988 tarihinde Dünya Üniversiteler Servisi (World University Service) tarafından beyan edilen Lima Deklarasyonu’na göre, “Akademik özgürlük; toplumun karşı karşıya bulunduğu sorunlara cevap vermek üzere, akademik çevre mensuplarının tek tek ya da toplu halde bilgiyi mesleki standartlara uygun olarak araştırma, inceleme, tartışma, belgeleme, üretme, yaratma, öğretme, anlatma ya da yazma yoluyla edinmeleri, geliştirmeleri ve iletmelerindeki özgürlükler anlamına gelir.”  Şöyle ki: 1) Her insan eğitim hakkına sahiptir. 2) Eğitim insan kişiliğinin ve onurunun tam gelişimini sağlamaya yöneliktir ve insan haklarına, temel özgürlüklere ve barışa duyulan saygıyı pekiştirir. Eğitim tüm insanların özgür ve eşitlikçi bir toplumun kurulmasına etkin biçimde katılmalarını sağlar ve tüm uluslar, tüm dini ve etnik gruplar ile tüm ırklar arasında anlayışı, hoşgörüyü ve dostluğu geliştirir. Eğitim kadınlarla erkekler arasında karşılıklı anlayışı, saygıyı ve eşitliği geliştirir. Eğitim, toplumsal eşitlik, barış, tüm ulusların eşit gelişimi ve çevrenin korunması gibi çağdaş toplumların ana hedeflerinin kavranmasında ve bunlara ulaşılmasında bir araçtır. 3) Her devlet, her tür ırk, renk, cinsiyet, dil, din, politik ya da başka görüş, milliyet veya toplumsal köken, ekonomik durum ya da başka bir statüye ilişkin olarak herhangi bir ayrımcılık yapmadan eğitim hakkını güvence altına almalıdır. Her devlet, ulusal gelirinin uygun bir miktarını eğitim hakkından tam anlamıyla yararlanılabilmesini sağlamak amacıyla ayırmalıdır. 4) Eğitim olumlu bir toplumsal değişimin aracıdır. Dolayısıyla, eğitim her ülkenin toplumsal, ekonomik, politik ve kültürel durumundan kopuk olmamalı, bütün hak ve özgürlüklerin tam olarak edinilmesine yönelik bir biçimde statükonun değiştirilmesine katkıda bulunmalı ve daimi biçimde değerlendirilmeye açık tutulmalıdır.

Sayın Başkan yükseköğretim sisteminin “akademik özgürlük” gibi sorunlarının yasalarla değil ancak ortak irade ile çözülebileceğini belirtiyor ve problemli dönemlerin de daha çok 12 Eylül, 28 Şubat benzeri dönemler olduğuna işaret ediyor ise de bu görüşün doğruluğunu kabul etmek de o kadar kolay değil… Şüphesiz 12 Eylül ve 28 Şubat dönemleri çok kötüydü fakat bugünlerin çok iyi olduğunu söylemek de hayli zor… Mesela; “fakir-i pür-taksir”, bir-iki yıl önce, yürütmekte olduğu İnsan Hakları dersinde “Kürtlerin de anadilde eğitim hakkı vardır.”, dediğinden (Üstelik Kürt de değil, ya bir de Kürt olsaydı ne olurdu, kim bilir?) ve meslekî formasyonu ilahiyat olan sözde bir felsefecinin haddini aşarak yazmaya kalkıştığı bir “raporu”, kendi WEB sayfasında eleştirdiğinden ötürü soruşturmalar geçirdi, desem, herhalde “Yok canım sen de daha neler.”, diyeceksiniz… Öte yandan; Sayın Başkanın söylediğinin aksine, ortada istismara kapalı yasalar ya da yönetmelikler yoksa rektör ve dekanların paşa gönlünden başka sığınılacak adalet mercii de yok demektir… Yani “susturulmuş akademik camia” dün vardıysa bugün de var… Daha doğrusu; akademik camianın suskunluğu dün ne kadar isteniyorduysa bugün de o kadar istenmektedir… Rektörlerin, dekanların değişmiş olması, üniversitelerde doğrudan doğruya akademik özgürlüğü hâkim kılmaya maalesef yetmemiştir… İstisnaları olsa bile; dünküler, insanlardan Kemalci Oligarşi zihniyetine itaat bekliyorduysalar; şimdikiler de ilaveten kendilerini “ulü-l-emr” zannettikleri için bir de “ulü-l-emr”e itaat bekliyorlar… Üstelik “ulü-l-emr”e itaat farzdır, diye inandıklarından, itaatsiz olanlar sadece suçlu değil, aynı zamanda günahkâr muamelesine de maruz kalmaktadırlar… Mobbing unsuru olarak kullanılan disiplin yönetmeliği çerçeveli işlemler, nihai merci YÖK’e intikal ettirildiğinde ise ne yazık ki “Başkan Adına” denilerek, YÖK’teki bir idari personelden, “Haddinizi bilin, amirlerinize itaat edin.” yollu cevaplar alınmaktadır… Oysaki akademik özgürlüklerin üniversitelerde işlerliğe kavuşması açısından yapılması gerekenler çok da zor değildir. 6 Kasım vesilesiyle Sayın YÖK Başkanı’nın üniversitelerin ve Türkiye’nin dikkatine sunduğu akademik özgürlükler konusundaki beyanına öncelikle YÖK, Rektörler ve Dekanlar riayet ettikleri takdirde problemin çözümüne yönelik ilk adım da atılmış olacaktır…

Özetle; Türkiye’de, üniversitelerin hakiki üniversite, akademisyenlerin de akademik özgürlüğe sahip hakiki akademisyen olabilmeleri için realize edilmesi gereken öncelikli şey; mühendislik-fen branşlarının varlık sebebinin hayat standartlarını yükseltmek üzere teknik-pratik değer anlamında patent yaratmak, sosyal-beşeri branşlarının ise toplumsal sorunları çözmek üzere entelektüel kalitesi yüksek düşünce üretmek mükellefiyetlerinin idrakine varmalarını sağlamaktır. Dolayısıyla; mühendislik-fen bilimleri uzmanlığı iddiasındakiler kendilerini kâğıt üzerinde kalan boş laf yerine, teknik-pratik değer yaratıp yaratmadıkları noktasında sorgulamalı, sosyal-beşeri bilimler uzmanlığı iddiasındakiler de entelektüel seviyeye katkıda bulunup bulunmadıkları noktasında… Ortada gerçek akademi yokken, akademik özgürlüğün tartışılması abesle iştigal olmaz mı???

Bu yazı Güncel Yazılar, Polemikler kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.